Paris Yeme İçme Rehberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paris Yeme İçme Rehberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2017 Çarşamba

Size Paris'le ilgili bir sır vereceğim

Ben Paris'e yeterince sık gitmediğimizi düşünüyorum. Selçuk, "Yok artık! Oraya gitmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Daha ne yapalım?" diyor. Haklı. Doğum günlerim, evlilik yıl dönümleri, fuarlar bizim Paris'e gitmemiz için hep bahane. Hatta kendi doğum gününde bile beni alıp Paris'e götürüp, üstüne üstlük "Senin mutluluğun benim için en büyük hediye!" dediğinden beri Selçuk'u daha çok seviyorum. (Bu ne blogu bu arada yahu: Aşk mı seyahat mi?)😍

Böyle sık sık gittiğimiz için de elbette kendi seyahat rutinimizi oluşturduk. Herkesin mutlaka gidin dediği onlarca yere gittik, denedik. Paris'e ilk kez gidecekler siz de gidin elbette. Ama biz artık klasikleşmiş, adıyla ön plana çıkmış yerlere gitmiyoruz. Bazılarına çok kalabalık olduğu için gitmiyoruz, bazılarını gereksiz pahalı buluyoruz, kimilerini de sahiden beğenmiyoruz. 

Şehir klasiği olmuş iki kafe: Cafe de Flore ve Les Deux Magots.


Cafe de Flore ve Les Deux Magots, şehrin en eski kafelerinden. Bunu hepimizi biliyoruz, değil mi? Zaten hangi blogda gezinirseniz gezinin, bu iki kafenin ismini mutlaka görürsünüz. Şehrin en güzel yerlerinden birinde, St. Germain'de karşılıklı iki sokağın köşesini paylaşırlar.

Les Deux Magots
1920'lerin Fransa'sında Amerikalı yazarların, sanatçıların sık sık uğradığı iki mekandı bu kafeler. Hemingway'in kitaplarında bu kafelerden bahsedildiğini görürsünüz. Simone de Beauvoir ve Sartre bu kafelere gelir, içkilerini içerken kitaplarını burada yazarlarmış. Elbette şimdilerde turist kalabalıklarından ve bizim gibi meraklı gezginlerden bu mekanlar her daim dolu. Tatlıları ve yemekleri hep çok güzel; lakin pahalı. "Paris'e gelmişim, St.Germain'de caddeye karşı oturup kahvemi söyleyeceğim, yanında da tıpkı bir Fransız gibi sigaramı içeceğim," diyenler için hem Cafe de Flore hem de Les Deux Magots nefis mekanlar.


Yanımızda arkadaşlarımız yoksa biz bu iki kafede de sıklıkla oturmuyoruz. Yine de gece Paris'e çöktükten sonra, ısıtmalı terasların altına sığınıp Paris yaşamını izlemek için bu iki kafe de çok güzel. 

Peki biz Paris'e gidince nereye gidiyoruz? 

Selçuk'la benim bir kafemiz var. Bizim kafemiz. Öyle diyoruz. Burası Kuzey'in de kafesi olsun istiyoruz ama interneti olmayan bu kafeyi sevmeyi reddediyor. Sanırım interneti olmayan tüm Fransız kafelerini reddediyor. Kendi bilir.😀 Bizim kafemiz yukarıda anlattığım kafelerden biraz ilerde. Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısında sevimli mi sevimli, gece oldu mu sakin mi sakin bir köşe. Paris'e ayak basar basmaz nerede olursak olalım, hiç konuşmadan kendimizi bu kafede buluyoruz. Huzurun merkezine yolculuk, Paris'te olmanın anlamı.

Paris'te akşam olmaya başlamış ve biz sevdiğimiz kafeden içeri girmişiz. Kafenin teras kısmında oturmaya niyetliyiz. Öyle özlemişiz ki Paris'i, içerinin sıcağında oturmaktansa terasta oturup gelip geçeni seyretmek istiyoruz.

