Vietnam Gezisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vietnam Gezisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2014 Çarşamba

Dünyada cennetten bir köşe varmış sahiden!

Halong Bay'e gitmiştik. Bir çoğunuz buranın adını Ayşe Arman'ın Vietnam gezisi ile ilgili yazılarından duymuştur. ''Cennet'', diyordu Halong Bay için. Abartmamış inanın.

Biz Halong Bay'e gittiğimizde yağmur çisil çisil yağıyordu. Otobüsün camına başımı yaslamış, öylece düşünüyordum. Böyle zamanlarda insan ne düşünür ki? Hiçbir şey!

Camın arkasından yol boyunca gözlerimize ulaşan manzara ülkenin tüm fakirliğini gözler önüne seriyordu zaten. Çekirge, karafatma, elma kurdu, yılan daha da ötesi köpek yiyen bir halktan bahsediyoruz. Oturduğumuz yerden ahkam kesmek kolay tabii ki. Canları çok istediğinden akla gelmeyecek bu hayvanları yediklerini düşünmek insanın kendini kandırmasından başka bir şey değil! Yıllarca savaşmışlar, toprak altında bir metreyi bulmayan sığınaklarda yaşamışlar, aç kalmışlar ve ne bulurlarsa onu yemişler. Bunlar benim düşüncelerim elbet, kimseyi bağlamaz.


Köpek yemenin içime dokunan acıklı kısmının ötesinde, yedikleri diğer şeylerin hiçbiri ne midemi bulandırdı, ne de şaşırttı beni.

Arkamızda bıraktığımız küçük liman!
Halong Bay ise Tanrı'nın Vietnamlılara bir armağanı sanki. Denize yakın yaşıyor olmanın verdiği tanıdıklıkla, Güney Çin Denizi'ne yaklaşır yaklaşmaz burun deliklerimin titrediklerini hissettim.

Hâlâ bir belirsizlik içinde arabada yolculuk ediyoruz. Yağan yağmurun naifliği beni yanıltıyor olsa gerek çünkü buraya kadar gelmemize rağmen tekneye binebilme ihtimalimiz zayıf. Fırtına yüzünden Hoi An'a gidemedik ama buraya kadar gelmişken denizin üstünde bir gecemi geçiremezsem üzüleceğimi biliyorum.

Cennetin tam kıyısındayım ne de olsa!




Bizi konaklayacağımız tekneye götürecek olan küçük teknenin olduğu limanın kenarına kurulmuş kafenin içinde bekleşiyoruz. Kader anını bekliyoruz. Kafe derme çatma bir yer: sevimsiz, soğuk!
Lily'den beklediğimiz haber geliyor sonunda. Tekneye bineceğiz ve Halong Bay'de bir gece konaklayacağız.

Rutin Vietnam kanunlarından biri gereği can yeleklerimizi üzerimize geçiriyoruz. Tekneye binme izni çıktı ya, bu sefer açıkta sıralanmış tekneler içinde gözlerimle en güzel tekneyi seçmeye çalışıyorum. Üzerinde yeşil bitkilerin olduğu bir tekneyi gözüme kestiriyorum. Açıktaki teknelerin içinde en güzeli bu tekne. Dileklerim bir kez daha gerçekleşiyor ve bizi taşıyan minik tekne bu büyük teknenin kenarına yanaşıyor.

Teknenin restoran olarak kullanılan üst katına çıktığımızda görevlilerden biri bize tekne ve tekne kuralları ile ilgili uzun açıklamalarda bulunuyor. Huzuru bozan bir ses gibi algılıyorum görevlinin sesini. Aklımdan geçen tek şey şu: Birazdan aşağı kamaramıza ineceğim, üstümdeki monttan kurtulup rahat bir kıyafete kavuşacağım ve sonra tekrar buraya çıkıp yağmaya devam eden yağmurun tadını çıkarmak için camın kenarındaki yerimi alacağım.

Tekneyi de, kamaramızı da çok beğeniyorum. Güneşin kendini göstermesine duacıyım ya, yine de her şey  çok güzel!
Yola çıktığımızdan beri o kadar hızlı hareket ediyoruz ki, kendimizi dinlemek için fırsat bulamadık. Ben Halong Bay'de teknenin içinde tam da şu anda oturup keyifle bir çay içmek istiyorum. Hepsi bu!

