New York Kitapçıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
New York Kitapçıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2017 Perşembe

Bazı yerler ev gibi: New York Kitapçıları

Kitap ve kitapçı severler için çok güzel bir yazı bu. Hem gezerken hem de yazarken çok keyif aldım. 

New York'ta karşıma çıkan her kitapçının kapısından içeri girdim. Renkli renkli kapılar vardı önümde. Utanmaz bir kırmızıya bürünmüş olanında kalbimin bir kenarını bıraktım; üstünde çocukluk kokusuna benzer bir koku taşıyordu. Bir tanesi iyilik dağıtan bir elbise giymişti üstüne. Kalbim biraz nefes aldı, insanlığa olan inancımı tazeledi. Biraz iyilik bile insanlığa iyi geliyor aslında. Kimisi hayallere daldırdı beni. Buralarda zor olsa da İstanbul'da bir yerde benim de böyle bir kitapçım olamaz mıydı?

Strand edebiyatın kalesi gibiydi. Kafam biraz karıştı. Hangi rafa yanaşacağımı, kitaplarla konuşmaya nereden başlayacağımı bilemedim. Rafların arasına yaslanmış onca kitap benimle tanışmak istiyordu. Birkaç bakışma, ufak dokunuşlar...
Öyle çok kitap, öyle çok adını duymadığım yazar, kıyısından bile geçmediğim ne çok konu vardı. Sahiden hangi kitap neredeydi? Türkçeye çevrilmemiş bunca yazar ve kitap var mıydı?


📚     Strand:

Strand'i listemin en başına koymamın bir sebebi var. Bunlardan en önemlisi buranın bağımsız bir kitabevi olması. 1927 yılında Benjamin Bass tarafından kurulmuş. Kitabevinin açıldığı ilk yer bugünkü yeri değilmiş. Bugün burayı Benjamin Bass'in oğlu Fred Bass ile kızı Nancy Bass Wyden işletiyormuş. Strand kitabevinin herhangi bir şubesi yok. Her köşeye bir kitapçı açmaktansa oldukları yerde, Union Square'a iki blok uzaklıktaki köşe başında, yaşamaya devam ediyorlar. Bu da onu çok farklı ve özel kılıyor.


Bu kitabevi şehrin simgesi olmuş. Kapısından içeri adım attığınız anda farklı bir dünyada olduğunuzu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Bez çantalar, üstünde birçok yazarın resminin olduğu kupalar, kokulu mumlar, hediyelik tabaklar, daha neler neler. Sloganları, 18 mil kitap :) Tam olarak Türkçe'ye böyle çevrilmese de içerideki kitapların uzunluğunun 18 mil ve üzeri olduğunu söylüyorlar, gülerek.


New York'un ünlü Strand Kitabevi ile ilgili birkaç popüler haber vermezsem de çatlarım. Hazır mısınız?



"Bugünlerde 240 kişinin üstünde çalışanın olduğu bu kitabevinde bir zamanlar kim çalışmış biliyor musunuz?"

Patti Smith'in "Çoluk Çoluk" kitabını okuyanlar, sevgili Patti'nin Robert Mapplethorpe'la şehre ilk geldikleri zamanda bir kitabevinde çalıştığını ve bundan da bıkkınlıkla bahsettiğini anımsar. İşte Patti'nin çalışmaktan hoşlanmadığı kitapçı bu kitapçı.

Robert Pattinson "Remember Me" filminde burada çalışan birini canlandırmış.

Joyce Carol Oates'ın "Three Girls" isimli hikâyesi de burada geçiyormuş.


📚     Barnes and Noble


En çok Barnes and Noble'da kendimi yuvamda hissettim. Union Square'da, hemen şu köşede olmalı diye koştura koştura gittiğim yerde değildi. New York'a ilk seyahatimin üzerinden geçen onca yıl içinde başka bir yere taşımıştım koca kitapçıyı. Birkaç bina farkla aynı yerdeydi aslında. Sapasağlam duruyordu.