Le Rostand, öyle güzel bir yer. Elbette bizim için. Kafenin arkalarındaki sokaklardan birinde Gertrude Stein yıllarca oturmuş. Çok güzel bir apartman. Şimdilerde orada oturmak çok pahalı olmalı. Zamanın tüm sanatçıları da Gertrude Stein'dan onay almak, Hemingway'in dediği gibi şömine karşısında ısınmak ve Gertrude Stein'ın güzel ikramlarını yemek için bu eve uğrarmış. Ben o sanatçıların hepsinin Lüksemburg Bahçeleri'nin içinden arka sokaktaki o eve gitmek için yürüdüklerini hayal ediyorum.


Uçuk yeşil renkli, demir çerçeveleri var kafenin. Hasır sandalyeleri, yuvarlak küçük masaları, servisi yaptıktan sonra rahatsız etmeyen garsonları. Kitabınızı açıp okuyabilir, defterinize bir şeyler karalayabilir ya da çayınızı yudumlarken etrafı seyredebilirsiniz. Benim Paris'imde en sevdiğim kafe burası işte.

Isıtıcıların kırmızı ışığı Selçuk'un en sevdiği tatlının üstüne vurmuş. Birazdan kahvenin yanında harcanıp gidecek. 😋


Gitmeyeni dövüyorlar: Le Relais de L'entrecote

Biliyorum bana kızacak çok insan çıkacak ama bu kadar şişirilmiş başka bir mekan daha düşünemiyorum. Bir kere Türklere burayı kim, neden ve ne zaman söylemişse, fuar zamanları (özellikle tekstil fuarı) L'Entrecote'a gitmeyen Türkü dövüyorlar. İnsanlar burada kapının önünde sosyalleşiyor. Rezervasyon almayan bu restoranın önünde Türkiye'deyken burunlarından kıl aldırmayan onlarca Türk işadamını ayakta beklerken görürsünüz. Vallahi bu eziyeti çekiyor olmaları ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Bir de burada pek Fransızca konuşma telaşına düşmüyorsunuz; zira ortada seçim yapmanız gereken bir yemek falan yok. Restoranın adından da anlaşılacağı gibi sadece antrikot servis ediliyor. Garsonun siparişle ilgili sorduğu tek şey etinizin nasıl pişmesini istediğiz. Elbette bir de ne içeceğiniz.



Uzunca bir süre ayakta, soğukta beklediğiniz değil mi? Eh, artık size ne verseler beğenecek kıvama geldiniz zaten. Ayakta geçirilmiş bir saatin ardından kıyıda köşede ne kadar masa varsa hepsine insanları sıkıştırıyorlar. Yan yana konulmuş masalardan birine oturtulduysan tuvalete bile kalkamazsın vallahi. Sonra küçük tabaklarda önünüze bir salata getiriyorlar. Üstünde hardallı bir sos var. Hardal, iştah açıcı. İştahla birlikte hardalın acılığından beyninize kadar giden tüm damarlar da açılıyor zaten. Sonra da etler geliyor. Patatesle birlikte. Garsonlar etler soğumasın diye iki seferde yemeğinizi servis ediyorlar. İlk gidişimizde sanki et daha lezzetli gelmişti bana. Bu son gittiğimizde açık konuşmak gerekirse bu kadar sert bir eti getirmekten nasıl olup da utanmadıklarını düşünürken buldum kendimi. İşin özünün etin sosunda olduğunu söylüyorlar. Elbette, sosun içindekiler sırmış. Bana sorarsanız sosun pek de bir sırrı yok. Fesleğenli ve tereyağlı bir sos işte. 😀



Ben biraz kötüleme işini abartmış olabilirim ama emin olun ki "Ay çoook nefis! Ben gittim, bu parayı ödedim, siz ödemezseniz vallahi aklım kalır." diyenler de abartıyor, bilesiniz. 

Peki Özlem, sen bize nereyi önerirsin?


