blogda çekiliş var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blogda çekiliş var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2017 Cumartesi

Çekiliş varmış. Öyle dediler.

Blogdan beni takip eden çok sevdiğim insanlar var. Bunu her fırsatta söylüyorum çünkü dediklerimi kalben hissediyorum. Benim Paris sevgimi dinlemekten bıkmadılar ve her seferinde de beni anladıklarını söyleyen güzel yorumlar yazıyorlar. Bazen yorumlarda, "Hadi ama bir kitap yaz, Paris'le ilgili yazdıklarını bir kitapta topla da, gidip alıp okuyalım" cümleleri oluyor. Eh, itiraf etmem gerekirse bu yorumlar karşısında mutluluktan havalara uçuyorum. Kim uçmaz ki? Hadi yaptığınız bir şeyi takdir beklemeden yapın diyorlarlar da insan böyle güzel övgüler karşısında da eriyor. Ben eriyorum yani, başkalarını bilemem. 
Yazdığım bir yazının altında yorumlar görünce sanki birileri bana dünyaları vermiş gibi hissediyorum. 


Ben sizin bana hissettirdikleriniz karşısında size dünyaları veremeyeceğim. Çok isterdim, inanın! Onun yerinde kırtasiye sevenler için minik bir hediyem olacak. Sahiden minicik. İG hesabıma gelir, seyahat etmekle ilgili içinizden geçenleri yorumların olduğu yerde paylaşırsanız, siz de bu mini çekilişe katılmış olursunuz. 



Şartlar mı? Hahaha 😂


  • Şart falan yok. Beni illa ki takip etmeniz falan da gerekmiyor. Altı üstü, içi sevgi dolu birkaç Paris çıtırı hediyecik o kadar. Dediğim gibi seyahatle ilgili bir cümle. Havalı olsun ama. Bir de sevdiğimiz bir kişiyi etiketleyeceğiz. Yani kazanma şansımızı %50 azaltacağız. Nasıl ama? 
  • Eee, kirlenmek güzelse, paylaşmak da güzeldir. Değil mi?
  • IG hesabım tabii ki: macerakitabim

19 Nisan 2016 Salı

Beni kahreden bloglar

Blog yazmaya başlamadan önce internette sadece aradığım bir bilgiye erişmek için dolaşırdım. Bazen girdiğim bir yazının içinde kaybolur, aynı dilden çıkan başka yazıları da okurdum. Özgün kişilerin yazılarıyla doldurduğu o sitelerin ''blog'' diye nitelendirildiğinden, bu işin de ''bloggerlık'' diye tanımlandığından haberim yoktu elbette. 

Herkes blog yazabilir. Keşke herkes yazsa. Ruha iyi gelen bir şey bu. Yazmanın iyileştirici yanından bininci kez bahsetmeyeceğim burada; bunu hepimiz biliyoruz zaten. 
Neden burada yazdığıma gelince: Kendi kişisel tarihimi bir yere not ediyorum. Geriye dönüp baktığımda kızdığım şeyleri görüyor, unuttuğum kimi mutluluk anlarını hatırlıyor,  burası olmasa belki de not düşmeyeceğim bir olayı fark edip, ''Ah, iyi ki buraya yazıyorum.'' diyorum.

Peki hangi blogları takip ediyor, hangilerinin yanından ışık hızıyla ayrılıyorum?

Takip ettiğim bloglara gelince, elbette her blogu takip etmiyorum. Zamanım ve ilgi alanım herkes gibi kısıtlı.

Ah şu anne-çocuk blogları:

Fotoğraf şuradan

İnsan çocuğundan daha fazla başka bir varlığı sevebilir mi? Zannetmiyorum.

Evlat sevgisi bambaşka bir şey. AMA diyerek bir parantez açmak istiyorum burada. Peki çocuğumuz oldu diye tüm hayatımızı onlara mı adamalıyız? Gecemiz, gündüzümüz, neşemiz, yediğimiz, içtiğimiz ve sadece ama sadece bahsettiğimiz şey çocuklarımız mı olmalı?
Anneliğinin ilk aylarında, -adaptasyon süresince-, devamlı yaşadıklarından ve bebeğinden bahseden anneleri anlıyorum. Farklı bir deneyim bu. Onlara söyleyecek bir lafım yok. Geçen zaman içinde sadece çocuğundan bahsedip, Onu nasıl özenle beslediğini, en organik kıyafeti giyebilsin diye saatlerce yaptığı araştırmayı, hangi sabunla çamaşırlarını yıkadığını, deneyimlerini sadece deneyim olsun diye değil de başka annelere de örnek olsun diye yazan annelereyse bildiğin kılım.

