Paris Gezi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paris Gezi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2016 Pazar

Biten bir Paris seyahatinin ardından...

     Bir Paris seyahatinin daha sonuna geldik. Güzel günler hemen geçiyor, değil mi? Bir haftalık tatilin sonunda, ''Bu tatil bana yetmedi.'' diyen bir Özlem, ''Bence tam tadındaydı, artık eve dönelim.'' diyen bir Kuzey, '' Tamam, sıcak bir havada birkaç günlüğüne tekrar seni Paris'e götürürüm.'' diyen bir Selçuk vardı. Hava buz gibiydi, güneş arada sırada kendini gösterdi. Dönüp geriye baktığımda yapmayı hayal ettiklerimin bir çoğunu yapamadan geri döndüğümü fark edip, hayıflanıyorum. Zaman bana hiç yeterli gelmiyor zaten. Ne evimde, ne Paris'te!



Bu gidişimizde Montmartre'da, Sacre Coeur'e birkaç dakikalık uzaklıktaki bir apartmanda bir daire kiraladık. Beğendiğimiz başka evler de vardı ama fiyat açısından bu daire bize çok anlamlı geldi. Evin genel durumunu değerlendirecek olursak fazla bir sıkıntı yoktu aslında. İlk gün eve en kısa mesafedeki metro durağında indik: Chateau Rouge
     Metrodan çıkışımızda inanılmaz bir keşmekeşin içinde bulduk kendimizi. Tüm sokağı sokak satıcıları kaplamıştı. Kimi kavrulmuş kabuklu fıstık satıyordu, kimi taze meyve, kimi de uyuşturucu. Kalabalığın içinden sıyrılmakta zorluk çektik desem abartmış olmam. Paris'teki Afrikalı nüfusun tümü sanki burada yaşıyordu. Köşe başlarını tutmuş kılıksız adamlar, ellerinde sigaraları ve içkileriyle volta atan serseriler vardı. Yol boyunca yan yana sıralanmış bir sürü kuaföre denk geldik. Hepsinin içi tıklım tıklım doluydu. Saçlarını taratan mı ararsın, tek tek ördüren mi yoksa tırnaklarını boyatan mı? Paris'in hiçbir yerinde böyle iş yapan kuaförlere denk gelmedim. İlk gün eve ulaştıktan sonra bir daha bu istasyonu kullanmayıp, Montmartre'a çıkan dik merdivenleri kullanmayı tercih ettik. Açık konuşmak gerekirse, hiç tekin bir yer değil bu bölge. 



       Dönerken bir kez daha merdivenlerden bavul taşımak istemediğimiz için bu metro istasyonunu ve dolayısıyla bu yolu kullandık. Metro istasyonuna giriş de tam anlamıyla bir düş kırıklığıydı benim için. Metrodan çıkışta otomatik göz ile devreye giren ve dışarı çıkışı sağlayan kapıların önünde duran bir adam kapının açık kalmasını sağlıyor ve dışarıdaki grubun içeri biletsiz girmesini sağlıyordu. Görevli kadın da oturup bunu çaresizlikle izliyordu.
Dayanamayıp, ''Bu normal mi?'' diye sordum.
''Değil ama ne yazık ki başa çıkamıyoruz.'' diye cevap verdi.

     Bu gördüklerim de Paris'in başka bir yüzüydü. Kendi adıma şöyle bir sınır çizdim. Benim için Paris'te konaklanacak son bölge Montmartre sınırının ötesi olmayacak bundan sonra.

10 Kasım 2015 Salı

Paris'te sonbahar



Sanki üzülecek başka bir şeyim kalmamış gibi hâlâ kaçıp giden o sonbahara üzülüp duruyorum.
Tüm gelip gitmelerime rağmen şimdiye dek karşıma çıkan en güzel sonbahardı ve ben kıymetini bilemedim. Ne zaman geleceğini bilemeyen bir hastalığa teslim ettim tüm seyahatimi, sarı sonbaharı.

Şehir, rüya gibiydi. Daha önce hiç görmediğim naif bir örtü almıştı omuzlarına. Hafiften bir şarkı mırıldanıyordu.
Daha uçakta anlamıştım halimde bir tuhaflık olduğunu. Midemde adını koyamadığım bir kasılma vardı. Uçaklarda hiçbir zaman rahat hissetmezdim. Midem her seferinde havada olduğunu bildiren bir sinyal yollardı ama bu seferki biraz daha kuvvetliydi. Bir şeylerin ters gittiğini anlarsınız da adını koyamazsınız ya, tam da öyle bir duyguydu.

Orly Havaalanında bavulların gelmesini beklerken  tuvalete gittim. Her zamanki gibi pis kokuyordu. Bu sefer daha da fazla kokuyor gibi geldi sanki. Neyse sonunda bavulları alıp havaalanı çıkışındaki metro bileti veren makinenin önüne geldik. Türk parasına çevirince ne çok geliyor bu euro insana?
Kocam, ''Çevirme!'' diyor. Nasıl çevirmeyeceksin arkadaş? Türk parası kazanıyoruz sonuçta. Üç yüz lira kazanıp yerine yüz euro alıyoruz.

