Sevdiğim Şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevdiğim Şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2017 Cuma

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

Listeler, listeler... Benim gibi liste yapmayı seven birini bile her hafta liste yapmanın ne kadar zorlayacağını tahmin etmemişim. belki de yaptığım listelerin kişilik envanterine dönüşmüş olması beni bu kadar zorluyordur. Kendimi tekrar ediyormuşum gibi hissediyorum. Belki işi biraz daha eğlenceli bir hale dönüştürebilirim.

Buradan çıkan sonuç şu olabilir:

Bir şeylerin geleneksel hale gelmesinden hoşlanmıyorum.


Aile olarak böyle bir durumumuz var. Her hafta yinelenen bir organizasyonun içine giremiyoruz. En sevdiğimiz arkadaşlarımız bile olsa, "Her hafta buluşalım!" diye bir hal gelişince biz de bir gerilme durumu söz konusu oluyor. Canım isterse her gün birini arayabilirim ama benden her gün birini aramam bekleniyorsa bu işin altından kalkamıyorum. "Kendime ait alan" en ihtiyaç duyduğum şeylerden biri ve işin içinde zorunluluklar oluşunca sıkılıyorum, bunalıyorum ve bulunduğum yerden hızla kaçmaya başlıyorum. Hayır dediğim bir şey konusunda ısrar edilmesinden hiç hoşlanmıyorum. Herkesin neden aynı şeylerden zevk alması gerektiğini de bir türlü anlayamadım. İnsanlar farklılıklarıyla güzeller bence ve birilerini kendimize uydurma çabası bana çok itici geliyor. 

Telaşlıyım.

Bir türlü başa çıkamadığım, yıllardır törpülemeye çalıştığım bir telaş var içimde. Heves ve niyet ettiğim şeylerin bir an önce halledilmesini istiyorum. Uzun zamandır kendi çapımda yazmaya çalışıyorum. Yazarken de aynı telaş içimde zıplıyor duruyor. Yazmak istediğim konudan telaş içinde uzaklaşıyorum, telaş içinde öyle çok şey anlatmaya çalışıyorum ki yazdıklarım çorbaya dönüyor. Dönüyordu. Neyse ki bu konuda biraz başarı sağladım. Masanın başına geçince artık daha sakin olmayı başarıyorum. Korkuya kapılmadan yazdıklarıma geri dönebiliyorum, atılması gereken yerleri silebiliyorum, eklenecek yerlere düzenlemeler yapabiliyorum. Gel gör ki yazının dışındaki her yerde aynı telaşı yaşıyorum. Havaalanlarına, buluşmalarıma hep gitmem gerekenden önce gidiyorum. Bir ajandayla yaşamamın en önemli sebeplerinden biri de bu telaşa dur demek için. Aklımda unutmamak için çaba gösterdiğim her şeyi yazılı olarak bir yere dökünce zihnim rahatlıyor.

Olduğum gibiyim.


Oscar Wilde, "Kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı." demiş vakti zamanında. Ne güzel söylemiş. Etrafta öyle çok kendini olduğundan farklı gösterme telaşında insan var ki. Bence toplum bilimciler bu konuyu bir incelemeli. Çocuklarımızın gittiği okul ya da okuldaki başarıları üzerinden kendimizi ifade edişimiz, arabamızın markası ile toplumda bir yer kazanma çabamız (Ne kadar pahalı araba, o kadar saygı), sosyal medyadan nasıl da mutlu bir aile olduğumuzu gösterme derdimiz, çayın yanına bir bireymiş gibi oturtup sergilediğimiz marka çantalarımızla ne kadar da şiriniz. O çantayı kendimiz için almıyoruz ve birilerine gösteremezsek sahip olmamızın hiçbir anlamı yok. Hepimizin her konuda bir fikri var. Kimseyi dinlemek istemiyor ve sadece konuşmak istiyoruz. Haksız mıyım?

