Paris Gezi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paris Gezi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2013 Çarşamba

Le Select, Paris

Vakti zamanında bir gün, şimdi geçmişte kaldı, Paris severlerin bildiği bir kafenin masalarından birinde seyre daldım. Yaptığım pek de hoş bir şey değildi, biliyorum! Yan masada kahvesini içmekte olan yaşlı bir adamın mahremiyetine girmek ne kadar doğru olabilirdi ki? ... ama o yaşlı adam benim sevebileceğim bir yaşlı adamdı.

Eskimiş çantasını yanındaki boş sandalyenin üstüne bırakmıştı. Eskiydi çanta eski olmasına, derisi artık kullanılmaktan yıpranmıştı ama mahsun durmuyordu. Belli ki yıllardan beri yaşlı adama aitti ve yaşlı adamla birlikte yaş almıştı. Uzun zamandır adamla birlikte Paris'in kokusuna alışkın olduğu kafelerinde geziyor, yaşlı adamın minik yudumlarla espressosunu içip, defterine yazmasını bekliyordu. Hep yazardı adam, ha bir de okurdu.

Yaşlı adamın elleri bir sürü kırışıklıkla kaplıydı artık. Keza yüzü de geçip giden yıllardan nasibini almıştı. Zaman hangi birimizden hayatlarımızı alıp götürmüyordu ki?
Elindeki yıpranmış kitaba kaydı gözüm; zaten oldum olası kimin neyi okuduğunu merak eder dururum. Baka bir memleketin dilini taşıyan bir kitaptı. Mektuplar... 
Ben yaşlı adamın hayatında dolaşıp dururken yaşlı adamda başka bir hayatın kenarında geziniyordu. 

Adam hemen yan masasında gizlice onun fotoğrafını çeken kadını farketmedi.
Belki de etti de,  güldü geçti.

10 Eylül 2013 Salı

Paris'e gitmek için 5 neden!

  • Bir kere canın çok sıkkınsa ve acele yoldan mutlu olmak istiyorsan Angelina'ya gidebilir, şahane bir sıcak çikolatayı höpürdetebilirsin. :)

Adres: 226 Rue de Rivoli, 75001 Paris 

  • Paris'in en güzel kitapçılarından biri olan Abbey Bookshop'a uğrayabilir, büyük bir ihtimalle kitabevinin sahibi Brian tarafından ikram edilecek kahveyi içip, kitap kokuları içinde huzur bulabilirsin.

Adres: 29 Rue de la Parcheminerie, 75005 Paris, Fransa
  • Hiç ummadığınız bir anda karşınıza çıkan Küçük Prens'le çocukluğunuzu hatırlayabilir ve kendinizi tekrar kucaklayabilirsiniz.

  • Eskilerden bir tanıdığın kapısını apansızca çalabilirsiniz. Sahi bu kadar yakında mı oturuyordur sizin kahvenizi yudumladığınız kafeye?

Adres: 6 Place des Vosges 75004 Paris, Fransa

  • Yalnız yazarların, ressamların, artistlerin ve bu şehre tutkunların değil, aynı zamanda roman kahramanlarının da şehridir Paris. Bir kitabın içinden fırlayan kahramanımız Dutilleul, yazarı Marcel Ayme'den daha ünlüdür Montmartre'da.


Paris'i sevmek için çok sebep vardır, çoook! 
...ve kim ne derse desin: Aşkın şehridir Paris!

26 Nisan 2013 Cuma

Monet'nin evine nihayet vardık!


Monet'nin evine gittim. Ben zaten karşıma çıkan her eve tereddütsüz gidiyorum. Yolun içinde, paranteze saklanmış başka bir hikâye gibi oluyor o zaman yaşadıklarım. Uzun uzun anlattım St. Lazare Garı'nı, trenlere olan sevdamı ve yolda hissettiklerimi. 
Sanırım trenlerle ilgili söyleyeceklerim hiç bitmeyecek benim; çocukluğumda çok tren yolculukları yaptığımdan değil, evimizin önünden geçen rayların üstünde giden trenlere çok el salladığımdan...


     İstasyondan önceki duraktı bizim evimiz. Ankara'ya ya da Sivas'a gidecek misafirler önce bizim eve gelir, dinlenir, yemeklerini yedikten sonra trene binecekleri istasyona giderlerdi. Kapımızdan çıkmalarıyla ne onların görevleri biterdi, ne de bizim evdekilerin. Bu sefer camın önüne oturur, trenin evin önünden akıp gitmesini beklerdik. Yolcu trenin camında nöbet tutardı, bizim salonun camında. Ne zamanki karşılıklı eller sallanırdı birbirine, yolculuk başlamış olurdu.

Monet'nin evine nasıl gidilir?

     Vernon'da trenden indikten sonra, hemen istasyonun az ilerisinde bekleyen otobüslere bindik. On dakikayı geçmeyen bir yolculuktan sonra Monet'nin evinin karşısındaki boş alanlarda otobüsten indik. Güneş hafiften yüzünü göstermişti göstermesine ama bu kadar güneşin baharı Monet'nin bahçesine yetiştirmesine imkan yoktu.



     Giverny, Monet'nin köyü olmuş artık. Her şey onun adıyla anılıyor. Otobüsten indikten sonra Monet'nin evine gitmeden önce, bahçenin bu tarafında bulunan Monet'nin büstünün yanına gittik. Kalabalık biraz dağılsın istiyordum. Monet'nin birçok kez tablosunun yaptığı yere gidip, onun gözlerini dikip baktığı yere baktık; onun gördüğü gözle etrafı görmek ne mümkün.


     Alt geçitten geçip yolun karşı tarafına geçtiğimizde eve gitmek için parke sokakta bir müddet yürüdük. Üstünü yapraklar sardığı bir duvarda sokağın adı yazıyordu: Rue Claude Monet.


     İrili ufaklı sanat atölyeleri vardı köyün sokaklarında. Hayatları boyunca Monet olma şansı olmayan sanat galerileri sahipleriydi belki de bu atölyelerin sahipleri. 