İnsan zihnine güvenmek istiyor. Zaman içinde nasıl da yanıldığımı görünce anların önemini daha iyi anlıyorum. İçinde bulunduğun ruh halin, o anın içindeki mutluluğun, baktığın yeri farklı görmeni sağlıyor. İlk geldiğimde bu meydandaki Apple mağazasının büyüklüğü karşısında ağzım açık kalmıştı. Bu gelişimde buranın gözümde büyüttüğüm kadar büyük olmadığını fark ettim. Çünkü ilerleyen zamanla birlikte yaşadığım yer de değişti. Büyük Apple mağazaları bir alışkanlığa dönüştü.

Gelelim Barnes and Noble'a. Elbette hepimiz yerel kitapçıları seviyor ve destekliyoruz. Büyük kitapçıların da (Barnes and Noble sahiden çok büyük bir kitapçı) başka bir rahatlığı var. Burada aradığın her kitabı bulabilir, bir köşeye çekilip kitabını okuyabilirsin.
Barnes and Noble, New York günlerimde her gün uğradığım yer oldu. Binanın içindeki kafe de keyfime keyif kattı diyebilirim. Bir de klimaları insanı donduracak kadar soğukta çalıştırmasalardı her şey çok güzel olurdu.


📚     Housing Works Bookstore Cafe

Anne Hathaway'in nişanını yaptığı kitapçıdan bahsediyoruz.


Buraya bayıldığımı söylememe gerek ver mı? Var, elbette. Bir kere burası bir yardım kuruluşu gibi çalışıyor. Yani burada çalışan hiç kimse çalışması karşılığında bir para kazanmıyor. Kitapçıda çok ucuz fiyata bulabileceğiniz bir sürü kitap var. Bir de sevimli kafe. Geniş mekanın orta alanını kaplayan masalardan birine oturuyor, kahvenizi alıyor ve dileğinizce çalışabiliyorsunuz. Tıpkı Amerikan filmlerindeki kitapçılar gibi burası. Bilgisayarını al, git çalış ve kitabını yaz. Üstelik harcadığın tüm para da AİDS hastalarının tedavisi için harcansın. Dilerim dünyayı bitiren hastalıklar azalır. Dertler, sıkıntılar varken böyle güzel kuruluşların, böyle güzel insanların olması da insana umut veriyor ama. Bunu da kabul edelim.



İyiliğin bulaşıcı olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Oradayken bir dolu kitap aldım ve içimi deli bir sevinç kapladı. New York'taysanız ve kitapçı seviyorsanız Housing Works Bookstore Cafe'ye uğramayı sakin ama sakın unutmayın.

📚     Three Lives & Company

Kırmızı kapılı kitapçı burası. Bana çocukluğumun Eren Kitabevi'ni hatırlattı. Bugün benim jenerasyonumda Küçükyalı'da oturup pasajın girişindeki bu kitapçıdan çok kere girmiş olanlar bile unutmuştur herhalde Eren Kitabevi'ni. Yaşlı sahibi muhtemelen çoktan aramızdan ayrılmıştır. Kırmızı kapılı Three Lives&Co. 'da ben de aynı hisleri uyandırdı. Bir binanın köşesini mesken tutmuş, içine girince kitap kokularının insanı sarıp sarmaladığı kayıp bir cennet.


İstanbul'da döndükten bir süre sonra IG'de bu kitabevi kapanmasın diye birçok sanatçının kampanya başlattığını gördüm. Sarah Jessica Parker'da bunlardan biriydi. Kitapçı sanırım yüksek kira artışı sebebiyle kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Yoğun kampanyaların ardından sonunda tehlikeyi atlatmıştı. Ama tabii ki sonu bilinmez. Bir dahaki New York seyahatimizde Three Lives Kitapçısı umarım her zamanki yerinde durur.




