Klasik Paris Bistroları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Klasik Paris Bistroları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2018 Çarşamba

Paris'te nefis bir bistro: Le Bon Georges

Son Paris seyahatine çıkmadan üç yerde yemek yeme planı yapmıştım. Bunlardan bir tanesi Montparnasse'da bulunan La Closerie des Lilas'ydı. Burası vakti zamanında Hemingway, Picasso, Cezanne, Apollinaire, Henry Miller, Rimbau, Modigliani ve Sartre'ın sıkça gittiği bir restoranmış. Bahsettiğim zamanlarda Paris'in çok ucuz olduğunu, hatta sırf bu yüzden daha rahat yaşamak ve yazmak için Amerikalı yazarların bu ülkeye geldiklerini söylememe gerek yok sanırım. Üstünden bunca yıl geçtikten sonra Paris, yine sanatçıların, yazarların çekim merkezi olsa da eski geçmiş günlerdeki gibi ucuz bir kent değil. Hele ki biz Türklere.😀 Şimdilerde hayat çok pahalı. Bizler "hadi bir kitap yazalım." ya da "Daha ucuz bir ülkede yaşayalım." diye buradan kalkıp Paris'e yerleşemeyiz ne yazık ki. 

Bir diğeri ise St. Germain'deki, Marguerite Duras'nın oturduğu apartmanın hemen karşısında bulunan yılların esnaf lokantası Le Petit Saint-Benoit'ydı. Duras, yıllar yılı dördüncü kattaki apartman dairesinden aşağı inip yemeklerini burada yemiş. Ne zamandır aklımda olan bu restorana, hazır Selçuk'la ikimiz yalnızken uğramak, gitmeden niyetlendiğim Paris hayallerinden biriydi. Paris hayallerim hiç tükenmiyor zaten.

Sonuncu restoran ise şehrin güzel ama küçük bistrolarından biriydi. Uzun zamandır İG'den takip ettiğim, David Lebovitz'in de ara ara hesabında buradan müthiş yemekler paylaştığı bir bistrodan bahsediyorum: Le Bon Georges.

Neye niyet, neye kısmet!

Pek tabii hayal kurmak ya da plan yapmak demek her şeyin bizim istediğimiz şekilde gideceği anlamına gelmiyor.  Hayat, biz planlar yaparken önümüze başka şeyler çıkarıyor. Bizim son Paris seferimizde de böyle oldu. Ben iki gün Paris sokaklarında tek başıma takıldım ve bir akşamın dışında da yalnız değildik. Le Petit Saint-Benoit etrafında bolca vakit geçirdiysek de, bir gece Leon de Bruxelles'de nefis bir bira içip midyeye doyarak geçirdik gecemizi; bir başka akşam yemeğinde de Selçuk'un denemeyi çok istediği Güney Fransa yemekleri yapan Chez Papa'da nasiplendik.

Neyse ki tatil dönüşü olay çıkarmamam açısından yukarıda bahsi geçen restoranlardan en azından birine rezervasyon yapıp gitmeyi başarabildik.

Le Bon Georges'da akşam yemeği...

Photo: Buradan

Şanslı restoran otelimizin yakınlarındaki Le Bon Georges'du. Yemeğe yaklaşımını çok sevdiğim David Lebovitz severek takip ettiğim blogger, yazarlardan biri. İnternet sitesinde de kimi zaman, "Şimdi buradan bahsedersem herkesin buraya akın edeceğini biliyorum ama yine de kendimi tutamıyorum." diye bahsettiği kimi bistrolar da tıpkı kendisinin söylediği gibi gitmek istediğim yerler arasına hemencecik giriveriyor. Paris'te turistlerin çok yoğun olduğu yerlerin dışında yemek yemeğe çalışıyorum. Bunun ne kadar mümkün olduğu da tartışılır bir mevzu elbette ama yine de "İlla ki gidilmeli!" denilen yerlerden artık kaçtığımı da itiraf etmem gerek. Türklerin kapısında uzun kuyruklar oluşturduğu L'Entrecote kesinlikle uzak durduğum bir mekan mesela.