Vallahi ben size yukarıdaki restorandan çok daha güzel bir yeri öneririm. Farkındaysanız burada sadece sorun yaratmıyor, aynı zamanda çözüm de sunuyorum. 😀


Bir kere benim yazacaklarımdan önce, yıllar önce Ahmet Örs'ün Sabah Gazetesi için yazmış olduğu bir yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Çünkü bu restoran için yazılmış en güzel yazı kanımca bu yazıdır. Ahmet Örs'ün de demiş olduğu gibi: Paris'te Paris'li gibi yemek yenir. O zaman yemek yemek için nereye gidiyoruz: Elbette Chartier Bouillion'a.



Tarihi iki yüz yıl öncesine dayanan Chartier Bouillion Restaurant gerçek anlamıyla bir esnaf lokantası. İçerisinin ne kadar geniş olduğunu tahmin edemeyeceğiniz bir avludan içeri süzülüyor ve ahşap kapıdan içeri giriyorsunuz. "Hay Allah! Ne kadar da büyük bir yer." diye geçiriyorsunuz aklınızdan. Sizi bir masaya oturtuyorlar. İki kişiyseniz, artık kimin yanı boşsa oraya. Daha kalabalıksanız büyük bir masanın boşalmasını beklemek zorunda kalıyorsunuz. 

Bir garson gelip masanıza beyaz bir kağıt seriyor. A3 bir sayfaya basılmış menüyü elinize tutuşturuyor. Seçtiğiniz yemekleri de fiyatıyla birlikte kağıdın üstüne yazıyor. Öyle adisyon falan yok. Her şey şeffaf, her şey masanın üstünde, her şey fazlasıyla Fransız ve en önemlisi her şey fazlasıyla ucuz. Biz bu restorana her gittiğimizde neşeleniyoruz. İtalyan aileleri gibi kalabalık oluyoruz genellikle. Şarap söylüyoruz, kahkahalar atıyoruz, yemeğimizi yiyoruz ve hesabı şaşkınlıkla ödüyoruz. İlk kez gelen arkadaşlarımız bir gece önce L'Entrecote'da ödedikleri hesabı düşününce soruyorlar bize: Hesap da bir yanlışlık olmasın? 

Bizden söylemesi. Tercih sizden arkadaşlar. 
Sonra demedi demeyin, olur mu?

22 Mart 2017 Çarşamba

Bir Paris Masalı

Mina Urgan'ın Bir Dinazorun Gezileri isimli kitabını açtığımda tam da aradığım sayfaya denk geldim. Devamlı Paris'ten, bu şehre olan tutkumdan bahsedip duruyorum. Hal böyle olunca da takılmış bir plak gibi aynı şeyleri tekrarlamaktan korkuyorum. Yine de durduramıyorum kendimi. Kitapta karşılaştığım satırlarsa içimi biraz olsun içimi rahatlattı.



Mina Urgan'da kitabın orta yerinde şöyle diyor: 

     "Bu kadar çok bahsettiğimden dolayı dış ülkelerde en çok sevdiğim kentin Paris olduğunu anlamışsınızdır değil mi?"
"Avrupa'ya gidenlerin çoğu da Paris'i severler zaten!" diyor. "Çünkü Paris'i sevmek için onca sebep vardır. Kültürsüzler, eğlence merkezlerinden, lüks mağazalardan, şık ve güzel kadınlarından ötürü Paris'e ayılıp bayılırlar. Kültürlüler de müzelerinden, sanat galerilerinden, konser salonlarından ötürü bu kente hayrandırlar. Oysa bunlardan hiçbiri olmasa Paris gene Paris olurdu."

Paris'i gerçekten Paris yapan unsurun ne olduğunu biliyor Mina Urgan. "Bu kentin sokaklarında açık seçik açıklayamadığı gizemli bir çekiciliğin bulunmasının" kenti eşsiz kıldığını söylüyor. Gezdiği yerler içinde hiçbir sokakta Mouffetard'da ya Contrescarpe'da gördüğü büyülü havayı yakalayamadığını belirtiyor. Onunla aynı fikri paylaşmak mutlu ediyor beni de. Tıpkı Mina Urgan'ın kitap sayfalarının satır aralarında kalmış düşünceleri gibi Paris, yürüdükçe tılsım gibi insanın içine işleyen sokaklarıyla güzel.



