THY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
THY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2016 Çarşamba

Ekonomi sınıfı yolcusu bir gün business class'ta yolculuk ederse ne olur?

Şu temkinli tiplerdeniz; karı-koca, ikimiz de. Çarşamba gecesi saat 21.00'de evden çıktık. Sanırım bir saat içinde Atatürk Havalimanındaydık. Tam da biletin üzerinde yazdığı gibi en az iki saat öncesinden alanda olmaya dikkat ederiz. Hatta Atatürk Havalimanını kullanacaksak üç saat önce. Dünyanın bir ucu gibi geliyor bu havaalanı bana. Buranın kalabalığı beni büyülüyor. Etrafta yürüyen, yerlerde yatan ve kafelerde yiyen-içen onca insanla ben de bir hikaye diyarı izlenimi bırakıyor. Alan de Botton gibi bana da bir hafta konaklama şansı versinler; çok isterim. Öte yandan burası çeşitli tehlikelerle dolu bir mayın tarlası. Bir kere trafik var. Buraya ulaşmak için normal ulaşım zamanına ekstradan bir saat daha eklemek şart. Ne olacağı belli olmaz. Yersiz bir trafiğin ortasında kalıp uçağı kaçırabilirsin. Bu sebepten ve hep B planlarıyla yaşayan bir kocam olduğundan çarşamba gecesi de erkenden yola düştük. Uçağımız perşembe sabahı saat 1.45'de idi. 

Hemen bavulu teslim edip CIP Salonu'na girdik. Atatürk Havalimanı'nın CIP Salonu dünyanın birçok alanındaki salonların içinde en güzeli. Hizmet sektöründe iyiyiz. Yaptığımız birçok şeye kulp takmama rağmen, yiğidi öldürsem de hakkını yiyemeyeceğim. Üstelik yememe de gerek yok çünkü bu salonda yiyecek çok şey var. Kahvaltıdan gözlemeye, köfteden pideye, çorbadan omlete, sandviçine dek her şey var. Meyveleri, içecekleri, içkileri söylememe gerek bile yok. 

Uçak yolculuğu mu? O da harikaydı. Okyanus ötesi ilk business class uçuşumu yaptım. Selçuk'un her Çin'e gidişinde kredi kartımda biriken millerimi iç etmesinin gerçekten geçerli bir sebebi varmış. Onca milimi yedi, arkasından çok konuştum. Şimdi helal ediyorum. 

O nasıl bir ihtimam, o nasıl bir özendir öyle. 
İşin en kötü yanı ne biliyor musunuz? İnsanın her seferinde bu konforu yaşayacak millerinin olmaması ya da bilet parasına kıyamaması. 
Oturduğunuz andan itibaren servis başlıyor. 
Hangi meyve suyunu alırdınız? 
Portakal, greyfurt, havuç, çilek...
Benim gibi yemeğe çok düşkün olmayan biri bile havaya giriyor. 
Portakal suyu alayım lütfen! 

''Fazla alışma!'' diyor Selçuk. 
''Ne olur alışırsam, millerimi sana kaptırmam mı yoksa?'' 
Üstüme öyle bir hal geliyor ki hostesten Time, Forbes, Bloomberg gibi tüm ingilizce finans dergilerini istemek (Türkçesi havalı olmaz) istiyorum. Yükselişteki hisse senetlerine bakar, doların euro karşısındaki durumunu incelerim.  Böyle düşünürken ansızın, ''Burada benim ne işim var?" sorusu aklıma takılıyor. Neyse ki Business Class parmak arası terliklerle gezinen ve kendilerini belli etmek için bağırarak konuşup, birbirleriyle itişen Araplarla (çok fazla milleri olmalı herhalde), makyaj şişesinin içine düşmüş, bir türlü koltuk beğenemeyen İranlılarla, boyunlarında kalın altın kolyelerle gezinen ve ağızlarındaki sakızları patlatıp duran birkaç Arnavutla dolu. THY bağlantılı uçuşlarla başka ülkelere Türklere sattığından daha ucuza bilet satıyor. (Nedeni bilmiyorum ama durum bu!)

Yan koltukta iki İtalyan. 
Selçuk, ''Bunlar Dolce&Gabbana'da falan çalışıyorlardır.'' diyor. Ertesi gün ikisini de Seramik Fuarı'nda görüyorum. 
"Senin Dolce&Gabbana'cılar yanlış fuara gelmiş galiba," diyorum. 
"Nasıl da gördün onları?" diyor homur homur. Benden önce o ikiliyi gördüğüne ama bana söylemediğine kalıbımı basarım.