📚     Book- Off

Bir şehirde Book-Off gibi bir kitapçı varsa kimse kitaplar çok pahalıydı, alamadım bahanesinin ardına saklanamaz çünkü bu kitapçı 2. el kitap, cd, dvd merkezi. Dev bir sahaf. Ve çoğunlukla kitaplar 1 ya da 2 dolar civarı. Eeee, millet daha ne yapsın değil mi? İnsan burada kendini kaybediyor. Aradığınız kitabı bulmak için biraz çaba sarf ediyorsunuz elbet ama bu bile keyifli bir şey.

Bu arada Book-Off'un fotoğrafını çekmemiş gibi gözüküyorum. Oysa öylesine emindim ki fotoğraf çektiğime. Muhtemelen çekilen onlarca fotoğrafın içinde bir yerlerde 😁

📚     Mc Nally Jackson Books

Avrupa ya da Amerika'da (en fazla New York) insanı şaşırtacak kadar çok kitapçı var.


Bizdeki güzel kitapçıların da hakkını yemeyeyim ama kabul edelim ki mahalle kitapçılarının çoğu daha çok kırtasiye ihtiyacını gidermek için açılmış vaziyette. Karton mu lazım? Koş al. Ya da kalem, silgi için. New York'taki kitapçılar bu çizginin fazlasıyla dışında. Kitapçılarda kitap satılıyor. Elbette hediyelik sunumlar var ama kitapçıların aslı görevleri kitap satmak😀


Kırtasiye ihtiyacı için başka marketler var. Gelelim Mc Nally Jackson Books'a. Burası da New York'un güzel kitapçılarından biri. İçindeki kafe de dinlenmek ve kitabının keyfine dalmak isteyenler için sakin bir köşe.

Ben kitapçının içinde gezinirken kuytu bir köşede cep telefonuna gömülen Kuzey 😁

Cep telefonuna daldığı fark edilen ve maymunluk yapan Kuzey 😀

📚     The Mysterious Bookshop

Bu kitapçı benim listemin son maddesi. Polisiye, gerilim, korku, macera kitapları okumak isteyenler burası sizin yeriniz.



Elbette aynı zamanda tüm kitap severler için. New York'a gelip de böyle özel bir kitapçının kapısından içeri girmemek düşünülemez. Zaten kapının dışındaki isim tabelası bile size hemen içeri çekiyor.



Tavana kadar yükselen rafların kitaplarla dolu olduğunu, hali kaplı zeminde oturup elinize aldığınız kitabın sayfalarına daldığınızı hayal edin. Deri koltukta da oturabilirsiniz elbet.

İşte benim New York kitapçılarım 💖
Bu listeye eklenecek eminim daha çok kitapçı vardır. Var mı eklememi istediğiniz başka bir kitapçı?

1 Kasım 2016 Salı

Neden bir kitaplığım var?

Kitaplarım, defterlerim bir de cd'lerim kıymetli benim için.

Alışveriş dendi mi de aklıma bunlar geliyor zaten. Gittiğim yerlerde de nereleri gezip, tozuyorsun derseniz kitapçılar derim. Kendimi en rahat hissettiğim, varlığımın huzura erdiği yerler buraları. Kitap kokusu yabancılık duygusunu alıp götürüyor. İnsanı güvende hissettiren nadide yerler. 

O yüzden seyahat ritüellerimin başını kitapçı ziyaretleri alıyor. Ufak tefek de olsa birkaç kitapçıya giriyor, kendime minik bir şey alıp çıkıyorum dışarı. Kimi zaman bir defter, kimi zaman bir silgi, kimi zaman da bir kartpostal. 
Paris, Londra ve New York kitapçılar açısından nefis şehirler. 


New York, uzaktaki aşk!