Geçen seferki Paris seyahatinden ne yazık ki hiç bahsedemedim. Yazacak çok şeyim vardı ama tutkuyla bağlı olduğum bu şehirden döndüğümden beri hayat öyle hızla aktı ki beni içinde eritti diyebilirim. Çalışmam çok çalışmam gerekti. Paris'e yeniden gidebilmemin yegane koşulu da çok çalışmaktan geçtiği için bundan yakınmıyorum. Tek üzüntüm yazacak fazla vakti bulamamam. Şubat'ın ikinci haftasına denk gelen seyahatimizde şehir buz gibiydi. İlk iki gün bizi sonraki günlerde karşılaşacağımız ayaza hazırlamak istermiş gibi esintili bir havayla gezdik şehri. Sonraki günler ayaz göğsümüzden içeri girdi. Son gün Gare du Nord'dan Frankfurt'a doğru kalkacak trenimizi beklerken soğuk hava nerdeyse nefesimizi kesmişti. Üst üste içtiğim iki kahve bile şehrin ruhuma işleyen soğuğunu gideremedi.

Bahar Paris'e en yakışan mevsim olsa da, Paris her haliyle güzel.
Yine Montmartre civarında, sevdiğimiz canlı bir sokak üstünde konakladık. Rue des Abbesses ve bu sokaktan Pigalle tarafına doğru sola döndüğünüzde karşınıza çıkan Rue Lepic şehir içindeki çok sevdiğimiz sokaklardan biri. Daha önce de bahsettiğimi düşünüyorum. Ya da onlarca kez kendime tekrar ettiğimden söylediğimi düşünüyor olabilirim.

Biraz ilerden soldaki yola doğru inerseniz, Amelie filminde Amelie'nin çalıştığı kafe var ya ona gelirsiniz. 😀
Nerdeyse her Paris'e gittiğimizde başka bir semtte kalmaya dikkat ediyoruz. Amaç, şehrin her köşesine değmek. Ama en sevdiğimiz yerler St. Germain civarı, Montmartre'ın canlı sokakları... Montparnasse'ı, oradan kolaylıkla St.Germain civarına akmayı, Lüksemburg Bahçeleri'nin ve St.Michel'in yakınlarında olma hissini de seviyorum. Bir de meşhur Marais var tabii ki. Canımın gitmeyi pek çekmediği bir yer varsa orası da Champs-Elysses.

Amelie'nin çalıştığı kafe: Cafe des Deux Moulins

Rue Lepic, açık bir pazar gibi. Hemen köşe başında büyük bir balıkçı var. Bilmediğim bir sürü balık ve bir yığın kabuklular. Bu balıkçının önünden geçerken her seferinde Kuzey'le iç geçiriyoruz. Karidesler, midyeler, ıstakozlar, istiridyeler. Baban da mı istiridye yiyordu diyebilirsiniz tabii siz şimdi bana. 😀 Vallahi istiridye yemiyorduk ama midyesinden, kalamarına ve kalkan balığından karidesine balık soframızdan hiç eksik olmazdı. Ben tam da şu "denizden babam çıksa yerim"cilerdenim. Demek istediğim olur ya bir gün buralarda yaşarsak, balığımızı alıp evde pişireceğiz.

Bu Paris seyahatinden bahtıma nefis şeyler düştü. Takip edenler belki IG'den haberdar olmuştur. Nedim Gürsel'le karşılaştım mesela. Montparnasse Mezarlığı'nda gezindim ve size anlatacak bir sürü şeyim var. Klasik bir Fransız Restauranı olan Bouillion Chartier'de arkadaşlarımla yemek yedim.
Bir an önce yazıp anlatmam şart.



