Liste İnsanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Liste İnsanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2017 Cuma

Liste 45- En sevdiğim tatil mevsimi

52 Liste Projesi

Liste 45- İdealimdeki tatil sezonu...

Cuma oldu. Stres dolu bir iş gününden sonra eve geldiğim için çok mutluyum. Yemeğimi yedim, ekmek hamurunu yeni aldığım makinemize attım ve çayımı alıp koltuğuma çöreklendim. Cuma akşamları hiç bitmesin, lastik gibi uzasın ve ben hafta sonuna giriyoruz diye içimde coşan sevinci olduğundan daha fazla üzerimde taşıyayım istiyorum. Geçe kalmış liste yazımı da yazarsam yeni yazılar yazabilmek için önüm açılmış olur hem!

Hadi o zaman 👉 Fazla söze gerek yok: Gezmeyi en sevdiğim mevsimler, ilkbahar ve sonbahar.
İşte benim tatil sezonum!

Honfleur, bu yaz...

Seyahat dedin mi yola düşmek için sebep aramam. Nihayetinde gezen tilki, oturan aslandan iyidir. (Bu atasözü kocamın en sevdiği atasözü bu arada!) Yine de ilkbahar ve sonbahar gibisi yok kanımca. Sonra ucunda deniz tatili olmasa yazı ne yapayım? Ağaçların çiçeklenmesi, çevremin envai çeşit renge bürünmesi elbette çok güzel. Bunun dışında yaz oldu mu insan sıcaktan bunalır, terler ve keyifle bir çay bile içemez. Şaka, şaka! Çayı her koşulda içerim. Deniz tatilini pek tercih etmediğimizi bloga yazdığım yazılardan anlamışsınızdır sanırım. Selçuk, tatil köylerini sevmiyor. Hem fiyatı açısından hem de bir yere saplanıp kalmak açısından ona hiç uymuyor. Bir şezlongun üstünde yatmaktan sıkılıyor. O yüzden denize gideceksek illa ki gittiğimiz yerin etrafında dolanmalı, tarihi bir yerleri gezmeli, köylerine uğramalı; kısacası kapana kısılmış gibi bir tatil köyünün içinde hapsolmamalıyız. Deniz adına bir türlü tam aradığımız şeyi bulamıyoruz. Mesela Bodrum'u hem denizi hem de etrafı açısından çok sevsek de kalabalıklar ve yenilen kazıkları düşününce tüm hevesimiz kaçıyor. 


Mesela Phuket'e gidip de Phuket mi beğenmeyen biri var mı tanıdığınız? Yoksa, biz o aradığınız insanlarız. Denize girmek için Phuket'e kadar gitmeye gerek yok. Pek tabii, ben Maldivler'e, Seyşeller'e ve hatta Bora Bora'ya gitme hayallerimi her dem saklı tutuyorum. Mutlaka gideceğim. Bir de Bali var. Beynimin içinde dolanıp duruyor. Bir fırsatını yakalasam (uçak biletini kastediyorum) kimsenin gözünün yaşına bakmayıp soluğu Endonezya'da alacağım. Neden? Çünkü orada bisiklete binebilir, yürüyüş yapabilir, prinç tarlaları arasında gezebilir ve Ubud'a gidebiliriz. İşte bizim yaz anlayışımız. ☀️


Böyle "yürü babam yürü" gezdiğimiz için ılık havalar tam bizim havamız. İlkbaharda Paris gibisi var mı? Kafeler teraslarını açmış olur o vakit ve şehrin en güzel halini yaşarsınız. Bir kafede otururken sizi gerçek hayattan ayıran bir pencere olmadan sokağın tam ortasında, akan giden yaşamın içindesinizdir. Ağaçlar tomurcuklanmaya başlamış, giysiler hafiflemiş, sohbetler keyiflenmiştir. İnsanı bunaltmayan bir hava vardır. O yüzden ilkbahar gelince içimdeki yollara düşme aşkı alevlenir. Tatil dönemi de başladığından uçak biletlerinin fiyatları da alevlenmiştir ama yapacak bir şey yok tabii. 🌱

Sonbaharı zaten hepimiz seviyoruz. Öyle değil mi? Yoksa tüm sanal dünya havada uçuşan kızıl yapraklara methiyeler düzmezdi. Ben de o grubun içindeyim. Eylül ayı gelip kapıyı çaldı mı sanki tüm dertlerim hafifliyor ve yaşam daha güzel geliyor. Yürümek geliyor içimden. Ormanların içine doğru uzanan dar patikalardan yürümek, yaprakların şarkısını dinlemek, ayağımın altında çıtırdayan yaprakları cebime doldurmak geliyor içimden. Gezmek için de en güzel mevsimlerden biri sarı sonbahar. 🍁

3 Ekim 2017 Salı

Gün 5- Salı, Ruh Terbiyecisi...

