günlük hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2017 Çarşamba

Liste 16- Temel Gereksinimlerinizin Listesini Yapın

52 Liste Projesi

Liste 16- Temel Gereksinimlerinizin Listesini Yapın.

Bugünlerde benim kafam da ülke gündemi gibi karışık. Biraz daha huzurlu bir ülkede yaşayıp sadece temel gereksinimlerimi düşünerek, üstüme düşen görevleri yaptıktan sonra keyfime bakmayı çok isterdim. Olmuyor elbette. Birazcık huzuru bizlere çok görüyorlar. Ne kadar pozitif olmaya çalışırsak çalışalım, enerjimizi emip bitiriyorlar. Uzun lafın kısası bu coğrafyada yaşamanın belli bedelleri var. 
İnsanı öldürmeyen şey güçlendirirmiş diyerek kendime bir gaz verip şimdi yazıya doğru ilerliyorum. 

Temel gereksinimlerime gelecek olursak: Sahi ne cevap vereyim ben bu soruya şimdi?

Çay tabii ki abicim!

Çay, her derde deva ❤

Şimdi bu sonuca varmak için nereden yola çıktım ben? Elbette ıssız bir adaya düşsen yanına alacağın üç şey sorusundan. Anladınız! Yanıma çay alırım. Çay içmeden duramam ben. Gözümü açar açmaz aklıma ince belli bir çay bardağından çay içmek gelir. Annemi düşünürken mutfakta evyenin başında bir sağa bir sola hareket eden bedenini ve ocağın üstünde kaynayan çaydanlık gelir gözümün önüne. Sohbetin baş kahramanı çaydır bizim evde; ailenin bir üyesi gibidir. Sevdiğim kimi düşünsem anılarımın bir köşesinden çay buğusu yükselir. O yüzden eve girer girmez yaptığım ilk şey demliği ocağı koyar, çayımı demlerim. Bu mucizeyi bitki kesinlikle her derde devadır. Mutluluk, huzur ve yuva demektir çay. 
O yüzden çay benim için temel gereksinimlerden biridir. Geçen sene gittiğimiz Amerika seyahatinde yanıma bir demlik aldığım da doğrudur. Gelirken de kiraladığımız evin mutfağında bıraktım ki evin sahibi İsveçli şöyle adam gibi bir çay içsin.😀

Kitaplarım, hayallerim ve ben...


Çantamda kitap yoksa huzursuzlanıyorum.Ya gün içinde bir fırsat olur da kitap okuma şansım olursa? Ya o an benim yanımda kitap yoksa?  Düşünsenize bir bankaya gitmişim ve önümde bekleyen otuz kişi var ve benim çantamda bir kitap yok. O düşük ihtimale karşı yanımda kitap, defter ve kalem taşıyorum. Hayır! Islak mendil taşımıyorum ve umrumda bile değil. Yanında devamlı ıslak mendil taşıyan kadınlardan olmaya çalıştım ama Kuzey bezden çıktığından beri bunu başaramadım. 
Durum şu ki gereksiz muhabbetlerin ve gereksiz insanların yanında olmaktansa kitapların dünyasında olmak beni daha mutlu ediyor. Okumak, defterime notlar almak, yazı aracılığıyla kendimle sohbet etmek iyi geliyor bana. İyileştiriyor, şifa veriyor. 

Kendimle baş başa kalmak...


Kendime ayıracak vaktim olmazsa ve düşüncelerimle baş başa kalmazsam mutsuz oluyorum. Kafam karışıyor, düşüncelerimi toparlayamıyorum ve iç huzurumu kaybediyorum. Evet, evet! Yürümek iyi geliyor mesela. Kimi zaman kulağımda kulaklığımla, kimi zaman da adımlarımın yerde oluşturduğu sesi dinleyerek yürüyorum. Kafamdaki tüm karışıklık bulutu dağılıyor, düşüncelerimin netleşiyor. Bitkilere dokunuyorum. Bazen bir lavantaya, bazen bir çay ağacının dikenli dallarına. Sonra elimi burnuma götürüyor, bitkilerin parmaklarımda bıraktığı izleri kokluyorum. Okuduğum kitapları düşünüyorum. Kitap kahramanlarını, kitap boyunca yaptıklarını aklımdan bir bir geçiriyor; kimi zaman olayların gidişinden memnun oluyor, kimi zaman da yeni sonlar yazmak istiyorum bu kahramanlara. Bazı insanlar kalabalıklardan hoşlanır ve yalnız kalmaz. Benim içinse yalnız kalmak temel bir gereksinim. Geçen gün Kuzey de yanıma yaklaşıp şöyle dedi: Anne ben arkadaşlarımla olmaktan mutlu olduğum kadar yalnız olmaktan da çok mutlu oluyorum. Kendi kendime oyun oynamaktan çok keyif alıyorum. Belki tek çocuk olduğum içindir bu. Sadece bu normal mi diye merak ediyorum.

