Yurtdışı gezileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yurtdışı gezileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2017 Pazar

Gün 9- Cumartesi, Yorgunum Paris...

Gün 8 diye bir başlık atmanın o gün yazamadıysan bir anlamı yok. Sonuçta 21 gün aksatmadan bloga yazı yazacağım diye meydan okumuştum; olmadı. Geçerli bir sebebim var, Paristeydim. Sabah 05.00'de kalkıp, gece 23.30 da otel odasına girdik. Bitmiştim. Yatağa kıvrıldığım gibi uyudum. 
Gelelim bugüne. Kim bilir Paris'e kaçıncı gelişim. Yine de her geldiğimizde köşe bucak gezmekten vazgeçmiyoruz. Bu sefer arkadaşlarımızla birlikteydim. Her birinin en az bir tane yapmak istediği şey olunca kafelerden oturmaktan çok yapılmak istenenlerin peşinde dolandık. İki gündür o mağaza senin bu mağaza benim geziyor, her restoranın önünde en az bir saat sıra bekliyor, geri kalan zamanlarda da bir köşeden başka bir köşeye yürüyoruz. Yine de Opera Bölgesinin sınırlarından pek dışarı çıkamadık. Bugün akşama doğru Notre Dame Katedrali'nin önünden hafifçe çiseleyen yağmur eşliğinde geçtik, Shakespeare and Co.'nin önündeki sıraya bakıp "Yuh!" çektik. Sanki Paris her zamankinden daha kalabalıktı. Her yerde sonu gelmeyen sıralar vardı. Kitapçı gezemedim pek. Ne olduğunu anlamadan son güne geldik diyebilirim. Pazar gününü de bu şehirde geçirince bir tatilin daha sonuna gelmiş olacağız. Günler insanın sevdiği bir yer olunca daha hızlı geçiyor. 


Kuzey bu sefer Paris'i daha fazla sevdi. Hatta yazın daha uzun bir zaman kalmak için yine mi gelsek diye sordu. Tüm ısrarlarıma ve benim yoğun Paris sevgime rağmen buradan uzak durmaya çalışıyordu. Şimdi böyle söylemesi şaşırttı beni. St.Germain'deki minyatür figürler ve koleksiyon parçaları satan "Album" isimli mağazadan Harry Potter koleksiyon eşyaları aldı. Mutluluktan uçuyor. Ben kendime bir şey almadım. Bu şehirle ilgili hayallerim alışverişten daha öte. Tüm mağazalar alışveriş yapan insanlarla dolu. İstanbul kadar olmasa da burası da kalabalık bir şehir. Sokak üstündeki kafelerin, bistroların dolu hallerini görünce böyle yaşayan bir şehir olduğu için burayı seviyorum; öte yandan ayakkabı, kıyafet, çanta, mutfak eşyaları satan dükkanlar da dolu. Turistlerin hepsi buradan evine bir şey götürmenin derdinde. Biraz tuhaf geliyor bu hâl bana. Bu çarka pek ayak uyduramıyorum. Alışveriş yapmaktan sıkıldım. Daha doğrusu alışveriş yapmak anlamını yitirdi gözümde. Bunu buradan evine un taşıyan biri söylüyor. Bir şey almak için soyunmak, giyinmek, oldu mu diye bakmak, alıp almamakla ilgili bir karar vermeye çalışmak ve kasaya gitmek çok büyük bir efor gerektiriyormuş gibi hissediyorum. Yorucu bir eylem.
Bunun yerine kitabımızı açıp okuyabileceğimiz, defterimizi açıp duygularımızı yazabileceğimiz ve kahvemizi yudumlayabileceğimiz nice Paris kafesi var. Paris'te olmak herkese başka bir şey ifade ediyor. Benimkisi biraz fazla dingin bir Paris.