    New York'taki Barnes and Noble Kitapçı zincirleri yazın yaptığımız seyahatin en keyifli duraklarından olmuştu mesela. Her yorulduğumda yakınlardaki bir Barnes and Noble'a gidip kendime bir kahve almıştım. Selçuk bile New York'un sistemine uyum sağlamış, kahve içmeye başlamıştı. Kahvenin yanındaki en güzel şeyse elbette Cheesecake Factory'nin nefis cheese cakeleriydi. Yiğidi öldürsek de hakkını vermek şart. Sanırım Amerika'da yaşayıp da kilo almamak imkansız olur. 
Brooklyn'deki Barnes and Noble'da kahvemi yudumlarken şöyle düşünmüştüm: Paul Auster'da sık sık buraya uğruyor olmalı. Elbette şans yüzüme gülmemişti. Yine de bir cheese cake yemiştim.
Şehrin etrafına yayılmış büyüklü küçüklü bir dolu kitapçıyı ayrı bir postta yazmak istiyorum aslında. New  York'un ilk on kitapçı listesini kendim için yaptım. Fotoğrafları da bir yerlerde duruyor. Niyet etmek başarmanın yarısı mıdır bilmiyorum ama şimdilik bu yazıyı bir gün yazacağımla ilgili iyimser bir düşünceye sahibim. 

Ah Londra!

     Londra da kitapçılar konusunda insanı çok ama çok mutlu eden şehirlerden biri. Bu kadar yağmur yağan bir şehirde sıcak bir kitapçıya ihtiyaç duyulur gibi geliyor. Bu büyük şehirlerdeki devasa kitapçıları gezince sadece şu tuhaf his oluşuyor içimde: Çevrilmeyi bekleyen bunca kitap var mı sahiden? (Evet biliyorum. Çok Türk yazar okumuyorum ve sebebini de bilmiyorum.) Londra'nın bir köşesinde elime bir adres alarak gittiğim ''Stanfords'' isimli bir gezi kitapçısı var misal. Şimdi burada size ne anlatsam eksik kalır. Benim kitapçıyı keşfettiğim yazı ''Üç Kuruşluk Dünya" blogundan. Londra'da geçen bu yürüyüş yazısını sahibinin dilinden okumanız şart. O yüzden burada vereceğim adrese bir uğrayın lütfen. Hepimiz oturduğumuz yerden böyle keyifli bir seyahati hak ediyoruz çünkü. Ne zaman aklıma tek başına bir yolculuk özlemi düşse ben bu yazının güvenli kollarında buluyorum kendimi.

Paris, elbette evim!

     Öyle hissediyorum, öyle diyorum. 
     Her köşe başında beni bekleyen öyle çok kitapçı var ki. Elbette bir kitap almak için girdiğim tüm kitapçılar İngilizce kitap satan yerler. Fransa benim için ne kadar yakın bir ülkeyse, Fransızca da o denli uzak. Yine de her sokağın bir ucunda bir kitapçı yok mu iyi hissettiriyor insana kendini. Her birine girip çıkıyorum. Bir defter ya da bir kalem alıyorum. İlla kitap almam şart değil ya. 
Shakespeare and Co.'ya gidiyorum en çok. Buranın turist kalabalıkları tarafından zapt edildiğini biliyorum ama sanki her gittiğimde en az bir kez uğramasam, buraya gelmemi sağlayan bir büyüyü bozacakmışım gibi geliyor. Şimdilerde açılan kafesinde elbet bir çay içiyorum. Hayalcilere kucak açan minik bir yer burası. Limonlu tartlarını ve geçenlerde içmeye yeltendiğim tuhaf fasulye çorbalarını hiç beğenmesem de nefis bir yulaflı kek satıyorlar. Kahvenin de çayın da yanına çok yakışıyor. Bir de kitapçının tam karşısında size gülümseyen koca Notre Dame Katedrali var. Gel de Victor Hugo'yu hatırlama şimdi. :)

Benim kitapçılarım, benim kafelerim saymakla bitmez. 