52 Liste Projesi

Liste 40- Ruhumu sakinleştiren şarkılar...


Kaplumbağa terbiyecisi varsa, elbet ruh terbiyecisi de vardır. Bugünkü meydan okumanın isminin böyle olmasının sebeplerinden biri bu yazıyı aynı zamanda 52 Liste Projesi ile birleştirecek olmamdan kaynaklanıyor. Böyle de pratik bir zekam vardır, kendimi övmüş gibi olmayayım. Ben bu blog işine kafayı bu kadar sarmışken, işlerinde kontrolümden geçmeyi bekleyen onlarca fatura bekliyor. Kendime o işi bugün halledeceğime dair söz verdim; en azından başlamayı düşünüyorum. 
Bu sabah evden çıkarken kendimi bir Hintliye benzettim. Geçmiş yıllarda bir film seyretmiştim. Hindistan'da geçiyordu ve Hindistan'da sefer tası ile yemek dağıtma işini anlatıyordu. Nefis bir filmdi. Severek izlemiştim. Adı neydi anımsamıyorum. Google efendiye sorsam hemen söyler ama nedense canım bunu yapmak istemedi. Öğrenmek isteyen muhtemelen bir iki arama sözcüğü ile bu işi halleder. 

Ben de sabahları tıpkı Hintliler gibi elimde bir bez çanta, içinde yemeklerimle evden çıkıyorum. Genellikle içinde bir tas salata, bir kase ev yoğurdu, bir meyve oluyor. Birkaç senedir dışarıdan yemek almayı kestim. Fazla yağlı geliyor, illa ki bir küsur buluyorum yediklerimde. Böyle daha mutluyum ve daha sağlıklı beslendiğimi düşünüyorum. Bu demek değil ki dışarıda yemek yemiyorum. Elbette yiyorum ama o zaman da evde pek yemek fırsatı bulamadığım şeyleri tercih ediyorum. Balık, bunların başında geliyor. Bir ara kafayı vejetaryen olmaya takmıştım. Sonra düşündüm, taşındım çok fazla et yemememe rağmen, kendimi bilmediğim/ içinde rahat hissedemeyeceğim bir kılıfa sokmamaya karar verdim. Kendime kural koyduğum zaman sonu her seferinde mutsuzluk oluyor. Tatlı yemeyeceğim dersem normalde yediğimden daha fazla yerken buluyorum kendimi çünkü beynim devamlı aynı mesajı tekrarlarken, ben o düşünceye takılıp kalıyorum.

Dün akşam eve gider gitmez Kuzey'le kendimizi dışarı attık. Koşacağız diye söz vermiştik birbirimize. Bu sefer önden önden koşup beni gerilerde bırakmadı çocuğum. Otuz beş dakika boyunca kâh yürüyerek, kâh koşarak site boyunca gittik, geldik. Aslında koşmak bahane, işin en güzel yanı bu zaman aralığında onunla sohbet etmek. Yaşından dolayı olsa gerek, konuşmalarında, anlattığı olaylarda, başından geçen nice tecrübede hep bir hainlik/hinlik gizli. Baştan söyleyeyim, durum çok hoşuma gidiyor. Beni, bir zamanlar onun yaşında olduğum yıllara götürüyor ve hissettiklerine yakın duygular içimde beliriyor. Bir gülüşle, anlattığı mizahi hikâyelerle, içinde öğretmen-öğrenci ilişkisi barındıran anekdotlarla beni otuz yıl öncesine taşıyor ya, daha ne diyeyim ben bu çocuğa. Kendim nasıl bir öğrenciysem, oğlum da öyle bir öğrenci işte. Not konusuna gelirsek, ona söylemesem de kesinlikle benim aldığımdan kat be kat güzel notlar alıyor.

Bir günümü anlatacakken ben nereden buraya geldim? Koşuyordum değil mi? 😀

Dün akşam blogda paylaşacağım yazıyı gözden geçirirken bilgisayarımdan da Passenger ezgileri yayılıyordu. Tüm evi nasıl güzel bir hava sardı, inanamazsınız. Sanırım bu akşam da Passenger'la baş başa kalmaya karar verdim. Bir de mum yakacağım ortalık iyice şenlensin diye. Romantizmin sonu yok ne de olsa. Arkadaşlarımın yalnız içtim diye kızmayacaklarını bilsem, dolapta buz gibi onların gelişini bekleyen köpüklü şarabı da açıp içeceğim de içemiyorum işte :) Şişeleri ta St. Malo'dan alıp bavula sığdırırken niyetim bu şişeleri onlarla birlikte içmekti. Şimdi sözümden dönemem. Bu durumda akşam beni demini almış bir Tirebolu 42 bekler. Köpüklü şaraptan demli bir çaya geçiş yapabilen kaç kişiyiz buralarda ?