''İstanbul'da bir bayramı bırakıp geldim buraya. Sakince uzanan Güney Çin Denizi üzerinde bir noktaya indirgenmiş olarak teknenin güvertesinde oturuyorum. Bu an'a dair düşünülecek hiçbir şey yok. Denizden gökyüzüne doğru irili ufaklı yükselen kireç taşı oluşumları tarifi zor bir görüntü oluşturuyor. Küçük tepeciklerin üstü paletten alınıp, bolca sürülmüş bir yeşille ağaçlandırılmış gibi. Belki tuhaf ama, altında denizin olmadığı bir Kapadokya hayali canlanıyor gözümün önünde.''
Tekneye, denizin ortasında olmaya, hafif hafif çiseleyen yağmura ve kalabalığın içinde bulabileceğime inandığım yalnızlığa seviniyorum. Hava biraz daha güzel olsaydı, denize bile girerdim. Birkaç saat önce burada olabilme ihtimalim bile yoktu. Yağan yağmura inat, emekten ve kano gezintisinden sonra arkadaşlarım denize girecek. Ben çayımı alıp keyif yapmayı tercih edeceğim.

Sanki düşündüklerimi yukarıda duyup, dinleyen ve her dileğimi yerine getiren biri var. Yemeğe oturduğumuz zaman hepsi birbirinden lezzetli yemekler geliyor masaya. Deniz ürünleri olduktan sonra mutluluğuma diyecek yok; lakin olur olmaz her şeye kişniş katmasalar nasıl güzel olur. Ne zaman ağzıma şu otun tadı gelse, kalıveriyorum öyle. Sabun ısırmak ve onu yutmaya çalışmak gibi bir şey kişniş yemek. Vietnam'da hiç yapmadığım ve yapılmasından hoşlanmadığım bir şey yapıyorum: Birkaç kez yemeğimi ağzımdan peçeteye çıkarıyorum. Üzgünüm ama benim için kişnişin yenir yutulur bir yanı yok.

Tabakta tek başına görünen şey, yengeç dolması. Kendiminkini yedikten sonra, Selçuk'un tabağındakini de yiyorum.
Biraz sonra küçük kanolara binerek denizin ortasındaki balıkçı kasabasını görmeye gideceğiz. Yazmaktan çok fotoğraflarla göstermeye çalışacağım oraları da.
Çiseleyen yağmurun tadına bakmak için teknesinin üst katına çıkıyoruz.



Aşağıdaki son fotoğraftada mutlu sona ulaşmış beni görmektesiniz. Allah kimseyi çaysız bırakmasın!


Benimle Halong Bay'e hangi kitap gitmiş, bilin bakalım?


12 Ocak 2014 Pazar

Ho Chi Minh Kompleksi ve Mozolesi...

Sabah uyandığımda Hanoi'de beni neyin beklediğini bilmiyorum. Bir gece önce tanıştığımız Lily, içimi serin tutmama sebep. Belli ki işini biliyor ve Hanoi'de bizi güzelce gezdirecek. Bu kadar yolu gidip geldikten sonra, Saygon'daki rehberimizden dolayı şehri eksik kalmış hissediyorum. Her ne kadar bir şehri tanımak için bu kadar kısa süreli konaklamalar yeterli olmasa da, içime ukde kalan acı başka gezilerden bildiğim bir acı: Saygon'u yürüyerek gezmedim ve sokak aralarında dolaşmadım!

Güzel bir kahvaltı sonrasında ekip olarak bindiğimiz otobüsten geniş bir meydanın kenarında iniyoruz: Ba Dinh Maydanı.

Ho Chi Minh Mozolesi:

Meydanın bir köşesinde Lily bizi durduruyor. Bulunduğumuz yerden Ho Chi Minh'in mumyalanmış bedeninin bulunduğu Ho Chi Minh Mozolesi'ni rahatlıkla görebiliyoruz. Ne yazık ki, Vietnam'lıların çok saygı duyduğu ve sevdiği bu devlet adamının bedenini göremeyeceğiz. Ünlü devlet adamının bedeni her sene birkaç ay bakıma alınıyormuş ve biz o döneme denk geldik. 
Şimdi masamda oturmuş Ho Chi Minh'in bedeniyle ilgili böyle cümleler kurarken tuhaf hissediyorum kendimi. Açıkçası oturduğum yerden, bedenin bakıma alınmasını daha uygun anlatacak kelimeler de bulamıyorum.