"Normal Kuzey'cim!" dedim. "İnsanın yalnız kalmaya da ihtiyacı var."

Seyahat etmek...


Umarım aynı şeyleri tekrar etmemden sıkılmıyorsunuzdur. Hep aynı şeyleri yazıyor gibiyim. Fakat bu listeleri yaparken şunu fark ettim ki ben gerçekten yaşamak istediğim hayatı yaşıyorum. Yani şükür ki o hayatı inşa edebilmişim kendi kendime. Benim bu yalnız kalma hallerimden kimse şikayetçi değil evde. Kuzey çok küçükken bile bu istediğimi (O zamanlar bunu ifade ettiğim için kötü bir anne olduğumu düşünüyordum.) dile getirirdim. Mesela anneme ya da Selçuk'un annesine Kuzey'i teslim eder ve çay içmek için dışarı çıkacağımı söylerdim. Kuzey biraz büyüdükçe ona da söylemeye başladım. "Şimdi ben biraz yalnız kalmak istiyorum Kuzey'cim." derdim. Kitabımı alıp bir köşede kendime tanıdığım zamanı yaşarken, o da kendi dünyasında bir oyuna dalardı. Bunun adı bencillik mi bilmiyorum ama yalnız kalma anlarını yaşayamadığımda üstümde bir baskı oluşur ve patlardım. 

Gelelim seyahat meselesine. Evimi ve kurulu düzenimi ne kadar çok sevsem de hareket halinde olmayı ve seyahat etmeyi de çok seviyorum. Annem zaman zaman "Kurtlandın sen yine!" diye takılıyor bana. Haklı da! Kurtlanıyorum. Yola çıkmak, başka bir şehre gitmek istiyorum. Yaşamımın anlamı buymuş gibi geliyor. Neden çalışıyoruz ki diye soruyorum kendime. Kuzey iyi bir okulda okusun ve biz de seyahat edebilelim yeter. 

27 Şubat 2016 Cumartesi

Ben yürürken dünyada neler oluyor?

Bugün yürüyüş arkadaşım olarak Barry White'ı seçtim. Birkaç şarkı sonra Barry White  aradığım tadı vermeyince Whitney Houston dinlemeye karar verdim. Sesinin tanıdık tınısı kulağıma ulaşınca bir otel odasında öldüğünü anımsadım. Oradan Los Angeles seyahatimize ışık hızında yol aldım. Yolun karşısında durup Pretty Woman filminin çekildiği Regent Beverly Wilshire oteline nasıl da uzun uzun bakmıştım.

Sonra tuhaf bir düşünce etrafımı sardı. Ben, evimin içinde olduğu sitede aklımda bir sürü düşünceyle yürürken dünyada neler oluyordu acaba?


Geçmişle gelecek ben çocukken de birbirine karışıyordu ama ben bundan bihaberdim. 
Yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı. Şöyle şeyler geçti aklımın ucundan. İçinde olduğumuz anda dünyanın bir ucunda, mesela Brooklyn'de Paul Auster masasında oturmuş yeni kitabını yazıyor olabilirdi. Amerika ile aramızda bir hayli zaman farkı var, biliyorum ama hayal bu. Zamanın bir önemi yok. Paul Auster'ın okumak için heyecanlanacağım bir kitabı yazıyor olması düşüncesi, dünyayı barışla sarmalamak gibi geldi bana. Sonra Patrick Rothfuss'un da Kral Katili Güncesi'nin 3. cildini yazıyor olmasını diledim. Saçı sakalı birbirine karışmış bir halde masanın önünde düşünüyor. Bilgisayar ekranı açık. Kelimeler dile gelmek için bekliyorlar. Yazarın kahramanlarına can vermesi ve biz okuyucularının merakını dindirmesi için yapması gereken tek şey var: Yazmak.