Sanırım son yıllarında artık çalışmak istemiyorum diye vızıldanmamın en temel sebebi yukarıda anlattığım insan tipleri. Her gün bu tip insanlarla karşılaşmak ve tahammül etmek çok zor geliyor. Özal'la başlayan "Benim memurum işini bilir." günlerinden hızla evrilerek günümüze kadar geldik. Atladığımız aşamalarının haddi hududu yok. Etrafımız yolunu bulmak için dolaşan ve bunun için birilerini dolandırmaktan hiç çekinmeyen insanlarla çevrili. Konuyu uzatıp başka yerlere getirdim ama içinde bulunduğum koşullar beni buralara getiriyor. 
Keşke kendimiz gibi olsak. Kendimizle mutlu olsak. Sahip olduğumuz şeyleri başkalarının sahip olduğu şeylerle kıyaslamaktan vazgeçsek ve yaşadığımız anın tadını çıkarsak. 
Kendimiz olmak bir başkası olmaya çalışmaktan daha kolay ve hiç zahmetsiz. O yüzden ben otuz beş yaşımdan sonra daha çok kendim olmaya çalışıyorum. Sevdiğim şeylere sarılıyor, sevmediğim şeylere hayır diyorum. Gözlerimin içine bakarak yalan söyleyen insanlara da sırtımı dönüyorum. Hayat, sevmediğim insanlara dayanmama değmeyecek kadar kısa. 

7 Haziran 2017 Çarşamba

Liste 23- Sizi güldüren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 23- Sizi güldüren şeylerin listesini yapın.


Listeler peşi sıra yapılıyor, günler birbirini takip ediyor. Bu sene yaz geç gelecek besbelli. Olsun. Ben bu serin havalardan, ağaçların, çiçeklerin yağmura doymasından çok memnunum. Çoğunlukla hafta sonları, -insan çalışınca evinin konforunun hafta içi yaşayamıyor ne yazık ki-, mutfağın önündeki korunaklı açıklığa yerleşip bahçeyi seyrediyorum. Klasik şeyler oluyor günümü güzelleştiren, bildiğiniz şeyler: Çay, kahve, yine çay, yine kahve, kitap okumak, bloga bir şeyler yazmak, olmadı hayal kurmak. Okullar kapanmaya yakın. Şimdilik iki hafta var Kuzey'in okulunun kapanmasına ya, sınavlar bitti. Böyle olunca ne yaptığı ile zerre kadar ilgilenmiyorum. Ne yazık ki tüm yaşıtları gibi internet ile besleniyor, olur da internet bağlantımızda bir sıkıntı olursa nefse alamıyor, telaşla yanıma koşturuyor. Umuyoruz ki bir şekilde internetsiz hayatın tadına varabilir. Bunlar bizden kısa kısa haberler. Bu yazdıklarımı okuyan nice insan gibi günlük telaşların içinde yuvarlanıp gidiyoruz.

Vallahi dünyada en çok anneme gülüyorum ben.

Annem çok alem bir kadındır benim. Öfleyip, pöflemeyi çok sever. Ben de her öflediğinde kızarım ona. Her telefon konuşmamız bir şekilde annemin sistemi eleştiren cümleleriyle süslenir. "Bunları oturduğumuzda çay içerken konuşuruz." derim ona. Elbette susmaz.😀  Tüm bunlara rağmen en çok onunla gülerim. Çünkü annemin espri anlayışında traji komik bir yan vardır. Hani şu düşene gülen insanlar vardır ya; annem onlardandır işte. Düşene yardım etmeye koşar; lakin elini uzatıp düşeni kaldırırken de güler. Kendi düştüğünde de düşer. Çocukluğumun tüm kış aylarında camın önüne oturup, karda yürürken düşenleri seyretmek için beklerdik. 😀  Onunla ve özellikle küçük kardeşimle bir şeylerden bahsederken krize gireriz. Ağzımızdaki çayı falan püskürtürüz. Annemin anlattığı şeyler dünyanın en komik şeyiymiş gibi gelir bana.
Rutin yaptığı şeyler vardır. Mesela düzenli olarak babamın mezarına gider. Düzenli aralıklarla gitmeyeni eleştirir, seni vicdan azabından öldürür. Onun mezarlığa gidişindeki madenci cüce halini çok severim. İçinde kazmasının ve küreğinin olduğu sırt çantası ve annem. Babama yaşadığı komik şeyleri anlatır, mezarın üstüne çıkar, otları temizler, çiçekleri yeniler, mermerleri ovar. Torunları (üç torunu var) babamın mezarını park zannediyor.
"Hadi oğlum dedeni sulayalım." der onlara. Hep beraber dedelerini sular bizim çocuklar.
Amerikan filmlerindeki kara mizahtan hallicedir annemin hali.
O ağırbaşlı görünüşünün altında kendi arkadaşları ile içine girdikleri maceraları ne zaman anlatsa tüylerim diken diken olur. "Şaka yapıyorsun değil mi?" diye sorarım. "Yoooo!" der anlattığı şey çok doğalmış gibi. Sanırım annemden geçme grotesk bir mizah anlayışım var benim de. Geçenlerde evinde yılan besleyen Norveçli bir kadınla ilgili çok komik bir hikâye anlattım Selçuk'la Kuzey'e. İkisinin de tüyleri diken diken oldu. Hatta Kuzey, "Bu şimdi komik mi anne?" diye çıkıştı bana. Anneannemize anlatsaydım o beni anlardı dedim bizimkilere biraz da kırılarak. Ve anneme anlattığımda gülmekten yerlere yattık.

