bana dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bana dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2015 Çarşamba

Hayallerim, Aşkım ve Ben

Hani hiç bıktırmayacağımı bilsem size her gün Paris'ten bahsetmek isterim. İçime neden bu kadar dokunduğunu, canımın sıkıldığı her an neden orada olmak istediğimi, ruhumda yankılanan oraya aitmişim hissinin nereden geldiğini uzun uzun anlatmak.


Bu söylediklerimin bir anlamı var mı bilmiyorum ama hislerim bunlar. 

Evde hayaller kuruyoruz çoğu zaman.  Herkes kendine bir süper kahraman özelliği seçiyor. Süper kahraman dediysek derdimiz dünyayı kötülerden kurtarmak, iyiler için canımızı tehlikeye atmak falan değil elbette. Sanıyorum ki öyle çok yüce kalpli bir aile değiliz. Bireysel takılıyoruz ve kendi egolarımıza mahkum olmuş vaziyetteyiz. 

Mesela oğlum hafta sonu kuzeniyle birlikte otururken kalktı, bir paket Antep fıstıklı çikolata aldı. Açtı ve yemeye başladı. ''Oğlum, Nehir'e de versene.'' dedim. ''Dolapta bir paket daha var ama o senin çikolatan, onu verirsen sana kalkmaz.'' dedi. 
Neyse ki ben biraz daha iyiyim de diğer paketi ufaklığa verdim. 

Konuyu dağıtmayayım. 

Selçuk içimizde en uyanık olan. 
Direkt olarak ''Ölümsüz'' olmayı seçiyor. 
''Yahu tek başına ne yapacaksın bu dünyada? Bak, biz de ölüp gideceğiz günün birinde falan!'' diyoruz, dinlemiyor. Ölümsüz bir kahraman olamama durumu için başka bir özellik seçiyor. Güya bir bavul varmış, bavulun içine akşamdan tek parça ne koyarsan sabah olunca bavulun içi koyduğun nesne ile doluyormuş. Tahmin edersiniz ki her akşam 100 dolar koyuyor bavula. 

Kuzey, biraz daha saf. 
O görünmez olmayı istiyor. Böylece sınav kağıtlarını görebilir, sınavdan önce soruları çalışabilirmiş. Bir de çok kızdığı insanlara falan yumruk atmayı düşünüyor. Selçuk, çocuğu banka soymaya ikna etmeye çalışıyor. Görünmez olursan şöyle girersin kasanın içine, paralarını şöyle çıkarırsın dışarı diye taktikler verip duruyor.

Peki ya ben?

Ben ışınlanabilmeyi istiyorum.
Sabah işe geleyim, sorumluluklarımın hepsini yerine getireyim, sonra akşam üzeri işten bir saat erken kaçıp ''Hoooop, Paris!''
St. Germain'e gidip kitapçılarda gezinmek, St. Michel'in karşısındaki kafelerden birinde oturup kitabımı okumak, Lüksemburg Bahçeleri'nde keyifli bir gezinti. Zaman zaman sabah koşumu sitenin bahçesinde değil, Lüksemburg Bahçeleri'nde bile yapabilirim. Nasıl ama? 

Sonra madem böyle bir özelliğim var, neden gidip de Migros'tan alışveriş yapayım değil mi? 
Pigalle'de yeni açılan bir organik market var ki aklım orada kaldı. Geçen gittiğimizde Selçuk'a, ''Ben Paris'te yaşasam buradan alışveriş yaparım.''dedim. 

Uçak bileti parası olmadan, konaklamak için otellere onca para ödemeden Paris'e böyle gidebilmenin keyfini düşünüp duruyorum.
Mucizelere de inanmam ama ışınlanma yeteneğim olsun diye bekleyip duruyorum. 
Belki bir gün bu çok sevdiğim şehrin sokaklarında her sabah ve akşam yürürüm. 


23 Kasım 2015 Pazartesi

Hayvanları sevelim ama insanları da sevelim!

Cumartesi sabahının en güzel yanı sabah erkenden uyanıp Polonezköy'e gitmek oldu. Saat 6.45'de telefonun alarmı çaldı. Kuzey, ''Anne, beş dakika daha!'' diye sızlandı. Bundan kuvvet alan koca, ''Ben sana Kuzey'e sor, o gitmek istemezse ben de gitmem.'' demiştim dedi.

Gerçek şu ki, bizim evin aksiyon almakta zorlanan kişisi Selçuk. 
''Eee, gitmeyelim o zaman!'' dedim. 
Ben atarlı bir havaya bürününce herkes ayaklandı. Kuzey her sabah 06.30'da kalkmaya alışkın zaten. 