     Monet'nin ince, uzun bir ev. Somona dönük bir pembeye boyalı evin, tüm odalarının pencereleri bahçeye açılıyor. Her pencerenin üstünde yeşil tahta panjurlar var. Öyle silik bir yeşilden bahsetmiyorum, cesur bir yeşil bu. Varlığından son derece memnun ve korkusuz. 
Eve girerken içeride fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söylüyor görevli. ''Benim bir görevim var, bu fotoğrafları bloga yükleyeceğim.'' diyemiyorum. İçeride cep telefonlarıyla çok sayıda kaçak fotoğraf çeken olsa da, ben bunu yapabilecek kadar cesur bir insan değilim. O hep kurallara uyan öğrenciler gibiyim, hatta fotoğraf çekenleri öğretmene şikayet etmek istiyorum! Madem ben çekemiyorum, kimse çekmesin istiyorum. Allah'tan yanımda sağduyulu bir insan var da, beni çamur bir insana dönüşmekten kurtarıyor. 
Koca kişisi daha sağduyulu bir insan gibi yaklaşıyor duruma ve şöyle diyor bana: Sen de çek tatlım. Yakalarlarsa salak gibi davranırsın! 

     Monet'nin evi, ev gibi arkadaşlar. Bugün elimde bir bavulla gitsem, hemen yaşamaya başlayabilirim. Bir tek tuvalet kısmına tanıklık edemedim, onun dışında ev bizim ev 3-5 katı... Yanlış bir saptama yapmadıysam evin yönü Kuzey'e dönük, tıpkı benim evim gibi. (Burada benimle Monet arasındaki benzerlikler saptanıyor, resim yeteneği kesinlikle bu benzerliklerden biri değil!) 


    Alt katta, hepimizin hayranlık duyacağı bir çalışma, dinlenme odası. Odanın her duvarı Monet'nin tablolarıyla bezeli. Küçük bir çalışma masası, dinlenmek için ayaklı, uzun bir koltuk... Yerler ahşap ama üstü halı kaplı.


     Yukarı katta Monet'nin yatak odası. Mobilyaların hepsi beyaz lake. Yatağın üstüne beyaz örtüler serilmiş, pencerelerden giren ışık odanın her tarafını aydınlatıyor. Bahçe, evin neresinde olursanız olun, gözlerinizin önünde.
İyisi mi biraz fotoğraflar koyayım gözlerinizin önüne.
İsterdim ki bahçenin tümüyle renklere büründüğü bir zamanı fotoğraflayabileyim, olmadı ne yazık ki. Ne nilüferler suların üstünde yüzüyordu, ne de evin her tarafını çiçekler bürümüştü.

24 Nisan 2013 Çarşamba

Trenler hayatımın orta yeri: Monet'ye yolculuk!


St. Lazare Garı'ndan kalkacak tren için bir gün önceden biletimizi alıyoruz. Gelmeden internet üzerinden almayı denesem de, başarılı olamıyorum. Paris'te şehrin bana sunacaklarını kaderin ellerine teslim ediyorum. St. Lazare istasyonundan kalkıp, Vernon'a gideceğiz, oradan da kısa sürecek bir yolculuk için yolcularını bekleyecek olan otobüse binerek, Giverny'ye...

Giverny, Monet'nin köyü... Monet'nin kırk üç yılını geçirdiği, meşhur nilüferler serisini yaptığı, güneşin hayata sunduğu her oyunu takip etmekten bıkmadığı ev bu köyde!

Birkaç yıl önce de gitmek istemiş, şimdi olduğundan daha soğuk bir havaya denk gelince, başka bahara kaldı bu hayalim demiştim. Yine kadere teslim etmiştim kendimi!

Hava serin, güneş gitmeden bir gün önceki günümde biraz kıyak yapmaya çalışıyor bana. Bir günlük baharın, tablolarda gördüğüm Monet'nin bahçesini hesapsızca bana sunmasını beklemek hayal gibi geliyor. Sonu ne kadar beklentilerimin dışında çıksa da, trenle gidilen her yol kabulüm benim...

Yola koyulmanın en güzel yanı, yine kendimi bir trenin içinde bulacak olmam. Garın içinde bulunan ekrandan trenin hangi platformdan kalkacağına bakıyoruz. Şimdilik daha belli değil. Marketten çikolata ve kurabiye alışverişi. İki muz...
Daha yola nereden çıkacağı belli olmayan bir treni kaçırma korkusu içimde geziniyor. Tren garlarının kalabalığının ruhuma eklediği telaştan kaynaklanıyor bu duygu.
Kahve kokuları etrafa yayılırken, ben beni baştan çıkaran kahvemi almadan koltuğuma oturuyorum.

Trenin gidiş yönüyle aynı istikamette gidiyor olmalıyım. Olmadığı durumlarda yaşadığım sıkıntıları bir ben bilirim.
Karşımızda orta yaşı çoktan devirmiş Fransız bir çift. Kadınlar daha mı iyi dayanıyor hayatın karmaşasına acaba? Yoksa yüzümüze buladığımız maskeler mi bizi yaşımızdan öncelerde yaşatan? Yaşamı sevmenin, kadınların içinde yanan ateşin meyvesi bence insanın gözlerini ışıl ışıl baktıran...
Adam karısının elini tutuyor zaman zaman, karısının elini ellerinin arasına alıp seviyor. Konuşmadan...
''Eller her yaşta sarmalanmalı!'' diye düşünüyorum.

15 Nisan 2013 Pazartesi

Koca gözlü bir şarap bardağının ardından aklıma düşenler...


Picasso Müzesi'nin karşısında bir duvarda bekleyen küçük oğlan!

Yazma zamanım gelmiş demek; birkaç gündür bekliyordum yaz zilinin gelip kulağımın dibinde çalmasına. Geldiğimden beri bedenimle ruhum ayrı yerlerde geziniyor. Her yurt dışı dönüşümde kafamın çokça boşalmasından olsa gerek, İstanbul'a dönünce keyifle yapacağım şeyleri listelerdim. 
Mesela sporu genel olarak düzenli yapmama rağmen, parklarda koşan insanları görüp, ben de artık her gün uzun yürüyüşlere çıkacağım diye, sadece kafamda olan bir listeye eklemeler yapardım. Pek tabii o listeye tik atması İstanbul dönüşüme kalır, çoğu zaman beni bekleyen hengamenin içinde başka bir şehirdeyken düşündüklerim aklıma gelirdi. 

Gelirdi de ne olurdu?
Kendimi yapmayı düşünüp de yapamadıklarımdan dolayı hiç hırpalamazdım valla! Başka bir şehirde günlük sıkıntılardan uzakta olup, hayal kurmanın bünyeme iyi geldiği bilirdim; gel gör ki hayatın gerçekleri insanın yarattığı sanal listeler gibi olmuyor işte. 

Yazmak da bu listenin bir köşesini tutan olmazsa olmazlardan biri işte! 
Hem de baş sırada yer alanlardan.
Her gün bloga bir şeyler yazmak! 
Tek şart, her yazının içten gelerek yazılması ve sunulmaya uygun değerde olması!