David Lebovitz'de şöyle diyor yazısında: Paris'te her geçen gün yeni bir restoran açılıyor ve yeni şefler bir tabağın üzerine sostan yaptıkları bir çizgiyle, tabağın ortasına bir püre yerleştirip, yanına da bir parçacık et ekliyorlar. (Lebovitz'de doymuyor olabilir mini yemeklerle 😀) Yazının tamamını okuyunca çıkan sonuç şu oluyor: Lebovitz, emek harcanmış ama iyi, doğal malzemelerle yapılmış yemekler yemek istiyor. Ne istediğini belirttikten sonra da şöyle devam ediyor: Kimi yeni restoranlardan ne yazık ki hayal kırıklığı ile ayrılıyorum. Şefler, kendilerini müşterilerinin yerine koymalı ve ona göre yemekler çıkarmalılar masaya oturanların önüne.

Photo: Buradan

Lebovitz'in söylemek istediği havalı yemeklerden öte gerçek yeme tecrübesini duyumsamak. Tıpkı yıllar önce Kuzey'le sık sık seyrettiğimiz ve her seferinde hayran kaldığımız çizgi film Ratatouille'daki gibi yemekten bir lokma alıp, çocukluğumuza gitmek istiyoruz hepimiz. Domatesi ısırdığımızda derinden toprak kokusunu almak, belki de ağzımızın kenarından domatesin suyunun akmasını istiyoruz. Geleneksel yöntemlerle yetiştirilmiş meyveler, sebzeler görmek istyoruz tabağımızda. Lebovitz'in dediğine göre Le Bon Georges ve sahibi Benoit-Duval Arnould'da aynı düşünceyle çıkmış yola. Bir çiftlikte doğan Arnould, daha sonraki yıllarda bir Amerikan şirketinde çalışmış. Öyle bir an gelmiş ki köklerine dönme zamanının geldiğini hissetmiş ve çocukluğunda yediği yemeklerin lezzetini sunabileceği bir bistro açmak istemiş. Belki o da herkes gibi en güzel yemeği annesinin yaptığını düşünenlerdendir. Kim bilir? Bistronun internet sitesinde de yemeklerde kullandıkları tüm sebze, meyve ve etlerin nereden alındığı tek tek yazılmış. Elbette ben bu bilgileri bir referans olarak alamıyorum ama anlayanlar mutlaka çıkacaktır. 😀 Yine de okuduklarımdan etin mutlaka bekletildiği, belli bölgelerden alındığı, etin yanına kızartılan patetesin illa ki anne kızartması gibi yapıldığını öğrendim. Nihayet Selçuk'a, "Burada yiyelim mi bir gece?" dedim. O da, "Süper olur." deyince rezervasyonumuzu yaptırıp son gecemizde bu bistodaki yerimizi aldık. Le Bon Georges'a gitme fikri böyle doğru işte. David Lebovitz yüzünden. 😀

Yine bir telefon azizliğine uğradığımızdan yemeklerimizin fotoğrafını muhtemelen paylaşamayacağım. Ama fotoğrafları kaybetmem demek, yediğim yemeklerin tadını ya da bistronun atmosferini unuttum demek değil. Öncelikle restoranın dışı çok sevimli; tipik bir Paris bistrosu havasında. İki kişi gidilecek romantik bir akşam yemeği için de uygun; arkadaşlarla lezzetli bir yemek yemek için de. Bistro, bir sokağın köşe başında hayat bulmuş; o yüzden fazla büyük olmadığını hemen belirteyim. Önceden rezervasyon yapmak ve gitmeden önce dudağa Fransız kırmızısı bir ruj sürmek de şart.


Le Bon Georges'da ne yedik, ne içtik?