Merak edenler için içmeyi vaad ettiğim köpüklü şarabı hâlâ içemedim. İki gündür bir litrelik bir şarabı sırtımda taşıyorum. Yanında bir türbüşon, altı tane de plastik şampanya kadehi. Bir bardak şarabı yudumlama olayını öyle romantik bir rüyaya çevirdim ki bir türlü uygun an gelmiyor. Ya doğru zamanda doğru yerde olamıyoruz, ya da şarabı içmek için tam da zamanı dediğimiz anlarda Seine Nehri yakınlarımızda olmuyor. Kaderin önümüze o anı taşıması lazım. Olmadı. Yarın şarabı içmek için mutlaka koşulları denk düşürmem gerekiyor. Yoksa bir köprü altında patlayacak benim şarabın mantarı. 

Pazartesi akşamından itibaren benden en sevdiğim şehirde olamamakla ilgili sızlanışlar dinleyeceksiniz. İyisi mi şimdi içinde olduğum rüyanın tadını siz de çıkarın. Bu gece herkes için gönülden bir dileğim var: Umarım herkes sevdiği şehirlerin göğü altında uyur her gece ve günaydın der yeni sabaha.

21 Eylül 2017 Perşembe

Paris, Mon Amour

Salı gecesi Paris'ten döndük dönmesine de benim ruhum orada kaldı. Hava ne çok sıcaktı ne de çok soğuktu. Eylül aylarında Paris ara ara yazdan kalma günleri saklayıp benim gibi "Paris, Paris!" diye inleyen nevrotik şehir severlerin önüne atar ya, bu sefer tam da öyle değildi. Ara ara yağmur serpiştirdi. Biz de bu serpiştirme aralarında bir kafeye oturup ya biraz içtik ya da kahve. Şehrin her tarafı kafe, bistro zaten, yağmaya başlar başlamaz oturuyorsun bulduğun ilk masaya. Şehrin her bir köşesi bir bayram yeri. 


Grand Boulevard üzerinde bir otelde kaldık. Size de bahsedeyim oradan çünkü bu otel zincirini keşfettiğimizden beri (fiyatı da uyuyorsa) hiç tereddüt etmeden rezervasyon yapıyoruz. Astotel zincirleri şehrin en sevdiğim bölgelerinde ve hepsi yeni, enerjik ve karakterli. Genellikle ortasında avlu olan üç-dört binanın birleşmesinden oluşmuş bu otellerin nefis bir kahvaltı salonları ve nefis ötesi kahvaltılıkları var. Otelde kahvaltı edebilmek bana hep iyi geliyor. Benim gibi gözünü "Açım!" diye açan biri için kahve ve kruvasan kokusuyla uyanmaktan daha güzel ne olabilir? Her seferinde panik yapmadan ağır ağır kahvaltımı ediyor, üstüne kahvemi içiyor ve ardından şehrin sokaklarına bırakıyorum kendimi. Sevdiğim keklerden birini de yanıma almayı unutmuyorum. Biz bugüne kadar hiç faydalanmadık ama dilerseniz gün içinde şehrin merkezi yerlerine konumlanmış bu otellerin herhangi birine girebilir ve her daim açık olan büfelerinden çayınızı, kahvenizi ve atıştırmalıklarınızı ücretsiz olarak alabilirsiniz. Paris gibi bir şehirde insanın böyle bir teklife inanası gelmiyor. "Bu sefer de bu olsun," diye tercih ettiğimiz 34B Hotel şehrin sevdiğim ve en eski restoranlarından biri olan Chartier Bouillon'un hemen dibindeydi. Tabii ki restoranın önünde her daim uzun bir sıra vardı. Otelin konumunun diğer avantajlarından biri de her seferinde İstanbul dönüşü market alışverişi yaparmışım gibi bavulumu bir dolu nevale ile doldurduğum Bio C'Bon Marketlerinin bir şubesinin otelin kapısının hemen karşısında olmasıydı. Selçuk'daki sevinci görmenizi isterdim. Nasıl mutlu oldu anlatamam. Alışveriş yapacağımı zaten bildiği için en azından taşıma derdinin olmadığı bu konum tam üç gün boyunca şehirde kuş gibi gezmesine sebep oldu. Otel seçiminden dolayı kendini sessizce kutlamasına birkaç kez tanık oldum. 