Havaalanından şehrin içine metro ile gitmek neredeyse kırk lira. İki kişi seksen!
Neyse, çok da umurumda değil bu sefer. Midemde hâlâ kasılmalar var.

Metro istasyonundan çıkıp da gökyüzünü, gökyüzüne değmeye çalışan koca kestane ağaçlarını gördün mü Paris'tesin demektir. İşte gökyüzü!
Her seferinde bende bir şükür duygusu.
''Allahım beni yine bu şehre getirdiğin için şükürler olsun.''

İstanbul'da yaşadıklarına şükretmek yok ama!  Buraya gelince bende bir şükretme, Tanrı'yla aramı iyi tutma hali var ki ben bile şaşıyorum kendime.

''Yok, yok!'' diyorum kocama. ''Ben bu şehre aitim.''
Gülüyor. Bu şehre gelince benim yüzüm gülüyor. Benim yüzüm güldüğü için de onun yüzü gülüyor.

Daha otele girmeden, ''Eşyalarımızı bırakıp hemen çıkalım, olur mu?'' diyorum.
Şehir kaçmıyor biliyorum ama benim bu şehre doyacak kadar zamanım yok. Ben daha kokusuna alışamadan, kitapçılarında gönlümce dolaşamadan, kafelerinde sayfalar dolusu yazı yazamadan dönüş zamanı gelip çatıyor.
Allah inandırsın, giderken gözlerim dolu dolu oluyor. Kalbimin bir parçasını sanki burada bırakıp gidiyorum.

Öyle güzel bir sonbahar var ki dışarıda.
Onca gelmişliğim var bu şehre hiç böyle bir sonbahar getirmedi önüme.

Oteldi, bavuldu derken atıyoruz kendimizi dışarı.
Montparnasse'daki koca tren garının hemen arkasındaki zincir otellerden birinde kalıyoruz. Papaz her zaman pilav yemiyor tabii. Beğendiğimiz küçük otellerin hiçbirinde yer yok. Olanlarda da fiyatlar dudak uçuklatacak cinsten.
''İyi yapmışsın!'' diyorum. ''Rahat rahat dolaşırız işte odanın içinde''

Ben bu şehrin iki kişi sığmayan otel odalarını bile seviyorum. Öyle seviyorum yani.

St. Germain'e doğru yürüyoruz. Her zaman yemek yediğimiz bistroların önünden geçiyoruz.
''Bu sefer başka bir yerde yiyelim.'' diyor Selçuk.
''Tamam.'' diyorum. Paris'te her ne kadar yeni şeyler keşfetmek istesem de, bir Parizyen gibi hissetmek kaygısıyla bu şehirde bir rutinimin olmasını istiyorum. İşte aynı kafelere gitmek, aynı bistrolarda yemek yemek falan gibi...
Bizim oralarda buna kendi kendine gelin güvey olmak deniyor. ''Parizyen gibi!'' olmakmış.
Annem olsa şimdi, ''Ne alem kızsın, nerden çıkarıyorsun böyle adetleri?'' der katıla katıla gülerdi.
Yıllar önce çok severek aldığım önü delikli ayakkabılarıma, ''Ayol bunlar Yugoslav ayakkabısı.'' dediği günden beri aramızda bir duvar var.

Neyse gelişi güzel bir bistroya oturuyoruz. Bir şeyler ısmarlıyoruz. Daha ilk lokmayı ağzıma atacağım, çatalın koktuğunu fark ediyorum.
''Çatal kokuyor.''
'' Allah allah! Yenisini isteyelim.''
''Bu çatal da kokuyor. Masa da kokuyor.''

Yemiyorum yemeği. Zaten canım da yemek falan çekmiyor.
''Bir kafede oturur bir kahve içerim sonra.'' diyorum.

Öyle güzel bir sonbahar var ki dışarıda inanamıyorum.
Midem de inanamıyor herhalde, garip bir ses çıkarıyor.

Birkaç saat sonra bacaklarım ağırlaşıyor. Tuhaf bir yorgunluk yapışıyor yakama.
''Otele gidelim. Bugünlük bu kadar yeter.'' diyorum.

Ömrümde gördüğüm en güzel Paris sonbaharını o eylülde elimden kaçırıyorum.
Fotoğraftaki sarı yapraklar gibi avucumun içinden kayıp gidiyor ılık bahar, durduramıyorum.
                                                  ********************************

Not: Herhalde bu benim ilk mim'im. Sevgili Tuğba mimlemiş beni. Mim'in sahibi Heybemde Fotoğraf isimli blog sahibesi. Güzel fotoğrafları görünce dayanamadım ben de. Paris geldi aklıma. Kaçan sonbahar geldi. İşin kötü yanı, Paris özlemim depreşti. :)

Heybemde Fotoğraf blogunun linkini bir de buradan vereyim:

http://heybemdefotograf.blogspot.com.tr/

Yazmak isteyenler Heybemde Fotoğraf bloguna doğru yola çıksınlar hemen :)

16 Ocak 2015 Cuma

Cuma günü sayıklaması...