Genç garsonumuzun elimize tutuşturduğu şarap menüsünden hiçbir şey anlamadığımız için ikimiz de içeceğimiz şarap konusunda yardım aldık. Ben "dry" dedikleri bir beyaz şarap istedim, Selçuk da garsonumuzun zevkine güvenerek bir kadeh kırmızı şarap. İkimiz de şarabımızdan çok memnun kaldık. Benim için iyi şarap boğazımda çok buruk bir tat bırakmayan ve içerken yüzümü buruşturmayacağım bir şarap. O yüzden bu kısma kadarki siparişlerimizden pek memnun kaldık. Şarap seçimlerimizden sonra sıra yemek seçimlerimize geldi. Bunun için de elimize bir menü vereceklerini düşünmüştük ama öyle olmadı. Sevimli garson kız elinde ince, uzun bir kara tahtayla gelip üzerinde yazılan yemekleri bize anlattı. Ben diyette olduğumdan ve et yemek istediğimden Steak Hache istedim; Selçuk'sa beef carpacio.  Yemeklerimizin ikisi de fazla beklemeden geldi. Açlıktan ölüyordum ve çok beklemeden yemeğimizin gelmesine çok sevindim. Burger köftesine benzeyen ama söylendiğine göre üç değişik yöntemle kesilen etim çok güzeldi. Bakmayın böyle üç değişik yöntemlekesinle/kıyılan dediğime, hiç anlamam bu işlerden. Ben Lebovitz'in yalancısıyım. Ama yemekler lezzetliydi. Selçuk'un carpaccio'suna zeytin yağı ve ekmekle fazla haşır neşir olmayayım diye bulaşmamaya çalışsam da kayıtsız kalamadım. Onu da bir güzel mideye indirdim. Paris öncesinde yapılan nerdeyse üç aylık diyetimin kırılma noktası burasıydı sanırım.

Peşinden de passion fruit ve çikolata karışımı nefis bir tatlı yedik. Yazının bu kısmında ağzımın sulandığını belirtmem şart!
Kahveyle taçlanan yemeğimiz nefisti uzun lafın kısası. Hani bir gün giderseniz diye buraya bırakıyorum bu yazıyı. Bir de o güzel geceyi biz de unutmayalım diye.
💕

5 Nisan 2017 Çarşamba

Size Paris'le ilgili bir sır vereceğim

Ben Paris'e yeterince sık gitmediğimizi düşünüyorum. Selçuk, "Yok artık! Oraya gitmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Daha ne yapalım?" diyor. Haklı. Doğum günlerim, evlilik yıl dönümleri, fuarlar bizim Paris'e gitmemiz için hep bahane. Hatta kendi doğum gününde bile beni alıp Paris'e götürüp, üstüne üstlük "Senin mutluluğun benim için en büyük hediye!" dediğinden beri Selçuk'u daha çok seviyorum. (Bu ne blogu bu arada yahu: Aşk mı seyahat mi?)😍

Böyle sık sık gittiğimiz için de elbette kendi seyahat rutinimizi oluşturduk. Herkesin mutlaka gidin dediği onlarca yere gittik, denedik. Paris'e ilk kez gidecekler siz de gidin elbette. Ama biz artık klasikleşmiş, adıyla ön plana çıkmış yerlere gitmiyoruz. Bazılarına çok kalabalık olduğu için gitmiyoruz, bazılarını gereksiz pahalı buluyoruz, kimilerini de sahiden beğenmiyoruz. 

Şehir klasiği olmuş iki kafe: Cafe de Flore ve Les Deux Magots.


Cafe de Flore ve Les Deux Magots, şehrin en eski kafelerinden. Bunu hepimizi biliyoruz, değil mi? Zaten hangi blogda gezinirseniz gezinin, bu iki kafenin ismini mutlaka görürsünüz. Şehrin en güzel yerlerinden birinde, St. Germain'de karşılıklı iki sokağın köşesini paylaşırlar.

