Römer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Römer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2017 Perşembe

Bir tatlının aşkına Almanya: Apple Strudel

Seyahatten bahsetmeyince bu blogda bir şeyler eksiliyormuş gibi geliyor. Zaman zaman da eski günlere dönmek, anılar denizinde kaybolmak ve geçmiş güzel çocukluktan konuşmak, anlatmak istiyorum. Canım ne istiyorsa, vakit neyi elveriyorsa öyle yani😀
Kalbim her daim "Seyahat, seyahat!" diye atıp duruyor ama. 

Mesela iş yerinde çalışıyorken aklıma geçen haftaki yolculuğumuz geliyor. Önce Paris, ardından dört saatlik bir tren yoluculuğuyla Frankfurt ve Goethe'nin evi. Aklıma yer edenler elbette zihnime hemencecik üşüşenler.


Paris'te son iki gün öylesine soğuktu ki Frankfurt'taki hava bana bahar gibi geldi. Ambiente Fuarı için nerdeyse her sene ve çoğunlukla Selçuk'suz gittiğim bu şehir bana sadece soğuğu anımsatır. Şubat ayı Frankfurt'ta karlı geçer. Buz gibi bir hava insana "Burada ne işim var benim?" sorusunu sordurur. Eski şehrin gözünüzü dokunduğu "Römer" turist olarak gelenlerin ilk uğradığı bölge olsa da mevsim şartlarından olsa gerek genellikle sessiz ve sakindir. Bu sene de öyleydi. Fuardan erken ayrıldığım son gün eski evleri ve geniş meydanıyla bu bölgeye gittim. Daha önceki gidişlerim gibi soğuk bir hava değil de insana yaşama sevinci veren, baharın kapıda olduğunu müjdeleyen bir hava ılık ılık başımın üstünde esiyordu.

Meydanın fotoğraflarını çektim. Gökyüzüne baktım. Seyahatin insanın içini yumuşatan yol haliyle şükrettim. Açık söylemek gerekirse bir gün sonra evimde olacağım için de sessizce "Ohhh!" dedim. Oğlumu özlemiştim. Onunla seyahatin de ayrı güzel yanları oluyor. Bir haftayı geçen ayrılıklar her iki tarafa da zor geliyor. Eve döner dönmez kavga ve dövüşe devam etsek de kapıdan içeri girip de oğulcuğuma kavuşmak dünyanın en güzel şeyi. 
(Yazar burada seyahat konseptinden uzaklaşıp, anne rolüne  bürünmüştür. Affola😀 )
Sevimli garsonumuz. Elbette önden bir fotoğrafını çekmem düşünülemezdi. 😊
Römer'deki sırt sırta vermiş eski binalardan birindeki bir kafeyi gözümüze kestirdik. Apple Strudel yiyecektim ve bunu güzel bir yerde yemem gerekiyordu. Seçtiğim yer muhtemelen turistik bir yerdi. Ama benim pek umrumda değildi. Sonuçta meydandaydı, eski binalardan birindeydi ve içerisi çok romantikti. Orası mı burası mı diye düşünürken garson kadın kapıyı açtı, bizi içeri buyur etti. Turist avında olan işletmelerin klasik sorusunu yöneltti hemen: Yiyecek misiniz, içecek misiniz?
İçeceğiz ama yanında da bir apple strudel yiyeceğiz dedim.

"Kahvenin yanında bir şey yiyecekseniz olur." dedi. (Kapitalizm insanlığı elbette öldürüyor.)



İki coffee latte bir de elmalı tatlı söyledik. İçerisinin havası Avusturya dağ köylerindeki bu tip mekanların sıcaklığını taşıyordu. Buzlu pencere camları hem ışığı içeri taşıyor, hem de ortamı loşlaştırıyordu. İçimde yazma hissi uyandıracak kadar güzel bir mekandı burası. Biz otururken kalabalık bir Çinli grup kaldı. Garson kadın pencere kenarlarında boş masalar olmasına rağmen, o masaların rezerve olduğunu söyleyerek grubu yukarı kata aldı. Kadın hesabı ödemek isteyen bir masa olursa da daha insanlar oturdukları yerden kalkmadan masayı toplamaya başlıyordu. Hani misafir daha gitmeden ortalığı toplamaya çalışan tipler vardır ya işte öyle.😀  Koltukların arkasındaki yastıkları düzeltip, sonra çekilip yaptığı işi kontrol ediyordu.


Gelen elmalı tatlı nefisti. Ben elmanın yaratılış sebebinin bu tatlı olduğunu düşünüyorum. Almanlar da bu işi iyi yapıyorlar. Her gittiğimde kahvemin yanına bu tatlıdan istiyorum. Bir de dondurma. 😋
Tatlımızı yiyip kahvelerimizi içtikten sonra garsona akşama yemek için rezervasyon yapıp yapamayacağımızı sordum. "Mümkün değil!" dedi. "Çok doluyuz."
"Tüh!" dedim. "Arkadaşlarım burada yemek yemeyi çok isterdi." 
Konuşmamızın içinde gölgesi dolaşan kalabalık bizim garsonu çok heyecanlandırdı. Bir koşu mekanın adının yazılı olduğu bir kart getirdi ve ne zaman istersek bizi ağırlamaktan mutlu olacağını belirtti. Bir telefon etmemiz yeterliydi. Gitseydik eminim bizi Çinli turistler gibi üst kata yerleştirirdi.😂
Apple Strudel aşkına 💖

Buradan çıkıp Goethe'nin evine gittik. Benim Frankfurt seferlerimin vazgeçilmez adresi burası. Şehre gelip fuar gezmekten başka bir şey yapmayınca psikolojik olarak buraya gidip kendimi rahatlattığımı düşünüyorum. Bir yazar, bir ev, bir kültürel etkinlik... 
Selçuk, "Bir şey yok ki Goethe'nin Evinde. Niye gezeceğiz orayı?" dedi.
"Nasıl yani?" diye cevap verdim. Çünkü Goethe'nin Evi gördüğüm müze evler içindeki en güzel evlerden biriydi.
Bir sıraya koymam gerekirse Charles Dickens'ın evi ilk sırada, Victor Hugo'nun evi ikinci sırada yer alır. Kurgu karakterlerden Sherlock Holmes'un evi de süperdir. Goethe'nin Evi'de yaşayan bir ev intibası veriyor insana. Elbette evin içinde hayatın olduğu günleri bire bir veremez ama yine de gezilmesi gereken yerlerden biri. Küçük ayrıntıların büyük mutluluklar yarattığı insanlar içinse şunu söylemem şart: Goethe'nin yazı masası üstündeki mürekkep lekeleri ile birlikte bu evin içinde.

Peki Goethe'nin evinin fotoları nerede? Elbette bir sonraki postta.
Uzun blog yazıları okunmuyormuş, öyle diyorlar. 😂  Müze Evi yarına anlatacağım yani. Okuyun, olur mu?