Ne mi aldım? Söyleyeyim de gülün değil mi? Elbette yine de itiraf edeceğim. 
Uzun zamandır ekmek yapmaya kafayı taktığımı zaten biliyorsunuz. (Bu aralar öyle kötü ekmekler yapıyorum ki.) Ekşi mayalı ekmekle yatıp, ekşi mayalı ekmek ile kalkıyorum. Yaptığım her kötü ekmekle birlikte bu işten vazgeçeceğime, yenilmekten bıkmayan pehlivan gibi yenilginin hemen ardından yeni bir ekmeği yoğurmaya başlıyorum. İşin en önemli noktası maya ile un arkadaşlar. Bu arada Hindistan seyahatinde tanıştığımız Merve de dönüşte, "Ben ekmek yapmayı öğrenmek için Le Cordon Bleu'ya gideceğim." deyince gökte aradığım mucizeyi yerde bulmuş oldum. Şimdi kendisi Paris'te yaşayıp ekmek yapıyor; hem de şehrin en havalı oteli Plaza Athene'de. Neyse, Merveciğim bir seferinde bana dedi ki: Özlem Ablacım, burada Type 65 diye bir un var, onu kullanacaksın. O gün bugündür biz her Paris'e gidişimizde un alıyoruz.😀
Pek tabii markete girmişken bir tek un alıp çıkmıyorum. Mercimekten ya da nohuttan yapılmış makarnalardan atıyorum birkaç tane sepete. Organik nutella benzeri bir şey alıyorum, kakao alıyorum falan filan. Fazla abartırsam Selçuk'un suratı düşeceği için dikkatli alışveriş yapıyorum. Yalnız şunu da belirteyim kendisi ekmek işine benden daha takık; o yüzden ekmek için alınan unları o da destekliyor. Yani biz hep ekmeklik unlarımızı Paris'ten alırız. Aslında biz un almak için Paris'e gidiyoruz. (Umarım bir gün havaalanlarında bavul koklayan şu uyuşturucu köpeklerinden biri bizim unları tespit etmez. Anlatır dururuz yok Type 65'ti falan diye.)

Şehrin güzel restoranlarından biri: La Jacobine

Cumartesi günü öğleden sonra St.Michel'e, sevdiğim kitapçı Shakespeare and Company'ye ve St. Germain taraflarına gittik. Her gidişimde, "Bir akşam da La Jacobine'de yemek yiyelim." diye dillendirdiğim restoranın önünden geçerken, "Hadi!" dedi Selçuk. "O akşam, bu akşam olsun." Açıkçası bu restoranın öyle özel bir yanı yok. Dışı krem rengi demir çerçeveli küçük bir restoran. Hatta dışarıdan bakınca biraz bakımsız olduğunu söylemek bile mümkün ama çok işveli. Ya da bana geliyor. Uzanıp geniş camlı kapısını açtık ve bizi kapıda karşılayan garsona iki kişilik bir masalarının olup olmadığını sorduk. Neden olmasın ki? 


"Aslında yerimiz yok." cevabı pek de beklediğimiz bir cevap değildi. O an restoranın gözümüzde ne kadar kıymetlendiğini belirtmemize gerek yok sanırım. Böyle bir huyumuz var. Bir şeyi elimizden alırlarsa birden kıymeti artıyor. Neyse ki o akşam iki kişilik rezervasyonlardan biri iptal olmuş. Uzun tartışmalardan sonra bizi küçük masalardan birine buyur ettiler. Mutlu mutlu masaya yerleştik. ben duvara sırtımı yasladım ve etrafıma bakınmaya başladım. Sağımız, solumuz İngilizce konuşan, mutlu Amerikalı çiftlerle doluydu. Her biri diğerinin ağzına önündeki tabaktan bir çatal yemeği tıkıyor ve "That's amazing!" diye çığlıklar atarak yemeklerini yiyordu. Ben de o çiflterden biri olmak istedim. Hemen kendime köpüklü şarap benzeri bir içki söyledim. Seçeceğim yemeğe şarabımın uyup uymayacağı elbette umrumda değildi. Zaten böyle şeylerden anlamam. Tek bildiğim bu aralar bu içkiyi çok severek içtiğim. Minik köpükçükler o renkli sıvının içinde uçuşurken kendimi prenses gibi hissediyorum. 😀