Les Deux Magots
1920'lerin Fransa'sında Amerikalı yazarların, sanatçıların sık sık uğradığı iki mekandı bu kafeler. Hemingway'in kitaplarında bu kafelerden bahsedildiğini görürsünüz. Simone de Beauvoir ve Sartre bu kafelere gelir, içkilerini içerken kitaplarını burada yazarlarmış. Elbette şimdilerde turist kalabalıklarından ve bizim gibi meraklı gezginlerden bu mekanlar her daim dolu. Tatlıları ve yemekleri hep çok güzel; lakin pahalı. "Paris'e gelmişim, St.Germain'de caddeye karşı oturup kahvemi söyleyeceğim, yanında da tıpkı bir Fransız gibi sigaramı içeceğim," diyenler için hem Cafe de Flore hem de Les Deux Magots nefis mekanlar.


Yanımızda arkadaşlarımız yoksa biz bu iki kafede de sıklıkla oturmuyoruz. Yine de gece Paris'e çöktükten sonra, ısıtmalı terasların altına sığınıp Paris yaşamını izlemek için bu iki kafe de çok güzel. 

Peki biz Paris'e gidince nereye gidiyoruz? 

Selçuk'la benim bir kafemiz var. Bizim kafemiz. Öyle diyoruz. Burası Kuzey'in de kafesi olsun istiyoruz ama interneti olmayan bu kafeyi sevmeyi reddediyor. Sanırım interneti olmayan tüm Fransız kafelerini reddediyor. Kendi bilir.😀 Bizim kafemiz yukarıda anlattığım kafelerden biraz ilerde. Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısında sevimli mi sevimli, gece oldu mu sakin mi sakin bir köşe. Paris'e ayak basar basmaz nerede olursak olalım, hiç konuşmadan kendimizi bu kafede buluyoruz. Huzurun merkezine yolculuk, Paris'te olmanın anlamı.

Paris'te akşam olmaya başlamış ve biz sevdiğimiz kafeden içeri girmişiz. Kafenin teras kısmında oturmaya niyetliyiz. Öyle özlemişiz ki Paris'i, içerinin sıcağında oturmaktansa terasta oturup gelip geçeni seyretmek istiyoruz.

Le Rostand, öyle güzel bir yer. Elbette bizim için. Kafenin arkalarındaki sokaklardan birinde Gertrude Stein yıllarca oturmuş. Çok güzel bir apartman. Şimdilerde orada oturmak çok pahalı olmalı. Zamanın tüm sanatçıları da Gertrude Stein'dan onay almak, Hemingway'in dediği gibi şömine karşısında ısınmak ve Gertrude Stein'ın güzel ikramlarını yemek için bu eve uğrarmış. Ben o sanatçıların hepsinin Lüksemburg Bahçeleri'nin içinden arka sokaktaki o eve gitmek için yürüdüklerini hayal ediyorum.


Uçuk yeşil renkli, demir çerçeveleri var kafenin. Hasır sandalyeleri, yuvarlak küçük masaları, servisi yaptıktan sonra rahatsız etmeyen garsonları. Kitabınızı açıp okuyabilir, defterinize bir şeyler karalayabilir ya da çayınızı yudumlarken etrafı seyredebilirsiniz. Benim Paris'imde en sevdiğim kafe burası işte.

Isıtıcıların kırmızı ışığı Selçuk'un en sevdiği tatlının üstüne vurmuş. Birazdan kahvenin yanında harcanıp gidecek. 😋


Gitmeyeni dövüyorlar: Le Relais de L'entrecote

Biliyorum bana kızacak çok insan çıkacak ama bu kadar şişirilmiş başka bir mekan daha düşünemiyorum. Bir kere Türklere burayı kim, neden ve ne zaman söylemişse, fuar zamanları (özellikle tekstil fuarı) L'Entrecote'a gitmeyen Türkü dövüyorlar. İnsanlar burada kapının önünde sosyalleşiyor. Rezervasyon almayan bu restoranın önünde Türkiye'deyken burunlarından kıl aldırmayan onlarca Türk işadamını ayakta beklerken görürsünüz. Vallahi bu eziyeti çekiyor olmaları ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Bir de burada pek Fransızca konuşma telaşına düşmüyorsunuz; zira ortada seçim yapmanız gereken bir yemek falan yok. Restoranın adından da anlaşılacağı gibi sadece antrikot servis ediliyor. Garsonun siparişle ilgili sorduğu tek şey etinizin nasıl pişmesini istediğiz. Elbette bir de ne içeceğiniz.