Ho Amca, 19 Mayıs 1890 yılında Nghe An bölgesinde doğmuş, 2 Eylül 1969 yılında da ölmüş. Tüm Vietnamlıların samimi bir saygıyla andıkları Ho Chi Minh, tüm yaşamını Vietnamlıların ulusal bağımsızlıklarını kazanmaları için adamış. Ho Amca öldükten sonra da, Hükümet ulusal kahramanlarının sonsuza dek yaşaması için bu anıt mezarı yapmayı uygun görmüş. 

Şöyle diyor Lily: ''Ne bu anıt mezar, ne de vücudunun mumyalanması Ho Chi Minh'in kendi isteği değildi. Aslında o yakılmayı ve küllerinin tüm Vietnam topraklarına savrulmasını istemişti. Çok uzun yıllardır, çok istemesine rağmen Güney Vietnam'a gidememişti ve Güney Vietnam halkı da Ho Amca'yı görmemişti. Ho Chi Minh'i görmeyen Güney Vietnam'lıları Ho Amca'nın bedeninden mahrum edemezdik.''

Ho Amca öldükten sonra bedeninin saklandığından kimsenin haberi yokmuş. Hanoi'nin biraz güneyinde bir bölgede, Ho Chi Minh Kompleks'i bitene dek, beden de saklanarak korunmuş. Vietnamlılar, Ho Chi Minh'in bedeninin mumyalandığını ve halkın ziyaretine açılacağını kompleksin açılmasıyla beraber öğrenmişler. 
Bizim giremediğimiz mozoleden içeri kolları ve bacakları örten bir kıyafetle girmek şart. Bedenin yanından tek sıra halinde, bekleme yapmadan geçmek gerekiyormuş. İçeride konuşmak ve fotoğraf çekmek ise kesinlikle yasak.

Lily, Ho Amca'nın tüm yaşamı boyunca gezdiği, yaşadığı ve çalıştığı ülkeleri teker teker anlatıyor bizlere.

Gidecek olanlara kısa bir bilgi:
Açılış saatleri: Pazartesi ve Cuma hariç, haftanın 5 günü
Kasım-Mart arası: Sabah 8.00 ile 11.00 arası 3 saat
Nisan-Ekim arası: Sabah 7.30 ile 10.30 arası 3 saat
Ekim- Kasım- Aralık aylarından birinde her sene bir ay, bedenin bakımı için tüm mozole kapalı.

Ho Chi Minh Mozolesi'nin bulunduğu Da Dinh Meydanı, 2 Eylül 1945 yılında Ho Chi Minh'in ''Vietnam Bağımsızlık Bildirgesi''ni okuduğu tarihi alan. Meydan aynı anda 200.000 kişiyi içine alabilecek kadar büyük.

Başkanlık Sarayı:

Geniş meydanda ilerleyerek içinde Başkanlık Sarayı'nın (Presidential Palace) bulunduğu geniş bahçenin önüne geliyoruz. Lily burada her birimiz için birer bilet alıyor. Yeşillikler içindeki bahçe kapının dışından bile güzel gözüküyor.


Bahçenin içine adım adıp biraz ilerlediğimizde parlak sarı boyalı, güzel bir evle karşılaşıyoruz. Burası Başkanlık Sarayı'ymış. 1901-1906 yılları arasında bu bina Fransız sömürgeciler tarafından, Hindiçini Genel Valisi'nin sarayı olarak inşa edilmiş. Vietnam Hükümeti tarafından burası Ho Chi Minh'in konaklaması için terhis edilmiş ama Ho Amca bu teklifi, burada Vietnam aleyhine kararlar alındığı için reddetmiş. Ho Chi Minh burayı 1945-1969 yılları arasında yirmi dört yıl boyunca çalışma ofisi olarak kullanmış. Bir de yabancı devlet adamlarını ağırlamak için!




Şimdi sırada Ho Chi Minh'in yaşadığı basit ev var.

19 Aralık 2013 Perşembe

Gece yarısında mezardan çıkan kemikler...

Heyecan uyandıran bir başlık attım ki uyuyanlar uyansın ve ben gitmeden önce vereceğim dedikoduyu dinlesinler. 