Ben soslu bir somon balığı sipariş ettim, Selçuk da güveçte şarapla pişmiş bir tavuk yemeği. 
Gerçekten yemeğimiz nefisti. Neredeyse yarım yamalak Fransızcamla, "C'est delicioux!" diye bağıracaktım. Kalkerken restorandaki diğer Amerikalı turistler kadar yemeğimden memnun olmuş, boğazıma kadar doymuştum. Biz otururken en az yirmi kişiyi de rezervasyonları olmadığı için kabul etmeyince çok güzel bir yerde yemek yediğime ikna oldum. (Ben de çooook kapıdan çevrildim.) Eh, yıllardır niyet ettiğim bir restoran da böylece listemden eksilmiş oldu. Size de bir gidişinizde denk düşerse bu restorana gitmenizi şiddetle tavsiye ederim çünkü ben eminim ilerideki Paris seyahatlerimde de buraya uğramaya çalışacağım.

Aynı gece restorandan çıktıktan sonra yavaş yavaş otelimize doğru yürüdük. Gecenin her saati canlı olan bu şehir sanırım bizim için burayı daha da yaşanır ve sevilir kılıyor. Yemek ya da içmek için olsun öyle çok seçenek var ki. Ben de her seferinde en azından bir restoran olsun kendime bir hedef seçtiğim için "Paris'te yapılacaklar!" listem bir türlü tükenmiyor. 

Aman! Tükenmesin. Küçük hedefler, küçük mutluluklar gözlerimizi ışıldatsın. Belki biz de tıpkı Amerikalılar gibi küçük bir peynir parçasının lezzetinde kaybolmalı, mutlu mutlu gülümsemeliyiz etrafımıza. 
Paris her daim güzel, her daim ışıl ışıl. Ah, bir de lezzetli! 😋

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Liste 32- Size enerji veren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 32- Size enerji veren şeylerin listesini yapın.

Yeni başlangıçlar...


Eskiyen şeyler yoruyor beni. Kendime ait küçük rutinlerim hayata güvenle tutunmamı sağlarken hayatımın hep aynı eksen içinde akıp duruyor olması da bir süre sonra canımı sıkıyor. Akşamüstü eve gelip de bahçedeki minik ahşap masamın üstüne koyduğum demlenmiş bir bardak çay ve kitabım hayatımı anlamlı ve yaşanır kılarken; iş hayatında aynı insanlarla aynı konuları konuşmak, kendi hatalarımızdan kaynaklanan aynı sorunları tekrar tekrar yinelemek içimde kaçma, uzak yerlere ulaşma hissi uyandırıyor. Üstünde yığılmış kitaplar, kalemler, kağıtlarla dağınık duran masamı toparlamak bile yeni bir başlangıç benim için. İçimde hep alevlenmeyi bekleyen bir kor duruyor, bir köşede. Zaman zaman onu fark etmek, üstüne doğru hafifçe eğilip derin bir nefesle o közü alevlendirmem gerekiyor.

Yürümek, bir saatlik yalnızlık...