Bir kere çok sıkıcılar, bunu bilmeleri gerek. Evet, sıkıcılar!

Diyeceksiniz ki okuma! Okumuyorum ben de. Çocuğundan yaşamının bütünü değil de parçasıymış gibi bahseden, muhteşem bir anne olmanın ötesinde, sevabıyla günahıyla bir insan olduğunu hissettiren anneleri okuyorum. Eğlenceli oluyor onları okumak. Kendi geçtiğim yolları görüyorum. Güzel anılar, uykusuz geceler aklıma geliyor.

Kıl olduğum anne tipi var ya, işte bu tiplerin belirgin özellikleri var.

Bir kere hayatlarının her döneminde, her şeyi muhteşem yapıyorlar. Yaşama Sanatı, bunlardan soruluyor. Bekarken, bekar yaşamını en iyi bilen ve yaşayan tipler bunlar. Hayat vur patlasın, çal oynasın. ''Arkadaşım, biraz azaltsan mı sigarayı desen'', hayatın böyle zevklerle anlamı olduğunu anlatacaklardır sana. Sonra bir koca buluyor bu tipler. Bilin bakalım ne oluyor? Anında on parmağında on marifet bir ev kadınına dönüşüyorlar. Kocasından önce kalkıp nasıl da kahvaltı hazırladığını anlatan postlar dökülüyor kalemlerinden. Öpücükle uğurluyorlar biriciklerini.

Ah, iyi bir aile için ne gerekli peki? Tabii ki bir çocuk; bir prens ya da prenses.

Oraya gelmeden önce koydura koydura yazdıkları hamilelik postlarını okuyoruz. Daha hiç kusanını, sürece uyum sağlayamayanını, yaşadığı süreçten keyif almadığını yazanı görmedim. Yok anacığım! Yazılan postları hepimiz biliyoruz değil mi? Her ay karınlarının fotoğrafını çekmeye başlıyorlar. Çek de, Victoria Beckham değilsin sen, bunu da bil. Hamilelikte nasıl beslendim, bebeğimle ilk ayım, artık iki kişiyiz, bebeğim benim gibi muhteşem bir varlık olacak postları ardı ardına geliyor. Bu tiplerin hiçbir zaman ''her şeyi unutma, gaz, vücutta ödem'' gibi problemleri olmuyor. Hamileliğin son aylarında saat başı çişe kalkmıyorlar. Onlar insanüstü yaratıklar çünkü. Ne yalan söyleyeyim kendilerini gördükleri aynadan bir tane istiyorum ben. Nerede satıldığını bilen var mı?
Baby shower'ları falan atlıyorum, bakın. Sıkmayayım sizi daha fazla.
Neyse, şükür ki doğuruyorlar.
''Hoşgeldin Ayşe!''
''Hoşgeldin Ali!''

İşte ondan sonra önceki hayatlarındaki bekar kadın tamamen ruhlarından siliniyor. Hemen bir fotoğrafçı çağrılıyor, bebeğin fotoğrafları çekiliyor. Hepsi de ne tatlı oluyor, değil mi? Yeni doğmuş bebeklere bayıldığımı itiraf ediyorum. Benim bu bebişlerden sıkılmam anneleri yüzünden!
Ne müthiş bir anne olduklarından fikrinden sarhoş olduklarından olsa gerek, anneliklerini öyle çok övüyorlar ki ben de kusma hissi yaratıyorlar. Kendi uykusuz, saçımın başımın birbirine girmiş halini hatırlıyorum. Tişörtümün omuz kısmından burnuma bir kusmuk kokusu geliyor. Bir böyle anne olamadın diye çemkiriyorum kendime.
Velhasıl, bebeğinin gülüşünü değil de onu nasıl organik beslediğini, nasıl da özenle giydirdiğini, hangi mağazalardan alışveriş yaptığını anlatan anneleri izlemiyorum. Siz neden onlar gibi alışveriş yapamıyorsunuz sevgili bloggerlar?
İnternet başına geçip sadece bir tıkla kredi kartınızdan birkaç yüz lirayı çektirtemeyecek kadar aciz misiniz?


