Woody Allen Filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Woody Allen Filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2018 Salı

Sonbaharın dayanılmaz güzelliği, yeni okul yılı...

     Cuma akşamı eve gittim. Aklımda yapılacak işler; daha doğrusu ortalıktan toparlanacak nesneler meselesi. Bu nesnelerin genelini alıp alıp etrafa saçtığım kitaplar oluşturuyor. Önce mutfağa giriştim. Mutfağımız geniş. Burası için yaşam alanımız desem abartmamış olurum. Yemek kokusu falan vız geliyor bize. Balık kızartmadıktan sonra pek sorun yok. Burada yiyor, burada içiyor, hatta misafirlerimizi bile burada ağırlıyoruz. Sandalyeler yıllardır üstlerinde yaşadığımızdan çöktü. Salondan aldığımız yastıkları altımıza koyup burada yaşamaya devam ediyoruz. Tüm aile hallerimizin mutfaktan eve yayılmasından çok keyif alıyorum. Oturuyoruz, kalkıyoruz, sohbet ediyoruz, çayımızı tazeliyoruz. Duvara asılmış kocaman bir panomuz; panonun üzerine yapıştırılmış hayatımızdan izler var. Ben en çok Simone de Beauvoir ve Oscar Wilde ile göz göze gelmeyi seviyorum. Mümkün mertebe her sabah selamlaşıyoruz. Duvara asılı kitaplığın üst rafında kitaplar var; hani şu alıp alıp okumadığım kitaplar. Alt raflarda Kuzey'in kitapları, kalemlerle dolu kutular, kırtasiye malzemeleri falan. Okul açılmadan, köprüden önceki son çıkışı kaçırmadan eski defterleri, işi bitmiş kitapları ayırdım. Kalemleri bir kutuya doldurdum. Elime gelen tüm ıvır zıvırı, kullanılmış kağıtları falan da geri dönüşüm kutusuna yolladım. Bizim evde "kalabalığından kurtulması gereken eşyalar" kategorisini kırtasiye malzemeleri ve kitaplar oluşturuyor. Rafları dizip yeni geleceklere yer açınca sanki üstümden bir yük kaldı.
"Rafları düzenledim, içim açıldı." falan diyorum ya, o rafları öyle iki hafta kalması bile mümkün değil. Daha rahatlama döneminin keyfini çıkaramadan karışık içine gömüleceğimizden zerre kuşkum yok. Ama hayat da bu işte! Öyle böyle akıyor.


    İngiltere-İrlanda seyahatinden geldiğimizden beri bloga bir şey yazamadım. Yazacak çok şeyim var; lakin canım yazmak istemiyor. Sonbahar geldi, diye seviniyorum ama parmağımı oynatacak enerjim yok. Akşam eve gidince etrafa bakınıp vaktimi boşa harcıyorum. Bir şeyler yapmaya niyet ediyorum. Bir film seyredeyim diyorum. Ruhum kaldırmıyor. Elimi hangi kitaba atsam çok sıkıcı geliyor. İki sayfadan öteye gidemiyorum. Sanki hayatı uzaktan bir yerlere asmışım da ona erişemiyormuşum gibi. Okulların açılacak olması ve sabah erken mesailerinin başlayacak olması an itibariyle heyecan duyduğum tek şey. 😀 İnsan sabah erken kalkacak diye sevinir mi? Anlayın işte, o kadar renksiz bu aralar yaşamım. Düğünden düğüne, arkadaş toplantılarından başka arkadaş toplantılarına gidip duruyorum. Çok da eğleniyorum. Amma ve lakin, sanki tüm enerjimi yaşadığım o anlarda tüketip eve geldiğimde posamla baş başa kalmışım gibi hissediyorum.