Romantik bir kadın elbette romantik komedilere güler.

Survivor, Evlilik Programları, Yetenek Sizsiniz, BKM bilmem ne.... Bunların hiçbirine gülmüyorum öncelikle. Selçuk'la Kuzey, Recep İvedik'e gidip stres atıyorlar; ben sinir oluyorum. Yoga yaparken gaz çıkarmak, sushi yerken kusmak, şişman bir kadına ayı demek benim espri anlayışımın içinde yok. Zeki Alasya- Metin Akpınar filmlerine gülebilir, Adile Naşit'li Münir Özkul'lu filmlerde mutlu olabilirim. Sonunda aşk, naiflik olan romantik komedilerse en sevdiklerim. Yüzümde kocaman ama sahiden kocaman bir gülümseme oluyor seyrederken. Bizimkiler de ben bu filmleri seyredip gülerken, beni seyredip gülüyorlar. Meg Ryan, Tom Hanks filmleri, Meryl Streep'in canlandırdığı her rol benim gülümsemem için yeterlidir. Mutsuzsam Juliette Binoche'un Çikolata filmini açar, kırmızı pelerinli o nefis kadının peşinden rüzgârlarla birlikte savrulurum. İçinden şehir geçen filmleri severim. Yabancı dizileri izlerim. Hâlâ Friends'in gelmiş geçmiş en güzel dizilerden biri olduğunu iddia ederim. Alf aklıma gelince Kuzey'e, "Bir zamanlar Alf diye bir dizi vardı." derim. Kuzen Larry'yi kendi kuzenim kadar severim. Sarah Jessica Parker'ın yamuk bacaklarına rağmen çok güzel bir kadın olduğunu düşünürüm. Öyle işte. 😀

İçki içince gülerim.

İçince hüzünlenmem. Hüzünlüysem de içmem. (Geçen seneki 15 Temmuz bunalımımı ayrı bir kefeye koyuyorum.) Keyifliysem, dostlarım yanımdaysa, hava güzelse, hava yağmurluysa, canım isterse içerim. Yaz aylarında en sevdiğim şeylerden biri buz gibi bir bira içmektir. Ve içince gülerim. Hayat, toz pembe gelir. Otu, böceği, yanımdakileri daha çok severim. Seni tavandan sekip geri gelen kahkahalar atarım. Gezmeye, gülmeye, dostluğa, yaşama kadeh kaldırırım. Hahaha, öperim bir de ya!

14 Mayıs 2017 Pazar

Liste 20- Ruhunuzu özgürleştiren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 20- Ruhunuzu özgürleştiren şeylerin listesini yapın.

Bazı sorular kendini tekrarlıyormuş gibi hissetmeye başladım. Ya da ben kendimi tekrarlıyorum. 