Makaronlar: Paris'in renkli tatları
Ev sessiz bu akşam. Koca kişisi ve oğlan tarafından terk edildim. Kuzey, amcasıyla Beşiktaş maçı izlemek üzere stadyumun yolunu tuttu. Babası maç bitiminde amcasından oğlunu teslim almak için bekliyor. Beklerken o da arkadaşlarıyla keyif yapıyor. 
Ben yalnızken yapmayı düşlediklerimin telaşından ne yapacağımı şaşırmış vaziyetteyim. Zaman benim karar verme sürecimde hızla akıp gidiyor. 
Yolda eve gelirken bugün kendime üniversiteli muamelesi yapacağım dedim. Kocaman demli bir çayın yanında tost. Eve geldim. Beni hazır bekleyen bir salata buldum. Eh, şeytan da dürttü. Bir şarap açtım. Kırmızı renklisinden!

Yazmamı bekleyen bir yazım vardı. Sonunda şarabında sayesinde su gibi aktı. Okumadım tabii daha, yarın okuyacağım. Belki de hiç okumadan olduğu gibi götüreceğim onu bekleyenlere. 

Paris gerilerde kaldı; benimse onunla ilgili anlatacak çok hikâyem var. 

14 Nisan 2013 Pazar

Angelina ve Paris'in en güzel sıcak çikolatası!


Aslında çoğu zaman alışık olduğum kitapçıların raflarının arasında gezinirim. Bu durumun birçok iyi yanı olduğu gibi, kötü yanları da var. Rutin gezinmeler sırasında ayaklarınız sizi bilmediğiniz rafların önüne taşımaz mesela. Ayaklar, ait olduğu bedenin bildik rotasını izlerler. Mesela ben önce yeni çıkanlar, çok satanlar önünde dolaşır, sonra yavaş yavaş Paul Auster kitaplarının yanına geçer, Can Yayınları'nın tanıdık beyazının önünde dolanır, son zamanlarda sıkça bakmayı alışkanlık haline Kırmızı Kedi Yayınlarının logosunun basılmış olduğu kitaplara özel bir ilgi gösteririm.

Geçenlerde Nokta'da gezinirken farklı bir durum oldu. Tanıdık olmadığım kitap raflarının arasında dolaşırken, yine ilk defa karşılaştığım bir yayınevinin bir kitabına denk geldim.
On8 Kitap Yayınevi ve ''Mavi Kirazlar'' adı verilmiş bir dörtleme.
Kitabın ilgimi çeken kısmı, kitabın bölümlerinin dört ayrı yazar tarafından kaleme alınmış olması ve Paris'te geçiyor olmasıydı. Sevinçle kitabı alırken kaçırdığım tek nokta, kitabın yayınevinden de anlaşılacağı üzere daha genç bir yaşa hitaben yayınlanmış olmasıydı. Ne gam! Bayıldım ben kitaplara. Lise yıllarıma dönmüş ve o zamanki günlerimi tekrar yaşıyormuş gibi oldum. O kadar erken bir yaşa dönmek istemeyenler aradıklarını bulamayacaklardır, haberiniz olsun. Hikâyenin ardında kocaman harflerle kendine yer bulan Paris silüeti benim kitabı sevmemdeki en önemli etkenlerden biri tabii ki:)






Paris'in en güzel sıcak çikolatasının nerede içilebileceğini öğrendim bu sayede...
Angelina!
Rue de Rivoli'de hakkında yapılan tüm övgüleri hak eden bir kafe- restoran burası...
Havalı mı havalı, şık mı şık...


Kitapta kahramanların anlattığı gibi pek pahalı da gelmedi bana. Pek tabii, kitap kahramanları gibi ailelerinden aldıkları harçlıklarla geçinmeyen lise öğrencisi olmamam da böyle düşünmemi tetiklemiş olabilir.

11 Nisan 2013 Perşembe

Yapamadıklarım, yapacaklarımın garantisidir!

Şöyle sesleniyorum kendime yattığım yerden: Hadi tembellik yapma, at kendini yataktan artık!
Arkadaş, şu yataktan her sabah fişek gibi fırlayan bir insan olamadım ben yahu!

Paris'ten dönerken çok soğuk bir havayı ardımızda bıraktık, şimdi evimin huzur veren sessizliği içinde pencereden sızan güneşe bakıyorum. Daha tam istediğim kıvama gelmedi hava ama gelecek biliyorum. Belki beni de bu güzel havalar, denize karşı içilen çaylar, sevgiyle şekillenen gülümsemeler mahvedecek! Olsun, ben razıyım!

Bu sefer ki Paris seferimde yaptıklarımdan çok, yapamadıklarım hayatıma damga vurdu. Üzüldüğümden değil bu söylediklerim, yeniden gitmek için bir sebep bulmaktan. Sanki kendimi kandıracak sebeplere ihtiyacım varmış gibi...

İnsan nasıl da bir şehri, bir sokağı, bir yaşamı, bir arkadaşı sevdiğinde kusurlarını görmüyorsa, ben de bu şehrin kusurlarını görmüyorum. Nasıl gülerek bakıyor bu şehir bir bilseniz!

  • Bir sonraki yazıda fotoğraflarını paylaşacağım nefis bir sıcak çikolata ve bu muhteşem lezzetin sahibi Angelina ile tanışıyorum bu sefer.
  • Rue de Rivoli'de Louvre Müzesi'nin cephesi boyunca uzun bir yürüyüş yapıyorum. İçeride bulunan sayısız eser ile Louvre Müzesi'ne gereken saygısı gösterip, değerini eline teslim etsem de, son kararımı veriyorum: Benim ait olduğum ve kendimi bulduğum yer Orsay Müzesi.
  • L'Entrecote'da bir akşam yemeği yiyoruz, yıllar yıllar sonra. Bu sefer önümüzde uzanan sırayı beklemeye karar veriyoruz. Yemeğimizi yedikten sonra şunu düşünüyoruz. Yan masamızda oturan Arizona'lı çiftle güzel bir sohbet ettik, güzel bir şarabı yudumladık; lakin bifteğimiz ve üzerindeki sos iyi olmasına rağmen, yaygın bir dedikodu da bahsedildiği gibi on milyon dolar etmez. Bir seferlik bir deneme için iyi bir seçimdi, ikinci bir kez kuyrukta bekleyip, acele bir yemeğin eşiğinde dolaşmaya değmez!
  • Kafeler ve içilen kahveler bahane, sohbet şahaneydi.
  • Leon de Bruxelle ve midye keyfi benim için biftekten daha güzeldi.
  • Carnavalet Müzesi'nde Fransız tarihine tekrar konuk olduk.
  • Gustave Courbet'in evinde ve atölyesinde gezindik.
  • Bu sefer ki gezimizi en anlamlı kılan yolculuğumuz yine bir tren yolculuğu ile Giverny'ye gidip, Monet'in evinde gezinmemiz oldu.