Tüm bu sebeplerden evimde de bir kitaplığım var. Sağdan soldan topladığım kitaplar onlara her baktığımda geldikleri yerleri hatırlatıyorlar bana. Aralarına sıkıştırdığım mektuplar, müze giriş kartları hiç beklemediğim zamanlarda karşıma çıkıyor. Kimisinin arasına kalın mı kalın bir peçete sıkıştırdığıma ben bile inanamıyorum bazen. En çok kitap kenarlarına yazdığım notlarımı seviyorum. El yazımın unuttuğum hislerimi hatırlatması yaşadığımı hissettiriyor bana. Geçmişteki beni de sevdiğimi anımsıyorum.
 "Ah!" diyorum bazen. "Geçmişte de böyle hissetmişim ben."
Ya da değişen düşüncelerim karşısında şaşırıyorum. 
"Sahiden böyle düşünmüş olamazsın, değil mi Özlem?"

Kitaplarımı, cd'lerimi birilerine vermekten hoşlanmıyorum. Çok sevdiğim kitapları onlarca kez alıyorum sevdiğim insanlara hediye etmek için. Ama kendime verdiğim hediyeleri geri almıyorum kendimden. 
Bir de benim okuduğum kitaplara Kuzey'in dokunacağı ihtimali var. Çok sıcak tutuyor bu düşünce beni. Tıpkı ayağa konulan bir sıcak su torbası gibi.


26 Haziran 2016 Pazar

New York Günlüğü: Barnes & Noble

İtiraf etmem gerekirse uzun zamandır böyle bir anı hayal ediyordum. New York'a gelecek, Barnes and Noble'da bir masaya oturacak, kahvemi alacak ve duvarlarda resimleri olan edebi kahramanların karşısında yazı yazacaktım. Öyle deftere falan yazmayı da hayal etmiyordum açıkçası. Bütün yazarlar nasıl bir kafede oturup, bilgisayarlarının karşısında yazıyorlarsa öyle yazacaktım. Her şehrin bir raconu var, değil mi? New York'da az da olsa havalı takılabileceğiniz bir şehir.


İşte böylece şimdi bulunduğum yerdeyim. Beyaz çikolata eklenmiş kahvem masanın bir köşesinde duruyor ve ben bilgisayarın önünde yazmak için hazır bekliyorum.
Bu ülkenin dünyayı ne hale soktuğu malum ama kendi vatandaşları için ülkelerini bir cennet yaptıkları da aşikar. İnsana havadan uçup da kafanıza konarmış gibi bir rahatlama hissi geliyor. Her şeyi yapabilirmişsiniz, hayallerinizin sadece bir adım ötesindeymişsiniz gibi.
Şu raflarda duran kitaplar var ya, Referans yazısının altında duranlar, onlar nasıl bir yazar olabileceğinizi anlatıyorlar. İki ay içinde bir kitabı yazıp bitirmeyi garanti edenler bile var. Stephen King'in ''Yazmak'' üzerine kaleme aldığı kitabı bilmem kaçıncı baskısını yapmış. Rafta görünce bu kitabı da okuduğumu ama hala bir kitap yazamadığımı anımsıyorum. Olsun, her şeyi yapabileceğime ilişkin ruh hali hâlâ üstümde. Bu şehirden ayrılana kadar da gidecek gibi durmuyor.

Kafede otururken etrafımdaki masaların hepsinin kitap okuyan, önündeki bir deftere bir şeyler yazan, bilgisayarının klavyesine ritmik hareketlerle dokunan insanlarla dolu olduğunu fark ediyorum. Yazmak için bir sebep daha işte: Herkes yazıyor. Yazmak, çoğu kişiye iyi geliyor. En azından bu kitapçının kafesini dolduran bunca insana.
Burada yaşasam her gün buraya gelir, her gün kahvemi alır, aklımda dolanıp duran hikayemin her gün bir bölümünü yazar mıyım? Bilmiyorum. İnsan böyle soruların cevaplarını bilmiyor ama yapamadığı şeyler için elbet özürler sıralıyor.
Çok işim var, yazmak için vakit kalmıyor, yazacağım da ne olacak, yazsam kim okuyacak?
Sen yaz da kimse okumasın. Kimin umurunda?