Peki ya Barselona sokaklarında gezinen Carlos Ruiz Zafon'u düşlesem ne olur? Şehrin deniz kokan sokaklarında ağır adımlarla gezinmiş ve şimdi de bir kafede oturuyor. Benim onu düşündüğümden haberi yok elbette. Nereden olsun? Ara sokaklarda saklanmış küçük bir kafe olmalı burası. Daha çok mahallelinin takıldığı o sıcak yerlerden biri. Duvarlarına hikâyeler sızmış olan mekanlardan. Yeni kitabında belki o kafeyle karşılaşır, Zafon'un içtiği sert kahvenin hatırına bilmediğimiz bir kafeye ilerde bir gün gidecek olmanın hayaline tutunuruz. 

Bu anlattıklarım düşündüklerimin güzel kısmı elbette. 
Sonra aklıma ben yürürken ve tatlı düşüncelere dalmışken, dakika başı ölen insanlar, hektar hektar yok olan ormanlar, nesli tükenen canlılar, farkına varmadığım nice acı geldi. Dünyayı değiştirmek öyle kolay bir iş değil açıkçası. Elimizden geleni yapsak da yaptıklarımız hep yetersiz geliyor. 
İyisi mi dedim ben de kendi kendime, ''Sen senin için yazılan kitapları düşünmeye devam et.''
Eve gidince önce bir duş alır, sonra bir bardak çay içersin.

2 Ocak 2016 Cumartesi

Yeni yıl kararları

Dün malum yeni yılın ilk sabahıydı. Her zamanki gibi ilk kalkan bendim. Evin her odası hınca hınç dolu olduğundan sessizce merdivenlerden indim, salonda yatanları rahatsız etmemeye çalışarak mutfağa geçtim. Mutfağın camından dışarısı bembeyaz görünüyordu. An itibariyle daha kardan adamlar yapılmadığından bahçe dümdüz bir kar örtüsüyle kaplıydı. Dün akşamki nefis sofradan kalanların üstü alüminyum folyo ile kapatılmış, buzdolabına sığmayanlar mutfak tezgahının üstüne sıralanmıştı. Isıtıcının düğmesine bastım, kendime limonlu bir su yaptım. Bu sene için alınmış kararlardan biriydi. Yazıya dökülmemişti ama aklımdaydı. Pek de önemli bir karar sayılmaz ama olsun karar karardır. Daha alınacak bir sürü kararım vardı ve işe bir yerden başlamam gerekiyordu. 

Öndeki kardan adam evin beylerinin yoğun çalışmasıyla yapıldı. Arkadaki kardan kadın ise Doğan Baba'nın ''Siz yaptığınızı bir şey mi sanıyorsunuz, ben bunun sandalyeye oturanını yaparım.'' diyerek yaptığı. Ailenin her ferdinin gazla çalıştığını söylememe gerek yok herhalde.
Yeni yıl kararları ile ilgili bir açıklama yapmam gerekirse yeni yıl kararlarının pek de küçümsenecek bir şey olmadığını düşünüyorum. Yapmasan da karar almanın insanı rahatlatan bir yanı var. Üstelik bunun için birine para ödemenden gerekmiyor. Böyle olmasına rağmen bizim evde benden başka kimse yeni yıl kararları falan almıyor. Herkese tek tek sordum. Hepsi sorumu geçiştirdi, önemsiz bir şeyden bahsediyormuşum gibi davrandı. Selçuk'a tavrı karşısında alındığımı söyleyince, '' Herhangi bir karar alarak senin önceliğinin önüne başka hiçbir şeyin geçmesine izin veremem,'' dedi. Beni başından savdığını fark ettim ama verdiği cevap da hoşuma gitti doğrusu.

