Yol Hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yol Hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2019 Salı

28 Gün Meydan Okuması #8-9-10-11

Gün #8- Sizin ve kendim için seçtiğim üç alıntı...



Geç kaldım biliyorum. 😎 Güya günü gününe burada olacak, her güne bir yazı ekleyecektim ama nerde? Anneliğime, işe gidip gediyor olmama, az biraz sosyalleşmeme verin lütfen! Bir de önceden olsa kendimi yerden yere vururdum ama şimdilerde kendimi olduğum kadarıyla kabul etme çabası sergiliyorum. Kumaş bu! Daha gelen yorumlara cevap bile yazamadım ama yarın iş yerinde fırsat bulursam o işin altından kalkmayı düşünüyorum. 

Neydi alıntılar.... Öncelikle alıntı insanı değilim. İnstagramda paylaştığım fotoğrafların altına yazarlardan, şairlerden bir şeyler paylaşmak istedim ama o insan ben değilim. Belki sırf bu yüzden en sevdiğim aforizma Oscar Wilde'dan gelsin. Kendisinin bu sözü benim başucu sözüm gibi bir şey. Mutfağımızı kaplayan panonun üstünde asılı. Umarım benim gibi evin her ferdi her sabah Oscar Wilde'ın bu sözünden ilham alıyordur. 😀

Şöyle demiş Oscar Wilde,

       "Kendin ol. Öbür kişiliklerin hepsinin zaten sahibi var."

Ben de tam onun dediği gibi olmaya çalışıyorum. Neysem oyum. Evet, çabuk sinirleniyorum. Ne yapayım? Öyleyim. Ama onun yanında başka çok güzel özelliklerim de var. Başkası istiyor diye ne kap değiştiriyor, ne de içinde bulunduğum kabın şeklini alıyorum. Seviyorsam seviyorum, sevmiyorsam sevmiyorum. Kuzey'e de hep bu tavsiyeyi veriyorum. Olduğu gibi olsun yeter.

     "İçimizde olanın ancak küçük bir kısmını yaşayabiliyorsak, gerisine ne oluyor?" (Lizbona Gece Treni)

Okuduğum ve en sevdiğim kitaplardan biri Lizbona Gece Treni. Zamansız bir kitap. Her okuduğunda insana başka kapılar açan, düşündüren ve iyi hissettiren. Kötü sonlar da insana iyi hissettirebiliyor bence zaman zaman. Hayatın nerede biteceğini hepimiz biliyoruz nihayetinde? Yukarıdaki kısacık cümledeki soru sık sık aklıma geliyor. Hayal ettiklerimizin sadece bir parçasını yaşıyorsak kalanları ne yapıyoruz dersiniz? 

     "Hayatımızın gerçek yönetmeni rastlantıdır- gaddar, acımasız ve büyüleyici bir cazibesi olan bir yönetmen." (Lizbona Gece Treni)

Rastlantıların hayatımızda çok büyük yeri olduğunu düşünüyorum. Paul Auster'ı da kitaplarında rastlantının izlerini aramasından bu denli çok seviyorum. Tanıştığımız insanlar, evlendiğimiz kişiler, önümüze çıkan fırsatlar, sapaklar hepsi rastlantı gibi geliyor bana. O yüzden hayatın güzel rastlantılarla dolu olmasını diliyorum. 😍

Gün #9- Hakkında beş garip şeyi söyle de bilelim ne kadar arızasın😓

Öyle kaldım şimdi. Kendimi düşünüyorum neyim garip diye. Bizimkilere sorsam akşam olur mu diyeceğim ama eminim ki mantıklı bir cevap vermezler.