Şimdi 40. haftasına ulaştığım liste projesinde sorulan ruhuma iyi gelen yirmi şarkıyı yazmam gerek.

Hiç de bilmem bu işleri. Sadece neler dinlediğimi düşünerek bu soruya cevap verebilirim. 

📌 Kendi küçük dünyamda durmadan ama durmadan ve bıkmadığım bir şarkı var ki onu yazmadan duramam. Edith Piaf'tan "Sous les ciel de Paris. Edith'ciğim söylemiyorsa, başka bir sesi canım çekiyorsa o zaman bu şarkıyı Zaz'dan dinlemek isterim.

📌 Burada bir şeylerden bahsederken zaman zaman bana eşlik eden müziklerden bahsediyorum. O yüzden adını duymuşsunuzdur belki, İnger Marie Gundersen diye Norveçli bir sanatçı var. Ne yazık ki Spotify'de çok şarkısı yok. O yüzden onu hep albümlerinden dinliyorum. Bildiğimiz caz parçalarını seslendiriyor.

📌 Nina Simone... Bizimkilere her dinletişimde sanki ilk kez duyuyorlarmış gibi, "Bu şarkıyı süper söylüyor, ne olur bi' dinleyin." deyip "My Baby Just Cares For Me" parçasını dinletiyorum. Sanırım bu parçayı dinleyip de mutlu olamayacağım bir zaman dilimi yok. Işıklar içinde uyusun Nina'cım.

📌 R.E.M'in Losing My Religion adlı parçası. Zaman içinde yolculuk yaparım resmen bu parçayla. Bağıra bağıra söylemeye başlar, kendimi açık eder, bizimkileri utandırırım.

📌 Michael Buble en iyi yürüyüş arkadaşım. Onunla yollar kısalıyor. Yeni yıla yakınsak Christmas şarkılarını dinliyorum, değilsek canım ne isterse. Hatta Spotify hangi şarkıyı hangi sırada çalmak istiyorsa ona da itiraz etmiyorum.

📌 Passenger deyip duruyorum zaten ne zamandır. Ne ses var yahu o çocukta. Tamam, Kuzey'le birlikte nice başka şarkıcı dinliyorum. Mesela Ed Sheeran'ı çok seviyorum. Amma ve lakin Passenger ve yukarıda adını yazdığım The Boy Who Cries Wolf albümü ve bu şarkı nefis. Bu arada albümün adı "Yalancı Çoban" anlamına geliyormuş. Evet,  şu masalddaki gibi.

Daha nice şarkı var beni dinlendiren. Yirmi tane sıralayabilir miyim bilmiyorum. Ya da gerekli mi?
Ama dönüp dolaşıp Norah Jones, Diana Krall, Stacey Kent gibi sanatçıları dinlediğime göre beni sakinleştiren caz müzikten hoşlandığım aşikar. Ama Amy Winehouse'da dinlerim. Quenn'e taparım. Ara ara geçmişe döner Michael Boulton dinlerim. Madonna'ya taparım. İşte böyle. Aklıma geldikçe de yazarım. :)

20 Ağustos 2017 Pazar

Liste 33 ve Liste 34- Lider olduğum alanlar ve beni heyecanlandıran şeyler...

52 Liste Projesi

Liste 33 ve Liste 34- Lider olduğum alanlar ve beni heyecanlandıran şeyler...


Liste 33'le başlayayım yazıma 😀


Bir kere içimde bir liderlik özelliği barındırdığıma inanmıyorum. Olmasını da istemezdim açıkçası. Öyle bir yaşa geldim ki (yaşlanmaktan dem vurmak değil niyetim) kendimden başka bir şeyi düşünmez oldum. Sadece kendi isteklerimi yönetir, kendi söylediklerimi duyabilir ve gerçekten dilediğim şeyleri yaşayabilirsem benden mutlusu olmaz bu vakitten sonra. Birilerini yönetme hırsım var mıydı bilmiyorum ama oturduğum yerden baktığımda bugünümde bu hiç mi hiç önemli değil. Açık bir itirafta bulunursam da şunu söyleybilirim ki liderlerden de pek haz etmem. Hele yüzyılımızın çakma liderlerini düşünecek olursak yaşamın günlük keyiflerini yaşayayım yeter bana.

Türk insanının tuhaf bir havaya girme hali var açıkçası. Mütevazi bir gönülle başladığı keyif işleri bile biraz ilgi görse hemen değişiveriyor. Birçok blog yazarı başka bloglar tarafından okunmak istiyor. Kim istemez ki? Sonuçta yazmanın bir sebebi var. Ama kendilerine siz hangi blogları takip ediyorsunuz diye sorduklarında cevap olarak hiçbir blogu takip etmediklerini söylüyorlar. Şaşıp kalıyorum elbette. Soruyu kendilerine yönelten de, "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" diyemiyor. Bu hallerimizi görünce neden ekran karşısındaki yöneticilerimize moderatörlerin, "Eee, Sayın Bilmemneyimiz. Böyle diyorsunuz ama üç gün önce böyle demiştiniz?" diye sormamasını daha iyi anlıyorum. Toplum büyükten küçüğe aynı da biz halimizi görmek istemiyoruz.

