cabo da roca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cabo da roca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2017 Salı

Liste 22- En beğendiğim destinasyonlar

52 Liste Projesi

Liste 22-Gezdiğiniz yerler içinde en beğendiğiniz yerlerin listesini yapın.

Bu sorunun cevabını bulmak için kendime şu soruyu sordum: Özlem, bir daha gidebilme şansın olsa nereye gitmeyi isterdin?

Ha Long Bay


İlk aklıma gelen yer Ha Long Bay. Sanırım Vietnam- Kamboçya seyahatinin en güzel ayrıntısını daha önce sizinle paylaşmadım. Bazen öyle oluyor. Yazacaklarımı bir türlü kafamda toplayamıyor, sevdiğim şeylerin hangi ucundan tutup da yazıya dökeceğimi bilemiyorum. Ha Long Bay'de benim için bu kategoriye giren yerlerden biri.


Hanoi'den dört saat süren bir otobüs yolculuğunun sonunda gezi teknelerinin yanaştığı limandaki köhne kafede oturup bizi alacak tekneyi beklememiz dün gibi aklımda. Ne yazık ki hava iyi değildi; tekneye binememe ihtimalimiz vardı.



Nihayetinde tekneye binip kamaralarımıza yerleşsek de güneşli bir Ha Long Bay göğünün altında gezemedik. Buna rağmen Unesco Dünya Mirası Listesi'ne girmiş deniz üzerindeki minik adacıkların etrafında gezinmek, suyun üstünde yol almak nefisti. Güneşin parıldadığı bir başka zamanda yine böyle bir teknenin içinde olmak, kamaramızın camından görünen karanlık sulara ve denizin içinden yükselen kayalara bakarak uykuya dalmayı yine çok ama çoook isterim.

Key West


Bazı yerler var ve üstlerinde buhar gibi dağılan bir büyü taşıyorlar. Benim için Key West öyle bir yer. Bulunduğum için şükrettiğim, sokaklarında yeniden dolaşmayı hayal ettiğim, Sloppy Joe'da sarhoş olup sallana sallana otelin yolunu bulmak istediğim bir deniz ülkesi. Sokaklarında notalar dans ediyor, güneş üstünde kırmızı bir elbiseyle batıyor ve insanda kadeh kaldırma isteği yaratıyor. Ve bana kızmayın ama biliyorsunuz ki Hemingway'de burada on yıl yaşamış. Hani defterinizi yazıp bir şeyler yazacak olsanız, inanın yazdıklarınıza inanamazsınız. Öyle ilhamı bol, öyle özgürlük kokulu bir yer Key West. Evet, biraz da sarhoş. Ama olsun. Ne olur?

Cabo da Roca


Jules Verne'in kitaplarıyla büyüdüğü için hava atan bir nesilden geliyorum ben. Geçenlerde biri hakkında şöyle söylerken yakaladım kendimi: Ay lütfen ondan bahsetmeyelim. Daha Jules Verne'nin kim olduğunu bilmiyor. (Blog yazarı burada ne kadar ön yargılı bir insan olduğunu ortaya koymuş olabilir ama pek de umurunda değil.) Demem o ki beni Avrupa kıtasının en batı ucuna götüren otobüsten indiğimde dünyanın sonundaki fenere ulaşmış gibiydim. Ruhum, seyahatlerde hafifliyor, biliyorum ama hissettiklerim başka şeylerdi. Okyanusun kıyıya çarptıkça çıkardığı sesler, beni okyanusa doğru sürükleyen rüzgâr, ayağımın altında ezilen toprak... Dünya üstünde ne küçük canlılarız. İnsana şükretme hissi veren bu toprak parçasının üstünde ruhumu sonsuz bir huzur kapladı. Keşke tanıdığım herkes Cabo da Roca'ya gitse ve göğsünü şarkı söyleyerek yanaşan rüzgâra açabilse.

8 Mayıs 2015 Cuma

Avrupa'nın en batı ucuna yolculuk!

     Lizbon'da yağmurlu bir sabaha uyanıyoruz. Bugün hedefimiz Sintra'ya gitmek. İlk olarak Sintra'ya gidecek, oradan da Avrupa'nın en batı ucunun bulunduğu Cabo Da Roca'ya geçeceğiz. Sintra'ya giden trenler Lizbon'da Rossio tren istasyonundan kalkıyor.

     Jardim Antonio Nobre'daki seyir alanının karşısındaki otelimizden çıkıyor, yeşil alanın hemen yanındaki dar sokakta sefer yapan sarı tramvayın yanından aşağı doğru yürüyoruz. Yukarıdan aşağı inen en kestirme yol burası. Yolun solundan sol tarafa dönüp biraz yürüdüğümüzde Rossio tren istasyonu ile karşı karşıya geliyoruz. Tren istasyonun olduğu bina çok hoş, dışı rölyeflerle süslenmiş, abartıya kaçmayan bir güzelliğe sahip.

Sintra'ya giden trenler nereden kalkar?


     İstasyonun içi oldukça kalabalık. Gişenin önünde uzun bir bilet kuyruğu var; yine de kuyruk çabuk ilerliyor. İki kişi için Sintra'ya gidiş-dönüş için 9.60 € veriyoruz. On beş dakikalık kısa aralıklarda Sintra'ya tren kalkıyor. Bu nedenle treni kaçırdım diye endişelenmeye gerek yok. 