Görüldüğü üzere ben, artık cümle alemin alıştığı üzere Vietnam- Kamboçya gezisinden geldiğimden beri yazacaklarımı bir türlü bitiremedim. Allah'tan yazacağım her bir  şey, hem defterlerimin hem de beynimin bir ucunda duruyor.. Şunu da yazmalısın Özlem bunu da şeklinde her an yazacaklarımı anımsayarak kendime vicdan azabı çektirmeye devam ediyorum.

Vallahi anlatacağım. Ama ne zaman? 
Merak uyandırmak da değil niyetim! Çok işim var ya, sahiden çok işim var. Yetişemiyorum. Her akşam işten geldikten sonra oturup yazacağım diyorum, oğlanın ödevleri bitip yatırana kadar saat neredeyse on bir oluyor. Sonra koltuğa serileyim, iki dakika kendime geleyim derken, kendim değil ama uykum geliyor. Evet, uykusuzluğa dayanamıyorum. Yılbaşı gecelerinde plan yapmaktan ısrarla kaçınıyorum çünkü planlarım en fazla saat on iki sularına kadar sürebiliyor. 

Nasıl elmanın sadece tarçınla karışıp elmalı kurabiyenin içine harç olmak için yaratıldığına inanıyorsam, insan evlatlarının da en fazla gece on ikiye kadar ayakta kalmak için yaratıldığına tüm kalbimle inanıyorum. 

Bu durumda anlaşıldığı üzere geceleri yazamıyorum, ama çok iyi uyuyorum. 

Ben Cuma günü Singapur, oradan da Tayland'a doğru yola koyulmadan önce size küçük bir hikâye anlatacağım. 
Ho Chi Minh City'den Hanoi'ye geldiğimizde söylediğim gibi rehberimiz Tiin'den kurtulmuştuk.
Her hikâyenin nasıl bir anlatıcıya ihtiyacı varsa, Vietnam maceramızın da dile gelmek için Lily'ye ihtiyacı varmış da, biz bunu bilmiyormuşuz. 

Hanoi'deydi galiba, hava çoktan kararmıştı ve biz otelimize dönmeye çalışıyorduk. Şehre girişimizle beraber yoğun bir motosiklet trafiği etrafımızı sardı. Yolun kenarındaki kaldırımlarda yemeklerini yiyen kalabalık, birkaç gündür görmeye alıştığımız tanıdık görüntüleri oluşturmuşlardı. Bir gün önce Lily Vietnam'da kaldırımların yürümek için değil, insanların yaşamlarını sürdürmesi için kullanıldığını anlatmıştı. Kaldırımlar, evlerin yemek odaları gibiydi tıpkı. Göz göz dükkanların önünde küçük tabureler ve masalar vardı. Kaldırımlara konulmuş kocaman tencerelerde yemekler ( özellikle pho- fö çorbası) pişiyor, Lily'nin söylediğine göre de hemen hemen tüm Vietnamlılar buralarda yemeklerini yiyorlardı. (Evde yemek yapmak, sokakta yemekten daha pahalıymış.)



Daha sonra daha fazla şaşıracağımı bilemeden, küçük tezgahların üstündeki pişmiş olarak duran köpeklerin görüntüsüyle kalakaldım. Hani hep duyulan hikâyelerdi bunlar, şaşırmamam gerekirdi. Kaldı ki ne farenin pişmiş görüntüsü iğrendirmişti beni, ne de elma kurtlarının çıtır çerez hali. 

Ama köpek başka bir şeydi ya! 
Gezdirdiği turist kafilelerinin bakışlarına ve belli ki cümlelerine alışkın Lily ne bir kızgınlık gösterdi söylediklerimize ne de alınganlık. Her zamanki gibi gülümsedi. 
''Köpek eti yemek, kötü şansı uzaklaştırır kişiden ve aileden dedi. O yüzden yemek lazım. Zaten köpek eti çok kokar. O yüzden evlerimizde pişirmeyiz hiç, yan mahallede bir evde bile pişse kokusundan hemen köpek piştiği belli olur dedi. 
Ah köpek mi, diye ekledi. Bizim için köpek kapıdaki tavuktan farksızdır. Nasıl tavuğu pişirip yiyorsak, köpeği de vakti gelince pişiririz dedi. 

Gece yarısında mezardan çıkan kemikler...

Sonra gün ışığında başka bir gün yolumuza devam ederken, pirinç tarlalarının ortasındaki mezarları merak edip sorduk. 