13 Ocak 2017 Cuma

Farklı bir Paris Gezisi

"Paris'i ilk kez ziyaret edecekler için mutlaka gidin!" denilecek yerleri hepimizi biliyoruz artık.😀

Azıcık toparlamak gerekirse Eyfel Kulesi'nin mutlaka tepesine çıkılmalı, Champs Elysees'nin geniş kaldırımları boyunca yürünmeli, Ladurée'de bir kahve eşliğinde birkaç makaron yenilmeli, kasa önündeki uzun kuyrukta beklenip eşe dosta götürmek üzere ince bir zevkin ürünü olan kutuların içindeki makaronlardan alınmalı, Montmartre'a ve Ressamlar Tepesi'ne çıkılıp soğan çorbası içilmeli, Sacre Couer'e girilip sonra beyaz katedralin meşhur merdivenleri önünde bir fotoğraf çektirilmeli, Notre Dame Katedrali önündeki kalabalığa karışıp Victor Hugo'yu hatırlamalı, kesinlikle Seine Nehri üzerinde bir bot turu yapılmalı, bir durakta inip diğer durakta bindiğimiz botta kendimizi şehrin sahibi hissetmeli, Sorbonne Üniversitesi'nin bulunduğu Latin Quarter civarında gezinmeli....

Paris anlatmakla bitmez tabii. İlk gidişte de yapacak çok şey vardır, sonraki gidişlerde de liste uzayıp gider; tek fark artık şehrin derinlerine doğru yol almaya başlamışsınızdır. Ve siz Paris'i sevmeye başladıkça, o da sizi sever. Kucağını açar ve sıkı sıkı sarılır size. Hiç çekinmeden söylüyorum ki tüm dünyayı gezme şansım olmadıysa da şimdiye dek dünya üzerinde en sevdiğim şehir Paris💖


Ben benimle Paris'i gezmek isteyen arkadaşlarıma ya da "Paris'e gidiyorum ama farklı bir Paris yaşamak istiyorum." diyen arkadaşlarıma benim Paris'imi anlatıyor ya da gösteriyorum.

Paris her gittiğimde bana başka kapılar açıyor, bilmediğim bir yerini gösteriyor. Bazı arkadaşlarım "Ben yemeğe-içmeye çok düşkün değilim, bana pahalı restoranlardan ya da kafelerden bahsetme. Gezilecek yerleri anlat sadece." diyor. Ama Paris gerçeği bu değil arkadaşlar! Zaten Paris'te hiç kimse çok yemiyor; ama çok lezzetli şeyler yiyor, tadıyor. Paris'in bistrolarını, sanatçılara, yazarlara, ressamlara ev olmuş kafelerini anlatmadan ve o kafeleri yaşamadan gerçek bir Paris seyahati apmış olamayız zaten. Paris demek hayatın sokaklarda aktığı bir yaşam demek. Ben de yeme-içme olayına pek düşkün değilim. Açlığını bastırmak için yiyen tiplerdenim. Çay ya da kahvesiz yaşadığımı düşünemiyorum ama. Ne zaman bana biri, "Bir adaya düşsen yanına alacağın...." şey gibi bir soruyla yanaşsa aklımdan ilk olarak çay geçer. 😀  
Gelelim Paris'e. Paris yeme-içme olayından uzak durmaya niyet edenleri bile etkisi altına alır. O yüzden bu yazı birçok bistro ve kafe önerisi de içerecektir. Şimdiden söyleyeyim.