Yaptıklarımdan sonra yapamadıklarım aklıma geliyor. Uğrayamadan döndüklerim, hiç tadına bakamadıklarım var hâlâ! Mesela:
  • Petit Palace'a gidecektim, önünden kaç kez geçmeme rağmen gidemedim. 
  • La Durée' de çayın yanında makaron keyfi yapacaktım, olmadı. 
  • Musee Rodin'in bahçesi uğranacak yerlerin arasındaydı, ne mümkün?
  • Balzac'ın Evi başka bir seyahatin yapılacaklar listesi içinde yer almayı başardı.

10 Nisan 2013 Çarşamba

Paris'e beraber gitsek?


Bundan yaklaşık bir ay önce çok sevdiğim bir arkadaşım Paris'e gitti. Bu şehre ilk ayak basışı değildi ama yaklaşık bir senedir haftada bir kez etrafını sardığımız bir masada benden bu şehirle ilgili masallar dinliyordu. Ben sevdiğim bu şehri ona anlatmaktan hiç bıkmıyordum. Gerçeği söylemek gerekirse, o da iyi bir dinleyiciydi. Her zaman dudaklarımdan dökülen kelimelerin peşinden koşar, gittiği yere kadar takip ederdi söylediklerimi. 

Oysa hiç sevmiyordu benim sevdasından öldüğüm bu şehri. Her gidişinde başka bir hayal kırıklığıyla geri dönüyordu. Şehrin üstüne yüklenen anlamlar ona ne tanıdık geliyordu, ne de yakınlık gösteriyordu. 

Anlattıklarımla arkadaşımın kafasını karıştırmıştım. Kitaplardan hoşlanırdı. Eline bir kalem alır ve üzerine bin bir güzel tümcenin yazılı olduğu hikayeler, bir de kendi romanını yazardı bu arkadaşım. Hâlâ da yazıyor zaten.

Ona şehrin kitapçılarını anlattım bir bir! Önce Shakespeare and Company'den bahsettim, sonra St. Severin Kilisesi'nin hemen arkadaşına saklanmış olan Abbey Kitabevi'nden. Kitapların o büyülü kokusunun onun burnuna geldiğinden çok eminim. Gözleri ışıldamıştı ben yazdıklarımı ona okurken. Sonra kitapların arasından, kapının her açılışında minik bir zil sesi ile kendini duyuran rüzgârın kapı zilinden dışarı çıkarmıştım onu. Bildik bir Paris kafesinin içine götürdüm. Garsona kendime bir kahve, ona da kendini hep bir parçası gibi hissettiği çayından söyledim.

Hem bir yazardı arkadaşım, hem de beş kızdan oluşan bir ailenin küçük kızı. Çoktan büyümüş, okumuş, evlenmiş, anne olmuştu. Biraz bencil olsa, tam mesai ile çalışan bir yazar olur, sizlerde onun kitaplarını severek okurdunuz. Biliyorum! 

Demli çayları severdi benim arkadaşım. Kısıtlı zamanlarda yazı yazmaya, kendini ara ara bulduğu dar zamanlarda anlatmaya alışmıştı. Bir poşetin ucunda sallanan bir çayın müptelası olmasa da, benim Paris'imde geziniyordu. Demini tam almamış çaya itiraz etmedi. Poşet çayını, benim kahvemin tüm keyfine ortak etti.



Ben onu benim şehrime gözlerim ışıl ışıl uğurlamıştım. Seveceği tüm hikâyeler kulağında tıpkı bir küpe gibi asılıydı. 
Çok soğuk bir Paris havası karşıladı onu. Üstelik sevmek için gittiği bu şehirde ağırlaması gereken bir yoldaşı vardı. 
Eyfel'e çıktı soğuk bir kış gününde. Şehre ilk gelenlerin uzun kuyruklar oluşturduğu sırada saatlerce bekledi. Yukarı çıktığında gözlerinin önünde sevmenin mümkün olmadığı gri bir Paris uzanıyordu.

Dönerken bir kağıda şöyle yazmıştı: Özlem'in Paris'ini aradım bu şehirde, bulamadım. Başka birinin Paris'ini aramakla ne büyük hata yaptım. Yine şehir açmadı bana kendini, yine sarmadı, sarmalamadı beni. Ellerim boş, İstanbul'a geri dönüyorum şimdi.

23 Kasım 2012 Cuma

Paris Gezi Notları: Mona Lisa üzerine konuşmalar...



Her fırsatta Paris'e gittiğimi artık tüm dostlarım biliyor. Yine mi diye soranlara kızıyorum üstüne üstlük. Bu da benim takıntım işte, napalım? Nasıl mutlu mesut dolaşıyorum sokaklarda bir görseniz, siz de mutlu olursunuz benim için. 

Turist kıvamında kendini sokaklara vurmak çok güzel. Sırtına bir sırt çantası alırsın, cüzdanını her ihtimale karşı çantanın kuytu bir köşesine saklarsın, ihtiyaç anında hemen ulaşmak üzere içine inciler döşeyeceğin defterin hemen elinin altında bir yerdedir. Sadece iki tane kalem almakla yetinmezsin, zira mazallah bir şey olur kalemsiz falan kalırsın. Fotoğraf makinası olmazsa olmazdır, tartışmaya gerek yok. Ben bu konuda biraz arsız olduğumdan evde fotoğraf çekmek adına ne varsa toplayıp yanıma almışımdır zaten. Bir de meyve olur benim çantamda. Acıkırım ben. Yeni yemek yemişsem de, olmadık anlarda yemek aranırım.

Çok konforludur böyle gezmek. Üzerinde bol bir pantolon, mevsimine göre bir üst, ayaklarında rahat spor ayakkabılar vardır. Elbet yollarda gezinmenin de bir raconu vardır. Öyle kirlencem ben, güzel görünmek istiyorum falan olmaz. Olur da, olmaz işte! İkisi yollarda bir arada olmaz! İşte bu kadar! 

Bu sene Paris'te Kuzey'le beraber yalnız kaldığımız bir gün Louvre Müzesi'ne gittik. Off nasıl güzeldi. Metrodan Louvre'un olduğu durakta indik, doğru Mona Lisa'ya. Bu arada müze çocuklara ücretsiz; hatta 18 yaşından küçük herkese ücretsiz!