Uzunca bir süre ayakta, soğukta beklediğiniz değil mi? Eh, artık size ne verseler beğenecek kıvama geldiniz zaten. Ayakta geçirilmiş bir saatin ardından kıyıda köşede ne kadar masa varsa hepsine insanları sıkıştırıyorlar. Yan yana konulmuş masalardan birine oturtulduysan tuvalete bile kalkamazsın vallahi. Sonra küçük tabaklarda önünüze bir salata getiriyorlar. Üstünde hardallı bir sos var. Hardal, iştah açıcı. İştahla birlikte hardalın acılığından beyninize kadar giden tüm damarlar da açılıyor zaten. Sonra da etler geliyor. Patatesle birlikte. Garsonlar etler soğumasın diye iki seferde yemeğinizi servis ediyorlar. İlk gidişimizde sanki et daha lezzetli gelmişti bana. Bu son gittiğimizde açık konuşmak gerekirse bu kadar sert bir eti getirmekten nasıl olup da utanmadıklarını düşünürken buldum kendimi. İşin özünün etin sosunda olduğunu söylüyorlar. Elbette, sosun içindekiler sırmış. Bana sorarsanız sosun pek de bir sırrı yok. Fesleğenli ve tereyağlı bir sos işte. 😀



Ben biraz kötüleme işini abartmış olabilirim ama emin olun ki "Ay çoook nefis! Ben gittim, bu parayı ödedim, siz ödemezseniz vallahi aklım kalır." diyenler de abartıyor, bilesiniz. 

Peki Özlem, sen bize nereyi önerirsin?


Vallahi ben size yukarıdaki restorandan çok daha güzel bir yeri öneririm. Farkındaysanız burada sadece sorun yaratmıyor, aynı zamanda çözüm de sunuyorum. 😀


Bir kere benim yazacaklarımdan önce, yıllar önce Ahmet Örs'ün Sabah Gazetesi için yazmış olduğu bir yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Çünkü bu restoran için yazılmış en güzel yazı kanımca bu yazıdır. Ahmet Örs'ün de demiş olduğu gibi: Paris'te Paris'li gibi yemek yenir. O zaman yemek yemek için nereye gidiyoruz: Elbette Chartier Bouillion'a.



Tarihi iki yüz yıl öncesine dayanan Chartier Bouillion Restaurant gerçek anlamıyla bir esnaf lokantası. İçerisinin ne kadar geniş olduğunu tahmin edemeyeceğiniz bir avludan içeri süzülüyor ve ahşap kapıdan içeri giriyorsunuz. "Hay Allah! Ne kadar da büyük bir yer." diye geçiriyorsunuz aklınızdan. Sizi bir masaya oturtuyorlar. İki kişiyseniz, artık kimin yanı boşsa oraya. Daha kalabalıksanız büyük bir masanın boşalmasını beklemek zorunda kalıyorsunuz. 

Bir garson gelip masanıza beyaz bir kağıt seriyor. A3 bir sayfaya basılmış menüyü elinize tutuşturuyor. Seçtiğiniz yemekleri de fiyatıyla birlikte kağıdın üstüne yazıyor. Öyle adisyon falan yok. Her şey şeffaf, her şey masanın üstünde, her şey fazlasıyla Fransız ve en önemlisi her şey fazlasıyla ucuz. Biz bu restorana her gittiğimizde neşeleniyoruz. İtalyan aileleri gibi kalabalık oluyoruz genellikle. Şarap söylüyoruz, kahkahalar atıyoruz, yemeğimizi yiyoruz ve hesabı şaşkınlıkla ödüyoruz. İlk kez gelen arkadaşlarımız bir gece önce L'Entrecote'da ödedikleri hesabı düşününce soruyorlar bize: Hesap da bir yanlışlık olmasın? 

Bizden söylemesi. Tercih sizden arkadaşlar. 
Sonra demedi demeyin, olur mu?