Uçak yolculuğu rüya gibi geçiyor. Bir menü uzatıyorlar, oradan yemeklerini seçiyorsun. 
Ay ne yesem acaba? 
Yanında fırın patates ve Toskana usulü sebzelerle ızgara kılıç şiş mi, sote ıspanak, közlenmiş kırmızı biber ve tereyağlı pilavla servis edilen taze baharatlı ızgara tavuk mu yoksa bal kabaklı, garganelli makarna mı?
Garganel ne diye sormayın lütfen. Ben de bilmiyorum. Bu yazıyı yazdıktan sonra cahil kalmamak için google amcaya sormayı düşünüyorum.



''Ekonomi klasın tavuğuna ne oldu?'' diye soruyorum Selçuk'a. 
''Arkadakilere hâlâ servis ediyorlar."
İster inanın ister inanmayın, durmadan bir şeyler getirip duruyorlar.
Bildiğiniz Big Chef's yemeği sunulanlar. 
Uzun kayık tabakların üzerine yatırılmış yemekler son derece lezzetli. 
Tüm yolculuklarımı genellikle çubuk krakerle geçiren ben şok oluyorum. 
Ekonomide servis edilen, ağır kokulu saçma sapan tavuk yemeklerini ve kütük köfteleri görünce, ''Öyle kapının kenarına aşçı kıyafetli birini dikmekle olmuyor bu işler!'' diye bağrınan ben, ön tarafta dağıtılan yemekleri görünce bu aşçı kılıklının zaten ekonomi sınıfı yolcular için orada dikilmediğini anlamış oluyorum.
Ah bu ben!


Neyse yemekten önce mozarellalı domates, peşinden tadına doyamadığım kabak çorbası, son olarak da kılıç balığıyla yemek işini atlatıyorum. 
"Ben daha bir şey yemiycem, çatlayacağım az sonra," diyorum ki tatlı arabası dolaşmaya başlıyor. Elbette tek başına değil, iki hostesle. 
Tatlı olarak ne alırsınız? 
Ne alayım Selçuk? 
Baklava, taze meyve, dondurma...
Bir sürü bir şey daha var da ben şiş karnımdan hareket edemiyorum. 
"Dondurma" diyorum. "Bir top olsun!''
İçimden şöyle bir cümle geçiyor: Ulan Özlem, patlayacaksın az sonra. Dondurma mı görmedin ömründe? 
Gollum kılıklı da şöyle diyor: Ulan Özlem! Bir daha ne zaman business sınıfta uçacaksın? Boşver, ye işte!
Yiyorum.
Bir de kahve söylüyorum. 
Türk kahvesi istesem onu da yaparlar mı acaba?

Sıcacık havlular geliyor, kahvaltıda ne istersiniz diye soruluyor, çikolata ikram ediliyor. 
Hizmette sınır yok. 
Görevlilerin hepsi son derece güler yüzlü. 

"Yatağınız için uyku setinizi hazırlamamızı ister misiniz?" diye soruyorlar.
Selçuk, "Cahilliğini belli etme, bana bak, ben nasıl davranıyorsam öyle davran," diyor.
"Sen ailemizin rızkını buralara yatır, bir de utanmadan hava at, öyle mi?" diye atar yapayım diyorum. Benim gibi bir business class yolcusuna yakışmayacağına karar verip susuyorum.
"Bir daha mil falan isteme benden. Herkes kendi millerini harcasın," diyorum. 
"Senin hiç milin kalmadı ki zaten!" diye cevap veriyor. 
Koltuğumun kenarındaki tuşa dokunup koltuğumu yatak konumuna getiriyorum. 
Sabah kahvaltısı verilene dek mışıl mışıl uyuyorum. 
Çin'e vardığımızı anlamıyorum bile.

Ekonomi sınıfıyla business sınıf arasındaki perdenin neden hep kapalı tutulduğunu artık daha iyi anlıyorum. 
Kokulu taş köfteyle pilavın yerine kılıç balıklarının servis edildiğini bilse insanlar havada isyan çıkar vallahi. 
"Şimdi bundan sonra hep burada mı gideceğiz biz seyahatlerimize?" diye soruyorum Selçuk'a. 
"Yooo!" diyor Selçuk nidasına bir sürü o harfi ekleyerek. 
"Bunu da nereden çıkardın? Benim ne zor şartlarda çalıştığımı anla istedim, hepsi o kadar!"

Not: Garganel makarnanın şekliymiş. Fotosunu koyuyorum ki kimse benim düştüğüm duruma düşmesin.

