amsterdam gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amsterdam gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2011 Cuma

Anne Frank'ın evi

Yıllar olmuş aslında gittiğim günden beri...
Amsterdam'da fotoğrafa gülümsediğim andan bugüne boyum hiç uzamamış ama gülümsediğim zaman gözümün kenarını mesken tutmuş anlamlı kırışıklıklar oluşmuş. Hafif ama yılların geçtiğini bana hatırlatan. Anne Frank'ın evi aklımda birkaç gündür, saklandığı yerden ziyaret etmekte beni. Kanala bakan evinin kapısında çekilmiş bir fotoğrafım var. Hangi gidişimizde ziyaret ettiğimizi hatırlamıyorum evi. Sanırım II. Amsterdam çıkarması olabilir. Yüzümde hafif, korkutsan kaçacak sıcak, yarım bir tebessüm... Belki eve girmeden önce çekilmiş bir fotoğraf, belki de evi gezdikten sonra.
''Fotoğraf makinelerinin vizörlerine hep gülerek bakılmalı'' der gibiyim. Gülümsemem hâlâ dijital ortamda saklandığı için, fotoğrafın kenarlarında zamanı ele verecek bir sararma yok şimdilik. Belki dijital ortamda da iz bırakabilir bir müddet sonra zaman... Kim bilir!

Uzunca bir müddet sıra bekledikten sonra, evin içindeyim işte. İçeride yıllar önce Anne Frank'ın elinin dokunduğu herhangi bir eşya yok. Duvarlarla karşı karşıyasınız. Size bulunduğunuz bu mekanın içinde yıllar öncesini anlatmaya çalışan, üstüne fotoğraflar yapıştırılmış duvarlar...

Pencereden arka bahçeyi görebiliyorsunuz. O zamanlar bu odada perdeler hep kapalı tutulsa da, bugün güneşe başınızı uzatmak mümkün. Orada, o evin duvarları arasında hayal kurmamak mümkün değil. Küçük Anne'i düşünüyor insan; gülerken, oynarken, yatağında uzanmış elinde kalemi önündeki deftere sıkıcı günlerini karalarken ''sevgili kedicik'' diye başladığı günlüğüne.

Duvarda evde bulunan çocukların o günlerde büyümelerine tanıklık eden, küçük aralıklarla yükselen boy grafikleri; bir yerlerde takılıp kalmış, artık hiç büyümeyecek çocukların büyüme düşlerrinin son bulduğu yeri bize gösteriyor. Uzayan boyumuzu,gülümseyen yüzümüzü gerçek kılabildiğimiz gibi düşlerimizi de gerçek kılabilseydik keşke...

Gözlerinin içi parlayan, gözlerindeki gülümsemeye yüzündeki kocaman tebessümle eşlik eden bir kızmış Anne Frank.

Düşününce ne dün yaşananları, ne de bugün hâlâ yaşanmakta olanları anlayabilmek mümkün değil. Dünyayı güzel kılmak varken, bu hale getirmek neden?

Otto Frank, -Anne'ın babası-, II.Dünya Savaşı'ndan sonra Anne'ın günlüklerinin yayınlanmasına karar vermiş, bu kadar okunup ilgi uyandıracağını düşünmeden. Bugün müze haline getirilen evin, içindeki eşyalarla sergilenmesine ise izin vermemiş. Duvarları günlükten yazılar, savaştan fotoğraflar ve Anne'ın fotoğrafları doldurmakta...

İki yıldan fazla bir süre saklandıkları eve üç raflı bir kitaplığın arkasına gizlenmiş bir kapıdan girilebiliyor. Anne'ın yazdıklarını günümüze taşıyan el yazması günlükleri gibi, uzunca bir süre Anne'ı ve sevdiklerini saklayan dolabın bir kitaplık olması ne büyük ironi!

Şimdi müze haline getirilmiş olan ev, yaşananların resmi kanıtı olarak Amsterdam'da dimdik ayakta durmakta, müzeye girmek isteyen kalabalık insan toplulukları da önünde uzun sıralar oluşturmakta. Önünden uzun bir kanal, sakin sessiz akmakta. Kanalın önünde, evin tam karşısında banklar sıralanmış oturup düşünmek isteriz diye belki. Belki de öylesine!