Foto: Şuradan
İnsan bazen birçok şeyi aynı anda yapmaya kalkıyor. Benim genel durumum bu! 
Çocukken de böyleydim ben. Folklora gitmek için anneme yalvarır, kendimi halk oyunlarının davullu zurnalı ritmine kaptırmışken, mandolin kursuna da yazılmaya kalkardım. Başladıktan bir müddet sonra yorulur, gitmek için ağladığım kurslar eziyet halini alır, bu sefer de gitmemek için ağlardım.
Annem, ''maymun iştahlı'' derdi bana. 


Büyüdüm de değiştim mi? Elbette hayır! 
Şimdi vaktimi biraz daha akıllıca kullanmayı öğrendim. Çok akıllı olduğumdan falan değil, öyle yapmak zorunda olduğumdan. Evde işini çok iyi bilen bir ''zaman yiyici'' var. O, zamanını ve annesini çok iyi kullanıyor. Bana ihtiyacı olduğu zaman ilk önce evde onun işleri yapılıyor. Ödevlerine yardım ediliyor, arkadaşlarıyla buluşmak isterse o buluşmaya götürülüyor, hafta sonları çok severek yaptığı futbol antrenmanlarına ulaşımı sağlanıyor ve elbette aktiviteler bitene kadar orada bekleniliyor.
Okulla ilgili okunacak kitapları var, onları da beraber okuyoruz. Öyle yapılmasından hoşlanıyormuş. Hem bu durum anne-oğul ilişkimizi geliştiriyormuş. 
Beyefendinin işlerini bitirdiğimizde, ''Hadi gel konuşalım biraz!'' diyorum. 
''Şimdi konuşamam, oyun oynuyorum.'' diye cevap veriyor 
Vallahi zamanını bu kadar profesyonel ve acımasızca yönetmesine hayranım. 
Anne olarak zaman zaman böyle konuşması canımı acıtsa da, bana bahşettiği zaman içinde teşekkür borçluyum. Bana kalsa ben o azıcık zamanımı da saf gibi onunla harcayacağım.

Size daha önce listelerin kadını olduğumu yazmıştım. Yazmamış olma ihtimalim yok çünkü listelerimle yaşamaktan çok mesudum. Ajandamı elime alıp da içine bir yerlere gideceğim tarihleri işaretleyince, Selçuk'un seyahatleri olmaları gereken sayfalarda yerini alınca, Kuzey'in sınav, sunum ve veli görüşme günleri kaydedilince rahatlıyorum. Üstümden acayip bir yük kalkmış gibi hissediyorum. Sadece bunlarla sınırlı kalmıyor tabii yazdıklarım: konserler, arkadaşlarla yapılacak kahvaltılar, işle ilgili toplantılar, çok uzun zaman önce sayfası ayrılmış yıllık tatil günleri, bayramlar, doğum günleri....

Ajandamın renkli sayfalarında şimdilik neler mi var?
*Çok yakında yola çıkılacak bir Amerika seyahati. Kuzey'in Amerika'ya ilk gidişi olacak. Bizim daha önceden alınmış Amerika vizemiz vardı. Onun vize işini de hallettik. Biletleri çok önceden almıştık. Kalacağımız otellerde ayarlandı. Bazı bölgelerde ulaşım için araba kiraladık. Çok tavsiye edilmesine rağmen, Miami'de araba kullanmayacağız. Şimdilik bu seyahatle ilgili tek şeyimiz, seyahat sigortası. 
Bu işi de hallettikten sonra bana yapacak iki şey kalıyor: Bir eczaneye uğrayıp Kuzey'in ihtiyacı olabileceğini düşündüğüm ilaçları çok geç olmadan almak ve valizleri hazırlamak. 

*Çocukla yorucu bir tatilin peşinden, -kış biliyorum- Selçuk'la Paris'e gideceğiz. Umarım hava dondurucu derecede soğuk olmaz. Geçen sefer gittiğimde hastalıktan dolayı keyifli havanın tadını çıkaramamıştık. Bu sefer güzel bir Paris seyahati olmasını diliyorum. 

* Mart ayında uzun zamandır biletleri için ter döktüğüm bir destinasyona gidiyoruz. Sonunda THY'nin promosyonlu Lizbon biletlerini aldık. Bakalım Lizbon'a Gece Treni'nin geçtiği ve kitabı okuduğum günden beri gitmeyi düşlediğim Lizbon beni nasıl karşılayacak?

*Ne? Biri Hindistan mı dedi? Neden olmasın? 

Hayat bir macera. Zaman akıp gidiyor ve geçen zamanın telafisi yok. Böyle heyecanlı heyecanlı yazsam da, nedense kendimi çok yorgun hissediyorum. Nereye gittiğini bilmediğim enerjik halimi her taşın altında arıyorum. Yeni yıl, misafirler, tokuşturulan bardaklar, hafta sonunu kaplayan Fransızca kursu, yapamadıklarımla hayıflanma, oğlanın sınavları derken şimdi akışı biraz rölantiye alma vakti geldi.
Hepimize kolay gelsin ve güzel bir hafta sonu olsun.

27 Mayıs 2014 Salı

Paris'te yaşadığım hayal kırıklığım: La Bague de Kenza

Paris'e her gidişimde ilk defa gidiyormuşum gibi hazırlık yapıyorum.
Ne zaman Paris özlemim depreşse ve göğsüme hafif bir sızı gibi otursa kitaplığımın önünde buluyorum kendimi. Paris ile ilgili bir şeyler okumaya başlıyorum. Olmadı, Woody Allen'dan ''Paris'te Geceyarısı''.