İşten eve geldiğim yorgun bir akşam üstü kıyafetlerimi değiştirip spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdiğimde ruh halim bir anda değişiyor. İlk adımı atmak elbette hiç kolay gelmiyor. Sonuçta koltuğun köşesine kıvrılıp dizlerimi de karnıma doğru çekip uzanmak işin en kolay kısmı. Ama kulaklıklarımdan sevdiğim bir ses bana doğru uzanınca ve bacaklarım benden habersiz ilerlemeye başlayınca kafamın içindeki bulutlar da dağılmaya başlıyor. Adım adım karanlık ruh halimden sıyrılıyor ve huzura kavuşuyorum. Eve geldiğimde terlemiş oluyorum. Sonrası ılık bir duş ve her seferinde ilk yudumuyla mutlu olduğum demli bir çay. Herkese tavsiye ederim yürümeyi. Ne zaman içim karanlığa dönse kendimi yürümeye veriyorum. Bedenimi hareket ettirmek ruhuma da iyi geliyor.

Kokusu tüm eve yayılan kahve...



Çayın anlamı benim için aile demek. Tek başına çayımı yudumlamaktan keyif alsam da birbirinin peşi sıra demlenen boşalan çaydanlıklar yüksek sesle atılan kahkahaları, heyecanla yapılan dedikoduları ve tüm gün yaşananları paylaşmak demek. Kahveninse başka bir anlamı var. Bizim evde kahveyi ben içiyorum mesela. kahve makinesinden yayılan koku eve yayıldıkça ben de mest oluyorum. Kuzey, geçtiğimiz yıllarda gittiğimiz bir İtalya seyahatinde latte sevdalısı oldu. Genellikle akşamları bir bardak kahve istiyor benden. Sütü köpürtüp fincanı eline verdiğimde yüzündeki ifade görülmeye değer. İkimiz de kahvelerimizi içtikten sonra yolumuza daha enerjik devam ediyoruz. İnsanın oğluyla kahve içmesinden daha güzel bir şey de dünyada yok. Onu da söylemiş olayım. 

Seyahat etmek...


Bu başlığı hepiniz bekliyordunuz değil mi? 😀
Seyahat etmek elbette bana enerji veriyor çünkü seyahat etmek demek buradaki rutinimden uzaklaşmak, kendimle bir arada olmak demek. Keşke kendimle baş başa kalmamın, iç sesimi duyabilecek mesafeden kendime sarılmamın ne kadar kıymetli olduğunu yıllar öncesinde fark etseydim. Sanırım yaş almanın en güzel yanı insanın kendisini sevmeye öğrenmesi ve ben bunu yollarda öğrendim. Klişe olacağını biliyorum ama İstanbul'da hayat zor. Stresle başa çıkabilmek de pek kolay değil. O yüzden herhangi bir faturayı ödemek zorunda olmadığım (kısacık zaman aralıkları da olsa) bir ülkede aylakça geziniyor olmak çok güzel bir his. 

Paris...


Kendimi ait hissettiğim yer. Dillerini bile konuşamadığım düşünülürse kendimi bu denli Paris'e ait hissediyor olmam tuhaf değil mi? Paris'teyken nasıl enerji dolu olduğumu anlatamam size. Her yer, her şey çok güzel. İçimde kelebekler uçuşuyor falan... Öyle mutluyum yani. Bir kafeden çıkıp, bir kitapçıya girmek, parklarda dolaşmak, marketten alışveriş yapıp bir köşede sandviçini yemek, defterini açıp içinden geçenleri karalamak.... Hayat bunlardan ibaret. Tüm problemler çözülmüş, basite indirgenmiş ve bize sadece yaşamak kalmış gibi. 

Yaşamak kolay mı yoksa zor bir uğraş mı bilmiyorum ama sanki biz Türkler yaşamı biraz kendimize zorlaştırmak için çalışıyoruz gibi geliyor. 

Bu sabah içimden geçenler bunlar. 
Geç kalmadan bu haftaya ait asıl listemi de oturup yazarsam daha önce yazıp taslaklarda sakladığım yazılarımı sizlerle paylaşabilirim. Ben yazıyorum siz de okuyun olur mu şekerler?

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Neden yurtdışında tatil yapmayı tercih ediyorum?