📍Mesela şu belki garipliklerimden biri olabilir. Kitap vermekten hiç hoşlanmam. Sevdiğim bir kitap varsa etrafımdaki herkese alır bir tane hediye ederim. Ama kendi kitabımı vermem. Kitaplığımdan kitap istenmesinden de hiç haz etmem. Bu huyumun garipsenmesi de bana tuhaf gelir.
"Canım ben sizin evinizden bir şey istiyor muyum?" diyesim gelir. "Birkaç günlüğüne mümkünse bilgisayarını alayım, ihtiyacım var, işim bitince veririm." demek gibi gelir bana kitap istenmesi. Kaldı ki aldığım kitapları dağıtırsam bir kitaplığım olamaz değil mi? Her şeye para bulan, her yerde kolaylıkla para harcayan insanların kitaba para vermek istememesi de ayrıca çok kötü bence.

📍Bize gelen misafir pasta getirdiyse, çayın yanına ikram eder, kalan pastayı yanlarında geri yollarım. Mümkün değil yenmez bizim evde o pasta. Neden ziyan olsun ki? Gelen pastaların kalanını yolladığım gibi, çok az ama çok az pastane alışverişi yaparım. Birine gidiyorsam bir şey almak için. Yoksa bizim eve pastane ürünü pek girmez.

📍Kendimden başka kimsenin arabasını kullanmam. Kocamın arabasını bir kez bile kullanmadığım. Çünkü bana ait olmayan bir şeyi kullanıp zarar vermekten ve karşımdakini üzmekten çok korkarım.

📍Arabam o temiz arabalardan değildir. Çoğunlukla içinde içilmiş kahve bardakları, yenmiş bir çikolatanın kabuğu falan bulunur. Selçuk'un torpidosunun aksine orada burada gizlenmiş gofretler, protein barlar, çubuk krakerler falan da yoktur.

📍Az eşyayla seyahat etmekten hoşlanırım ve ne kadar küçük bir bavulla seyahate çıkarsam o kadar fazla gurur duyarım kendimle. Bir de her seferinde çantamı erkenden hazırlamaya niyet eder, her defasında son gün hazırlarım o çantayı. (Bazıları böyle gezince o çantanın hep hazır beklediğini zannediyor ama yok öyle bir şey.)

Gün #10- Aklım olsaydı nerede okurdum? 

İngiliz Dili ve Filolojisi/ Amerikan Dili ve Filolojisi olabilir. Edebiyata çok düşkün olmama rağmen kesinlikle Türk Dili ve Edebiyatı okumak istemezdim mesela. Sırf bilgisayarımla ve kendi varlığımla yapabileceğim bir işimin olmasını çok isterdim. Al bilgisayarını yanına ve dünyanın bir ucuna gidip orada çevirmenlik yap mesela. Belki başka bir hayatta, daha akıllı bir Özlem'e kısmet olur bu hayali. Neden olmasın?

Gün #11- Son zamanlarda okuyup bitirdiğin kitabın yorumunu yazar mısın?

Bu aralar çok tuhaf okumalar yaptım. Öncelikle onu söyleyeyim. Avustralya seyahatine gitmeden önce elime Leylak Dalı'nın önerisi ile Sekizinci Hayat diye bir kitap aldım. Kitap değil, ansiklopedi aslına bakılacak olursa. Hikâye nefisti ama yazıların puntosu insanı yoracak kadar küçüktü. Üç yüz sayfa kadarını seyahate çıkmadan önce okudum ama kitabı yanıma almam mümkün değildi. Bavul ağırlığının yarısını kitapla doldurmak istemedim. Bu yüzden beni içine çeken bu nefis hikâyeyi bir kenara bırakıp seyahate çıktım.
Yanıma aldığım kitapların ikisi de Kuzey'in okuması gereken kitaplardı. Onunla aynı kitapları okumak ve bu kitaplar üzerine birlikte konuşmak hoşuma gidiyor. O yüzden Avustralya seyahati boyunca Melih Cevdet Anday'ın Aylaklar kitabı ile Kemal Tahir'in Esir Şehrin İnsanları'nı okudum. İkisi de çok keyifli kitaplardı. Hele Melih Cevdet Anday'ı dili ve anlattıkları. Masal gibiydi. Bu iki kitap on beş günlük seyahatte bitince bu sefer Kindle'ımdan Harry Potter macerasına dalış yaptım. Uzun uçak yolculukları boyunca elimde serinin altıncısı, Harry Potter ve Melez Prens vardı. Bitti mi bitmedi. 😀 Yüz elli sayfa falan okudum. Eve döner dönmez Sekizinci Hayat'ı yeniden aldım elime.
Bitsin mi bitmesin mi karar veremeden okuyup duruyorum kitabı.😕




6 Şubat 2019 Çarşamba

28 Gün Meydan Okuması #4-5

Gün #4 Hava nasıl olursa dışarı çık😀 Bak bakalım ne var sağında, solunda?