Bazen şehre gidişim yaklaşmış oluyor. O zaman da yeni bir yerler keşfedebilir miyim, bilmediğim bir yerin adını duyup yeni bir yer bulabilir miyim umuduyla sarılıyorum kitaplara.

Geçen hafta hiç ilgimin olmadığı tekstil alanında Selçuk'a şöyle derken buldum kendimi: Keşke sizin Paris'te yapılan fuarlarınız senede beş kereye çıkartılsa!

Bir önceki gidişimizden önce kitaplığımdan yine bir kitap çektim: Elizabeth Bard ve Lunch in Paris.

Elizabeth Bard'ın Fransız eşiyle beraber Paris'te yaptıkları keşiflerin yer aldığı bir kitap. Paris'ten, Paris'te yeme içmeden, bir Fransızın yemeğe karşı duruşundan bahseden eğlenceli bir kitap.
Ben de Elizabeth Bard'ın gittiği birkaç yeri not aldım, anlattığı yemeklere bakarak bizim damak tadımıza hangi restoranların uyacağının hafif bir muhasebesini yaptım ve listeme birkaç isim ekledim.

Fuara gitmeler, sokaklarda aylak aylak yürümeler, kahve içmek için sık sık keyif yapmalar falan derken listemdeki yerlerden ancak bir tanesine gitme şansımız oldu.
Marais yakınlarında olmamız ve seçtiğim kafeye yürüme mesafesinde bulunmamız da, hadi şu kafeye bir gidelim dememize sebep oldu.

Bir önceki gün, resepsiyondaki çalışanın sorduğum adrese şöyle bir bakıp, burası Paris'in en ünlü Cezayir tatlıları yapan kafesiymiş dememe, dudağını bükerek, ''Hay Allah! Hiç duymamıştım, ben de bir deneyeyim o zaman''' demesini bir işaret olarak almalıymışım oysa!

Elizabeth Bard'ın mutlaka gidin dediği kafenin ismi: La Bague de Kenza!
Paris'te birçok yerde şubesi bulunuyor. Biz en güzelinin  Rue de Rivoli'ye yakın olacağını düşünerek oraya gittik. Bu kadar çok övgü almasından dolayı hiç tereddütsüz girdik.
Selçuk sonradan, ''Ben anlamıştım zaten buranın iyi olmadığını ama sen çok istedin diye girdim!'' dedi tabii.
Karanlık bir dekorasyona sahip pastanenin girişinde tatlılar sıralanmıştı. Cezayir tatlılarıyla ilgili bilgim yerlerde süründüğü için, ''Hadi bi deneyelim!'' dedim.




İkimiz de kendimize ufak birer tatlı seçtik, iki de çay söyledik.



İnternette gezinirken Elizabeth Bard'ın arkada pastanenin salonu var, çayınızı ve tatlınızı orada yersiniz dediği yerin, topu topu dört beş metrekare olduğunu, içeride mezdeke müziklerinin usul usul çaldığını bilseydim herhalde gelmeden önce bir kez daha düşünürdüm.
''Bir Cezayir pastanesinde ne bekliyordun?'' diye soranlara, ''Ne bileyim? Her şeyi de bilemem ya!'' diye cevap veriyorum.

Şimdi bizim mis gibi baklavalarımız, kadayıflarımız, tulumba tatlılarımız varken, ağdası az kuru Cezayir tatlıları neden yiyeyim?

Çıkarılan ders 1: Her tavsiye sana uymuyormuş demek şekerim! Tecrübe böyle kazanılıyor.
Çıkarılan ders 2: İnsanoğlu yediği kazıklara üzülmemek için bunları tecrübe diye adlandırıyor.

8 Mart 2014 Cumartesi

Passage Jouffroy: Geçmişten bugüne Paris'ten alışveriş manzaraları

Passage Jouffroy, Paris'te en sevdiğim pasajlardan biri. Yıllar önce bu blogta bu pasajları bulmak için ne emekler sarf ettiğimi, ne yollar teptiğimi anlatmıştım. O gün mutlu sonla noktalanmıştı da, ben o zamandan beri her gittiğimde yolumu buralara düşürür olmuştum.
Bu sefer otelimiz zaten Opera Bölgesi'nde, Grand Boulevard'a çok yakın. Hal böyle olunca pasajlar dibimde.

Rutin hayatları içinde caddeleri dolduran kalabalıklar içinde kendimi başka hissediyorum. Şöyle demek lazım aslında, anın tadını çıkarıyorum çünkü burada kalacağım günler kısıtlı ve tadını çıkarmak, kendimi keyfin kollarına bırakmak en doğal hakkım. Geçici bir yolcu!

Passage Jouffroy'dan adımımı attığımda büyülü dünya önüme açılmış oluyor. Bu pasajda bulunan minyatür kahramanların olduğu dükkanlara, maket yapmak için kullanılan minik ağaçların, bebeklerin, kitaplıkların ve bilumum parçaların olduğu dükkanlara bakmak harika. Pasajın içinde Musée Grevin'de bulunuyor. Bana bal mumundan yapılma ünlüler nedense hiç çekici gelmediğimden içeri bugüne kadar girmedim. Tabii meraklıları içeri girip müzeyi gezebilirler. Madam Tussaud bile içeri sokamadı beni bugüne kadar!