Sakız Adası'ndan yeni geldik. Türkiye'de bir yerlerde deniz kenarına gidip çuvalla parayı boca etmektense ülke dışında bir yerlerde denize girmek daha ucuz geliyor. Türk Lirası, euro ve dolar karşısındaki savaşını çoktan kaybetmiş olsa da bu böyle. Ay sonu gelip de kar-zarar durumuna bir göz gezdirince insan sinir olmuyor değil hani ama bu ülkede yaşıyorsak bunlara da katlanacağız elbet. 😀



"Yurt dışında tatil yapmayı neden tercih ediyorsunuz?" sorusunun cevaplarından biri bu olabilir.

Yunanistan'ın meşhur sakızlı gazozu...

Yunanistan, birbirine komşu iki milleti karşılaştırmak için doğru yer olmayabilir; zira gidip görünce aslında birbirimize ne kadar da benzediğimizi fark ediyoruz. Aynı damak tadına sahibiz mesela. Adı ne olursa olsun yemeklerden sonra onlar da biz de aynı kahveyi yudumluyoruz. Onlar Yunan kahvesi diyor, biz Türk kahvesi. Baklavayı, yoğurdu bir türlü paylaşamıyoruz mesela. Masaya gelen mezelerin kendi gibi adları bile tanıdık. Bizim yaptığımızın halinden daha katı bir cacık yiyor, sarımsakla çeşnilendirilmiş patlıcan közlemeyi ekmeğin üstüne boca ediyoruz. Aynı denizden çıkan kalamarların, karideslerin onlarda neden daha lezzetli ve daha ucuz olduğunu ise anlamam mümkün değil. Yunan topraklarında bir masaya oturmuşsam korkmadan masayı donatabiliyorum mesela. Masa nüfusuna şöyle bir göz gezdirip korkusuzca iki porsiyon lakerda ve soğan söylüyorum. Yanına cacık, üstünde kocaman bir peynirle Yunan salatası, ahtapot kızartma, ortaya balık, patlıcan salatası, patates kızartması... Canımın o an ne istediğine göre ya bira ya da uzo. Dünyanın her yerinde tanık olduğum gibi (bir bizim ülkemizde balık restoranlarında menü yok) balık restoranlarında da menü var. Restorana girmeden önce de bakabilirsin menüye, oturduğun masada da. Müslümanlar dışındaki her millete hiç çekinmeden çamur atarız ama daha şimdiye kadar hiç menüde yazan rakamların dışında bir hesapla karşılaşmadım ben. Oysa bizde öyle mi? En bilindik restoranlarda bile işin içinde balık ya da içki varsa hesabın nasıl kabardığını hepimiz biliriz. Adamlar çözmüşler tabii işin sırrını. Bir Türk erkeği asla hesabın içeriğini sormaz. Ayıptır, günahtır. Üstüne üstlük bir de yanındakilere karşı parasızmışsın izlemini vermiş olursun ki hayatın mahvolur.😀


Mesta Köy Meydanı...

Mesta'nın dar sokakları...


Peki Sakız Adası bizim adalarımızdan daha mı güzel? 

Bana sorarsanız öyle değil. Ne bizim denizimizden daha özel bir denizleri var, ne de kumsalları bizimkinden daha güzel ama bu kadar insan gittiğine göre bir fark var demek mi değil mi? 

Emborios Koyu'nda günbatımı...

Bir kere şezlong parası diye bir şey yok arkadaşlar!

"Beach" diye tabir ettiğimiz kumsal kenarlarında küçük lokantalar var. Taverna diye adlandırılan bu lokantaların mekanlarının önlerine koydukları şezlong ve şemsiyeleri bir içecek karşılığında kullanabiliyorsunuz. Şu kadar şey içeceksin gibi bir zorunluluk da yok. Üstelik isterseniz yemeğinizi de yanınızda getirebilirsiniz. Kumsallar da kimsenin babasının malı değil. Şezlongunu, şemsiyesini alan istediği yere konumlanabiliyor. Hadi Türkiye'de yapalım da böyle bir şey görelim ne olduğunu. 