Sonuç olarak lafımın geldiği yer şurası: Demek ki bu yukarıda anlattığım kişilerde liderlik özelliği var. İçten gelen bir şey yani. Kendini sevmek, kendini çok ama çok önemli hissetmek, bir şeyi isterken utanmamak, kendini dünyanın merkezi zannetmek.... İyisi mi kalsın. Ben bu vatandaş halimle kalmaktan pek memnunum.

Şimdi daha keyifli bir şeyden bahsedeceğim: Beni heyecanlandıran şeylerden 🙋


Öncelikle bu listeyi bu cuma gününden yazarak uyanıklık yapmaya çalışıyorum. (Yazıyı yayınlamam tembel bir pazar gününü bulmuş olabilir ama ne yapalım hayat böyle akıyor işte.) Liste aslında pazartesi gününün listesi ama birazcık öne geçmek istiyorum. Bir sonraki haftamın seyahat öncesini olduğundan yoğun geçeceğini biliyor ve yine vicdan azabı çekmemek için haftanın son iş gününde bu yazıyı da araya sıkıştırmak istiyorum. Lider olmasam da arada Türk uyanıklığı sergileyebiliyorum görüldüğü üzere. 

Çok sevdiğim yazarların yeni çıkan kitapları beni çok heyecanlandırır.

Nereye gidersem gideyim mutlaka kitapçıları gezerim. Kapıdan içeri girer girmez insanın burnuna çarpan kitap kokusundan daha güzel bir koku olmadığını düşünüyorum. Anneliğimin en beğendiğim kısmı da bu: Şimdilik okumaktan çok keyif alan ve bunun değerini bilen bir oğlum var. Yoksa yemekmiş, yok saatlerce oyunmuş, sakin annelikmiş bunların hepsinden sınıfta kalmış biriyim. 😊
Dün arabayla Kadıköy'den eve doğru yolculuk yaparken Kuzey okumaktan ne denli keyif aldığından ve kitap kahramanlarının filmlerdeki kahramanlardan her zaman daha güzel olduğundan bahsediyordu. Çok severek onlarca kez seyrettiği Harry Potter'ı şimdilerde kitaptan okuyor ve kitapta yazan ne çok güzel ayrıntının filmlerde ele alınmadığından dert yanıyordu. Harry'nın kötü kalpli teyzesi için şöyle dedi bana: Aslında Petunya Teyze'nin kalbinin derinliklerinde sevgi varmış anne. Keşke filmde de bunu görebilseydik. 
İnanın araba kullanmasam kalkıp sarılırdım oğluma. Ne kadar severek izlesek de filmleri, bir kitabın tek satırında bulduğumuz sevgi kırıntılarını film karelerinde bulamıyoruz ne yazık ki. Keşke okullar onlarca formül yerine kelimelerin büyüsüne kapılan çocuklar yetiştirse. 

Benim sevdiğim yazarlarıma gelecek olursak 😊
Nedim Gürsel'in yeni çıkmış bir kitabı heyecanlandırıyor beni. Arada çıkardığı bazı kitaplar beni hayal kırıklığına uğratmış olsa da içimde yanan sevdiğim yazarlara ait ateşi söndürmemek istiyorum. Pascal Mercier'i, Karl Ove Knaussgard'ı da severek okuyorum. En son okuduğum İflah Olmaz Optimistler Kulübü'nün yazarı Jean-Michel Guenassia'yı çok sevdim mesela. Türkçe'ye çevrilmiş yeni bir kitabını raflarda görsem çok ama çok heyecanlanırım kesinlikle. Geçen hafta bir solukta okuduğum Woolf'un İzinde adlı kitabın yazarı Ertuğ Uçar'ın kalemini de pek beğendim.

Program yapmak, kendime çeki düzen vermek, evdeki fazlalıkları ayıklayıp ferahlamak....