Tatil modundayım ve hayatımın yaşadığım şu anından çok mutluyum ya yazdıklarımın hiçbirinde sitem yok. Şurada oturmuş, iki satır da olsa bir şeyler yazıyorum. Kelimeler aynı düşündüğüm gibi dökülüyor ekrana. Ne sıraya koyuyorum onları, ne bir şekil vermeye çalışıyorum, ne de düzene sokmak için çaba harcıyorum.
Uzun zamandır içine beyaz çikolata katılmış böyle şekerli bir latte bile içmemiştim. Tıpkı özgür bir ruh gibi kalorilerin hesabını yapmayı bile bir kenara bıraktım. Sahiden mutlu olmalıyım. Bir de ense kökümü donduran klima olmasa.

Tam karşımdaki duvarda, kahve servis edilen bar tezgahının hemen üstünde Emily'nin fotoğrafı duruyor. Bildiniz Emily Dickinson! Üstünde o bildik asaleti, portresini çizen ressama poz veriyor. İngilizcem Emily'nin şiirlerini kendi dilinden okumaya yetmiyor. Bazen buna üzülüyorum. Oysa başkalarının hislerinin karıştığı bir çeviri okumak yerine Emily'ye kendi dilinin üstünden dokunmak isterdim. Kim bilir, belki bir gün deneyecek cesareti bulurum ya da kendimi olduğum gibi kabul ederim.


Barnes and Noble'dayım. Uzun zamandır hayal ettiğim gibi bilgisayarım önümde açık.
Kendimle sanki dünyayı değiştirmişim gibi gurur duyuyorum; öyle mutluyum. Buraya gelmeden az önce Gay Pride'ı izlemek için toplanmış onca kalabalığın içine karıştım ve önümden gelip geçen tüm insan oğlu ve kızlarını delicesine alkışladım. Kuzey de yanımdaydı.
Öyle mutluyum işte!
Bazen dünyada güzel şeyler de oluyor.
Keşke her yer iyilikle dolu olsa!

27 Ağustos 2010 Cuma

New York Gezi Notları: Elmadan bir ısırık...


     Buket Uzuner ''New York Seyir Defteri'' adlı kitabında üç şehri karşılaştırır: Paris, İstanbul ve New York. Paris şehrine olan aşkımı ve tutkumu sağır sultan bile duydu diye düşünüyorum. İstanbul ise benim için yaşadığım, işimin bulunduğu, ailem ve birkaç dostumdan ibaret bir şehir. Çünkü benim için bir şehrin coğrafyasından çok, beraber yaşadığımız insan topluluğunun birbirlerine karşı nasıl davrandığı önemli. Bu şehirde yaşam beni yoruyor. İşten eve gelip arabamı park ettiğimde camdan sarkan bir komşumun! benim park ettiğim yeri meğerse eşi için ayırmış olduğunu bağırarak söylemesi, sabah kalkıp işe giderken trafikte kendini bilmez şoförün küfürlerine muhatap olmak, anlam veremediğim bir nefret ve hoşgörüsüzlük içinde yaşamak ve neredeyse herkesin kendisini çok zengin, çok kültürlü, çok akıllı, çok bilmem ne gösterme çabalarını anlamaya çalışmak ya da artık çalışmamaktan gerçekten yoruldum ve sıkıldım. Tamam üstüne yüzlercesini ekleyebileceğim bu sıkıntıların tümünü güzel İstanbul'un üstüne yüklemek haksızlık biliyorum ama bu güzel şehirde bu insanlarla yaşamak zor biliyorum. Ben de zaman zaman beraber yaşadığımız insanları değiştiremeyeceğime göre şehir değiştirme hayalleri kuruyorum.
     Buket Uzuner, Paris'i Avrupalı ve Akdenizli aristokrat bir karaktere benzetir. Hüzünle ama el sıkışarak ayrılmış eski bir koca gibidir Paris der. Rastlanıldığında incitecek ayrıntılara girmeden bir kahve ya da şarap eşliğinde konuşulan, uzaktan da olsa hep gözetilen eski eş...
New York ise, bir kere aşık olundu mu, asla unutulmayacak, ayrılık gelip çattıktan sonra bile kalbinin hep bir köşesinde mevzilenmiş, güçlü, tutkulu ve romantik bir sevgilidir.
İstanbul'u ve New York'u ise birbirlerine çok benzetir.
Bana da çok uzak gelmedi New York İstanbuldan.