Ne savaş verdik ama Mona Lisa'ya ulaşmak için. Koridorlarda meşhur resme giden yolu işaret eden kağıtların peşi sıra gittik. Dağları, ovaları açtık, nice tabloların önünden geçtik. Baktık ki olmuyor, kalabalığın bizi aralarına katıp, tabloya ulaştırmasına izin verdik. (Abartıyorum, kabul ediyorum ama çok da değil!)

Mona Lisa'nin önüne geldik ki, kıyamet kopuyor. Bir kalabalık ki, sormayın gitsin. Ben diyeyim iki yüz kişi, siz dyin üç yüz kişi. Mona Lisa öyle uzakta, önüne yerleştirilmiş cam bir duvarın arkasında Pamuk Prenses gibi yatıyor. Etrafını da cüceler sarmış. Yüzünde keyifli bir gülümseme. ''Ben neymişim be!'' der gibi aynı. Hani birisi yanına yaklaşıp bir öpücük konduruverse, dile gelecek valla. 

Her milletten insan var etrafında.
Kalabalığın arkasında bekliyoruz, hani önlerdekiler fotoğraf çektirecekler de sıra bize gelecek. 
''Yok anam, nerde?''
Belli, sanat dendi mi insanlarda kibarlık kalmıyor. 
Biraz sesimi yükselterek, ''Çocuk'' diyorum. ''Ödev hazırlayacak da, çok uzaklardan geldik, yarın da gideceğiz, bir izin verseniz de, şey etsek...''

Sesim havada hoş bir seda bırakıp, kendi kulağıma usulca geri dönüyor.
 ''Anlaşıldı'' diyorum. ''Bu böyle olmaz''

Benim de İstanbul'da yaşayarak öğrendiğim çok şey var elbette. Sırtımda çantam, önümde oğlum hedefimi belirleyip, sağ ve sol dirsek darbeleriyle Mona Lisa'nın önüne kadar ilerliyorum. Kuzey utançtan başını eğmiş vaziyette, gözünü yerden kaldırıp Mona Lisa'ya bakamıyor zavallı.
''Utanma oğlum'' diyorum. ''Bir çocuğa yol vermeyenler utansın.'' 

Dönüyoruz Mona Lisa'ya sırtımızı. Fotoğramızı da çektiriyoruz. Zor bir savaşı kazanmanın mutlak sevinciyle Delacroix tablolarının önüne geçip, bu sefer keyifle müzenin bir kısmını geziyoruz.

Evimize döndüğümüzde görüyoruz ki, fotoğraf makinamızın hafıza kartı bozulmuş. Mona Lisa'yı bir daha görür, fotoğraf çektirir miyiz bilmiyoruz.
Bir taraftan Mona Lisa'ya, diğer taraftan onca gün sırtımda taşıdığım fotoğraf makinasının omzumda bıraktığı ağrıya yanar dururum.
Mona Lisa'yı gördük ama zaferimizin kanıtını eve getiremedik ne yazık ki:)

20 Eylül 2012 Perşembe

Son Durum Budur!

PARİS'TE NE VAR, NE YOK?

- Yoğun geçen beş günden sonra evimize geldik. Evinden uzakta kalan herkes gibi evimi özlemişim. Mis gibi kokan çarşaflarım, yatağım, temizliğinden şüphe etmeden üstüne yayıldığım koltuklarım ve demlikte güzelce demini almış güzel çayım. Paris her zaman çok güzel ama otel vb. konforu da bir yere kadar!

- Bu sefer şimdiye kadar uğramadığımız Paris'in başka bir köşesinde konakladık. Montparnasse'e açtık döşeği. Ne güzel kafeler vardı; Le Select, La Rotonde, La Coupole, La Closerie des Lilas, Le Dome...

- Hemingway'ın ruhu yanımızda dolaşıyordu. Hayal gücümün yarattığı ruhlar yetmedi bana; Montparnasse mezarlığına girmeden duramadım. Farklı bir misyonerlik görevi taşıyorum yanımda!

- Pek tabii oğlanla gezmek güzel, dilediğin zaman eğil öp, sarıl! Kocayla sarılmış bir fotoğraf mı istiyorsun, ver makineyi eline çeksin, tamam da, rol çalıyor adam! Bu kısım pek hoşuma gitmedi.

- Kafelerde vakit öldürmenin tadını oğlanın anlayabilmesi için biraz daha büyümesi lazım.

- Hehehe, etrafta bol bol öpüşen çiftleri görünce oğlanın gözleri açıldı. ''Adama bak, amma çok nefesini tutabiliyor'' dedi.

- Metroda her daim karşına çıkan metro çalgılarını seviyorum. 

- Paris kitapçılarını anlatmaya gerek var mı? Var tabii. Anlatmadan duramam ki zaten.

- Shakespeare and Co. popülaritesinin doruğunda. İçerde adım atacak yer yok! Bu yoğun ilgiden olsa gerek, içerde çalışan görevliler suratsız, fotoğraf çekmek artık yasak!

- Rue de Parcheminerie'de İngilizce kitaplar satan muhteşem bir kitapçı ve çok kibar sahibi Brian var. Üstelik kahve ikramı Brian'ın ellerinden! Abbey Bookshop'a mutlaka uğrayın!

- Üzgünüm ama Paris'te sokaklara pisleyen köpek sayısında ciddi bir artış var. Üstüne basmamak için kafan havada değil, gözün ayaklarının üstünde yürümen lazım! Buna rağmen, bastım!

- Ayağımın tozuyla İstanbul'dayım yani!

12 Eylül 2012 Çarşamba

Bildik yarime... tüm kalbimle...


Biliyorum ki kişinin bilmedikleri heyecanlandırır insanı. Yeni başlayan arkadaşlıklar gibidir yeni tanışılacak şehirler de. Macera yüklüdürler, kaybolma riski taşırlar ki; bu duruma düşmek nasıl heyecanlıdır. Ummadığın yerlerde sokağa taşmış yemek kokularına denk gelirsin. Karnında acıkmışsa eğer sana en yakın masaya çöküverirsin. Çantanı sırtından indirir, her yeri keşfetme heyecanı içinde saatlerdir taşıdığın çantanın aslında ne kadar ağır olduğunu farkedersin. Omuzlarını şöyle bir oynatırsın. Sonra menüyü alırsın eline, aklına yatan bir yemeği ısmarlarsın beline bağladığı önlüğü ayaklarının hemen dibinde biten garsona. Ya da dersin ki ''bu güzel kokan yemekten istiyorum.''