Doğan Baba'nın sanat eseri. İstediği şapkayı vermediğimi söylemeliyim :)
Kendi kendime ''Kimse karar almasa da sen kendi kararlarını al şekerim,'' dedim.
Kalktım çayı demledim, dünden kalan ıspanaklı pidelerden bir tane aldım, başladım kenarından kemirmeye. Akşamki tazeliğinden eser kalmamıştı; zaten akşamki enerjiden de geriye bir şey kalmamıştı. Her yılbaşı sabahı aynı duyguyu yaşamak hayatın tekrarı gibiydi. Yılbaşı gecesinin en güzel yanı tüm ailenin bir arada olması, bir de ''O Ses Türkiye Ünlüler''i seyretmek. 
Eskiden bayram günlerinde Cenk Koray, Müjdat Gezen, Zeki Alasya, Metin Akpınar dörtlüsünün muhteşem sohbetlerini dünlerdik ama artık onlardan da geriye bir şey kalmadı. Kalan muhaliflerin de bir an önce Hakk'ın rahmetine bir an önce kavuşmasını dileyenler var. Ben kendi adına hepsine Allah'tan uzun ömür diliyorum. 
Yine konuyu dağıttım. 
Demlenen çayımı da alıp oturdum bilgisayarın başına. 

Yeni yıl kararlarım merak edenler için şunlardır: 

  •   Kitap okumaya devam etmek. Mümkün olduğunca daha önceden alınmış ama okunmaya fırsat  bulamadığım kitaplarımı okumak istiyorum. 
  •   Evdeki kozmetikleri elden geçireceğim. Alınmış ama kullanılmadan bir köşeye atılmış bunca  şeye ihtiyacım var mı? Kullanmayı yine beceremesem de bari süresi geçenleri çöpe atsam.  
  •  Daha önce aletli pilatesi ne güzel bir rutine oturtmuştum. 2015 yılında ne yazık ki pilatesi  istediğim gibi devam ettiremedim. Bu sene haftada iki gün yapmayı deneyeceğim.  
  •  Juicing yapmayı belki öğrenebilirim. Haftada bir öğünüme bile katsam iyi olmaz mı?  
  •  Daha düzenli yazmaya, hatalarımdan ders almaya ve hemen bıkkınlık göstermemeye  çalışacağım.    
  •  Su içmeyi alışkanlık haline getirsem ne olur?    
  •  Sabah koşularında illa da muhteşem bir performans göstermem gerekmiyor. Sonuçta yataktan  kalkıyor ve yürüyorum. Bu da bir başarı. Olduğu kadarına devam etmek ve yapabildiklerim  için kendini kutlamam gerek. Evet ya! Aferin bana.
  •  Kitaplığımı biraz düzenleyeceğim. 
  •  Çalışma odasındaki masamı insan oturur bir hale  getireceğim.
  •  Şu başladığımız ama  ellemediğimiz puzzle var ya, işte onu bitireceğim.      
  •  İlkbaharda  Karadeniz Turu yapmak istiyorum.     
 Evet, şimdilik aldığım kararlar bunlar. Geçen seneden  fazla bir fark göstermiyor değil mi? 

       Yine de kararlarımı aldım ya, içim hafifledi vallahi. 
   Hepimize tekrar mutlu bir sene olsun diyor, çalışma masamı toplayarak yeni yıl kararlarıma  başlıyorum.

9 Kasım 2015 Pazartesi

Listesiz yaşayamam abi: Kasım ayında yapılacaklar...

Listeler yapmaya bayıldığımı bin defa falan söylemiştim buradan. Sanırım liste yapmak kadar liste yapmaktan hoşlandığımı söylemeyi de seviyorum. Yapacaklarımı gözden geçirip bunları listeler halinde önüme koyduğumda hayatım düzenli olacakmış ve listelediğim güzel şeylerin arasına hiçbir kötü ve istenmeyen şeyin göremeyeceğini düşünüyorum.

Neyse ne artık!



Kasım ayı için yapacaklarımın arasında ilk olarak Hindistan yazılarını tamamlamak var. İşin doğrusu gezi yazılarımı buraya koyduktan sonra istatistiklerden ne kadar okunmuşlar diye girip bakıyorum. Kitaplarla, gündelik hayatla ilgili yazdığım yazılardan çok daha az okunduklarını söyleyeyim. Oysa gezi yazılarını yazmak için diğer konularda yazdığım yazılara harcadığımdan çok daha fazla mesai harcıyorum. Bir yazı neredeyse bir günümü alıyor. Gezilen yerle ilgili yanlış bilgi vermemek için orada yazdığım yazılara göz gezdiriyorum, gidilen yerin tarihi ile ilgili yanlış bir bilgi vermemek için kontrol ediyorum, fotoğrafları tasnif ediyorum falan...
Gönül daha çok okunmalarını ister ama ne yapalım?
Buna da şükür.
Ne demiştim?