🎈    Paris Kafe ve Terasları

Paris'in yaz kış dolu olan ve insana "hayatın doğduğumuz zamanla öldüğümüz zaman arasında yaşadığımız zaman diliminden ibaret olduğunu"hatırlatan kafe terasları. Ben Paris'e gidince hep böyle hissediyorum. İnsanoğlu dünya üzerinde küçücük bir nokta. Bir kafenin sokağa bakan terasına oturup bol köpüklü bir kahve söyleyip önünden akan yaşama bakmasından daha güzel bir şey yok. Hele yanında bir de sıcak bir sohbet varsa Paris'li olmanın ilk kuralını yerine getirmiş oluyoruz. Tatiller biraz da günlük hayatımızdaki hızımızı düşürmek için aldığımız kısa molalar değil mi? "Dünyanın en güzel kafeleri Paris'te!" diyorum. Dinleyim beni ve kendinize soluklanmak için bir fırsat verin.

Sonra Hemingway'in yazılarını yazdığı kafede kim oturmak istemez? Ya da Picasso'nun?
Simone de Beauvoir ile Sartre'in oturup birer kadeh içki içtikleri kafeye gidip, "Sahiden bu masada bir zamanlar Simone de Beauvoir da oturmuş mudur?" diye düşünmek istemez misiniz?

Simone de Beauvoir ve Sartre arkadaşlarıyla birlikte Cafe de Flore'da.
Ya da Closerie des Lilas'nın önünden geçerken Hemingway'in bu kafeden içeri girecek kadar parasının olmadığını ve dışarıdan kafede ailesiyle oturan James Joyce'u seyredip iç geçirdiğini.

Hemingway, Amerikalı yazar Janet Flanner ile Les Deux Magots'da.
Bu anlattıklarımdan sonra biraz olsun aklınız çelinmiş olmalı.
Benim favori Paris kafeme gelince: Lüksemburg Bahçeleri'nin karşısına denk gelen, Le Rostand.

🎈Paris'in en eski kafesi ve en iyi sıcak çikolatası: Angelina

Tamam tatlı da yemek istemiyorsunuz. Siz de benim gibi kilonuza dikkat ediyorsunuz. Ama diğer taraftan da Paris'in en iyi sıcak çikolatası diye bilinen ve bilmem kaç yıllık tarihiyle neredeyse şehrin tarihine eş tutulan Angelina'ya gidip bir bardak sıcak çikolata içmeyeceksiniz öyle mi?
Yapmayın Allah aşkına 🙉 İstanbul'a dönünce sadece lahana ile beslenirsiniz birkaç gün. Tarif isteyenler Dilara Koçak'ın Vicdan Çorbasına doğru yola çıksın. Malzemeler: ...😂



🎈Paris Mezarlıkları

Klişe bir şeyler istemiyorsunuz ama tam bir edebiyat tutkunusunuz. Simone de Beauvoir'ı seviyorsunuz ve benim gibi her sene en azından bir kitabını okuyup anlamaya çalışıyorsunuz. Sartre'ı okumak için biraz daha zamana ihtiyacınız var. Öyle olduğunu düşünüyorsunuz ve doğru zamanın gelmesini bekliyorsunuz. Diğer yandan Margueritte Duras, canınızın içi. Onda insana ait tüm kırılganlıklar ve şaşılacak kadar da kuvvet var. Susan Sontag'ın bu şehirde öldüğünü bir yerlerden duymuş muydunuz peki? O zaman Önce Cafe Le Select'te oturup bir kahve için, ardından Montparnasse Mezarlığı'nı gezin. Küçük ama duymak isterse insana çok şey anlatacak bir mezarlık orası.

Bir de Pere Lachaise Mezarlığı var. İnsanı içine alıp, kaybolma duygusunu yaşattıracak kadar büyük bir mezarlık orası. Bizden de Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney'in mezarları orada. Dünyaca ünlü bir çok ünlü de. Elinize bir harita almadan orada aradığınız mezarı bulmanız mümkün değil. Mezarlığa girmeden dışarıdan bir harita alın mutlaka.

🎈 Paris Kitapçıları

Kitapçıları gezin Paris'te. İrili ufaklı bir sürü kitapçı var sokakların içinde. St. Germain Bölgesi özellikle kitapçıların, kırtasiyelerin, sanat malzemeleri satan dükkanların olduğu bir cennet. Ne ararsanız var orada.