Yorgunluk çöker üstüne. Oturmaya başladığın andan itibaren yemeği bekleyemez olursun. Gezerken aklına gelmeyen açlık, oturduğunda seni çoktan ele geçirmiştir. Huysuzlaşırsın ama tatildesindir. Telaşa gerek yoktur! 

Ayaklarının altına sıkıştırdığın çantana eğilirsin. Usulca içini döktüğün, notlar altının, çok yakından tanıdığın yazının izlerini taşıyan defterini çıkarırsın. Sanki bu defteri ilk görüşündür. Her defteri kitabı sevdiğin gibi yine seversin kendi defterini, hatta yazını! Bu böyledir, utansan da itiraf etmek güzeldir!  Şöyle dersin: ''Şuralarda bir yerlerde olmalı gitmek istediğim yer!'' Bildiğin o düzenin içinde buraya gelmeden önce çalıştığın ders notlarına bakarsın. Aradığını bulursun! Gülümsersin!

Yeni şehir, yeni arkadaş gibidir! Heyecan verir! 

...ama ben çok iyi bildiğim bir yere gidiyorum yine. Deli gibi heyecanlanarak ve sevinerek! Niye böyle bilmesem de, o şehri çok sevdiğimi biliyorum! Hem de çok!



8 Şubat 2012 Çarşamba

Çocuklarla Eurodisney! Devam:)

EuroDisney maceramızın kalan yarısını kelimelere dökmeye elimizde olmayan sebeplerden dolayı ara verdik.:) Dönüşümüz gidişimiz kadar eğlenceli olmadı maalesef. Havaalanında kar yağışından dolayı kaynaklanan aksaklıkların tümünü çocuklarla beraber yaşamak zorunda kaldık. Oğlum hayatında yaptığı bu ikinci uçak macerasında da havaalanında 18 saat bekledikten sonra, tüm uçuşların böyle olacağını zannetmeye başladı. Gelişmiş ülkelerin çoğunda vatandaşların ''doğal'' hukuksal hakları olduğu için, o vatandaşlar haklarını aradılar. Bizler ne yazık ki 18 saat boyunca ''uçak şimdi geldi, gelecek'' oyalamalarıyla kliması soğuğa ayarlanıp, açılmış ortamda beklemek zorunda kaldık. Ne yapalım? Hal böyle olunca geldiğimden beri iyileşmeye çalışıyorum. Bereket, çocuklar iyi durumdalar.:)


Walt Disney Oyun Parkında keyifli bir gün geçirdik ve sonra bizi alıp Paris'e götürecek görevliyle buluşmak üzere otelimize gittik. Bilin bakalım ne oldu? Buluşma saatinin üzerinden bir çeyrek saat geçipte arkadaşla buluşamayınca telefon ettik ve unutulduğumuzu anladık! Hopppa!!! 


Walt Disney Stüdyolarına giriş 

EuroDisney maceramızın ikinci gününü öğleden sonra noktalamaya karar verdik. Binilecek aletlerin hemen hemen hepsinin açık alanda olması ve soğuk havada her birinde en az bir saat beklemek çocuklar dahil olmak üzere hepimizi yordu.

Hollywood Bulvarı'nda yürüdükten sonra, meşhur Hollywood yazısı karşımızda!

Buzz Lightyear!

Metro istasyonunda lahana adam gibi giydirilmiş Kuzey!



Otel odamızdan gürünen Triniti Kilisesi!
Ortalama 1.5 saatlik bir gecikme ile buluşma ayarlanınca doğru Paris'e otelimize doğru yola çıktık. Opera Bölgesi'nde olması gereken otelimizin yerinin pek de orada olmadığını öğreniyoruz ama neyse ki çok uzak bir bölgede değiliz. Otel sahip olduğu yıldız standartına oranla çok güzel. Bavulları otele atar atmaz çocukları Eyfel'e çıkarma kararımızı uygulamak üzere fırlıyoruz.

Paris'te buz gibi bir hava var. Eyfel'in önünde uzanan kuyruk başımı döndürse de, yapacak bir şey yok. Oğlanlar güzel Paris kafelerinin değerini anlayıp, hakkını teslim edecek yaşta değiller! Yüksek kulenin ayaklarının altında, ellerinde ''free kiss'' pankartıyla bekleyen kimsecikler yok. Bu havada beleş öpücükte yok!
Sanırım bir saat boyunca asansör sırasında bekliyor ve sonunda asansöre bindiğimizde havaya soğuk bir nefes üflüyorum. Son kata bizi ulaştıracak asansöre geldiğimizde yine sıraya giriyoruz. Paris, bu sefer bize  kuyrukta beklemeyi öğretme çabası içinde anlaşılan.

Yukarı kata çıktığımızda artık karanlığa dönmeye başlamış gökyüzüne ve aşağıda sisler ardında gözüken şehre bakıyoruz. Karanlıkta makinanın çekmeyi başarabildiği kadarıyla fotoğraflar çekiyoruz. Gustave Eiffel'in odasına bakıyoruz. Sıcacık odasında karşısında Edison'la oturmuş, derin bir sohbete girmiş. Donan ellerimin acısı, Eyfel'le olan aşkımı kısa kesmeme sebep oluyor. Bu şehirle ilgili alışılagelmiş bir rutini oğlumla beraber bir turist edasıyla tamamlamış olup, yarı hacı oluyoruz sanırım:))
Hadi diyorum, hızlı adımlarla Montmarte'a!

Moulin Rouge ile uzaktan ilk tanışma


Metro bizi katedralin yakınlarına buırakıyor. Amacımız önce karnımızı doyurmak! Hedef Leon de Bruxelle!

Sonunda açlıktan gurulduyan midelerimize ziyafet zamanı!

Yorgunluğumuzu alacak biralarımız:) Annelerin keyif zamanı!





Nefis gözüküyor değil mi?

Midye çeşitlemeleri

Bu güzellik benim mideme teşrif etti:)

Annesinin oğlu:))) Midyeyle dolu kocaman bir makarnayı ağzını  şaplata şaplata mideye indiren oğlumla gurur duyuyorum. Normal yüzlerce yemeği yemeyip, içinde sos ve deniz ürünü barındıran tüm yemekleri babasına inat mızmızlanmadan yiyen bir oğlum var:)) En azından kısa gezmelerin çoğunda sorun çıkarmıyor. Biraz gaz versem, salyangozu da dener gibi geliyor. Buna şimdilik ben de cesaret edemedimden, oğlanı kobay olarak kullanmak bir anneye yakışmaz diye düşünüyorum. Belki bir sonraki sefere!