    Yukarıda anlattıklarım yakınmadan ziyade sayıklamalarım. Tıpkı paragraf aralarımda bıraktığım boşluklar gibi hep nefes alacağım boşluklara ihtiyacım oluyor. Bazen kafamdakinin dışında gelişmeler olunca kontrol elimden gidiyormuş gibi hissediyorum. Oysa biliyorum ki yaşam derin alınan nefeslerden ibaret. En büyük sıkıntım boş boş oturduğum zamanlarda bile kafamın durmuyor olması. Çalışmaya, hiç düşünmediğimi zannetsemse aklımdan geçen düşünceleri sıralamakla, tasniflemekle meşgul oluyorum. Şaşkın ördek gibi oluyorum. 😀

     Okuduğum kitaplardaki keyif hallerine bile müdahale ediyorum. Bu kadar sıkıcı kitabı nasıl aldığımı soruyorum kendime. Sahiden bunca kitap sıkıcı olamaz değil mi? Ya da bunca film bu kadar dramatik? Neyse ki güzel şeyler de oluyor. Tüm sessiz sayıklamalarımı duyuyor ve duymamazlıktan geliyorum. Tanıdık, güven veren sıcak şeylere sığınıyorum. Woody Allen, Nora Ephron filmlerini seyrediyorum. Bu akşam spor salonundaki nefes dersine katılacağım mesela. Akşam eve gidince de kitaplığıma bu sefer daha dikkatli bakıp bildik limanlardan birine sığınacağım. Isabel Allende kitaplarından birini çekeceğim raftan ve yüreğim hafifleyecek. Biliyorum. Hissediyorum.💋

Kendime Not: Ah blog, bu aralar seni çok ihmal etsem de seni çok seviyorum. Kuzey dün 9.sınıfa başladı. Evin kapısında servise binmeden az önce zorla bir fotoğraf çekebildim. Elbette yayınlamak yasak. 😀 Bu kadar büyüdüğüne, artık liseli olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Ama işte karşımda duruyor, kendi dertleriyle uğraşıyor. O büyüdükçe ben yaşlanıyorum. Anne olmak ne güzel şeymiş yazayım istedim. Nokta.

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Sevdiğim Filmler- Paris'te bir Geceyarısı.

Vizyona gireceği günü büyük bir heyecanla beklediğim, fragmanını defalarca internetten izlediğim, gösterime girdiği ilk günün akşamında sinema salonundaki koltuğuma gömülüp keyifle seyrettiğim bu filmin geç de olsa ben de dökümünü yapmak istedim. ''Paris'te bir Geceyarısı''ndan bahsediyorum elbet.



Woody Allen'i seviyorum ben; hem de çok! Lise yıllarımda da kitaplarını okur, gülümserdim. Selçuk,
Woody Allen'dan pek haz etmiyor, hatta nefret ediyor. Buluştuğumuz bir nokta var ama; en azından yönettiği filmlerin çok seyredilesi olduğu konusunda ortak bir fikir birliği içerisindeyiz. Ona soracak olursanız, filmlerde oynamasın yeter! 

Anlaşıldı değil mi?

Cumartesi günü arkadaşlarımla yaptığım keyifli sohbetin arkasından, evimin yolunu tuttum. Gün akşama dönmek üzereydi, bir alışveriş merkezinin çılgın havasına çoktan girmiş baba-oğul belli ki beni unutmuştu. Nasıl aç bir vaziyette girdim evden içeri inanamazsınız. Önce kendime çift kaşarlı bir tost yapacak, yanıma çayımı alacak ve bu sefer evimin beni sarmalayan sakinliğinde bu günlerde özlemiyle yanıp tutuştuğum Paris sokaklarımla buluşacaktım.


Evde tek başıma, Paris'e bir geceyarısında kavuşacaktım.
Filmin gösterime girdiği ilk gün sinema salonundaki yerimi almıştım ama içime sindirmek istiyordum işte filmi. Ayrıca çok da özledim Paris'i. Gözümün önünden bilindik bir şanson eşliğinde akıp giden Paris görüntüleri, tanıdığım şehre beni hemen taşıdı. Lüksemburg Bahçeleri'ne her gidişimde beni karşılayan Fareli Köyün Kavalcı'sı yine karşımdaydı işte. Hiç yoktan iyiydi.