Şimdi yaptığım gibi listelerden bahdesiyorum size çoğu zaman. Benim için liste yapmak çok doğal bir durum. Kafamı hafifleten, önümde uzanan sisli bulutları açan, yolumu netleştiren ve nihayetinde de enerji veren. Liste yapmanın binbir sebebi var. Alışveriş listesi yapmaktansa seyahat listesi yapmayı tercih ederim. Gidilecek destinasyon, kaçırmak istemediğim kitapçı adresleri, sevdiğim filmlerde izlediğim ve bir gün gitmeyi aklıma koyduğum kafeler, yan gelip yatılacak parklar... Bunlardan daha güzel listeler düşünemiyorum ben. Kendimle ilgili aldığım kararlar, defterime renkli kalemlerle düştüğüm notlar, motive edici küçük anımsatmalar da beni heyecanlandırır. Selçuk her ne kadar bir alışveriş canavarı olmam için beni arkamdan iteklese de övünerek söylüyorum ki bir alışveriş canavarı değilim. Dükkanların rafları arasında gezinirken içime ateş basıyor. Gerekenin dışında bir şey almaktan hoşlanmıyorum. Dolabımı azaltma durumuna gelecek olursak; azaltmakta zorlanıyorum ama yapınca rahatlıyor, ferahlıyor ve gülümsüyorum.👊



11 Ağustos 2017 Cuma

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

Listeler, listeler... Benim gibi liste yapmayı seven birini bile her hafta liste yapmanın ne kadar zorlayacağını tahmin etmemişim. belki de yaptığım listelerin kişilik envanterine dönüşmüş olması beni bu kadar zorluyordur. Kendimi tekrar ediyormuşum gibi hissediyorum. Belki işi biraz daha eğlenceli bir hale dönüştürebilirim.

Buradan çıkan sonuç şu olabilir:

Bir şeylerin geleneksel hale gelmesinden hoşlanmıyorum.


Aile olarak böyle bir durumumuz var. Her hafta yinelenen bir organizasyonun içine giremiyoruz. En sevdiğimiz arkadaşlarımız bile olsa, "Her hafta buluşalım!" diye bir hal gelişince biz de bir gerilme durumu söz konusu oluyor. Canım isterse her gün birini arayabilirim ama benden her gün birini aramam bekleniyorsa bu işin altından kalkamıyorum. "Kendime ait alan" en ihtiyaç duyduğum şeylerden biri ve işin içinde zorunluluklar oluşunca sıkılıyorum, bunalıyorum ve bulunduğum yerden hızla kaçmaya başlıyorum. Hayır dediğim bir şey konusunda ısrar edilmesinden hiç hoşlanmıyorum. Herkesin neden aynı şeylerden zevk alması gerektiğini de bir türlü anlayamadım. İnsanlar farklılıklarıyla güzeller bence ve birilerini kendimize uydurma çabası bana çok itici geliyor. 

Telaşlıyım.

Bir türlü başa çıkamadığım, yıllardır törpülemeye çalıştığım bir telaş var içimde. Heves ve niyet ettiğim şeylerin bir an önce halledilmesini istiyorum. Uzun zamandır kendi çapımda yazmaya çalışıyorum. Yazarken de aynı telaş içimde zıplıyor duruyor. Yazmak istediğim konudan telaş içinde uzaklaşıyorum, telaş içinde öyle çok şey anlatmaya çalışıyorum ki yazdıklarım çorbaya dönüyor. Dönüyordu. Neyse ki bu konuda biraz başarı sağladım. Masanın başına geçince artık daha sakin olmayı başarıyorum. Korkuya kapılmadan yazdıklarıma geri dönebiliyorum, atılması gereken yerleri silebiliyorum, eklenecek yerlere düzenlemeler yapabiliyorum. Gel gör ki yazının dışındaki her yerde aynı telaşı yaşıyorum. Havaalanlarına, buluşmalarıma hep gitmem gerekenden önce gidiyorum. Bir ajandayla yaşamamın en önemli sebeplerinden biri de bu telaşa dur demek için. Aklımda unutmamak için çaba gösterdiğim her şeyi yazılı olarak bir yere dökünce zihnim rahatlıyor.

Olduğum gibiyim.


Oscar Wilde, "Kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı." demiş vakti zamanında. Ne güzel söylemiş. Etrafta öyle çok kendini olduğundan farklı gösterme telaşında insan var ki. Bence toplum bilimciler bu konuyu bir incelemeli. Çocuklarımızın gittiği okul ya da okuldaki başarıları üzerinden kendimizi ifade edişimiz, arabamızın markası ile toplumda bir yer kazanma çabamız (Ne kadar pahalı araba, o kadar saygı), sosyal medyadan nasıl da mutlu bir aile olduğumuzu gösterme derdimiz, çayın yanına bir bireymiş gibi oturtup sergilediğimiz marka çantalarımızla ne kadar da şiriniz. O çantayı kendimiz için almıyoruz ve birilerine gösteremezsek sahip olmamızın hiçbir anlamı yok. Hepimizin her konuda bir fikri var. Kimseyi dinlemek istemiyor ve sadece konuşmak istiyoruz. Haksız mıyım?