Bu pasajın içinde Hotel Chopin var. 1846 yılında pasajla aynı zamanda açılan otel, iki yıldıza sahip. Romantik bir yerleşime sahip olsa da, Paris misafirlerine daha güzel seçenekler de sunuyor.

Pasaja girer girmez ilk durak noktama ilerliyorum.

La Boîte á Joujoux: 41-43 Passage Jouffroy 75009 Paris
Binbir çeşit hayalin içine sığdığı bu dükkanın içine girip, çocukuğuna dönmeyecek bir insan tanımıyorum. Bu kadar iddialıyım. İnsan kafasını nereye çevireceğini, hangi mucize ile karşılaşacağını bilemiyor. Çeşit çeşit renlere boyanmış, üstleri desenlerle süslenmiş sapanlar beylerin hemen ilgisini çekiyor mesela. Ben vitrinlerinde içinde sıralanmış bebeklere, minyatür maket malzemelerine, dekupaj kağıtlarının üstünde dolaşan meleklere, defterlere, kalemlere baylıyorum. Dükkanın renkli kapısı bile içime neşe katıyor. Bu şehirden dostlara hediye almak için en güzel yerlerden biri burası.
Bakın içeride neler var?

Dükkanın bana çok sevimli gelen boyama tahta kapısı

Çocuk olduğum zamanlara geri dönüp, cebimde bir dolu parayla burada olmak vardı!

Bu kalemtıraşlardan burada da var. Yandaki ahşap kutular, çocuk dişlerini saklamak için.

Bebeklerin birkaç tanesi yetmez, hepsini almak lazım.

Defterlerden tabii ki aldım.

Vitrin ve içine yığılmış onca dünya!
Resim yazısı ekle

Burası da dükkanın büyülü kapısı: Girin içeri, bakın neler çıkacak karşınıza!


Hayal satan bu dükkandan çıkıp biraz ilerledikten sonra eski dergilerin satıldığı dükkanın önüne geliyoruz. Bizim pasajın içinde olduğumuz saatlerde dükkan kapalı. O yüzden dışarıdan fotoğraflarını çekmekle yetiniyorum. 

Librairie Le Petit Roi: 39 Passage Jouffroy, 75009 Paris







Eski dergiler bakıp, Fransızca bilmediğim için tekrar hayıflanıyorum. Neyse artık! Bir şeyler alarak kendimi keyiflendirmek zorundayım. Bu kadar üzüntüyü bünyem kaldırmaz.

Şimdi fotoğraflarını koyacağım dükkanın içindekiler de insana kendini cennette hissettirir. Bu postta ilk yazdığım dükkanla aynı dükkan olduğunu düşünüyorum. İsimleri aynı gözüküyor çünkü. Daha çok çok yakından tanıdığımız çizgi film karakterlerinin minyatürleri var: Şirinler, Küçük Prens, Temel Reis, Safinaz. 
Fotoğraf çekmeme ne yazıkki izin vermediler. O yüzden dışardan çektiğim birkaç fotoğraf var sadece. Ama yüzünüzü kara çıkartmayarak birkaç parça aldım.





Kitapların üstüne oturmuş Safinaz'a bayıldım. Fiyatını duyunca dudağım uçukladı: 99 Euro
Pasajın sonunda, caddeye çıkmadan hemen önce duvarın kenarına kurulmuş uzun bir tezgah başlıyor. Burada da sanatla ilgili kitaplar satılıyor. Fiyatlar gayet uygun. 



İşte benim Passage Jouffroy'um!

3 Mart 2014 Pazartesi

Paris ritüellerim! Seni sen olduğun için seviyorum Paris!

Paris bende hep aynı hisleri bırakıyor. Uçaktan  inip, damga işini hallettikten sonra Paris rutinlerimi yaşamaya başlıyorum. 
Bavulları beklerken Orly'nin kokulu tuvaletine girmek mesela! Evet ya, tuhaf ama gerçek! Nedense bu tuvalet hep çok fena kokuyor ama Paris'e geldim diyorum! ( Bu arada Paris çok pis bir şehir, metrolar leş gibi kokuyor vs. diyenlere hiç yüz vermiyorum, bu da biline! ''Neye, hangi şehre göre pis arkadaş?'', diye carlarım.) 

...ama işte Orly Havaalanı'ndaki tuvalet ilk hoşgeldin benim için. 
Sonra metro biletlerini dışarıdaki makineden satın almak ve şehre yola çıkış.

Sonraki ritüelim yer altından yeryüzüne çıkarken gerçekleşiyor. Metronun çıkısından açık havaya ilk çıkışımda, bildiğin şükrediyorum Allah'a. ''Yine buradayım.'' diyorum. ''Allahım şükürler olsun.''