Çok uzun zamandır çalışıyorum. Herkes kendi işinin ne kadar zor olduğunu söyleyecektir. O yüzden ben de kendi işimin çok zor olduğunu iddia edeceğim. Boyaların, tabakların, kimyasal kokularının, her daim hataya açık zorlu imalatların içinde yıllarım geçti. Bir de bunların üstüne eklenen işin ticari kısmı ve insan ilişkileri meselesi var. Belki işin sadece imalat kısmını üstlenmiş olsaydım iş hayatım bu kadar zor gelmezdi ama sırtımda yük olan bir de para kısmı var ki bu kısım canımı çok sıkıyor. Para ve insan ilişkileri son senelerde beni iyice yordu. 
Uzunca zamandır artık çalışmama fikri aklımda dolaşıp duruyor. Önüme koyduğum, bu kadar daha çalışacağım dediğim beş sene var. Muhtemelen zaman ilerleyip de beş sene geçince ben hâlâ çalışıyor olacağım. İnsanın kendi işinin olmasının güzel yanları olduğu gibi zor yanları da var. Öyle ceketini alıp gidemiyorsun. An itibariyle firmada çalışan herkesin yaşamında bir değişiklik yapma şansı var ama benim yok.😀
Önceleri hayalini kurduğum emeklilik hayali ulaşılamaz geliyordu. Bu da beni mutsuz ediyordu. Onca yatırım, kocaman makineler, yıllardır birlikte çalıştığımız ve bu firmadan emekli olmayı hayal eden arkadaşlarım... Öyle evde keyif yapayım demekle olmuyor yani. Sonuçta şunu kabul ettim ki dilediğim günde, dilediğim şekilde işi bırakamayacağım ben. Bunu kabul ettikten sonra başka bir şey yapmaya karar verdim. İşten vakit çalmamın ve yapmak istediğim şeylere küçük de olsa yer açma şansım var mı?

Cuma sabahlarımı kendime ayırdım.


Her cuma çok ciddi bir şey çıkmazsa sabah erkenden kalkıyorum. Basit bir kahvaltı yapıyorum ve arabama atladığım gibi Kadıköy'e gidiyorum. Trafik olmazsa ve umut ettiğim gibi bir saatte Kadıköy'e varmışsam benden mutlusu yok. Yürüyerek KEV Kafe'ye gidiyorum. Çayımı söylüyorum ve kitabımı okuyorum. Diğer arkadaşlarım da erkenden gelebilmişlerse, onlarla da çay içiyorum. Sonrasında Yazı Evi ve canım Duygu ile yazı alıştırmaları. Ruhuma iyi gelen şey yazı yazmak. Yazınca özgürleşiyorum. Yazdıklarımı benden başka kimse okur mu bilmiyorum. Okusa okusa ya Selçuk okur ya da Kuzey. Okudukları zaman belki onlarda kendilerine dair pek bir şey bulamayıp mutlu olmazlar.😀  Çünkü yazmak benim alanım ve kelimeleri yan yana getirmeye çalışmamın tek sebebi de benim. 

Kendimi sevmeyi başarabilecek miyim?



Yok canım, öyle kendimden nefret eder bir halim yok. Ama kendimi yargılamamaya çalışıyorum. Benim için hep bir "ileri aşaması" vardır. Önümde uzanan ve yapmayı istediğim bir şey varsa onu yapana kadar durmam. Yaptığım anda da yaptığımla mutlu olup, kendime kocaman bir aferin ısmarlamak yerine ikinci bir hedef koyarım. Hedef koymak güzel şey ama asil olan yaptığın tek bir güzel şeyle bile mutlu olmayı bilmek ve kendini tebrik edebilmek.

Diyeceksiniz ki bu anlattığının hangi kısmı seni özgürleştiriyor? 
Bu soruyu sormakta haklısınız. Kendimi özgür kılmanın tek yolunun, kendime bunun için izin vermek olduğunu anladıktan sonra daha özgür olduğumu hissediyorum. Bir de kontrol manyağı olduğumun farkına vardım. Üstünde çalışıyorum. Mesela dün Kuzey'in, "Anne, sadece on dakika yatakta bir dinleneyim, sonra banyoya gireceğim." sözüne itiraz etmeyip, bile bile uyuya kalmasına izin verdim. Bu benim için nasıl büyük bir aşama bilemezsiniz. 😀

Gezmek yahu!