20 Mart 2015 Cuma

Sevgili Günlük


Sabahleyin telefonum uzun uzun çaldı. Yukarı kattaydım. THY ile yaptığımız uçuşlarımız bir türlü mil hesabımıza işlenmediği için uçak biletlerinin numarasını bulmakla meşguldüm. Zor iş tabii. E-postalardan çıkarırım diyordum, sonra biletlerin çıktısının olduğunu hatırladım. ''Hadi!'' dedim. ''Boşu boşuna fazladan bir çıktı alıp, dünyayı yok etmek için fazladan bir adım atma!''

THY kontuarındaki çalışanın yapması gereken şeyi yapmadığı için uğraşıp duruyoruz şimdi. Bir de uçuş Lufthansa ile yapılan ortak bir uçuş olduğu için kalkıp THY bürosuna gitmek gerekecek. Selçuk bu işi üstlendi.

Telefon can arkadaşımdanmış. Çok hasta bu aralar. Şu herkesin yakalandığı ve kurtulmanın çok zor olduğu griple uğraşıyor. Gece rüyasında beni görmüş. Bir türlü dilinden o kelime dökülmedi ama ölmüşüm anladığım kadarıyla.
''Bir şeyim yok!'' dedim. ''Ateşlenmişsindir sen gece!''

''Yok.'' dedi. ''Biraz daha iyiyim.''

''Bu aralar çok kasvetliyim ben. Onun hissetmişsindir sen.'' dedim.
Birilerinin senin için endişelenmesi ve seni sevmesi güzel şey.
''Kırk yaşıma geliyorum ya ben bu mayıs'' dedim. ''Ondan bunalımdayım.''

Yaş otuzbeş, yolun yarısı; peki ya kırka ne demeli?



Bu blogda ben bir zamanlar 35 yaşıma girdiğimi de yazmıştım. Zamanın böyle çaktırmadan akıp gitmesi çok sinir bozucu.
Bunalıma falan giremeyeceğim, o da başka mesele. Zamanım yok. Hızla akıp giden zamana inat zamanımı boşuna harcayamayacağım.

Dün gittiğim Yazı Evi bana iyi geldi. Bir masanın etrafında toplanmayı, birbirimize yazdıklarımızı okumayı ve yetkin birinin yazdıklarımız hakkında konuşması iyi geliyor. Kapıdan dışarı çıktığımda kendimi çok güçlü hissediyorum. Etrafımdaki kalabalığı dağıtmak, sokaktaki her dükkana girip içimdeki tüm saklı kelimeleri hediye etmek falan geliyor içimden.

Sonra geçiyor elbette!

Yine de bugünün fena bir gün olmayacağını hissediyorum. Sevdiğim bazı şeylerin sevilmeyi ne kadar da hak ettiğini fark etmek iyi geliyor. Bunu düşünmeme sebep evdeki canlı varlıklar değil :) Onlar hep sevilesi zaten...
Lizbona Gece Treni hala beni ilk okuduğum günkü gibi etkiliyor. Yine saklı cümleler kafamda, gözlerimin önünde dolaşıyor, yine ben de yazma isteği uyandırıyor.

Doğum günüm için bu sefer güzel bir pasta istiyorum. Üstüne hayallerimi koyayım :)
Hımm, bir de Lizbon'a biletlerimi aldım. Bu sefer uçağın kaçta kalktığını adım kadar iyi biliyorum.

16 Mart 2015 Pazartesi

Lizbon uçağını nasıl kaçırdım?


Fotoğraf: Şuradan
Bazen şöyle şeyler olabiliyor: Hiç beklemediğin bir anda uzun zamandır hayalini kurduğun bir tatile doğru uzanan uçağı kaçırabiliyor, unutmamak için yüzlerce kez kendine tekrar ettiğin bir şeyi bavuluna koymayı unutabiliyor, başkalarının başına gelebilecek şeylerin kendi başına gelebileceğine inanmıyorsun. 