Sanırım son yıllarında artık çalışmak istemiyorum diye vızıldanmamın en temel sebebi yukarıda anlattığım insan tipleri. Her gün bu tip insanlarla karşılaşmak ve tahammül etmek çok zor geliyor. Özal'la başlayan "Benim memurum işini bilir." günlerinden hızla evrilerek günümüze kadar geldik. Atladığımız aşamalarının haddi hududu yok. Etrafımız yolunu bulmak için dolaşan ve bunun için birilerini dolandırmaktan hiç çekinmeyen insanlarla çevrili. Konuyu uzatıp başka yerlere getirdim ama içinde bulunduğum koşullar beni buralara getiriyor. 
Keşke kendimiz gibi olsak. Kendimizle mutlu olsak. Sahip olduğumuz şeyleri başkalarının sahip olduğu şeylerle kıyaslamaktan vazgeçsek ve yaşadığımız anın tadını çıkarsak. 
Kendimiz olmak bir başkası olmaya çalışmaktan daha kolay ve hiç zahmetsiz. O yüzden ben otuz beş yaşımdan sonra daha çok kendim olmaya çalışıyorum. Sevdiğim şeylere sarılıyor, sevmediğim şeylere hayır diyorum. Gözlerimin içine bakarak yalan söyleyen insanlara da sırtımı dönüyorum. Hayat, sevmediğim insanlara dayanmama değmeyecek kadar kısa. 

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Liste 19- En çok benzemek istediğiniz kişilerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 19- En çok benzemek istediğiniz kişilerin listesini yapın.


Sizin de bazen kendinizi başka birinin yerinde düşlediğiniz zamanlar olmuş mudur? Çok tuhaftır ki ne zaman böyle bir şey aklıma gelse bu fikirden hemen vazgeçerim. Bu düşünce utanç verdiğinden falan değil ama düşününce o vücutta, o yüzde beğenmediğim bir şeyleri bulup çıkarırım. Oysa kendi vücudumda beğenmediğim, devamlı hayıflanıp durduğum bir sürü yerim var. Mesela göbeğim. Benim göbeğimin derdi yıllardır bitmedi. Dile gelme şansı olsa eminim hakkında söylediklerimden şikayetçi olur. Kendisiyle kavgam hiç bitmedi. Hiç şöyle dümdüz bir karına sahip olmadım ben.😀
Kendimde beğenmediğim tüm fiziksel özelliklerim için annemi suçluyorum. Erkenden beyazlayan saçlar, ellerimde oluşan kahverengi lekeler, midemdeki hassasiyet hep onun yüzünden. 

Sevdiğim kadınlar var bu hayatta. Çoğu tanımadığım insanlar. Muhtemelen tanısam sevmem. Geçenlerde yazdığım bir yazıda bahsetmiştim. Emma Watson mesela. Hayata bakışı, duruşu, kitaplarla olan ilişkisi çok hoşuma gidiyor. Sonra spor yapan insanları çok seviyorum. Düzenli olarak spor yapabilmeyi ve bundan da keyif alabilmeyi çok isterdim. Sosyal medyadan takip ettiğim çoğu çok izleyicili hesabı yavaş yavaş bıraktığımı fark ettim. Nedense bizlerde böyle bir durum var. Bir şeyi amatör olarak yaparken çok keyifli çok hoş insanlarız da biraz ilgi görünce popomuz kalkıyor. Bir insan her şeye yetemiyor elbette. Mesela ben boş br anımda buraya yazı mı yazayım, elimdeki kitabı mı okuyayım, yoksa internetten dizi mi izleyeyim bilemiyorum. Bunların yanında daha bir sürü şeyi de yapmak istiyorum: Yürüyüş yapmak, yogaya gitmek, arkadaşlarımla sohbet etmek... Hadi çık bakalım çıkabiliyorsan işin içinden. 

Benzemek istediğim kişilerin ötesinde, özel bir yeteneğim olsun isterdim. Zamanda yolculuk edebilseydim ya da zamanı yavaşlatabilseydim. Varsa böyle bir tip, olmak istediğim kişi o. Ama yine de bir ismin altında toplamadan genel anlamda benzemek istediğim kişilerin listesini yapabilirim. 

  • Etrafına varlıklarıyla huzur katan insanlar
  • Sabah erkenden hayıflanmadan kalkıp, sessizliğin keyfini çıkartıp zamanı arttıran insanlar
  • Ağaçlara fısıldayanlar
  • Eliyle şifa dağıtanlar
  • Sabretmeyi bilenler
  • Bir bardak çayın hakkını verenler
  • Yaşama gülümseyerek bakanlar
  • Yaptıkları yemeklere sevgisini katanlar
  • Affetmeyi bilenler
  • ve elbette kendisini sevenler 💖

20 Şubat 2017 Pazartesi

Liste 8- En sevdiğiniz özlü sözlerin listesini yapın

52 Liste Projesi

#Liste 8- En sevdiğiniz özlü sözlerin listesini yapın 😂 😂 😂

Benim liste beni bu hafta çok şaşırttı. Deyimler hadi neyse de atasözleri ile aram muhteşemdir. Yani hiç akıl almaz bir şekilde yıllardır süre gelmiş, milletin diline pelesenk olmuş atasözlerini bile kullanırken öyle bir hale getiririm ki yıllardır kullandığınız atasözünü tanımaz olursunuz. Ama elbette benim de sevdiğim sözler vardır. Özlü müdür orasını bilemem.