Klişe olsun olmasın söyleyeceğim. 
Dünyada insanı gezmekten daha fazla özgürleştiren başka bir şey olamaz. Çok mu iddialı oldu? Peki, çark ediyorum. Şu dünyada beni seyahatten daha fazla özgürleştiren başka bir şey olamaz. Sahiden yollara düşmek istiyorum. Kuzey'i de yanımıza alıp, sırt çantalarıyla bir trenden inip diğerine binerek aylarca seyahat etsek döndüğümüzde bambaşka insanlar oluruz. Yıllar önce gittiğimiz İskandinavya seyahatinin tadı hâlâ damağımda. Yolların biri diğerine bağlanıyordu ve beni dünya döndükçe biz de onunla beraber dönüyormuşuz hissi sarıp sarmalamıştı. Bindiğimiz trenler dağların arasından ilerliyor, sonra geniş bir su birikintisinin kenarına bırakıyordu bizi. Issız kasabalar çıkıyordu karşımıza. Keşke bu sessizliğin içinde bir gece yıldızlara bakabilsek diye düşünüyor, sonra sırt çantalarımızı yüklendiğimiz gibi o durgun suyun içinde hareket eden bir tekneye biniyorduk. Ne zaman o seyahati düşünsem içim titriyor ve tekrar aynı yolu aşmak istiyorum.



22 Ocak 2017 Pazar

Liste 4- Yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müzikleri yapın

52 Liste Projesi

#Liste 4- Şu anda yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müziklerinden oluşan bir liste yapınız.

Bu haftanın listesini görünce öyle ekrana bakakaldım. Bir kere şu an itibariyle yaşadığım hayata uygun film müzikleri nasıl olur diye düşündüm. Ayrıca nasıl bir hayat yaşıyordum ki. Sabahları Kuzey'le birlikte kalkıp, onu servise bindirdikten sonra tekrar uyumamak için dirensem de genellikle tekrar yatağa dönüyorum. Hava öyle karanlık ki insanı depresyona sürüklüyor. Bu kısım için belki insanı depresyona sürükleyen bir film müziği bulabilirim. 

Sonra basit bir kahvaltı ve illa ki demlenmiş çay içiyorum. Günün en güzel kısmı burası. Demlenmiş çayın yerini hiçbir şey tutmuyor çünkü. Sonra da gün başlıyor. Ne kadar stres yapmayacağım desem de iş yerinde stressiz gün geçmiyor. 

Günün en keyifli zamanı eve dönüşümle başlıyor. Kuzey'i göreceğim için seviniyorum. Pijamalarımı giyiyorum, akşam yemeği hazırlanıyor, Selçuk geliyor. Sohbet ediyoruz. Kuzey ödevi varsa onu yapıyor.  (Genellikle pek ödevi olmuyor.) Bazen film seyrediyoruz. Bazen kitap okuyoruz. 

Benim müzik listem burada başlıyor olabilir. Hafta içi günlerde akşamları, bir de uzun hafta sonlarında. Şimdi size sevdiğim filmlerin listelerini yapacağım ama bunun sebebi yaşadığım hayata denk düşmesinden ziyade severek dinlemem olacak. 

Midnight in Paris Movie Soundtrack

Si tu vois ma mére:  Bu şarkıyla birlikte ekran kayıp giden Paris görüntüleriyle dolar ya, işte ona bayılırım. Telefonumda kayıtlı şarkılardan biridir bu şarkı ve bu filmin tüm diğer parçaları. Woody Allen ve filmlerini sevenler için Spotify'daki hazır iki listeyi kaydetmelerini şiddetle tavsiye ederim.




Closer

The Blower's Daughter: Bu filmi seyredeli ne kadar oldu bilmiyorum. Filmin birçok sahnesini de hatırlamıyor olabilirim. Ama Naomi Watts ve o ışıl ışıl hali gözlerimin önünde. Oynadığı her filme bu kadar çok yakışan az sanatçı vardır herhalde. (Meryl Street'i her listenin, her sanatçının, her şeyin üstünde tuttuğumu burada belirteyim. O benim için listeler üstü bir kadın çünkü.) Gelelim bu filmin benim için unutulmaz şarkısına: Damien Rice ve The Blower's Daughter. Bu şarkı bağıra bağıra söylediğim şarkılarımın içindedir. Ve şarkının sonu, son sözleri her zaman içimi acıtır.