Neticede kendimizi sokağa attık. Polonezköy'ün meydanına vardığımızda herkes üstündeki uyku sersemliğini atmıştı. Kardeşimle planladığımız yerde buluştuk ve ailece başladık yürüyüşümüze. 
Polonezköy'e bırakılmış onlarca köpeğin eşliğinde yeni düzenlenmiş yürüyüş yoluna düştüğümüzde köpeklerden tedirgin olmadığımı söylersem yalan söylerim. 


Yürüyüş yapan köpek sayısı, yürüyüş yapan insan sayısından yüksekti.

Hiç kibarlık yapmayacağım. 

Üç kuruş para kazanıp, ''Ay canım kimin için çalışıyoruz biz!'' mantığıyla çocuğu köpek istiyor diye pet shoplardan köpek alıp, bir vakit sonra köpeği gezdirmesi ve bakımı zor diye sokaklara salan şu yeni nesil ebeveyn tipinden iğreniyorum. 
Aynen böyle! 
Alınan alınabilir, gücenen gücenebilir, kızan da kızabilir. 

Etrafımda bu tiplerden çok var. Bir heves köpek alıp, sonra o köpekle ne yapacaklarını şaşırıp kalıyorlar. 
Bakacaksınız arkadaş!
Madem aldınız, bakacaksınız. 

Üstüne hikayeler yazılacak bir yan komşum var. Çok samimi olduğumuzu söyleyemeyeceğim; zira samimi olmamış halimizle bile sınırlarımızı korumakta güçlük çekiyoruz. Karşı dairemizi kiraladıktan hemen sonra bahçelerinde tadilat işine giriştiler. Önce bahçenin köşesindeki zeytin fidesini söküp attılar, sonra bahçenin o köşesine kocaman bir köpek kulübesi yerleştirdiler. Kendileri eve yerleşmeden önce köpekler gelip kulübeye yerleşti.
Evet, evet! Yanlış duymadınız.
Bakmayın böyle köpekler diye bahsettiğime. İlk gece kulübeye yerleşen ve sabaha kadar bir dakika bile uyutmayan köpeği gidip de bir göreyim diyene kadar iki tane olduklarını bilmiyordum. 
Sabah uykusuzluktan şiş gözlerle bahçe çitinin yanına gidip baktım. 
İki tane Alman Kurdu beni görünce daha da coştular. 
Bir yetmemiş, iki köpek almışlardı. 
Adamcağız her sabah kalkıyor, ben kahvaltımı yaparken köpekleri gezdirmeye çıkıyordu. 
Yaz boyunca bu manzarayı sıkça seyrettim. Köpekler gün geçtikçe büyüdü, serpildi. Yan komşumuz köpeklerini öyle çok seviyordu ki daha kendi evinin sınırına gelmeden bizim bahçenin dibinde köpeklerin tasmalarını çıkarıyor, kendi de oturup sigarasını içiyordu. 

Zaman zaman köpekleri sitenin içindeki gölcüklerde yüzdürüyordu da. 
Eee, ne yapsın hayvancıklar?

Vallahi köpeklere kızmıyorum. Köpeklere neden kızayım? 

İki tane Alman Kurdu'nu küçücük bir kulübenin içine tıkıp hayvanlara eziyet eden güya hayvansevere kızıyorum. 
Bu süreçte köpekler ve sahipleri çok mutluydu. Sabah kalkıp da işe gitmek zorunda kalan bizler mutlu değildik. Herkes bağırabildiği kadar bağırıyor, site yönetimine köpek havlamasından uyuyamadıklarını söylüyordu ama tabii ki bu nafile bir çabaydı. 

Zira yan komşumuz köpekleri seviyordu ve bahçesinde köpek bakmak istiyordu. 
Şikayetler artınca  köpeklere havladıkça elektrik veren bir tasma taktı. 
Köpekleri güya eğitime yollayacağını söylemişti ama sanırım köpek eğitimi maliyetini düşününce elektrikli tasma daha mantıklı geldi gözüne. 
Allah inandırsın, site sakinleri olarak içimiz cız etti. 

Bu süreçte benim köpeklere değil ama gördüğüm yerde adama girişesim vardı. 

Şikayetler gün geçtikçe arttı. Site yönetimi her gün karşı komşuyu aradı. Adamcağız artık ne düşündüyse gitti ve bir köpek daha aldı. 
Ben Selçuk'a şikayeti keselim dedim. 
Sanırım umudumu yitirdiğim ve korktuğum bir andı. 