Montmartre bomboş, kalan tek tük dükkanlarda kapanıyor.

Ressamlar tepesinde yorgun bir gülümseme. Artık otele dönmek istiyor.

Arkadan da olsa, kiliseeye kaçak bir bakış!


Karnımız doyunca yorgunluğumu hafiften üzerimden atıyorum ve Montmarte'a çıkma fikri pek de fena gelmiyor. Ağır aksak adımlarla yüksek tepeye çıktığımızda ortalarda in cin top oynuyor. Ressamlar Tepesi'ni mesken edinmiş tüm sanatçılar evlerinin sıcağına çekilmişler. Bizim için de artık otele dönüp dinlenme vakti!

2 Şubat 2012 Perşembe

Çocuklarla Eurodisney!

Gitmeden Avrupa yollarına düşmek için yanlış bir zaman olduğunu düşünüyorum; çok önceden alınmış bir karar! Dört anne yanımıza aynı yaşlardaki oğullarımızı alarak karne hediyesi olarak Eurodisney'e gideceğiz. Yola çıkmadan önce derin derin nefes alıyorum. Sevdiğim şehre gidecek olmam yüreğimi şenlendirse de, gidiş sebebimiz çocukların gönlünü yapmak.

Atatürk Havalimanı'na vardığımızda çocuklar neşeyle birbirlerine sarılıyorlar. Bavullarımızı çekçek yardımıyla da olsa taşıyan oğlanları görünce ''Allahım, galiba büyüyor bu çocuklar '' diyorum. Uçağımız yağan kardan dolayı 2 saat gecikmeyle kalkıyor. İki saati uçakta tıkılı olarak geçiren çocuklar birlikte olmanın verdiği psikoloji ile ortalığı birbirine katıyorlar. İtiraf etmem gerekirse utançtan ölüyorum.

Yolculuğumuzun iki gecesinde Eurodisney'de Cheyenne Otelde, bir gecesinde ise Paris'te Langlois Otel'de kalacağız. Havaalanından çocuklar ve bavullarla hareket ederken zorlanacağımızı düşündüğümüzden Cafe Tur'dan ayarlanmış bir seyahat planıyla yolculuk ediyoruz. Onur Air ile uçmak fikri ilk andan itibaren canımı sıksa da, kendimi pozitif düşünmeye zorluyorum. İlk günkü uçakta kaynaklanan iki saatlik gecikmeyi hava muhalefetine bağlıyorum.

Charles de Gaulle Havaalanı'na vardığımızda tüm işlemlerimizi kolaylıkla tamamlayarak bizi bekleyen Cafe Tur görevlisi ile buluşuyoruz. Bizim için ayrılmış 8 kişilik minibüse binerek tahmini kırk dakika süren bir yolculuktan sonra Eurodisney Otellerinden biri olan Cheyenne Otel'e geliyoruz. Transferimizi sağlayan Ahmet Bey otelde işlemlerimizi hallettikten sonra acele ile bizi bavullarımızla başbaşa bırakarak otelden ayrılıyor. Kalacağımız odayı bulmak için resepsiyonistin kendisine tarif ettiği yolu bize tarif ediyor. Uzun aramalardan sonra bize gösterdiği yönün ters yön olduğunu, odalarımızın yürüyüşe başladığımız yerin hemen arkasında olduğunu anlıyoruz.

Otel kovboy kasabası konseptinde yapılandırılmış. Lobide bulunan ''Wanted'' posterleri, ortada kırmızı alevlerle cıvıl cıvıl şömine, kovboy barları gibi döşenmiş bar... Ne yazık ki gece saat 10'u geçtiği için yemeğe yetişemiyoruz. Büyükler için 30 Euro, çocuklar için bu paranın yarısını vermekte işimize gelmiyor açıkcası...Neyse ki yanında zeytinyağlı sarma dolma, poğaça, kek getirmiş becerikli arkadaşlarım var. Gelirken kendilerine yaptığım muhalefete karşın yatağın üstüne kurduğumuz sofrada dolmaları löp löp götürüyorum. Üstüne içtiğim çay da yorgunluğumu alıp götürüyor. Yarın büyük gün! Sabahleyin erken bir saatte kalkıp, kahvaltımızı edip oyun parkına doğru yola çıkmaya karar veriyoruz.

Resepsiyondan parkın otel müşterilerine saat sabah 8'de, dışardan gelen müşterilere ise saat 10'da açıldığını öğreniyoruz. Ne kadar erken olursa olsun, saat 8'de oyun parkında olacak gücü kendimizde bulmadığımızdan rahat rahat kahvaltımızı etmeye karar veriyoruz.
Otelin önünden her on dakikada bir parka giden otobüsler kalkıyor. Parkla otel arası ise sadece 5 dakika sürüyor.

İlk sabah odadan çıktığımızda bizi yağmurlu bir hava karşılıyor. Kahvaltı salonuna vardığımızda karşılaştığımız kalabalık, bu havada burada bulunma fikrinin delilik olduğu düşüncesiyle ilgili tüm fikirlerimizi rafa kaldırmamıza sebep oluyor. Yüzlerce deli, çoluk çocuk burada toplanmış. Salonda oturacak yer bulmak bile mümkün değil. Çay, peynir ve çocuklar için gevreklerle hazırlanan bir kahvaltıdan sonra Eurodisney'deyiz.

Otelden çıktığımızda serpiştiren yağmur bizi biraz endişelendiriyor ama neyse ki tüm gün boyunca bir daha yağmurla karşılaşmıyoruz. Disneyland Oteli'nin olduğu girişten içeri girip, şehir meydanı boyunca sağlı sollu sıralanmış mağazalar, kafeler, yiyecek dükkanları boyunca yürüyoruz. Bu meydanda büyükçe bir atın çektiği bir arabaya binerek küçük bir tur atmak mümkün.