Çoğu birbirinin aynı Haussman tarzı Paris binalara bakmak, özlem gidermek. İlerleyen günlerde gezdiğim caddelerde, sokaklarda kendime ev beğeneceğim. Hayal bu ya, seçtiğim evler hep binaların üst katında olacak. Önlerinde akşamları elime bir bardak şarabımı alıp şehri seyretmek için çıkacağım balkonları olacak. Daireyi satın almaya gerek yok, çok pahalı. O kadar para bir daireye bağlanır mı canım? İnsanın ya çok zengin olması lazım, ya da deli. O yüzden biz daireyi kiralayacağız. Haa, bir de dairemiz ya St. Germain'de olacak, ya Marais'de ya da Montparnasse'da.

Üst kattaki dairelerden biri bana uyar!
Uyan Özlem, Paris'tesin. 
Bu arada otele de gelmişsin, bak! 
Bavulu odaya at, hemen dışarı. 

Otelden en yakın bölgeye yürümeye başlıyoruz. Grand Boulevard hemen otelimizin dibi. Oradan Opera Bölgesi, La Fayette'in önü. Buluşmak için en kolay yer. 

Açlıktan ölmek üzereyim. Beni kırmıyorlar, başka bir rutinimi yaşatıyorlar bana. 
''Hadi Leon de Bruxelles'e gidelim!'' 
Ekipte benden daha fazla burayı seven yok. 
Selçuk benim midyemden tadar, genellikle patates kızartması ve yanına kalamar alır. 
Duygu midyeyle ilgili kötü anılara sahip. ''Ben somon alayım'', diyor. 
İlker, midyeyi seviyor ama benim gibi tutturmuyor. 
Sonuçta hepsi benim için Leon de Bruxelles'in kapısından giriyor. 
İlk gece için başarılı bir yemek. Dört geceden birinde midye işini aradan çıkarmış oluyorum. 

Seç bakalım içinden...

Böyle bir başlangıç yapıyoruz.

Üstüne kaşar konulmuş bu nefis midyeler İlker'in midesine giriyor.

Buraya özgü bu fasülyelere bayılıyorum. Patates kızartması her zaman harika.

Eh, bu da bir rutin işte! Benim yemeğim...
Leon de Bruxelles için adres: 30 Boulevard des Italiens, 75009 Paris

Kahveler ve tatlı için Paris'te en sevdiğim kafelerden birine gidiyoruz. 
Yumuşacık bir gece. St. Michel'i arkamızda bırakıp, St. Germain'de yürüyoruz yavaş yavaş. Elimi Giber Jeune'ün ikinci el kitap tezgahlarının üstündeki kitaplara sürüyorum yanlarından geçerken. Geniş kaldırımlar ışıl ışıl. Sanki ben de ışıldıyorum. Öyle mutlu hissediyorum kendimi. Sorbonne'un önünden geçiyoruz. 
Bir başka tanıdık düşünce geçiyor aklımın ucundan. Bininci kez aynı hayali kuruyorum. Paris'i bana böyle hissettirdiği için seviyorum. 


Bizden selfie'ler...
Sonra Paris'in en güzel şemsiyelerini satan dükkanın önünden geçiyoruz. Dükkan kapalı, camlı vitrinin arkasında duran şemsiyeler yağmur çektiriyor avuçlarımda atan kalbime. 
Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısındaki en sevdiğim kafeye giriyoruz. Saatlerce oturuyoruz, kahveler, çaylar içiyoruz. Nefis bir tatlıya çatalımızı daldırıyoruz. 





Her gelişimizde gelip uzun uzun oturduğumuz Le Rostand bu sefer arkadaşlarımızla sohbet ettiğimiz, kahkahalar attığımız, hani nerdeyse edebi sohbetlere girişeceğimiz bir yer olacak. Gertrude Stein'in evi buradan sadece beş dakikalık yürüme mesafesinde. Duygu'ya açıyorum sırrımı; belki bu sefer değil ama bir sonrakinde mutlaka uğrayacağımız bir durak olacak. 

Le Rostand
6 place Edmond Rostand, 75006 Paris


2 Mart 2014 Pazar

Paris'te nerede kaldık?


Odadan da, otelden de, şehirden de ayrılıyorum ya size bugünlük kısa atıştırmalık yazımda kaldığımız otelden bahsedeyim. Olur mu?

Her seferinde ayrı bir bölge! Koca kişisi ile aldığımız karar budur. Bazı seferler kaldığımız otelleri çok beğensek de, işledikleri cinayetten sonra olay mahalline geri dönen suçluların aksine aynı otele gitmiyoruz bir daha. Paris'e bize anlatacağı bilinmedik bir yönü için yeni şanslar tanıyoruz.
Şaşırt bizi Paris!

Opera Bölgesi. Rue Lamartine, 10 numara.
Orly Havalimanı'ndan otelimize gelirken metroda sohbete dalıyoruz. Elimizdeki metro haritasına bakmak yerine basit bir karar veriyoruz. Chatelet'de inelim, nasılsa oradan aktarma vardır!
Chatelet, Paris'te ana istasyonlardan biri, bir hattan başka bir hatta giden uzun bir yürüyüşü göze alıyorsanız, gideceğiniz yere mutlaka ulaşırsınız.


İstasyonda uzun uzun yürümek canımı sıkmıyor. Daha Paris'te gün ışığına merhaba demedim ya, metronun tanıdık pisliği bile güzel geliyor gözüme. Tanıdık bir sima görmek gibi bir şey, Chatelet beni Paris'te olduğuma ikna ediyor.