Eskiden evin büyükleri öldükleri zaman tarlalarına gömülürlermiş. Böylelikle ev ahalisi aile büyüklerinin ya da sevdiklerinin gömülü olduğu tarlaları bırakıp, başka yerlere göç etmezlermiş. 
Mesela dedi Lily, birkaç yıl önce babam öldüğünde biz de böyle yaptık. Babamı kendi tarlamızın ortasına gömdük. Babamın ölümünden beş yıl sonra da annem her zaman yaptığı gibi mahallemizdeki falcıya gitti. (Fortune teller) Babamın mezarını tam olarak ne zaman açacağımızı öğrenmek istiyordu. 

Hikâyenin burasında otobüsün içinde sineklerin bile vızıldamayı kestiğini tahmin ediyorsunuzdur herhalde. 
Nasıl yani diye bağrındık tabii hemen? Babanın mezarını neden açtınız ki? 
Offf, bu bir gelenektir dedi. Açmak zorundayız. Yoksa kötü şanstan kurtulamayız. 

Özellikle erkek kardeşimin yapması gereken bir şeydi bu! Tabii aile fertleri olarak bizim de yanında gitmemiz gerekiyordu. Falcının bize söylediği gibi sabaha karşı üçte annem, ben ve erkek kardeşim yanımıza saf alkol olarak babamın mezarına gittik. Geleneklerimizin söylediği gibi babamın mezarını açtık çünkü her bir kemiğini çıkartıp alkolle temizledikten sonra bir kutuya koyup tekrar gömmemiz gerekiyordu.
Kendinizi düşünebiliyor musunuz? 
Gecenin bir yarısı elinizde kazma, kürek, alkol ve bir bezle babanızın mezarının başındasınız.

Neyse ki Lily ve ailesi şanslıymış çünkü falcı babasının mezarı için açılması gereken doğru zamanı söylemiş. Babası ilaç kullandığı için mezarın açılması gereken üç seneden fazla beklemişler. Zaman zaman hasta ve ilaç kullanan insanlar öldükten sonra hemen çürümüyorlarmış ve o zaman kemiklerden kalan etleri sıyırmak gerekiyormuş.

Hoş olmuyor tabii, dedi.
Biz de sustuk.
Halimize şükrettik. 
Köpeğin çektiği de neymiş ki?
Mezarda bile rahat yok insana burada!

7 Aralık 2013 Cumartesi

Saygon'a veda...

Can Tho'dan ve Mekong Nehri'nde yapılan bir geziden havaalanına dönmeden önce Ho Chi Minh City'ye yani eski adıyla Saygon'a uğruyoruz. Eksik kalan çok şey var biliyorum ama bu şehrin hakkını bu saatten sonra ne yaparsak yapalım veremeyeceğimizin de farkındayım.

Gelmeden önce doldurduğum Saygon'da yapılacaklar listesinin altını dolduran her madde, yazıldığı şekliyle duruyor.

  • Cu Chi Tünelleri'ne gidilecek.
  • Notre Dame de Saigon Kilisesi'ni unutma!
  • Postaneyi gezmeden ve Kuzey'e oradan bir kart atmadan gelme!
  • Başkanlık Sarayı!!!
  • Savaş Müzesi (War Museum)

Benim liste öylece defterimin arasında yatıyor. Herhalde başka bir zamanı bekliyor üzerine işaret konsun diye. Hayır, Kuzey'e kart atmadan gelme! yazmışım. Hızla harekete geçmem gerek.

Cu Chi Tünelleri aklımda kalıyor. Şehrin 70 kilometre uzağında bulunan, savaş sırasında Viet Kong'lu gerillaların içinde yaşamlarını sürdürdüğü bu tünellere gitmemiz imkansız gözüküyor. Gitsek dahi, benim bu tünellerin içine girmem imkan dahilinde değil. Yine de Vietnam'a ve özellikle Saygon'a gelmişken, tünellerin bu kadar yakınına kadar ulaşmışken gidememek, şu gezgin ruhuma yakışmıyor. İçimden kendimi ayıplıyorum.

Vietnamlılar, bizim Amerikan filmlerden öğrendiğimiz üzere 1965-1973 yılları arasında sekiz yıl sürmüş bu savaşa Vietnam Savaşı demiyorlar. Hemen düzeltiyorlar: Onların lügatında sekiz milyon sivilin canını alan, yaraları bir türlü tam anlamıyla iyileşemeyen savaşın adı Amerikan Savaşı.