Sakın ama sakın St. Germain'de dolaşmadan, Lüksemburg Bahçeleri'ne doğru bir yürüyüş yapmadan, parkın sakinliğinin içinde yol almadan dönmeden Paris'ten. Yakınlardaki bir marketten yemeğini alıp öğle yemeğini parktaki demir sandalyelerden birine oturup, güvercinleri seyrederken yemek yemek bir Paris klasiği. Notre Dame Katedrali'nin çaprazındaki Shakespeare and Co,  St. Severin Kilisesi'nin yakınlarındaki Abbey Bookshop, St Germain Bölgesi'ndeki Gibert Jeune'ler, Rivoli Caddesi'nde Librairie Galignani (Angelina'ya çok yakınsınız bu arada)

Librarie Galignani

Bence Paris'te en keyifli kırtasiye alışverişi için de Marais'de bulanan alışveriş mağazası BHV'ye gitmeniz şart. Kendinizi kaybedeceğinizin garantisini şimdiden verebilirim. 


🎈Paris'te Müze Gezmesi

Elbette Louvre Müzesi'ni gezin. Sadece çok kalabalık olacağını, temelde herkesin öncelikli ulaşmak istediği tablonun Mona Lisa olduğunu ve Mona Lisa'nın da hayallerinizde canlandırdığınız gibi büyük bir tablo olmadığını bilin. ya da bu söylediklerimi unutun ve Mona Lisa'nın karşısına geçince, tabii kalabalığı yarıp ön sıralara ulaşabilirseniz, şaşırın. 😀

Gustav Moreau Müzesi birçoğumuzun bilmediği bir müze. Kesinlikle gidilmeye değer bir müze burasu.
Şimdi sıra farklı bir şeylerde. Birçok kişinin (tıpkı benim gibi) gitmeyi erteledikleri bir müze Rodin Müzesi çünkü bu şehir sahiden de insanın aklını başından alıyor. Bir kafede oturayım, Paris'in sokaklarında ayaklarım beni nereye götürürse oraya gideyim dedikçe akşamı ediyor, vaktin nasıl geçtiğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Siz benden daha akıllı davranın. İpleri elinize alın. Hem kafelerde keyif yapıp kahvenizi için, hem de cebinizdeki Paris'te yapılacaklar listesinde gittiğiniz yerlere birer birer  çarpı atın.

Victor Hugo'nun Evi'nin gezmenin ücretsiz olduğunu biliyor musunuz?
Mesela Hem Rodin Müzesi'ni gezin. Hem de müzenin nefis bahçesinde kahvenizi için. Oldu mu?

İkna edebildim mi sizleri?

Musee D'Orsay'ı da unutmayalım lütfen?

🎈 Şehrin en eski lokantası: Le Bouillon Chartier Paris

Size gizli bir yerden bahsettiğimi unutmayın lütfen. Şehrin tarihi iki yüz seneden eskiye dayanan bu lokantası Fransızların gittiği bir yer. Elbette şimdilerde turistler de gizli mekanı keşfetmiş. (Hepsi değil ama😀  )
Lokanta sokaktan ayrılan bir pasajın içinde. Önünde uzayan sırayı görecek ve muhtemelen kaçıp gitmek isteyeceksiniz. Yapmayın. Bekleyin. Çok kısa bir sürede içeri gireceğiniz garanti. Devasa ve eski bir salonda menüsüz bir lokantada yemeğinizi yiyecek ve bir Fransız ritüeline dahil olduğunuz için mutlu olarak ayrılacaksınız oradan. Üstelik pahalı da değil.

Adres: 7 rue du Faubourg Montmartre

Adreste Montmartre yazıyor olsa da bizim bildiğimiz anlamda Montmartre'ın Sacre Coeur civarlarında lokantayı aramak yanlış olur. Grands Boulevards metro durağında metrodan inip adresi aramak en kolayı.

Elbette daha anlatacak çok şeyim var ama şimdilik bu kadar. 💋