Yaz, biz bunlarla uğraşırken yavaş yavaş geçiyordu. Her sabah arabama gitmek için çıktığım merdiven boşluğundan köpeklerin kulübesine bakıyor ve kulübenin önünde duran öbek öbek köpek pisliklerinin fotoğrafını çekiyordum. 
Niye çekiyorsam? 
İş olsun işte!

Ama en kötüsü köpek pislikleri de değildi. Ne zaman bahçeye çıksam, elimde çayımla keyif yapayım desem kulübeden burnumun direğine yıkan sidik kokusu geliyordu. 
Eeee, ne yapsın hayvanlar? İşemesinler mi?

Pek tabii yan komşumuz çok sevdiği köpeklerini bahçelerinin kendi oturdukları tarafına yerleştirmemişti. Düşünmüş taşınmış, köpekler için en uygun yerin kendilerinin yemek yedikleri, oturdukları, keyif yaptıkları yere en uzak köşe olmasına karar vermişlerdi. 
Tek sıkıntı seçtikleri yerin bizim yemek yediğimiz, keyif yaptığımız, oturduğumuz köşenin dibinde olmasıydı. 
Tabii, bizim sorunumuz onları ilgilendirmez, değil mi?

Yazdan beri sabahları köpekleri gezdirmekten de vazgeçtiler. 
İnadı bırakıp, köpekleri ben mi gezdirsem acaba diye düşünmüyor değilim hani!

Belli mi olur belki bir gün yan komşumun köpekleriyle bir gün Polonezköy'de karşılaşırım.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Bugün benim doğumgünüm

Bugün benim doğumgünüm...Seneler çok çabuk geçiyor,üstümde bir telaş bir telaş..Herkes yaşamış mıdır bu duyguyu bilmiyorum ama bende süregelen bir hayatı yakalama ,ıskalamama durumu söz konusu.Gün geliyor en yakınlarım bile, anlamak istemiyor bu halimi..Eee haksızlar da demiyorum ,belki de olmaması gereken bir durum bu bendeki...Ama yol boyunca ,yolun keyfini çıkararak yürümek istiyorum, yapacak birşey yok...Pek tabii bendeki yoldaki taşları ,çakılları görme durumuna da çare yok herhalde..Sevgili eşim fazla takılıyorsun bazı şeylere diyor...
Bazen diyorum ki keşke reenkarnasyona inansaydım.O zaman belki daha telaşsız olurdu hayatım..Tüm kitapları okumak,tüm cd leri dinlemek,tüm filmleri seyretmek,tüm dünyayı gezmek istiyorum ve biliyorum ki tümü okunamayacak kadar çok kitap,hepsi gezilemeyecek kadar da büyük bir dünya var....
ve bu kadar büyük bir dünyada ben kim oluyorum ki....
....ama gel gör ki ben buyum işte...devamlı plan yapar,kafamda bitmez rotalar çizer dururum...
...eh yaşta kemale erdi artık :) değişmek mümkün değil derim ben,alışmakta fayda var:)

27 Nisan 2010 Salı

Fransızca çalışıyorum :)

Artık bilgisayarımın başına oturabilirim. Bilindiği üzere bilgisayarım eşim tarafından hediye edildi ve ben eski emektar bilgisayarımın ağırlığından o kadar yorulmuştum ki, şimdi sanki hayatımda ilk defa bilgisayar görmüşüm gibi elimden düşürmüyorum bilgisayarımı. Fakat ne var ki benim sizlere de söylediğim gibi devam ettiğim bir Fransızca kursum var ve çalışmam gerek.

Ben ne yapıyorum peki?

Eeeee... Açıkcası pek çalıştığım söylenemez. Bu aralar Urfa, Antep, Afyon sonrasında da keyifli bir Paris'ten sonra defteri açmaya vaktim olmadı. Ama artık başladım çalışmaya. Bugün açtım defteri, kitabı ve sıkı sıkı çalıştım.

Şimdi bloğuma bakabilme hakkını kazandım. Shakespeare and Co.geliyor.

22 Nisan 2010 Perşembe

Artık benim de bir macbook'um var...

Bundan sonra bloguma gereken değeri daha fazla gösterebileceğim. Yeni bilgisayarıma doğum günümden 10 gün önce kavuşturuldum. Yerinde ve anlamlı bir ön ödeme olduğunu düşünüyorum. Yuppi!