Neyse, diyeceğim o ki çocuğundan yazılarında bahseden insanları izliyorum.  Yazılarından keyif aldığın bir sürü bloggerın, anneliğini paylaştığı yazılarını keyifle okuyorum. Görmeden tanıdığım, büyüdüklerine tanıklık ettiğim çocuklar var burada. Bu annelerin yorulduklarını, nasıl da bir çay içimlik bile olsa zaman bulamadıklarını, hayatlarının farklı bir evresinde olduklarını anlattıkları yazılarını okuyorum. Bir gerçeklik yayılıyor yazdıklarından.
Samimiyetleri, neşeli anlatımları hoşuma gidiyor. Diğerleri bana göre değil.

Gelelim makyaj bloglarına.


Bir de makyaj blogları var. Allah sevenlerinin başından eksik etmesin. Bir insanın kaç milyon tane ojesinin olabileceği karşısında dehşete düşüyorum. ''Arkadaşım ne yapıyorsun o kadar ojeyi? Senenin her günü ayrı bir renk sürsen sıra gelmez.'' demek istiyorum. Sonra tırnaklarına yazık! Tabii ben bunların hepsini o şık kadınlardan biri olmadığım için söylüyorum. Her gün oje sürmeyi kafamda canlandırmam bile mümkün değil. Bir arkadaşım çalıştığı zamanlarda, gün aşırı manikür yaptırdığını söylemişti de ağzım o günden beri açık kaldı. Bana bu işler insanın kendine yapabileceği en büyük eziyet gibi geliyor. Tabii bana! Yapana saygımız var. Her daim bakımlı, hoş olmak hayranlık uyandırıcı bir şey. Ben böyle olmadığımdan, sabahları yüzümü ancak yıkayıp güneş kremini zorla sürdüğümden olsa gerek, bu blogları anlayamıyorum. Bu durumu anlayabilseydim, oje için yapılan çekilişleri de anlayabilirdim belki, değil mi?

Peki ya moda blogları?

Fotoğraf şuradan
Kendimi en ezik hissettiğim bloggerlar bu başlığın altında yazıyor.
Bizim evde modayla ilgilenen biri var. Hadi tahmin edin! O kişi ben değilim arkadaşlar. Koca kişisi bütün yabancı markaları, yeni çıkardıkları modelleri, montların ismini (Evet montların isimleri var), bunların nereden alınacağını, modacıları bilir. Bunu öğrenme çabasıyla da yapmaz üstelik. İşinin yanı sıra, bu konuya ilgisi de var. Elbette giydiğim hiçbir markayı beğenmez, giydiklerimi eleştirir, dışarı çıkmaya hazırlandığım an, ''Bu ayakkabıyı giymeyeceksin değil mi bu elbisenin altına?'' diyebilir. Vallahi der. Ben de duruma göre, ''Yahu, sana ne benim kıyafetimden!'' diyebilir ya da değiştirebilirim. Baskı altında yaşamanın kolay olmadığını hepimiz biliyoruz, değil mi? 
Neyse, ben bu moda bloglarını da izlemiyorum işte. Kocamı izliyorum. Nasılsa her aldığım hakkında bir fikri var. 

Kitap blogları...

Fotoğraf şuradan

Kitap blogları, hahaha buraya kadar uzattım dilimi. 
Okuduğu kitapları, hakkında ne düşündüğünü anlatan blogları elbette okuyorum ama kitabın arka kapağındaki yazıyı aynen kopyalayıp, yazarını, editörünü yazan blogları değil. ''Arkadaş, neden kendini bunu yaparak yoruyorsun?'' diye sormak istiyorum. Zaten senin bu yazdıklarının aynısı D&R'ın, İdefix'in sayfasında var. Vaktini böyle boş bir uğraşla geçirmene değmez demek istiyorum. Kendini yayınevi falan mı zannediyor bu bloglar bilmiyorum.

Gelelim sevdiklerime.
Yazının en önemli kısmı burası.
Vallahi sevdiğim çok blog var. Samimi olsunlar, bir fikirleri olsun, anılarını yazsınlar, hissettiklerini bana ulaştırabilsinler yeter. İmla kuralına uyuyormuş, uymuyormuş dinlemem okurum. O kadar!

Bu haftalık çemkirmem burada sona ermiştir. Bir sonraki yazımın daha pozitif bir yazı olacağı konusunda hepinize söz veriyorum.  :)