Sokağın diğer köşesinde, evin karşısında hem yaşamı, hem ölümü simgeleyen bir kilise. Ben gittiğimde çanları gülümseyen mutlu gelin ve damat için çalıyordu. Anne Frank'ın komşularının evlendiği gün camdan sarkıp mutlulukla, belki de hayallerle izlediği gün gibi... Hayat akıp gitmekte....

7 Şubat 2011 Pazartesi

Amsterdam...

Oturdum bilgisayarımın başına, Amsterdam hakkında benden de bir şeyler olsun diye.
Ah ben bu şehirde ne çok mutlu oldum. Ünlü meydanlarında, ünlü müzelerinde dolaştım, kafelerinde oturdum, avucumda tuttuğum sımsıcak kahveleriyle hem ellerimi ısıttım hem de yüreğimi. Oturun bir kafeye, bırakın kendinizi ve seyre dalın etrafınızı. Havanın soğuğuna karşılık, kuzey insanının gülümseyen yüzü ısıtır sizi... Bu yüzdendir ki bu soğuğa rağmen Amsterdam benim yaşanabilir kentler sıralamamda ön sıralarda yer almaktadır. Bana göre şehir çok büyük olmadıkça, bir şehri tanımanın en güzel yolu yürümektir. Amsterdam da yürüme sevdalıları için güzel bir şehir.

Benim gözümle Amsterdam;

Sizce bu bisikletler kimleri bekler?
Kesinlikle bisiklet cenneti bir şehir. Amsterdam benim için bisiklet demek. Şehrin her tarafı bisiklet kullanıcıları için düzenlenmiş. Trafik ışıkları da bu duruma eşlik ediyorlar. Bu şehirde yapılması gerekenlerin başında bisiklet kiralamak geliyor. Bisiklet çalınmaları çok sık yaşandığı için kiralanan bisikletin aynı zamanda sigortalanması şart. Aksi durumda bir terslikle karşılaştığınızda bisikletin parasını ödemeniz gerekiyor. Doğrusu, işi şansa bırakmamak ve baştan paşa paşa sigorta parasını ödemek.

Bisikletimi iki günlük kiraladım, ben ne yapacağım diyorsanız eğer, bu sorunda düşünülmüş. Yaşadık,
öğrendik ve şaşırdık.

İşte karşımızda katlı bir bisiklet park:))
Düşünebiliyor musunuz, sadece bisiklet var bu park alanında. Tren istasyonunun yakınlarındaki bu park alanına kadar insanlar bisikletleriyle geliyorlar, bisikletlerini buraya park edip trenle işlerine gidiyorlar. Akşam iş dönüşü tekrar buradan bisikletlerini alıp evlerinin yolunu tutuyorlar. Yağmur, kar, çamur farketmiyor, herkes bisiklet üstünde bu şehirde.

Biz de bisikletlerimizi yeraltında bir parka bıraktık. Bizi şaşırtan şey park parası ödemek için gittiğimizde park parası ödenmediğini öğrenmek oldu. Vatandaşa sunulan bir hizmetmiş.:))) Allah allah, enteresan değil mi?

Alışık olmadığımız bu durum karşısında oldukça şaşırıp bu durumu Amsterdam ile ilgili güzel şeyler hanesine kaydettik. Bu şehirde insanları birileri düşünüyor ve önem veriyor.

Amsterdam...
Hal böyle olunca, sevildiğini hisseden halk mutlu. Gördüğüm kadarıyla gereksiz öfke krizlerine girmiyorlar. Şahsen tanık oldum ve deneyimledim ki gülme kasları kesinlikle çalışıyor.

Yıllar sonra gaza gelerek bisiklet sırtına çıkan ben, yolda az kalsın bisiklet kullanan bir kuzey vatandaşının üstüne çıkıyordum ki, bisiklet kullanmakta profesyonelleşmiş orta yaşlı hanım gülümseyen yüzüyle bana biraz daha çalışmamı öğütledi. Bağırmaması enteresan geldi yine bize. Eh ne yapalım dedik, bunu da Amsterdam'daki iyi şeyler hanesine not düştük.

(Kaldı ki dün kendi vatanımda yedi yaşındaki oğlumu götürdüğüm Frida sergisinde fotoğraf çektirme heyecanıyla bir kadının önüne çıkan oğlum, güzel bir azar işitti. Üstüne üstlük sinirli kadınımız serginin tersiyönde yürümekteydi. Neyse sinirimi dünde bıraktım bu konuyla ilgili.)