Tatil dediğin şey huzur demek. Ülke sınırlarının dışındaysan lüzumsuz stresler de olmuyor insanın hayatında. Sen bana yan baktın, denizde fazla yakınıma geldin, şezlongun benimkinin içinde gibi gereksiz muhabbetler olmuyor. Şezlong tutma derdi de yok. 
Elbette bu söylediklerimden dolayı bana kızacaklar olacaktır ama gerçekler böyle. Günün getirdiği fırsatlardan serbest fiyat ekonomisinde herkes yarar sağlamaya çalışacaktır ama durumu abartmamak gerektiğini düşünüyorum. Ne zaman Türkiye'de bir yerde tatil yapmaya niyet etsem ağzımın payını alıp kenara çekiliyorum ve hemen rotamı başka yerlere çeviriyorum. 


Geçen sene deniz tatili için Amalfi Kıyılarını tercih etmiştik ve seyahatin tadı hâlâ damağımdadır. 
Sakız Adası'na gelecek olursam çok keyifli bir hafta sonu geçirdim. Arabayla adanın etrafında gezinip durduk ve internet sitelerinde  görüp not aldığım kumsallarda konakladık. Hava biraz rüzgarlıydı. Mesta ve Olimpi köylerini çok sevdim. Pirgi'de aradığım şey neyse onu bulamadım. Otelimizin olduğu Emborios Koyu'ndaki restoranlarda çok leziz yemekler yedim. Özellikle lakerdalar beni benden aldı. Çocukluğumun rakı sofralarına götürdü. 

Daracık, taş sokak aralarında yürüdük ve tatilin keyfini çıkardık. Keşke hayat hep tatil tadında olsa da öğle yemeğinde zeytinyağlı enginar, akşam yemeğinde barbunya yiyerek yaz akşamlarının hepsini tek tek içimize çeksek. 

Sakız Adası hakkında bir yazı yazacak mıyım peki?

Hayır çünkü benim yazacağım yazıdan daha iyisini yazmış birine denk geldim internette: nereyekacsak.com  😀 Ben onun rehberliğinde Sakız'ı gezdim. Buraya yazının linkini bırakıyorum. Sakız'a doğru yola çıkacaklar önce buraya tıklayıversin. 

Şimdi başka planlar yapmanın zamanı. 😉

27 Kasım 2010 Cumartesi

Brugge 2: Brugge'den geriye ne kaldı?



Brugge'e yağmurun yağmadığı ama gökyüzünün yağmur öncesi griliğine büründüğü bir akşam üzeri vardık. Uçağımız Brüksel'e indi. Sonra havaalanından hemen bir trene atlayarak ''Gent'' aktarmalı olarak her istasyonda duran üç vagonlu, tanıdık banliyö treni tarzında bir trende bulduk kendimizi. Tıngır mıngır gide gide, dere tepe aşa aşa Bruggedeydik işte. Sırtımızda çantalarımızla bavulsuz seyahat ne hoş! Kendimi interrail ile seyahat eden gezginler gibi hissettim. Otele çantalarımızı bıraktıktan sonra, anladığımız üzere Brugge şehrinin ana caddesi üzerinde meşhur kulenin arkasında soluklanmak ve bir şeyler atıştırmak için oturduk.