👉 "Paris her zaman iyi fikirdir." Audrey Hepburn

En sevdiğim özlü söz tam anlamıyla yukarıdaki cümleden ibarettir. Evde sık sık tekrarlarım. Duymayanlar olursa paraya kıyar mesaj olarak atarım. Çalışma odasındaki koltuğun üzerinde bu cümlenin yazdığı bir yastık da öylece durur. Kirlenince yıkar, akşam olmadan eski yerine koyarım. Canım Paris'e gitmek istediğinde elimde bu yastıkla evin içinde gezinir dururum. Öyle severim hem yastığımı, hem Paris'i, hem de söyleyeni.

👉  "Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir." John Lennon 

Benim hep planlarım vardır. Bana yapılacak bir doğum günü sürprizinin dışında sürprizlerden de pek hoşlanmam. Bir yere gideceksem önceden bilmek isterim mesela. Devamlı listeler yaparım: Marketten alınacak listesi, okunacak kitaplar listesi, evde yapılması gerekenler listesi, hafta içinde yapılacak listesi, yapmak istediğim  şeylerin listesi.... Ama bu liste kadını da aslında hayatın kendi istediğini yapacağını bilir. Sık sık kendine akıntıya kürek çekmektense, akıntıyla birlikte akması gerektiğini hatırlatır durur. Hayat, ben hep planlar yaparken de ummadığım şeyleri karşıma çıkarır. Önüme sunduğu her güzel şey için de bana sunulan hayata minnettarım.

👉  "Hayat seni güldürmüyorsa, espriyi anlamadın demektir." Anton Çehov

Dünya üzerindeki mini minnacık yaratıklar olduğumuzu kabul ettiğimden beri hayat daha eğlenceli geliyor bana. Hep kendime şunu soruyorum: Kendimizi bu kadar önemli zannetmemizin sebebi ne acaba? Kitleler halinde bir ormanın kenarına yerleşip ağaçları yok ediyoruz mesela. Sonra yerleştiğimiz, yıktığımız bu yerde yaşayan hayvanların neden bizim yerleşim yerlerinde olduğunu soruyoruz. Dahası kendimizden başka hiçbir canlıyı istemiyoruz. Oysa hayat kendimizi bu kadar önemli hissedeceğimiz kadar uzun değil. Son zamanlarda bu teorimi daha da geliştirdim. Kendime şöyle sorular sorarken kendi sesimi duyuyorum: Hayat sabah kalkıp işe gidecek, akşamdan çocuğundan sonra gelecek kadar uzun mu sahiden?
Kendi sesimi duyduktan sonra ne yaptığımı merak eden varsa: Hemen sarsılıp kendime geliyorum. Gülüyorum. Espriyi anladım ya hani 😀 İşe de gitmek zorundayız tabii. Hayat böyle bir şey. Biraz mutlu olmak, biraz mızıldanmak, çocuğundan ayrı seyahatteyken özleminden ölürken geldiğinin ertesi akşamında kavga etmek demek. Biraz karışık yani, çokça da basit. Yuvarlanıp gideceğiz. Başka çare yok.

👉  "Kendin ol. Diğer herkes çoktan kapıldı." Oscar Wilde

Kendin ol. Canımı ye! Oscar Wilde ne güzel demiş değil mi? Birilerine benzemeye çalışmasak, kendimizi kendimiz olarak sevsek ne fıstık olur. Özgün oluruz, tek oluruz.  😀

Bu haftanın listesi bu kadar. Bir de seyahat yazılarına geçebilsem ayna karşısına geçip kendimi öpeceğim. O kadar yani 😍


22 Ocak 2017 Pazar

Liste 4- Yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müzikleri yapın

52 Liste Projesi

#Liste 4- Şu anda yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müziklerinden oluşan bir liste yapınız.

Bu haftanın listesini görünce öyle ekrana bakakaldım. Bir kere şu an itibariyle yaşadığım hayata uygun film müzikleri nasıl olur diye düşündüm. Ayrıca nasıl bir hayat yaşıyordum ki. Sabahları Kuzey'le birlikte kalkıp, onu servise bindirdikten sonra tekrar uyumamak için dirensem de genellikle tekrar yatağa dönüyorum. Hava öyle karanlık ki insanı depresyona sürüklüyor. Bu kısım için belki insanı depresyona sürükleyen bir film müziği bulabilirim. 