Kanal gezisi için bekleyen tekneler...
Dediğim gibi pedal çevirenlerin şehri burası... Etrafta bir hoşgörü rüzgarı esmekte. Ne kadar anladığımı düşünsem de bu insanları, böyle olabilmek ve bu kadar insani bir şekilde yönetilebilmek için nasıl bir eğitim aldıklarını, nasıl bir ortamda büyütüldüklerini anlayamıyorum. Amsterdam'da herkes Flemenkçenin yanında çok akıcı bir şekilde İngilizce konuşuyor. Yaşlı, genç, zengin, fakir herkes ulaşımını bisiklet ve toplu taşıma araçlarıyla sağlıyor. İnsanlar arasında paraya endeksli yaratılmış bir sınıf yok. Toplumda herkes birbiri karşısında eşit. Bisikletle ulaşımı sağlayabilseydik eğer kendi ülkemizde, kaçımız konforlu arabalarımızı bırakıp bisikletle ulaşımımızı sağlardık? Hâlâ denize karşı çekirdek çitliyoruz biz. Sözüm çekirdek yiyene değil elbet, çöpünü yere atana...

Bisikletin dışında, bu kuzey şehrinde ilk kez gördüğüm bir şey daha vardır ki, bu da anlatılmaya değerdir.
Kanal evleri...



Güzel değil mi?
Burada yaşamaya ne dersiniz?
Kanalın içinde konumlanmış evler, görmeye alışık olmayan bizler için değişik bir manzara. Pencerelerden sarkan güzelim çiçeklere baksanıza. Ya demir parmaklıklara kilitlenmiş bisiklete ne demeli?

6 Şubat 2011 Pazar

Amsterdam Gezi Günlüğü


İnsan hep aynı hızla yürüyemiyor önündeki yolu. Bazen yavaşlıyor, bazen hızlanıyor, bazen önündeki yokuşlar dümdüz geliyor gözüne, bazen de dümdüz yollar engebe. Zaman da böyle akıp gidiyor işte. Elinde olmadan sorguluyor insan kendini ya da gün geliyor ipin ucunu koyverip bırakıyor. Doğru ya da yanlış yok bu hallerde diye düşünüyorum. Bazen içimde bir enerji ne yapacağımı bilemediğim, bazen de sessizlikten yüreğimin sesini taa beynimde duyduğum sakin günler.

Bu aralar bilgisayarımın klavyesinden çok elimde kağıdım kalemim. Parmaklarımın arasında kalemimin kağıda sürtünürken çıkardığı güzel ses. Sessizlikte güzel bir melodi.
Aklımda kuzeyli bir şehir, Amsterdam!
Nedense düştü yine sakin ruh halimin içine. Bugünlerde sakin olduğum için mi aklımda, yoksa aklıma düştüğü için mi sakinim bilinmez.
Ruhumun engebesiz olduğu bu günlerde, üstünde hiç tepesi olmayan dümdüz bir şehirden bahsetmek istemişimdir belki de...
Neyse ne değil mi madem ki anlatılmak ister kendisi, bana da bir yerlerden başlamak düşer. Ah bu yazı bir bilseniz kaç defa okundu, kaç defa yayınlanmakla yayınlanmamak arası gitti geldi. Olan oldu bir kere, pek gezi yazısı gibi olmadı, olamadı. Bende aklıma düştüğünde minnet hissi uyandıran bu şehir, klavyemin tuşlarından da pek bir romantik döküldü macera kitabımın sayfalarına.


Efendim, çok zaman önce -yine de unutulacak kadar uzun değil- buralardan sevgilimle beraber kaçıp gitmeye ihtiyacımız vardı. Amaç pek de gezmek görmek değildi yani. Bizim buradan biraz uzaklarda başbaşa kalmamız, tekrar birbirimizi tanımamız gerekiyordu. Böyle bir zamanda işte, buradan kuzeye doğru uzandık, doğurduğum Kuzey oğlanda babaanneye emanetti. O zamanlar benimle ya da bensiz benim pek güzel oğlanın hep ağladığı günlerdi. Güzel gözleri az güler, hep kucaklarda taşınır, geceleri birilerini hep kendine nöbetçi bırakırdı. Sevgilim der ki; ''bu oğlan bu huysuzlukla tek çocuk olmayı garantilemiştir.''