Evet... Lizbon uçağını kaçırdım.
Uçağı kaçırmama çok üzüldüm ama buna pek de şaşırmadım. 
Kendi paramı kazanıp, benimle aynı seyahat etme zevkini paylaşan biriyle evlendiğimden beri geziyorum. Hayatımda yaptığım en doğru hareketlerden biri yıllardır orada burada gezinip durduğum bu adamla evlenmek. Aynı ortak zevkleri paylaşıyor olsak da birbirimizden tümüyle farklı iki insanız. 
Kitap okumaktan, sinemaya gitmekten, gezmekten ikimiz de çok hoşlanırız. Bunun yanında ikimiz de içkiyi sıcak bir yaz gününün ortasında bir kadehte bırakır, sessizliğe övgüler yağdırabilir, yan yanayken susup mutluluktan uçabiliriz.
  • Ben kızdığım zaman yağıp gürlerim; o sessizce bekler, düşünür, fırtınanın geçmesini bekler.
  • Ben önümüze bir hedef koyar, bunu yapmak için kafasının etini yer, heyecanımı neden paylaşmıyorsun diye vıdı vıdı konuşurum, iş yapmaya gelince ''Yoruldum ben, vazgeçelim!'' derim; o, ''Başladığımız şeyi bitirmemiz lazım!'' der, söylediklerimin hepsini duymazlıktan gelir, yürümeye devam eder.
  • Ben uykusuzluğa hiç dayanamam, yılbaşı gecelerinde bile gece saat 12'yi gösterdiğinde yatalım derim; o cin gözlerle bana bakar, daha çok erken der. 
  • Ben sabah çok erken kalkmak, güne merhaba demek isterim; o uzun süren sabahları sever.
  •  Ben duygularım beni nereye götürürse oraya giderim; o kılı kırk yarar.
  • Ben planlarım; o yaptığım planı inceler, tüm güvenlik önlemlerini alır, adı Pimpirikli'ye çıkar.


Demem o ki, muhtemelen havaalanından belki de bir kavgayla dönmemiz gerekirdi eve. Oysa öyle olmadı. Ben Lizbon'a gidecek uçağın saatine yanlış bakmıştım; hem de birkaç kez. Atatürk Havaalanı'ndan saat 7.30'da kalkan uçak, Lizbon saatiyle 10.30'da orada oluyordu. Biletin çıktısını almama rağmen uçağın saatinin 7.30 olduğunu hiç fark etmedim. Selçuk bana her sorduğunda 10.30 dedim. O, her yolculuk öncesinde mutlaka check-in yapmasına rağmen bu sefer nedense onu yapmayı ihmal etti. Bir gece önce bu işlemi yapsaydık uçağımızın saatini görecek ve uçağı kaçırmayacaktık. Beraber bir uçağı kaçırmak için ne gerekiyorsa hepsini yaptık. Bavulumuzla beraber yağmurlu bir hafta sonunu geçireceğimiz evimize geri döndük.

Olan oldu bir kere. Bundan alınacak dersi anlamak gerekiyor. 
Çok seyahat ediyoruz. Bu sebepten buna çok alıştık ve rahatladık. Bir yere gitmek bizim günlük rutinimizi bozmuyor. Aynı günün akşamında eve gidiyor, yemeğimizi yiyor, yatmadan önce bavulumuzu hazırlıyoruz. 
Yirmi yıldır seyahat eden bir insan olarak böyle bir olayın başımıza gelmesi kaçınılmazdı herhalde. 
Şimdi kendimizi toparlama zamanı. 

Peki bir uçağı kaçırırsan ne öğrenirsin? Olmasın ama olur da uçağınızı kaçırırsanız başınıza geleceklerden haberdar edeyim sizleri.

  • Thy artık eskiden olduğu gibi uçak için geç kalan yolcularını arayıp, ''Nerede kaldınız?'' diye sormuyor.
  • Kaldı ki, check-in işleminizi tamamladınız, Boarding Pass'i aldıız içeri geçtiniz. Burada da gözünüzü açık tutun. Saatinize bakmayı ihmal etmeyin. THY anons uygulamasını burada da kaldırmış. Boarding'e geç kaldığınız an bavullarınız uçaktan indiriliyor. Size de yapacak bir şey kalmıyor. 
  • Benim gibi uçak biletinizi aylar öncesinden bir kampanya kapsamında almışsanız, gidiş uçağınızı kaçırdığınız an dönüş uçak biletiniz otomatikman iptal ediliyor. Bir sonraki uçağa bilet alıranız elinizde tek bir gidiş biletiyle kalıyorsunuz. Ne yazık ki bilet satan görevliler sizi bu konuda uyarmıyor. Haberiniz olsun.

Birkaç ay önce bir arkadaşım Nice'e giden uçağını kaçırmış ve 800,00 TL vererek bir gidiş bileti daha almıştı. Dönüş biletinin olmadığı ne yazık ki bileti aldıktan sonra öğrenmiş, 1500,00 TL tutarındaki dönüş biletini de doğal olarak alamamıştı. Onun başına gelenleri ondan dinlememiş olsaydım ben de bu uygulamadan haberdar olamazdım. 
Umarım bu söylediklerimi deneyimlemek zorunda kalmazsınız. Yine de kulağınızın bir köşesinde küpe olsun söylediklerim. 

Eh, hepimize güzel günler olsun o zaman. :)