Sonra basit bir kahvaltı ve illa ki demlenmiş çay içiyorum. Günün en güzel kısmı burası. Demlenmiş çayın yerini hiçbir şey tutmuyor çünkü. Sonra da gün başlıyor. Ne kadar stres yapmayacağım desem de iş yerinde stressiz gün geçmiyor. 

Günün en keyifli zamanı eve dönüşümle başlıyor. Kuzey'i göreceğim için seviniyorum. Pijamalarımı giyiyorum, akşam yemeği hazırlanıyor, Selçuk geliyor. Sohbet ediyoruz. Kuzey ödevi varsa onu yapıyor.  (Genellikle pek ödevi olmuyor.) Bazen film seyrediyoruz. Bazen kitap okuyoruz. 

Benim müzik listem burada başlıyor olabilir. Hafta içi günlerde akşamları, bir de uzun hafta sonlarında. Şimdi size sevdiğim filmlerin listelerini yapacağım ama bunun sebebi yaşadığım hayata denk düşmesinden ziyade severek dinlemem olacak. 

Midnight in Paris Movie Soundtrack

Si tu vois ma mére:  Bu şarkıyla birlikte ekran kayıp giden Paris görüntüleriyle dolar ya, işte ona bayılırım. Telefonumda kayıtlı şarkılardan biridir bu şarkı ve bu filmin tüm diğer parçaları. Woody Allen ve filmlerini sevenler için Spotify'daki hazır iki listeyi kaydetmelerini şiddetle tavsiye ederim.




Closer

The Blower's Daughter: Bu filmi seyredeli ne kadar oldu bilmiyorum. Filmin birçok sahnesini de hatırlamıyor olabilirim. Ama Naomi Watts ve o ışıl ışıl hali gözlerimin önünde. Oynadığı her filme bu kadar çok yakışan az sanatçı vardır herhalde. (Meryl Street'i her listenin, her sanatçının, her şeyin üstünde tuttuğumu burada belirteyim. O benim için listeler üstü bir kadın çünkü.) Gelelim bu filmin benim için unutulmaz şarkısına: Damien Rice ve The Blower's Daughter. Bu şarkı bağıra bağıra söylediğim şarkılarımın içindedir. Ve şarkının sonu, son sözleri her zaman içimi acıtır.




Dirty Dancing

She is Like the Wind: arabada giderken bu şarkı çalınca siz de benim gibi radyonun sesini yükseltiyor musunuz hemen? Ben öyle yapıyorum. Lise yıllarıma dönüyorum ve farkında bile olmadan şarkının sözleri dökülüyor dudaklarımdan. Bu filmden bir şarkı daha var elbette.
O da "The Time Of My Life"




P.S I Love You

Same Mistake: Bu film için bir istisna yapamaz mıyız peki? Ben bu filmin bütün şarkılarını seviyorum çünkü. Öncelikle en sevdiğim şarkının Same Mistake olduğunu söyleyeyim. James Blunt hiç susmadan şarkı söylemeye devam etsin. Belki kısmet olur, bir gün ben de onu dinleme şansına sahip olurum. Geçen yıl kendisi buradayken ben burada yoktum. Kadere teslim ettim kendimi. Bir gün buluşacağımızı ve onu dinlerken bağıra bağıra şarkılarına eşlik edeceğimi biliyorum. 💖 Evet, onu çok seviyorum.



Goodbye My Lover: Allahım, bu nasıl bir şarkıdır böyle? Filmi seyrederken ağlamamak mümkün değil. Tüm şarkılar insanın içine işliyor. Sanırım bu film yüzünden yollara düşeceğim bir gün gelecek.



Amelie

La Valse d'Amélie: Fransa ve Paris aşkımın bir göstergesi daha. Seyrettiğim en güzel filmlerden biri Amelie. Audrey Tautou her aklıma geldiğinden yüzümde güller açar benim. Sanki iyiliğin sembolü bu incecik kadınmış gibi hissederim. O yüzden bu şarkı da sevdiğim film müzikleri arasında dursun.


Comptine d'un autre été, l'aprés-midi:


Grease 💖

Hopelessly devoted to You: Söylenecek sözlerin hepsi burada söylenmiş sanki. Ama yazarken ve sevdiğim bu müzikleri dinlerken anlıyorum ki ben bugünde değil dünde yaşıyorum. Sevdiğim her şarkı bana geçmiş güzel günleri, unutulmaya yüz tutanların ne kıymetli olduğunu ve ne çok özlemin kalbimizde saklı olduğunu hatırlatıyor.




Mamma Mia

Winner Takes it All:  Ancak ve ancak Meryl Streep'e saygı ve gerçekten çok sahici bir sevgi ile diyorum. Bu şarkıyı Abba elbette Meryl'den daha güzel söylüyor ama Meryl işte 💖  Birazcık iltimas geçtiğim doğru! Ne yapayım? Seviyorum.



Bir sonraki listede buluşmak üzere...