Kuzeye, Amsterdam'a vurduk kendimizi işte böyle bir ruh haliyle... Yalnız kalmak istedik, oğlumuzun hasreti burnumuzun ucunda da olsa yalnız olmak, ikimiz olmak ne güzeldi!

Sen ne güzel bir şehirdin be Amsterdam. Hatırlıyorum da Corendon Havayollarıyla gitmiştik. Son anda Amsterdam uçağında bir sorun olmasına rağmen biz yılmamış, Eindhoven uçağına atmıştık kendimizi. PSV Eindhoven takımının ev sahibini de görmek gerekiyordu zaten değil mi? Bir otobüse bindiğimizi, şehrin içinden Amsterdam'a doğru yola koyulduğumuzu hatırlıyorum.

Amsterdam'a gelir gelmez hemen oteli aramaya başladık. Elimizdeki bavulu sürükleye sürükleye ilerliyoruz. Şehri tanımasak da elimizde oteli kolaylıkla bulmamızı sağlayacak büyük bir parkın adı var. Nereden çıktı bu yağmur şimdi? Öyle böyle değil ama! Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur. Sırılsıklam olmuş bir vaziyette dükkan sahiplerinden birine ''Vondelpark nerede?'' diye soruyoruz. Adam saçımızdan yüzümüze doğru süzülen sulara bakıp, ''bu yağmurda ne yapacaksınız Vondelpark'ta?'' diye soruyor. Otelimizin Vondelpark'ın yanında olduğunu anlattıktan sonra tarifi alıp, ilerleyerek buluyoruz yolumuzu.

Vondelpark
Yollar sen nasıl hissediyorsan öyle görünüyor gözüne. Benim o günkü yollarım hep yağmurlu, hafif esintili ve puslu. Havada hafif hüzünle karışık bir huzur esintisi.

Küçük mavi kaplı defterimi bulabilsem an be an yazacağım belki yaşadıklarımı... Gel gör ki yok ortalıklarda... O zaman belli ki bende hatırlamak zorundayım bazı şeyleri! Belki de iyi gelecektir bana hatırlamaya çalışmak...

Park Otelde kalmıştık ilk gidişimizde Amsterdam'da. Otelin iki bölümden oluştuğunu gittiğimizde öğrenmiştik. Bizim konakladığımız oda da otelin yeni yapılanmış kısmındaydı. Bana Amsterdam'ı hissettiren hiçbir doku yoktu odada. Küçük, kişiliksiz bir yerdi. Otelin karşısında ünlü Singelgracht Kanalı üzerinde gezi tekneleriyle, akıp durmaktaydı zamana aldırmadan. İçinden nehir geçen şehirleri çok sevdiğimi söylemiş miydim daha önce? Kabul ediyorum Amtel nehrinin sularıyla beslenen kanallar bu sular ama olsun. Bugün o gün düşleyemediğim bir yerdeyim. İçinde yapma lagünlerin olduğu, evlerin etrafını dolaşan minik su yollarının olduğu bir yerde yaşıyorum. Elime kahve kupamı aldığımda su karşımda akıp gidiyor. Yağmurların suyun üstünde yarattığı küçük oyunları yüzümde kocaman bir gülümseme ile şükrederek seyredebiliyorum.

Nereden nereye geldim ben şimdi? Amsterdam diyordum değil mi?

Özgür ruhlara..Özgür bir şehir..Amsterdam
Amsterdam 12.yy da Amstel Nehri kenarında kurulmuş bir balıkçı kasabası. Şirin mi şirin, güzel mi güzel. Birbirine yapışık, yan yana sıralanmış değişik mimari tarzdaki, dar cepheli evleriyle içinde masal kahramanlarının yaşadığı efsunlu bir şehir. Şehrin puslu, karanlık havası, esen sert rüzgarlarına rağmen çok pozitif bir enerji var üstünde.

Benim çok mutlu olduğum bu şehri, şimdi tekrar yaşamak istediğim için yine anımsamaya çalışacağım. Biraz lalelerden, biraz yel değirmenlerinden biraz da peynirlerden bahsedeceğim dilim döndüğünce...

Bakalım neler anlatacağım sizlere?