     Gecenin geç bir saatinde vardım New York'a ve arkadaşlarımdan aldığım tavsiyelerle taksi ile geldim meşhur Times Square'deki otelime. Kahvaltısı da dahil olunca otelin konaklama fiyatına sabah ilk işim kahvaltıya inmek oldu. Tamam çok mükellef bir kahvaltı değildi beklentim ama kahvaltının sadece kruvasan ve kahveden ibaret olması da büyük bir şok yaşamamıza sebep olmadı değil. ''Nasıl yani?'' dedi sevgili kocacığım ''Hepsi bu mudur? Bak bakalım belki başka bir köşede yiyecek bir şeyler vardır.'' Ertesi günden itibaren kahvaltıyı kaçırmamak için hiç acele etmedik, hatta hep kaçırdık. :) Otelin karşı köşesinde süper omletler yapan harika bir yer keşfettik ve kahvaltılarımızı orada yapar olduk.

     İlk gün otelimize çok yakın olan Fifth Avenue üzerinde yürüdük. Ünlü gökdelenlerin önlerinden geçtik, parklarda oturduk, mağazalara girdik, çıktık. Manhattan adasından da on gün boyunca hemen hemen hiç ayrılmadık. Etrafta gördüğüm neredeyse her köşe başında bulunan Starbucks Kafeler de bana devamlı İstanbulu hatırlattı durdu. En çok Barnes and Noble kitapçılarını sevdim. Her gördüğüm yerde hiç vakit kaybetmeden kendimi attım içeriye, hatta bir dolu da kitap aldım kendime. Kitapçı severler çok yakından tanırlar ne hissettiğimi. Dünyanın neresinde olursanız olun kitapçılar hep aynı kokarlar çünkü ve hep aynı sıcaklığı yayarlar etrafa. Tabii Barnes and Noble'ların girdiğim hepsinin içinde Starbucks Kafe barındırmalarından dolayı üstüne eklenen bir de güzel kahve kokusu vardı. Hep yakışmıştır bence zaten bir fincan kahve ve kitap birbirlerine.

     Söylemeden geçemeyeceğim, Bir Dilim Sohbet isimli güzel blogda duyup, yazılan övgü dolu yazı sebebiyle hemen alıp okuduğum ve bayıldığım ''Kirpinin Zarafeti''nin yazarının diğer kitabını görüp hemen aldım burada. Bu seyahat boyunca en sevindiğim olaylardan biridir bu.:)
Sonra bir de sahaf havasını içinde barındıran Strand isimli kitapçı vardı ki o da ayrı bir güzellikteydi. Oradan da gezi yazılarını içeren bir dolu kitap edindim kendime, hem de gayet uygun fiyatlara. Bu kitapçının üst katında bazı kitapların ilk baskıları ya da bazı yazarların imzalı kitapları bulunuyordu.
Buket Uzuner yine aynı adlı kitabında, bu kitapçılarda gittiği imza günlerinden bahseder. New York'ta yaşadığı o yıllarda çok sevdiği yazar Paul Auster'ın kendi vatanının yazarları ve okurları tarafından çok az tanınmasını da hayret ve üzüntüyle karşılar. Bense yağmurlu bir günde sığındığım Strand'in camekanında ilk baskı bir Paul Auster kitabının 1500 Usd karşılığı satılık olduğunu ifade eden ilanı görünce, kendisinin artık çok sevilen ve okunan bir yazar olduğunu tasdiklemiş oldum:) Kim bilir böylece New York'ta oluş misyonumu tamamlamış olmuşumdur:)