Ben aval aval etrafa bakınırken Selçuk, Gare de Nord'dan gitmemiz daha mantıklıymış aslında diyor. Bu durumda fazladan bir aktarma yapacağız.

İnmemiz gereken istasyon Cadet. Otelimiz bu istasyona yakın.
Selçuk elindeki bavulu sürüklüyor. Telefonlarımıza stay.com adlı uygulamayı yüklediğimizden beri yola çıkmak daha da kolay. Oteli görüyorum.
Kapıdan içeri girer girmez raflara yerleştirilmiş eski basım kitapları görüp, telefonuma sarılıyorum.
''Bir odaya yerleşseydik önce!'' diye bir ses ulaşıyor kulaklarıma uzaklardan.

Resepsiyondan görüntüler...




Resepsiyon görevlisini gözüm görmüyor. Otelin resepsiyonu girdiğimiz kapının hemen köşesinde küçücük bir yer. İşte otelle ilgili bir ipucu: Otelin odalarının çok küçük olduğunu tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.

Her seferinde ayrı br bölge, her seferinde farklı bir otel! Selçuk'la aldığımız karar bu! Bazı seferler kaldığımız otelleri çok beğensek de, işledikleri cinayetten sonra kaza mahalline geri dönen suçlular gibi geri dönmüyoruz aynı yere. Paris'e bize göstereceği farklı bir yüzü için şans tanıyoruz.

Bavulumuzla beraber asansöre binip altıncı kattaki odamıza çıkıyoruz. Asansörün kapısı açılıp dışarı çıktığımızda kitap rafları ile dolu dar bir koridorda buluyoruz kendimizi. Duvar kağıdı ile kaplı kapının üzerinde zorlukla görünen kapıyı ve kilidi buluyoruz.
Hoşgeldik!

Oda kapımız! Altıncı kat, 601 numara.


Paris'te bir çatı katındayız yine. Dokuz yıl önceki ilk çatı katı maceramdan sonra ikinci kez. Halimden son derece memnunum, ben bu hali çok seviyorum.
Paris'te çatı katları bana bu şehre ilk gelişimi, Mavi Kirazlar serisinde çatı katındaki gençlik bunalımlarını yaşayan o tatlı karakteri, pencereden bakınca göreceğimi bildiğim gri şehri hatırlatıyor. Eskiden bu minik çatı katı odalarının hizmetçi odaları olarak kullanıldığını ise çoktan unuttum: o mesele başka bir yüzyıla ait.

Şimdiye kadar kaldığım oteller içindeki en küçük oda sıralamasında hâlâ Venedik'te San Marco yakınlarında kaldığımız otel odası ilk sırada. Temennim bu rekorun kırılmaması yönünde :)
Odanın büyük olmasına gerek yok, yatağı rahat, banyosu temiz ve sevimli olsun yeter diyenlerdenseniz, bu oteli tavsiye ederim.
Hotel Les Plumes'ün her odası başka bir Fransız yazara ayrılmış. Bizim şansımıza George Sand ile Alfred de Musset'nin anısına düzenlenmiş oda düşüyor. Çok yakın zamanda George Sand ile ilgili bir kitap okuduğumdan bu durumu şans olarak görüyorum. Paris bana yine gülümsüyor.

İşte dört gecemizi geçirdiğimiz otel odamız.

Karşınızda Gerorge Sand!

Pek romantikler değil mi?

Ben Alfred'in olduğu yastığı alıyorum, George'lu yastık koca kişisine kalıyor.

Yatağın başucundan sarkan şapkadan yapılma bu lambaya bayılıyorum.

Adres: Hotel les Plumes- Rue Lamartine, 10 Paris

8 Şubat 2014 Cumartesi

Paris'te yapacak ne çok şey var!

Bir hafta sonraki yolculuğa hazırlanmaya başladım elbet! Elizabeth Bard'ın Paris'inde gezilecek nereleri var?
Tatil bittiği için üzülüyorum; ama yetti.
Kendimize geldik, dinlendik.
Şimdi bir hafta sonra içinde olacağım uçağın ve varacağım şehrin hayalini kuruyorum.

Hava durumuna bakıyorum; pek iç açıcı değil.
Paris soğuk!