Dirty Dancing

She is Like the Wind: arabada giderken bu şarkı çalınca siz de benim gibi radyonun sesini yükseltiyor musunuz hemen? Ben öyle yapıyorum. Lise yıllarıma dönüyorum ve farkında bile olmadan şarkının sözleri dökülüyor dudaklarımdan. Bu filmden bir şarkı daha var elbette.
O da "The Time Of My Life"




P.S I Love You

Same Mistake: Bu film için bir istisna yapamaz mıyız peki? Ben bu filmin bütün şarkılarını seviyorum çünkü. Öncelikle en sevdiğim şarkının Same Mistake olduğunu söyleyeyim. James Blunt hiç susmadan şarkı söylemeye devam etsin. Belki kısmet olur, bir gün ben de onu dinleme şansına sahip olurum. Geçen yıl kendisi buradayken ben burada yoktum. Kadere teslim ettim kendimi. Bir gün buluşacağımızı ve onu dinlerken bağıra bağıra şarkılarına eşlik edeceğimi biliyorum. 💖 Evet, onu çok seviyorum.



Goodbye My Lover: Allahım, bu nasıl bir şarkıdır böyle? Filmi seyrederken ağlamamak mümkün değil. Tüm şarkılar insanın içine işliyor. Sanırım bu film yüzünden yollara düşeceğim bir gün gelecek.



Amelie

La Valse d'Amélie: Fransa ve Paris aşkımın bir göstergesi daha. Seyrettiğim en güzel filmlerden biri Amelie. Audrey Tautou her aklıma geldiğinden yüzümde güller açar benim. Sanki iyiliğin sembolü bu incecik kadınmış gibi hissederim. O yüzden bu şarkı da sevdiğim film müzikleri arasında dursun.


Comptine d'un autre été, l'aprés-midi:


Grease 💖

Hopelessly devoted to You: Söylenecek sözlerin hepsi burada söylenmiş sanki. Ama yazarken ve sevdiğim bu müzikleri dinlerken anlıyorum ki ben bugünde değil dünde yaşıyorum. Sevdiğim her şarkı bana geçmiş güzel günleri, unutulmaya yüz tutanların ne kıymetli olduğunu ve ne çok özlemin kalbimizde saklı olduğunu hatırlatıyor.




Mamma Mia

Winner Takes it All:  Ancak ve ancak Meryl Streep'e saygı ve gerçekten çok sahici bir sevgi ile diyorum. Bu şarkıyı Abba elbette Meryl'den daha güzel söylüyor ama Meryl işte 💖  Birazcık iltimas geçtiğim doğru! Ne yapayım? Seviyorum.



Bir sonraki listede buluşmak üzere...

6 Aralık 2016 Salı

Aralık kapıyı araladı yine...

Üşenmesem oturup bu sene okuduğum kitapları sıralayacağım. Temmuz ayında kitap okuyamayınca sanki tüm seneyi kitap okumadan geçirmişim, 2016'yı okuma açısından kısır geçirmişim gibi hissediyorum. Oysa çalışma masasının üstü, salondaki başucu sehpam okunmuş, yerine kaldırılmayı bekleyen kitaplarla dolu. Yine de ortada beni rahatsız eden bir durum var.
Onlarca kez söylediğim gibi bu senenin hiçbir hali beni mutlu etmiyor. Ne ülkenin genel durumu ne de benim kişisel durumum. Aralık ayının sonunda yayınlanmak üzere Macera Kitabım'ın 2016 dökümünü, yine ayrı bir postta da 2016 yılında beni en çok mutlu eden on şeyi yazıyorum. Mutluluk, nihayetinde hepimizin oynayabileceği bir oyun, öyle değil mi? Oynayalım o zaman!


Ruhum nasıl dalgalanıp duruyor sevgili okuyucu bir bilsen. Sabah, öğle, akşam değişik ruh hallerine girip çıkıyorum. Bi' mutluyum, bi' her şeyden bıkkın, bi' hüzünlü, bi' karmaşık... İş hayatında bu seneye kadar bu kadar çok sıkıldığım bir dönem olduğunu hatırlamıyorum. İşimi seviyorum, yanlış anlaşılmasın. Nihayetinde bildiğim başka bir iş de yok. Ama şu insanlar yok mu? Bizler ne zaman bu kadar yalana, dolana sarılan, hayat standartlarımızı düşürmemek adına başkalarını dolandırmaya kalkışan insanlar olduk? Bilmiyorum ama ekonomik sıkıntıların yaşandığı bu dönemde insanların birbirinin gözünün içine bakarak iş çevirmeye çalışması benim insanlığa olan inancımı sarsıyor. Neticede insanı çalışmak değil de işteki sıkıntılar yoruyor. Bu dönemde geçer elbet diyerek 2017'nin iyi niyetine sığınıyorum. Umarım beni yanıltmaz. Neler yaşayacağımızı hep birlikte göreceğiz inşallah. 