Dört silahşörler kavga etmeden az önce!
Kaleye geldiğimizde hâlâ bir şeye binebilmiş değiliz. Kafamızda oluşturduğumuz bir gezi planımız da yok. Çocuklardan birinin istediği bir şeyi diğeri istemiyor. Kaleyi arkamızda bırakıp şimdiye kadar gördüğüm en güzel atlı karıncaya biniyoruz. Bu sefer de etrafta onca at varken, istedikleri ata binemeyenler mutsuz oluyor. Hızlı bir rehabilitasyon çalışmasından sonra atlı karıncayı arkamızda bırakıp Robinson'un Adasının etrafında gezinip, asma köprüden geçiyoruz. Uzaktan gelen sesleri duyup madenin içinde ilerleyen trene gitmeye çalışıyoruz. ''Fast Pass'' adı altında görebileğiniz makinalardan İndiana Jones'a -kendisi madende ilerleyen tren oluyor- bilet alıyoruz. Daha önce birkaç yerde okuduğum gibi hızlı giriş biletleri para ile alınan bir bilet değil, sadece beklememenizi sağlayan bir randevu bileti. Bir alete binmek için hızlı giriş bileti aldıktan sonra, başka bir tane hızlı giriş bileti almanız mümkün olmuyor. Türk aklı ile diğerlerine de hızlı bilet alalım düşüncemiz ilk hamlemizde olayı anlamamızla son buluyor.



Şimdi arkadaşlar, bu sevimli maden treni uzaktan bakıldığında size keyifli bir çevre gezisi yapacakmışsınız izlenimi veriyor; oysa gerçek bundan çok farklı! Oğlum ve ben bindiğimiz ilk on saniyede içinde oturduğumuz trenin bir roller coaster olduğunu anlıyoruz. Muhtemelen sadece birkaç dakika süren ama bize saatler gibi gelen o dakikalar boyunca Kuzey ağlamaya başlıyor. Ben oğlum yanımda olmasa kalp krizi geçirebilecekken, annelik güdüsüyle oğluma sarılmış ama gözlerim kapalı bir vaziyette nasıl yaptığımı bilmeden hem çığlık atıp, hem ona sakin olmasını söylüyorum. İndiğimizde oğlan önünde bulunan yapay gölün karşısında paralize olmuş gibi duruyor. Yemek yemek için oturduğumuzda bana yorulduğunu ve otele gitmek istediğini söylüyor.

Bir daha böyle bir alete binmekten o kadar korkuyor ki, Eurodisney macerasını burada noktalamakta kararlı. Kriz verilen sözlerle aşılıyor. Gece uykusunda gördüğü kabuslarda oğlumun ne kadar korktuğunu daha iyi anlıyorum.


Autopia
Günün kalan kısmında bindiğimiz oyuncakların ne olduğuna daha fazla dikkat ediyorum. Sekiz yaşında dört erkek çocuğuyla gezdiğimizden çok merak etmeme rağmen, Uyuyan Güzel'in kalesine ya da benzeri kızsal bir aktivitenin peşine düşemiyoruz. Discoveryland'a geçip normal bir hızla dönen Orbitron adındaki küçük uzay araçlarına biniyoruz.
Autopia adındaki oyun hemen dikkatimizi çekiyor. Uzunca bir parkurda yapılandırılmış, 1940'ların renkli renkli araçlarını sürmek için sıraya giriyoruz. Yarım saatlik bekleyiş sırasında Kuzey, ''umarım bize pembe araba gelmez, yoksa binmem'' diyor.
- Haydaa!!! Bir pembe araba telaşımız yoktu.
İçimden pembe arabaya denk gelmemek için dua etmeye başlıyorum. Bize sıra geldiğinde bineceğimiz araba kırmızı oluyor. :)
Yuppi!!!

20 Eylül 2010 Pazartesi

Paris..Pasajlar...

Bir kitap okudum! Paris Opera bölgesinde bir günüm geçti. Hadi yalan yok, ilk gün aradığım yeri de bulamadım. Yenilgiyi kabul etmek istememiştim ama ayaklarım isyandaydı ve aynı bölge içerisinde tur atmaktan başım dönmüştü. Hayır sevgili kocam diye demiyorum, yer aramak konusunda benden de hırslıdır.

Arıyoruz efendim... Durmuyor, yılmıyor. Arzu Çağlan'ın kitabında yazdığı, benim hemen okuyup not aldığım, aaaa mutlaka görmemiz lazım dediğim Opera Bölgesinde olduğu söylenen üstü camla kaplı, içinde romantik bir çay salonu bulunan Vivienne Pasajını aramaktayız. Vallahi pasajı ararken nereleri bulmadık ki? Bak dedim sevgili kocacım benim bu pasajı bulmam ve blogumda yayınlamam lazım... Eeee her koşulda arkamda olan bir kocam var, destekliyor beni bu blog işinde... Muhtemelen mutluluğumdan olsa gerek. Bir çeşit terapi oldu bu iş bana... Özlem'cim diyor bana, sokak adı nasıl olmaz? Canım diyorum baktım yok, sokak adı yazmıyor işte, Opera bölgesi diyor. Söyleniyor! Tamam diyorum ben yoruldum, benim gizli başka pasajlarım var ben onları yazarım blogumda...

Ama hayır, ölmek var, dönmek yok. Bir kere ''start'' verdik, duramayız artık.
....ve ikinci gün bir de bakıyorum pasaj karşımda, buyrun efendim işte fotoğraflar...



Pasajımızın giriş kapısı görülmekte. Azmin zaferi:))











Şimdi gelelim adres kısmına; biraz Türk işi olacak adresimiz ama yine de bir sokak adı var. Opera meydanından Rue du Septembre'a doğru ilerlediğimizde karşımıza Bourse binası çıkıyor. Hemen sağımızda Rue de Vivienne görülüyor. İlerleyince usul usul, pasaj karşımızda:)

Şimdi yine aynı bölgede başka bir pasaj daha... Passage de Choiseul!








Bu pasajda sevimli birkaç küçük restaurant, eski kartpostallar satan dükkanlar ve birkaç sahaf bulunmakta...

Paris de benim en sevdiğim yerlerden biri Grands Boulevard metro durağında indiğinizde karşınıza çıkan bölgedir. Uzun bir yürüyüşle Boulevard Montmartre, Boulevard Poissonnıere ve Boulevard Bonne-Nouvelle'i geçip karşınıza çıkan çifte zafer anıtlarını göreceksiniz. İki anıtı ortadan kesen Boulevard Sebastopol'e dönmezseniz Boulevard Saint-Martin sizi Place de la Republique'e ulaştıracaktır. Bu dört caddenin başlangıcından sonuna kadar olan bölümüne aynı zamanda Grands Boulevard deniliyor. Benim çok sevdiğim Virgin müzik mağazasının bir diğer şubesi de burada bulunmaktadır. Aynı büyük cadde üzerinde iki tane de karşılıklı pasaj bulunmaktadır. Bu iki pasajın kapıları birbirini selamlar. İçlerinde büyüklü küçüklü çok sevimli bistroları barındırırlar. Gitmenizi ve havasını mutlaka koklamanızı öneririm.