Ya, evet! Yarasalar😎Öyle kafalar terste mutlu mutlu yaşıyorlar.

Ezgicim, "Hava nasıl olursa olsun, sizin havanız güzel olsun. Bahane istemem çıkın dışarı yürüyün." demiş. Çok zor. Sahiden bunu yapmayı çok isterdim ama vücudum an itibariyle bunu yapacak durumda değil. Jetlag olmamakla uğraşıyorum. Muvaffak olamıyorum. An itibariyle saat 16.00 ve benim gözümden uyku damlıyor. Öncelikli hedefim akşam 8'e kadar dayanmak. Akşam televizyonda Meg Ryan'ın bir filmine denk geldim: French Kiss. Baktım Selçuk da benimle seyrediyor. Şaşırdım tabii. Genellikle çekik gözlülerin çektiği tüm kavgalı dövüşlü filmleri, Netflix'in yine kavgalı, dövüşlü, kafa koparmalı tüm dizilerini seyreder. Ama benim romantik komedilerimin yanına mecburiyet dışında uğramaz. Şaşırdım tabii. 

"Aaa, sen benimle romantik bir komedi mi seyrediyorsun?" dedim. 
"Kumandaya uzanacak halim yok." diye cevap verdi.

Sonra bir müddet sessiz sedasız filmi seyrettim. Yine çok sevdim ben bu kadını tabii. Ama sonra gözüm kapandı. Meg Ryan'ın vücudu yavaş yavaş gözümden silindi, alt yazılar kayboldu.

"Yatsak mı?" dedim Selçuk'a. 
İkiletmeden ayaklandı. Kuzey'in odasına bir uğrayalım dedik ki, ne görelim? Oğlanın pireleri çoktan uçuşmaya başlamış. Nihayetinde odaya vardık. Yatak örtüsünü zorlukla yatağın üstünden çektim. Kocaman bir kalorifer böceği düştü yere. Uyku haliyle bağır çağır, Selçuk katil oldu geçenin o saatinde. (Katil olmak için geç bir saat, takriben 8.30 falan) Nereden geldi bu böcek şimdi derken suçu kayınvalideme attım. Bahçeye açılan oda kapısından şüphelendim. Uykusuzluk insanı ne hallere sokuyor bakın. (Bir yazı öncesinde kayınvalidemi övüyordum oysa ki.) Yani demem o ki, sabah kalkıp yürüyüş yapamadım. Akşam yaparım diye düşünmüştüm. Hem meydan okumanın ilk yazısını sabah 6'da uyandığım için yazmıştım. Şimdi ben biliyorum ki akşam eve gidince uykum gelecek benim. Mümkün değil uyurken yürüyüş yapamam. Yapsam da bir şey göremem zaten.😴 (Ama söz veriyorum hafta sonu hem kendime hem de mime karşı olan sorumluluğumu yerine getirecek ve yürüyüşe çıkacağım.)