30 Mart 2010 Salı

Baharla birlikte Paris ile buluşmama az kaldı

Gün daha yavaş kararmaya başladığından beri akşamın geldiğini anlayamıyorum. Gerçi saatler ileri alındığına göre yaz yaklaşmış olmalı değil mi? Ağaçların üzerindeki bahar dalları çoktan güneşe çevirdiler yüzlerini. Kalın kıyafetlerden kurtulacağız az zaman sonra. Arınma ve hafifleme zamanı. Benim de sevdiğim şehre kavuşmama az kaldı. En son kavuşmamız içi kışlıklarla dolu ağır bir bavulla olmuştu. Bu sefer daha hafif bir sefer olacak diye düşünüyorum. Hızlandırılmış Fransızca kursum bu sefere yetişemeyecek farkındayım ama umudum mayısın sonuna rastlayacak yeni buluşmamızda birkaç cümle kurabilmekte. Çook çalışıyorum çoook....

25 Mart 2010 Perşembe

Zaman akıp gidiyor

Aslında çok direndim bilgisayarın, kalem kağıt karşısında zafer kazanmaması için. Aynı savaşı manuel filmli çekim yapan fotoğraf makinaları içinde vermiştim ama bu savaşı da digital fotoğraf makinası kazandı, hem de büyük farkla. Ben teknoloji karşısında verdiğim her savaştan mağlup ayrılmak zorunda kaldım.

Ama hala kalemin kağıda dokunmasını çok severim, gördüğüm güzel her defteri bazen kullanmaya kıyamasam da almadan duramam. Kağıdın üstündeki hiçbir mürekkep lekesi siz o kıymetli defteri kaybetmedikçe sizi terketmez.
Ama öyle midir teknoloji harikası bilgisayarlarımız? Hiç ummadığımız anlarda sırtımızdan bıçaklamazlar mı bizi? Hem de hiç acımadan.

Şimdi yazmakta olduğum bu sevgili laptopta benden ayrılma vaktinin geldiğini ufak ufak anlatmaya çalışıyor gibi geliyor.

Zaman hiç yerinde saymıyor, dünya hiç dönmeye ara vermiyor ve ben artık annemin sözlerini daha sık tekrar eder oldum. Dün kollarıma aldığım minik bebeğim bugün içerde lig tvde futbol maçı seyrediyor. Bütün bunlar ne zaman oldu anlamadım bile.

Zamanın bu kadar hızlı geçmesi haksızlık değil mi? Yetişmek mümkün değil. Sanki her şey çok hızlıymış da ben çok yavaşmışım gibi. Günün saatlerinin arttırılmasını talep ediyorum.
Hem de derhal!

Yeni evimize taşınma hazırlığı

Çok ciddi bir telaş aldı beni gidiyor,yeni evimize taşınmamıza birkaç ay kaldı.
Artık dekorasyona başlama zamanı. İç mimar bir arkadaşla çıktık yola. çıktık çıkmasına ama ne zor işmiş. Tamam ben evin yapımıyla ilgili hiçbir şeye karışmayacağım ama seçim arifesi zor geçiyor. Ev ile ilgili tüm kararları verme isteğim ve isteğimin kabulü de güçlü bir sorumluluk olarak omuzlarıma yığıldı.

Evet! Tabii ki bu zor durumun altından kalkacağım ama nasıl olacak onu bilmiyorum :)
Mutfakla ilgili sıkıntılar atlatıldı, şimdi sıra banyolarda. Aldığımızda büyük gelen ev, şimdi yerleşme hazırlıklarına girişince sanki her gün santim santim küçülüyormuş gibi geliyor. Neyse ki yollara düşmemize az kaldı.

Birazdan oturup kendime bir güzellik yapacağım. Bir elime çayımı alıp, festival kitapçığından gideceğim filmleri seçeceğim. Herkese iyi seyirler.

15 Mart 2010 Pazartesi

Haluk Bilginer ve Shakespeare Müzikali

Cuma akşamı çok uzun zamandan beri gitmek istediğim Shakespeare Müzikalini izlemek için Oyun Atölyesindeydim. Haluk Bilginer'in Modadaki Oyun Atölyesinde.
Bir ay öncesinden yalnız gideceğimi bile bile alınmış bir biletti. Oyunu izledikten sonra, bileti almadan önce yaşadığım yalnız gitme tereddütünü aşıp geldiğim için kendime teşekkür ettim. Son yıllarda seyrettiğim en güzel müzikaldi.
Kesinlikle bilet alıp bir de Mr.S ile geleceğim. Çok güzeldi, sevgili eşimin de bunu seyretmeye hakkı var.
Shakespeare Müzikali, adından da anlaşılacağı gibi Shakespeare'nin sonelerinden yapılmış bir müzikal ama ne müzikal. Bayıldım ben bayıldım.
Haluk Bilginer başrolde, erkeğin yaşamının 7 evresini kendisine eşlik eden ''Soykarı'' diye adlandırılan dört soytarı ile anlatıyor. Soykarılar da muhteşem.