Cuma günleri gittiğim Yazı Evi rutinimi devam ettiriyorum. İşimi bırakma hayalimin pek de düşündüğüm kadar kolay olmadığını kabul ettiğimden beri cuma sabahlarımı kendime ayırmaya karar verdim. Vicdanımla da oturup konuştum, işte olamadığım için beni gereksiz yere azap içinde bırakmayacak. Çünkü Yazı Evi'nde olup birkaç saatliğine yazının sağaltıcı gücüne sığındığım zamanlar bana çok iyi geliyor. Kendimi ait olduğum yerde, sevdiğim insanların yanında hissediyorum.

Gecen sene hemen hemen bu günlerde Yazı Evi'ne gitmiş ve ailecek kolaj çalışması yapmıştık. Bir de mektup yazmıştık kendimize bir sene sonra kendimizi nerede göreceğimizle ilgili. O mektubun detayları hâlâ aklımda. Birkaç gün sonra mektupların Kadıköy'den postaya verileceklerini ve yeni yıl öncesinde elimizde olacağını biliyorum. Bir sene önce kendime yazdığım mektubu heyecanla bekliyorum. 

Bu sabah çok sevdiğim bir arkadaşıma kahvaltıya gittim. Nefis bir sofraya oturduk. Kahvaltı sofraları en sevdiğim sofralar. Çayların biri gitti, biri geldi. Yine çok sevdiğim, oğlumun hayatında derin dokunuşları olan Neşe Öğretmenimiz de vardı bizimle aynı sofrada. Aslında onun İstanbul'da olması sebebiyle toplanmıştık. Neşe Hanım yine yapacağını yaptı, hepimize birer 2017 ajandası hediye etti. Her sayfasına güzel bir şeyler yazmak şartıyla. Sene içinde başımıza gelen kötü şeyleri değil de sadece iyi şeyleri yazacağız. Biraz yan çizer gibi oldum ama Neşe Hanım izin vermedi. İçtiğin çayı, keyifli bir sohbeti, okuduğun bir kitabın birkaç sayfasının sana ne kadar iyi geldiğini yazabilirsin dedi. Bizde de defterleri alıp evimize sırtımıza yüklenmiş güzel bir sorumlulukla geldik. Umarım altından kalkabiliriz. Hımm, bu arada bu görev hem Kuzey'e hem de bana verildi. Kuzey'in de yapması açısından benim bu işin takipçisi olmam gerekiyor. 

2017 başlamadan yeni başlangıçlar için heves etmeye başladık. Her sene aynı terane ama olsun. Sebebi ne olursa olsun içimin kıpırdanmasını seviyorum. 

Kim bilir belki yeni yıl gelmeden sene içinde okuduğum kitapları yerine yerleştirir, okumayı planladığım kitapların bir listesini çıkarır, yaparım deyip de yapamadıklarım içim hayıflanır, yaşım ilerledikçe kendime vermeyi kabul ettiğim affetme yönüm sebebiyle yapamadıklarım için kendimi suçlamaz ve yeni hedefler belirlerim. Hem belki böyle yapınca kendime sert davranarak elde edemediklerimi yumuşak başlılığım sayesinde kazanırım. Belki daha çok spor yapar, serin havalarda daha çok yürürüm. Belki spor yapayım diye değil de sırf kendimle kalayım diye çıktığım yürüyüşler her seferinde şifalandırır beni. 

Yapacaklarım, yapmak istediklerim, yapamadıklarım....