O zaman genel bir şeyden bahsedeyim. Olur mu?
Yürürken eler gördüğümden, kafamdan neler geçtiğinden... Çünkü benim kafa hiç susmuyor. Yoga yaparken konuşuyor, meditasyon yapmaya çalışırken kendisine sorular soruyor, bir roman okurken kahramanıyla sohbet ediyor falan. Ben yürürken de ya kendimle kavga ediyorum ya da sohbet. Gün içinde yapmam gerekenleri düşünüyorum, geçmiş güzel günlere dönüyorum, hayaller kuruyorum ve eski şarkılar dinliyorum. Sonra biraz yürüdükten sonra bir şey oluyor. Huzur geliyor bana. Kulaklığı kulağımdan çıkarıyor, dıçarıdan gelen kuş seslerini dinliyorum. Yürüyüşlerim genellikle site içinde oluyorum. Buraya ilk taşındığımız zamanlarda kuş seslerinden durulmazdı. Şimdi her yanımız doldu. Araçlar her zamanki gibi çoğaldı. Banliyöde yaşıyoruz diye mutlu olduğum yer şehrin oynak köşelerinden biri oldu. Olsun! Ne yapalım? İstanbul'un kaderi diğer şehirlerle birleşmek 😀

Gün #5- Bana ilham veren şeyler 👯

Fotoğraftaki yüzü görünmeyen bebe bizim yol arkadaşımızdı. En büyük ilham kaynağı. Ne geçiyor acaba aklından o an?
Ben gaza gelen, hayattan Keyif alan, kendiyle uğraşan insanlardanım.  Olmazsa, olmazlarım var. 😀 Yalnızlıktan sıkılmam, mutlaka yapacak bir şey bulurum. Çay demlerim hemen. Bahçeye çıkarım. Bir kitap alırım. Yüzümü güneş varsa güneşe, yağmur varsa yağmura dönerim. Bu sabah dışarda usul usul yağan bir yağmur var mesela. 


Bana en çok ilham veren şeylerin başında seyahat geliyor. 

Yaşadığım yerden uzak olmak (sorumluluklar, iş stresi, günlük stresler, ödenmesi gereken faturalar, okul vb) kendime dışardan bakabilmeme imkan veriyor. Bir hafiflik hissi ile doluyorum. Muhtemelen tüm seyahatlerim boyunca gün içinde hep yürüyor olmam da bu hissimi kuvvetlendiriyor. Bir kafenin camından dışarı bakarken bile mutluluk hücrelerimden yayılıyor. Her şeyi yapabilme gücümün içimde bir yerlerde saklı olduğunu düşünüyorum. Aklıma yazılacak bir sürü konu geliyor, kafamda dönüp duran (başlayıp başlayıp yarıda bırkatığım) o kitabın bölümleri birer birer önümde açılıyor. Dönünce yazacağımı düşünüyorum ama olmuyor. 😢 O yüzden seyahatler beni kendime getiren, inancımı tazeleyen şeylerin başında geliyor.


Spor yapan insanlar. 

Sürekli spor yapmak, sporu hayatının bir parçası haline getirmek çok zor bir iş. Samimiyetle söylüyorum çok zor. Bir hevesle gittiğin spor salonunda beş dakikanın sonunda pes ediyorsun. Mesela ben her yoga dersinin beşinci dakikasında hep kendime aynı soruyu soruyorum: Burada ne işim var benim? Neden kendime bunu yapıp duruyorum? 

Sonra ara veriyorum tabii. :) Seyahat oluyor, iş oluyor, evde yapılacak işlerim oluyor. Bahaneden çok ne var? O yüzden spor yapan insanlara tüm kalbimle söylüyorum imrenerek bakıyorum. Ne zor bir şeyi başardıklarını, başardıklarının altında azim, çok çalışma ve sabrın yattığını biliyorum. Yapamasam da spor yapan insanlar ilham veriyor bana. Sabahın köründe kalkıp da koşan bir insan nasıl olur da bir başkasını etkilemez? Genellikle ben bunu öğlen duyuyorum. Yemeğimi yemiş ve dinç oluyorum. Yarın ben de kalkıp yürüyüşe çıkacağım diyorum ama sabah oldu mu tüm o inançlı düşünceler yerini nefis bir uykuya bırakıyor. 😀 

Kitaplardan sayfalar...

Sevdiğim yazarları okurken yazma istediği ile doluyorum. Söyleyecek çok sözüm, anlatacak çok kelamım varmış gibi. Kitaplar, okuma yazmayı söktüğümden beri en yakın arkadaşım. O yüzden en büyük ilham kaynağım, huzurum.