Kimler yoktu ki geceyarısı Paris sokaklarında?

Picasso, Dali, Ernest Hemingway, Gertrude Stein, Zelda ve Scott Fitzgerald, T.S Elliot, Lautrec ve daha niceleri...


Hangimiz böyle bir hayalin içine düşmek istemeyiz ki? Paris'e yolu düşen herkes Cafe De Flore'a mutlaka uğramış, sanatçıların uğrak yeri olan bu bohem kafede mutlaka bir kahve içmiştir ve şöyle demiştir kendine, ''Bir zamanlar Sartre ve Beauvoir'in kahvesini yudumlayıp, Hemingway ile sohbet ettiği bu kafede şimdi ben de kahvemi yudumluyorum''

Ya Notre Dame Kilisesi? Paris'in tam göbeğinde tüm görkemiyle bugün milyonlarca insana kapılarını açan bu kilisenin bir zamanlar ciddi bir yıkım kararıyla karşı karşıya kaldığını bazılarımız biliyordur elbet. Tam bu sırada çıkmıştır Victor Hugo sahneye. Notre Dame Kilisesi'nin yıkım kararının alındığı günlerde "Notre Dame'in Kamburu" yazılmamıştır daha. Qasimado ile Esmeralda, Victor Hugo'nun içinde bir yerlerde saklanıp durmaktadır. Altı ay gibi kısa bir sürede yazılan Notre Dame'ın Kamburu, yayınlandığı yıllarda büyük bir yankı uyandırır ve kamuoyu vicdanı kilisenin yıkılmamasından yana çıkar.
Notre Dame Kilisesi benim için Victor Hugo'dur.

Hikayeler kendi hikayelerini içlerinde taşırlar, bir gün yazılacakları umudunu taşıyarak içlerini dökerler bize. Mesela keşke demli bir çay ile beraber nefis bir nargile tüttürebilseydik biz de Hacivat ve Karagöz'le. Geçenlerde şans eseri yolumun düştüğü Bayrampaşa'nın o kaotik karanlığında Karagöz ile Hacivat'ın evini gösterdi bir arkadaşım. Gözlerime inanmak istemedim; etrafı gelişigüzel kalaslarla kaplanmış evin alt katında bir araba tamircisi vardı. Ne güzel olurdu Karagöz ile Hacivat'ın evine konuk olup, yıllardır anlatılan hikayelerine kendi hikayemizi de katabilseydik.

Şehirler nice hikayeler barındırıyor içinde. Her birimiz başka bir yanını görüyor, hayal gücümüzle tat katıyoruz hikayelere. Benimkilerde genellikle edebi kahramanlar oluyor, yazarlar, kelimelerle oynayanlar. Woody Allen'ı bu yüzden seviyorum. Köşe başı hikâye toplayıcı gibi sanki. İnsanlık hallerimizin hepsi gözler önünde. Ben çoğu zaman kendi cümlelerimi buluyorum filmlerinde. Şaşkınlık ve hayranlıkla bir binanın yüzyıllık taşları üzerinde elimi gezdiriyorum. Paris, büyüler şehri. Yıllarca önce ölümüş yazarlar bile hâlâ yaşıyor sokaklarında. Tıpkı filmdeki gibi Montmartre Sokakları'nda yürürken Lautrec'le karşılaşıyorsunuz bir hediyelikçinin vitrininde. Şu meşhur kara kedi her yerden kafasını çıkarıp size bakıyor, bazen de sırtını dikleştirerek.

Pigalle, Lautrec'in Paris'iydi. En yakın yoldaşları ressamın hayat kadınları değil miydi?
Paris sokaklarında geceyarısından sonra ne ressamlar, ne yazarlar yürüdü geçti; ellerinde şampanya kadehleriyle Paris romantizminin tadına vardılar. Nasıldır sahi şimdi Paris?

Woody Allen tüm sevdiklerimi sığdırmıştı Paris'te bir geceyarısına. Bana soracak olursanız daha çok gündüzler ve çok geceler yaşanır ışıkların şehrinde.