Bunları böyle yazdığımda bile mutlu oluyorum. Listelemek, kafamdaki bulutları dağıtıyor ve sakinleşmeme sebep oluyor. Sakinlik, telaşsızlık ve hayatın aktığı yöne kendini bırakmak yaşamı kolaylaştırıyor. Aslında yaşam, eninde sonunda seni istediği yere getiriyor. Belki de bir razı oluş artık kabul ettiğimizi ya da anladığımızı düşündüğümüz onca şey. Teslimiyet. 
Neyse ne değil mi sevgili arkadaşlar? 
Yeni yıl da eskisi gibi olacak besbelli. Aynı mevsimleri, bize ne getireceğini bildiğimiz ayları her geldiğinde kucaklayacağız. Her şeyi biz insanlar yapıyor olsak da yeni yılın biraz daha insaflı olmasını diliyorum tüm insanlık için. 2016 pek iyi bir sene olmadı. Pek de sevgiyle anmayacağım kendisini.

18 Ocak 2016 Pazartesi

Kaçırdığım güzel şeyler: Öykünün Ev Hali

     ''Pencerenin önüne, çayınızı, kahvenizi, defterinizi, biraz kurabiye ve telefonunuzu alıp uzunca bir süre kalkmamak üzere yerleşin. Bulutların akışını, rüzgârın değişimini, gök gürlemesini, şimşekleri dikkatlice izleyin. Defterinize notlar alın. Beş duyunuzu açın. Yağmur “birdenbire” yağmayacaktır artık öykülerinizde.Gözlem yapmak, yazıyla dünyalar kurmak ve yazının gücüyle okuyucuyu öykünün biraz öncesinin ve biraz sonrasının içinde tutmak yazarın tek sorumluluğudur. Bu özellik de “birdenbire” oluşmaz.''
Tam olarak böyle demiş Füsun Çetinel. Şurada!


Yukarıdaki paragraf bana ilham veriyor. Bu aralar devamlı yazıp, sonra yazdıklarımı siliyorum. Daha önce de aynısını yapıyordum. Bu sefer ne fark var diye soracak olursanız artık sildiklerimi tekrar yazacak gücü buluyorum kendimde. Çabalarsam ileride okuduğumda keyif alacağım, yaptıklarımdan memnun kalacağım öyküler yazabileceğimi fark ettim. Sonra bana yardımcı olacak insanlar var etrafımda. Fazlasıyla içinde olduğumdan yazdığımın dışına çıkıp, oradan bakamadığım anlarda bana fikir veriyorlar, eksiklerimi söylüyorlar. İyi okumayı bilmek gerekiyor, satırlarda yazanları görmek, anlatılmak istenenle anlatılan aradındaki boşluğu sezebilmek, üstü örtülmeye çalışılan gerçekleri saklı oldukları yerlerden çıkarmak...

Füsun Hoca, Yazı Evi'nde Öyküye Giriş Atölyesi'ne başladı yine. Çalıştığım için kahrettiğim zamanlar işte böyle zamanlar. Yazı Evi'nin yeni yeri yazmak isteyeni kendine çekecek güzellikte bir mekan. Moda'daki bu eski apartman dairesi dış kapıdan girdiğiniz ilk anda sizi çarpıyor. Dairelerin geniş ahşap kapıları var. Yıllardır anahtarı çevirip de açtığımız kişiliksiz çelik kapılar gibi değil. Yüksek tavanlar insanda ferahlık hissi yaratıyor. Pencereyi açmak isterseniz pervazı yukarı kaldırmanız ve bir mandalla tutturmanız gerekiyor. Anneannemin seneler önce yıkılmış ve yerine apartman dikilmiş evini hatırlatıyor burası bana. Yine de mekan ne kadar güzel olursa olsun, bir yeri kıymetli kılan şey içindeki insanlar. Evim rahatlığında kahvemi alabildiğim, edebiyattan bahsettiğim bu yeri çok seviyorum.

Her dersten içimde yazabileceğime dair müthiş bir inançla ayrılıyorum. Elimde olsa daha çok zamanımı orada geçiririm. Şimdilik bu mümkün değil.
Vaktimin biraz daha bana kaldığı zamanları hayal etmekten, bu arada da hayıflanmak yerine yazmaktan başka yapacak bir şey yok. Füsun Hoca'nın derslerini de bir yerlerden mutlaka yakalayacağım.
Bugün değilse yarın!