Amerikan Politikalarını şimdi daha iyi öğrendik ya, yine de sormadan edemiyor insan kardeşim ne işiniz varmış buraya diye?
Pek tabii, komünizmin önünü kesmek için dökülmüş bunca kan.

Cu Chi Tünelleri'ne gidemeyeceğimizi usulca kabul edip, Saygon'un bana sunmayı kabul ettiği yerlere çeviriyorum bakışlarımı.
Vietnam hâlâ komünizmle yönetilen bir ülke. Saygon şehrinin adının değiştirilecek yerine ismi verilen Ho Chi Minh (Ho Amca'nın şehri) ise ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu. Tüm ülkede Ho Amca'ya inanılmaz bir saygı gösteriliyor.

Otobüsümüz ilk önce Başkanlık Sarayı'nın önüne yanaşıyor. Trafik yavaş yavaş hızlanmaya başlamış. Motosiklet trafiği sokakları neredeyse bütünüyle ele geçirmek üzere. Demir parmaklıklı geniş kapının önünde otobüsten iniyoruz. İçeri girmemizin imkanı yok. İçeri girip girmemenin mümkün olup olmadığını bilmiyorum ama, fotoğraf çekilmesinin yasak olduğunu birçok blogda önceden okumama rağmen, rehberimiz Tiin fotoğraf çekebileceğimizi, bunun sorun yaratmayacağını söylüyor. Tiin'in İngilizcesine tam alışmışken ondana ayrılıyor olmak çok üzücü.
Başkanlık Sarayı'nın kapısında, Caddebostan'da Vakko'nun önünde fotoğraf çektiren Balkan turistler gibi diziliyoruz. Başkanlık Sarayı'nın içini görsem de bir şey farketmeyecek ya, hırs yapıyorum işte.





Başkanlık Sarayı'nın önünde bir poz fotoğraf çektirmenin bedeli: Paha biçilemez. Yukarıdaki listenin bir maddesine çentik atmış oluyorum böylece. 

Buradan otobüse binerek Savaş Kalıntıları Müzesi'ne gidiyoruz. (War Remnants Museum)
Bir gezgin için en kötü şey, görmek istediği yerleri hızlı bir şekilde gmrnek zorunda olması. Her kafadan ayrı bir ses çıkmasını ayrı bir yere koyacak olursak, (ki bu seyahati paylaştığım her arkadaşım çok uyumlu ve iyi niyetliydi) bir program dahilinde hareket etmek zor oluyor. Ya da ben öyle hissediyorum. Elini kolunu sallayarak gezme ihtimali sanki insanın elinden alınıyormuş gibi geliyor bana.
Savaş kalıntıları Müzesi'nin önüne geldiğimizde kapının önünde bir müddet durup, etrafıma bakındım. 
Binanın önünü kaplayan geniş alanda savaş sırasında Amerikan Ordusu'nun kullandığı savaş uçakları, tanklar, toplar duruyordu. Ne tuhaf ki savaşın üstünden çok zaman geçmemesine rağmen, bugün turistlerin dışında Vietnamlilar bile fotoğraf çektiriyordu. 

Üç kat halinde sergilenen savaş kalıntılarını üst kattan başlayarak gezmeyi uygun gördük biz. Hızlı adımlarla binanın üst katına çıktık.




Savaş muhabiri Robert Capa'yı Hemingway ile birlikte katıldıkları savaşlardan hatırlayanalar mutlaka olacaktır.  O da bu savaş sırasında hayatını kaybediyor.




Rehber, savaş sırasında kullanılan 'orange agent', portakal ajanı isimli kimyasalın kullanıldığı andan itibaren beş nesli etkilediğini söylüyor. İki nesli geride bıraktık diyor. Hâlâ önlerinde acıyla karşı karşıya kalacak üç nesil daha var.




Müzeden sonra meşhur Postane binasına gidiyoruz. Fransız sömürgeciliğinin izlerini taşıyan yapılardan bir tanesi de Postane...
Notre Dame de Saigon Kilisesi ise Paris'te bulunan Notre Dame Katedrali'nin daha küçük bir versiyonu. Gittiğimizde kilise kapalı olduğu için sadece dışardan fotoğrafını çekebildik.










5 Aralık 2013 Perşembe

Mekong Nehri'nden kareler!

Nehrin üzerinden fotoğraf makinemin kadrajına düşenler!