Müziklerin hepsini Tolga Çebi yapmış. Daha önce Tolga Çebi adını duymamıştım. Tabii benim duymamış olmam kendisinin tanınmadığı anlamına gelmiyor. Ben de bir daha unutmamak üzere öğrenmiş oldum işte.

Oyunu başından sonuna kadar yüzümde kocaman bir gülümseme ile seyrettim ve bütün salonda da benimle aynı ifade vardı. Çok güzel, çok neşeli, çok anlamlı 2 saat geçirmiş oldum.
Oyun bittiğinde seyirciler ayakta alkışladılar oyuncuları.
...ayakta alkışlanacak bir oyun ve oyunculuktu gerçekten.

Oyunda da anlatıldığı gibi tik tak, tik tak zaman geçiyor.
...ve bizler ömrümüzün her dakikasının hakkını vermiyoruz.

Shakespeare'in dediği gibi,
Zaman kibar bir ev sahibidir;
Ayrılanı nazikçe uğurlayan
Yeni geleni kucaklayarak karşılayan.

Zamanın kıymetini bilelim. Shakespeare Müzikaline de gidelim.

2 Mart 2010 Salı

Başlangıç için dört izleyici:)

Efendim arkadaş kontenjanından da olsa artık 4 adet izleyicim var. Bu sevgili arkadaşlardan bir tanesi resmen kardeşim, diğeri de oğlumun babası. Kalan iki izleyicim ise beni seven arkadaşlarım. Zor durumda kalırsam yedekte tuttuğum diğer kız kardeşimi de izleyicilerim arasına katmaktan herhangi bir utanç duymayacağım. Blog yazmaya başlarken, ''Beni izleyen birileri olsun, Tanrım ne olur!'' diye başlamasam da, ilerleyen günlerde içimde nereden geldiği belli olmayan bir hırs oluşmaya başladı:)
Yakında gazete ilanı falan vermekten korkuyorum.

Bilgisayarın başında kendimi google'da ararken buluyorum. Neyse bir gün gelecek ki ben de kendimi google'ladığımda bulabileceğim. Kayda yönelik etiketler de bir işe yaramıyor herhalde.

Olsun!
Ben yazmaya devam edeceğim. Çok eğleniyorum çünkü. Sanki yazarken kafam boşalıyor.

Bu arada geçen hafta Perşembe günü sevgili oğlum ilk süt dişini çıkardı. Çok gururluyuz ve mutluyuz.

....ve önümde beni bekleyen iki Paris ve bir New York seyahati var. Daha ne olsun, değil mi?

Sağlığımız da yerinde olduktan sonra başka ne istenir hayattan? 
Fransızca öğrenme projem hayata geçirilemedi hala. Gerçi ataklar yapıldı ama Fransız Kültür Derneği'nin, Saint Joseph'de verdikleri kursun saati benim programıma uymadı. Şimdi rota başka kurslara çevrildi.

Bu arada Paris ve New York otellerini ayarlamam lazım bir ara.

Keyfim nasıl bilmiyorum ama. Kendime düzenli olarak pozitif düşünce ve mutluluk pompalamaya çalışıyorum. Bünyemin ek desteğe ihtiyacı var. Mr.S, bu hafta sonu itibariyle Çin'e gidiyor tekrar. Benim de bu boşluğu spor, oğlumla ilgilenmek, kitap okumak ve tiyatroya gitmek olarak dakikası dakikasına değerlendirmem gerekiyor.   :)

Sahiden İstanbul Film Festivali ne zaman başlıyor? Bu sene festival filmlerinden birkaçına gidebilmek istiyorum. İnsan, özellikle de kadın denen mahlukat ne çok şey istiyor değil mi? Ama ben isteyen, talep eden insanı severim. Hayattan hiçbir şey istemeden var olabilmeyi aklım almıyor çünkü...

31 Ocak 2010 Pazar

Merhaba...

Çok uzun zamandır kendime blog oluşturma fikri kafamdaydı. (Zaten devamlı kafamda birşeyler vardır.) Eğer bir başlangıç yapmazsam kendimi kötü hissedecektim. Resmi olarak bugün yani 1 Şubat 2010'da ''Merhaba'' diyerek start vermiş oluyorum bloguma.

Vatana, millete hayırlı olsun :)