  • Kalın ama hafif bir mont alacağım bu durumda yanıma mecburen. Hayalini kurduğum gibi hafif kıyafetlerle arz-ı endam edemeyeceğim caddelerde. Yine uzun yürüyüşler yapacağım. Sevdiğim sokaklarda fazladan tur atacağım. Biliyorum ki Marais'nin altını üstüne getireceğim. 
  • Kırtasiye alışverişi için gözümü açık tutacağım. Listemdeki kırtasiyeleri tek tek gezeceğim. 
  • Gittikten sonra size anlatmayı düşündüğüm şu Cezayir Pastanesi'ne gideceğim. Tatlımın yanına çay söyleyeceğim. 
  • Angelina'ya yine uğrayacağım ama bu sefer başka bir yere de şans vereceğim. Bakalım bu gittiğim yeni yer Angelina'nın pabucunu dama atacak mı?
  • Hemingway'ın dolaştığı sokaklardan bir kez daha geçeceğim. Mavi kapılı evinin açıldığı meydanda yemek yiyeceğim. Hemingway ile James Joyce'un birbirlerine ne kadar yakın oturdukları hakkında bir konuşma açacağım. 
  • Sonra Selçuk'a Ulyyess'i okuyacağım dediğini hatırlatacağım. Kitabı okuyup bitirirse bu başarısı karşılığında bana attığı havaları haklı bulup görmezden geleceğim. Mecburen o okuduğuna göre, bende kitabı okumaya başlayacağım.
  • Rodin'in evine gideceğim. 
  • Pere Lachaise'e gitmeyen arkadaşımla tekrar Pere Lachaise'i gezeceğim. 
  • Bir daha Boeuf Bourguignon yiyeceğim. Julia&Julie'yi tekrar hatırlayacağım. Meryl Streep'i ne çok sevdiğimi düşüneceğim. Dönüşte bir daha filmi seyretmeliyim diye defterime not düşeceğim.
  • Hayatım ben böyle Paris'e gelip giderken geçtiğini fark edip, ''Topla pılını pırtına gel işte, hem okul parası vermekten de kurtulursun'' diye telkinlerde bulunacağım. Sonunda diyeceğim ki, ''Paris, seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli!''
  • Burada yaşasam Montparnasse'da mı otururdum yoksa St. Germain'de mi sorusunu milyon kez olduğu gibi yine düşüneceğim. Cevabı bildiğim halde aynı soruyu tekrar tekrar kendime sorup nasıl bir haz aldığım konusunun sosyologlar tarafından incelenmesini isteyeceğim. 
  • Paris kafelerinde sanki zamanım çok bolmuş gibi oturup saatlerce kitap okuyacağım. Etrafıma bakınca havaya gireceğim, bir sigara yakayım diyeceğim. Yine yakmayacağım.
  • Shakespeare and Company'ye ve oradan da Abbey Bookstore'a uğrayacağım. Her gidişimin anısına aldığım kitaplarıma bir yenisini daha ekleyeceğim. 

Lisyte böyle uzayp giderken, ben hayallere durmaya ve maddeler eklemeye devam edeceğim.

25 Ocak 2014 Cumartesi

Kitaplığımda Paris'le ilgili neler var?

Gün geçmiyor ki bu güzel şehir aklıma düşmesin! 
Kapısından içeri başımı uzattığım her kitapçıdan bu şehirle ilgili anılar toparlayarak çıkıyorum dışarı: çoğu zaman kitaplar, defterler, kalemler, kitap ayraçları...
Alacak listem devamlı uzuyor gidiyor. Bavulum içinde peynirlere ve şaraplara da yer açmam gerekiyor. 

Bakalım kitaplığımda bavuluma sığdırıp, buralara kadar taşıdığım neler varmış? 


Paris'i mekan tutan tüm hikâyelere bayılıyorum. Evimde oturduğum zamanlarda, romanın kahramanlarının gezindiği sokaklarda dolaşmak gibisi yok.


Tam da yürümekten bahsetmişken, işte o konuyla ilgili güzel bir kitap. Ben Paris'te her mevsimde gezmeyi seviyorum. Kışın soğuğunda gezmenin zorluğunu yadsıyacak değilim; o zamanı da Paris kafelerinin keyfini çıkarma zamanı olarak değerlendiriyorum. Başka bir deyişle: Kış, Paris için seyir zamanı!


Paris'ten gelenler bir yana, kitapların üstündeki küçük kutunun benim için anlamı büyük! Hediye edildiği tarihten beri saklar dururum bu kutuyu.  Noel Riley Fitch'in yazdığı Hemingway'in yaşadığı, yediği, gezindiği yerleri anlatan kitabı büyük bir zevkle keşfe çıktım. Bir ara Paris'te Hemingway'in peşinden nerelere gittiğimi yazsam fena olmaz.
...ve Hemingway'in dilinden Paris yılları.
Şimdi aklıma geldi Hemingway deyince, atlanmadan okunması gereken bir başka kitapta 'Paris'li Eş''

Julia Child ve Paris'inden defalarca bahsettim burada! Paris'e bu gidişimde onun şerefine tekrar Boeuf Bourguignon yemeye kararlıyım. 


Mine Kırıkkanat'ın Paris kitabının yedeği var; biri okunmaktan ve altı çizilmekten bitap, diğeri sırasını bekliyor. Sevdiğim kadınlar listamin başında Mine Kırıkkanat! Nedim Gürsel'i tekrar anlatmayayım burada yeniden. İkisi de Paris demek benim için!


Enis Batur'suz bir Paris düşünülemez elbet. Paris'in her sokağını, binaların duvarına çivilenmiş her tabelasını anlattı bana teker teker. Hep yazsın istediğim yazarlardan. Feridun Andaç'ın Paris'i peki? Ya Uğur Kökden'in Paris kafeleri? Öyle güzel cümlelerle imzalamış ki Rezzan Ablamın ricasıyla kitabımı sevinçten deliye döndüm. Geçen gün yolda karşılaştım Feridun Andaç'la; kocaman bir "merhaba" çıktı ağzımdan. O da anlamlandıramadığı bu kocaman gülüşlü kadına bir merhaba yolladı.