Sanırım burada kafe tarzı yerler ''Tea Room'' olarak adlandırılıyor çünkü üzerinde ''Kafe'' yazan herhangi bir yere denk gelmedim. Bugün Brugge'deki ikinci günümüz. Daha doğrusu varışımızın ikinci, şehri güneşin gözüyle görüşümüzün birinci günü. Dün gece şehri sarıp sarmalayan sis gerçekten büyüleyiciydi. Bu şehri gece yaşamak şart. Burası Ortaçağ'dan kalma bir masal şehri. Zaten Unesco Dünya Mirası listesine girmiş. II.Dünya Savaşı sırasında da herhangi bir yıkıma ve bombalanmaya maruz kalmadığından dolayı şehir dün nasılsa bugün de hâlâ aynı.    Yarına da aynı yüzü ve sakinliğiyle bakacak gibi duruyor. Tren istasyonundan iner inmez insan güzel bir yere vardığını fark ediyor. Anlıyorum ki beklenen, özlenen, hayali kurulan beklemeye değermiş.
Hava dondurucu derecede soğuk. Bugün gökyüzü berrak ama İstanbul'un sıcağından kuzeyin soğuğuna geçiş çok hızlı oldu açıkçası. Dudaklarımda Barış Manço'nun o bilindik şarkısı;


     Hava ayaz mı ayaz ellerim ceplerimde
     Bir türkü tutturmuşum duyuyorsun değil mi?
     Çalacak bir kapım yok mutluluğa hasretim
     Artık sokaklar benim görüyorsun değil mi?


Burası Noel'e hazırlanıyor bu günlerde. Dün trenle buraya ulaşmaya çalışırken yolumuzun üstündeki küçük küçük kasabaları geçip, minik trenimizle sislerin arasından ilerlerken kendimi Hogwards Büyücülük okuluna giden Harry Potter gibi hissettim. Usul usul ilerleyerek sislerin içinden vardım Brugge'e.
Mağaza tabelaları Ortaçağdan kalma gibi. Ferforje demirler üzerindeki isim levhaları rüzgarla usul usul sallanmakta.











Sokaklar çok sessiz, bu hissi daha önce Prag sokaklarında da hissetmiştim ama Brugge daha da sessiz. Etrafta bisikletleriyle gezinenler bana Amsterdamı hatırlatıyor ama kanallar açısından Brugge,
Amsterdam ya da Venedik ile örtüşmüyor. Kanallar, Amsterdam ve Venedik'te şehirlerin dokusunu oluştururken burada sadece aksesuar olarak kalmış. Küçük kanallara açılan evler var ve kanallar yeşilliklerle çevrelenmiş. Kimi ağaçlar dallarını belli ki ara ara selamlaştıkları güneşe, kimi ise evlerin aksini içinde barındıran sulara uzatmışlar. Bazı kanallar taştan heykellere emanet edilmiş. Kim bilir ne zamandır gelen geçen günleri kovalıyor.





Arnavut kaldırımlı sokaklar bütün Brugge 'e hakim. Sanırım burada zaman durmuş, yıllar öncesinde kalmış.




Yine bir Tea Room'dayız. Burada kese kağıdı rengine boyanmış duvarlarıyla minik iki kişilik çam rengi masalarda sokağı yudumluyoruz pencerenin arkasından. Yan masada gördüğüm ekmek üzerine peynir ve domatesle fırınlanmış iki dilim ekmekten sipariş verdim çayla beraber. Domateslerin altına saklanmış üçer tane hamsi ile karşılaşıyorum. Merhabalaşıyoruz, bu tanıdık lezzet çayla beraber geçiyor boğazımdan.


Hamsi ya da tadını hamsiye benzettiğim balık arkadaş bir yana bayram tatilinde olmamızdan dolayı olsa gerek bizimle beraber bu arnavut kaldırımlı sokakları arşınlayan bol sayıda Türk var.

Bu kadar eski bir yerleşimde karşımda uzanan sokağın üzerinde yıllardır ayakta duran evlerin içinde ne yaşamlar başlayıp ne yaşamlar bitmiştir diye düşünüyorum. Ah güzel Avrupa, seviyorum ben seni!
Senin tarih kokan masallarını, tuğla kaplı binalarını, çiçeklerle süslü pencerelerini, arnavut kaldırımlı sokaklarını seviyorum. Bir de şu yoran soğuğun olmasa! İnsanı çarpan, kalın paltolara sokan.