     Trenlerle ilgili sevdamı biliyorsunuz zaten. Genelde uzun yolculukları seviyorum. Bu öyle bir yolculuk değil. Kırk dakikalık kısa bir yolculuğumuz olacak. Önce kahvemi almadan trene bindim diye hayıflanıyorum ama trene bindiğimde hattın banliyö hattı olduğunu anlıyorum. Demek istediğim koltukların arasında masalar yok. Bu durum benim trenlerdeki keyif alanımın azıcık dışına çıkıyor. On üçüncü istasyon Sintra istasyonu oluyor. 

     İstasyondan çıktığımızda dışarıda sıralanmış otobüsleri görüyoruz. Bu otobüslerden 434 numaralı olanı Sintra'nın tarihi merkezlerine ring seferler yapıyor. Sintra'nın tarihi merkezine bu otobüsle gidip, burada inip gezdikten sonra tekrar binebilir, Sintra Kalesi'ne ya da Pena Sarayı'na gidebilirsiniz.

Cabo Da Roca'ya nasıl gidilir?


     Bizim ilk hedefimiz Avrupa'nın batı ucuna ulaşmak. Bunun için 403 numaları otobüse binmemiz gerekiyor. Bu arada şunu da şöylemem gerekir ki tren istasyonunun çıkışında şehir turu düzenleyen şirketler de var. Onlardan birine katılmak da mümkün. Biz kendi rotamızı kendimiz çizmeyi sevdiğimizden bu turlardan birine katılmıyoruz. Bunun yerine Cabo Da Roca'ya giden 403 numaralı otobüsün seyrek seferine razı oluyoruz.

    Otobüs durağının hemen karşısındaki kafeye gidiyoruz. Tam bir kasaba kafesi burası. Florasan ışığı aydınlatma, tezgahın arkasında orta yaşın üstünde iki garson, metal tezgahın üstünde duran birkaç atıştırmalık. Daha çok Amerikan filmlerine yarışan klişe bir ortam. İki çay alıyoruz. Tezgahın arkasında görünen Crunch gofret gözüme ilişince bir de gofret almak istiyorum. Ne yazık ki bu kafeden öyle her isteğimi almamın mümkün olmadığını öğreniyorum. Garson üzerinde numaralarla duvara yapıştırılmış çikolataları gösteriyor, sonra da niyet kutusunu. Mecbur 0.50€ verip kolu çeviriyorum. Şansıma ufak bir gofret çıkıyor. Allah biliyor ya, adını sanını daha önce duymadım bu gofretin. Gidip Selçuk'a anlatıyorum durumu. 

    ''Nasıl yani, parasıyla vermediler mi gofreti?'' diyor. 
    ''Vermediler!'' diyorum. 
Elimdeki küçük gofrete bakıp gülüyor. O daha iyisini çekermiş, öyle diyor. 
    ''Seni de görelim!'' diyorum. 
Tezgahtan elinde benim gofretin aynısıyla dönüyor.


  
      Çayımızı bitirmemizle otobüsümüzün gelmesi aynı zamana denk geliyor. 
      Böylece Avrupa'nın en batı ucuna yolculuğumuz başlıyor. 
    Otobüs Sintra'nın içinden dışına doğru ilerliyor. Bu arada yağmur yağıyor. Ağaçların çoğalarak yeryüzünü kapladığı bir yolculuğa çıkıyoruz. Geçtiğimiz tüm yollar yeşile boyanmış. Küçük yerleşimlerden geçiyoruz. Burada insanların yapacak hiç işi yoktur diye düşünüyorum. Dışarıda esen rüzgâr, otobüsün camına vuran yağmur damlaları, ağaçlarla kaplı tüm bu ortam hayatın böyle yerlerde yavaş yaşandığı izlenimini veriyor. Ormanlık alan sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzayıp gidiyor. Kırk dakikalık yolculuğumuzun sonlarına doğru rüzgârın sesi artıyor, ağaçlar seyrekleşmeye başlıyor. Şimdi yolumuzun üstü dikensi bitkiler, çalı ve yosunlarla kaplı. Okyanusa yaklaştığımız aşikar. 

     Otobüs Capo Da Roca'da Turizm Ofisi'nin önünde duruyor. Ayağımı dışarı atar atmaz rüzgârın sert sesi kulağımın dibinde bitiyor. Atlas Okyanusu gözümün önünde uzanıyor. Ufuk görünmez bir sis bulutunun ardında kaybolmuş. İlk iş olarak Turizm Ofisi'ne girip Avrupa'nın en batı ucunda olduğumuza dair belgelerimizi alıyoruz. 


      İşin en güzel yanı, toprağın bittiği ve okyanusun başladığı o noktaya varmakta.
    Yağmur bizi yolumuzdan döndürmeye niyet etmiş gibi hızını arttırıyor. Elimizdeki şemsiyeler rüzgârın şiddetinden ters dönüyor. Okyanusun savurduğu dalgaların hepsi kıyıda son buluyor. Kendimi Avrupa sinemasının yalnızlığı bolca hissettiren sahnelerinden birinin içindeymiş gibi hissediyorum. Ötede görünen kulenin içinde yaşıyormuşum da, yazamamanın sancısıyla bu uzak köşeye kaçmışım gibi. Böyle bir köşede biraz romantizm şart.









     Okyanusun kenarındaki taş bloğun önünde poz veriyor, tahta çitle çevrelenmiş toprak yol boyunca yürüyoruz.
video

     Bir fenerin, bir turizm ofisinin, bir de köhne kafenin olduğu Avrupa'nın batı ucuna varmanın nedense tuhaf mutluluğu içimi sarıyor.