Yazmaktan mutlu oluyorum. Önemli olan da bu!

Hindistan yazılarını tamamlayınca kendim de zaman zaman dönüp bakabileceğim. Ben ne yapmışım vakti zamanında diye. En son sabahım 05.30'unda kalkıp Tac Mahal'e gitmiştim. Demek ki Agra'dayım. 

**** Şimdi Agra'dan çıkıp Jaipur'a doğru yola çıkma vakti. Red Fort'a gidecek ve size orayı anlatacağım. Jaipur'a ulaştığımız gece orada kalacağız. Jaipur, Marigold Oteli filminin çekildiği şehir.

**** Ertesi gün yine Jaipur'dayız ve benim de anlatacak çok şeyim var. Bu da kasım ayı yazılarından ikincisi olacak demek oluyor.

**** Son yazı Hindistan'da geçireceğimiz son günü anlatacak. Delhi'de olacağız. Belki son gün olması dolayısıyla Delhi'de geç uyanıp günün keyfini çıkaracağız. Ne de olsa ertesi sabah 04.00'de başlayacak dönüş yoluna çıkacağız. Hindistan seyahatim ile ilgili üç yazımı tamamladığımda bu gezi benim gönlümde de tamamlanmış olacak. 

**** Blogla ilgili uzun zamandır yaşadığım sorunlar var. Kasım ayının bu aksaklıkları giderdiğim ay olmasını istiyorum. Blogun ön ve ara yüzünde birtakım değişikliklere gideceğim. Özellikle ara yüzde yaşadığım sıkıntılar çok canımı sıkıyor. Bu meseleyi de halledersem, ''Vay be çok verimli bir kasım ayı geçirdim.'' diyebilirim.

Gelelim kasım ayında okuyacağım kitaplara... 

Kendilerini belirlemiş bulunmaktayım.

Biri koşmakla ilgili bir kitap. Ara ara açıp okuyorum. Motivasyon olması açısından faydalı olduğunu düşünüyorum.
Diğer kitaplardan bir tanesi Stephen King'in ''Yazmak'' üzerine yazdığı bir kitap: Yazma Sanatı. Öyle hoşuma gitti ki neredeyse bitirmek üzereyim. Altını çizdiğim satırları defterime geçirmek ve hatta bu konuyla ilgili bir blog yazısı yazmak planlarımın arasında.

Gündelik yaşama ait bir planım da var elbet. Ekim ayı boyunca tam 14 kez koşu antrenmanı yapmışım. Bu benim için çok güzel bir rakam. Toplamda 80 km'lik yol tepmişim, ter dökmüşüm. Kendi kendime başarılarımın devamını diliyorum. Kasım ayının ilk koşu antrenmanını da yapmış bulunmaktayım. Bakalım bu ay neler yapacağım? 

Son olarak bu ay itibariyle yaz tatilimizde yolumuzu nereye düşüreceğimize karar vermemiz gerekiyor. Bir an önce biletler alınmalı ve kalınacak yer ayarlanmalı.

31 Temmuz 2015 Cuma

On bir yaşındaki bir çocuğun gezen anne-babayla imtihanı :)

Hiç çocuğunuzun gözünden dünyayı görmek istediğiniz oluyor mu?

Bende çokça oluyor. Yol boyunca yanımda yürürken bazen gözlerimi üstüne dikip onu takip ediyorum. Elindeki fotoğraf makinesine etrafında gördüğü heykelleri sığdırmasını, sokak sanatçılarının her birinin önünde dakikalarca kalmasını, önlerinde duran para kutularının içine cebimizde ne kadar bozukluk varsa atmak için çırpınmasını izliyorum. 


Yeni yerler görmek dışında yolda olmak onun için biraz da bizimle olmak demek. Kesintisiz zaman paylaşımı için tatile çıkmak gerekiyor. Gündüzlerin geceyle birleşip de bizim hiç ayrılmadan aynı oda içinde uyumamızı ve uyanmamızı seviyor, biliyorum. Ekibin anne- baba kısmı için de en zor kısım burası oluyor. Dönüş, onunla geçireceğimiz vakitlerin azalması anlamına geliyor. Arkadaşını yolda tanımak gibi çocuğumuzu da yolda tanıyoruz. Tuhaf ki yolda tanıdığım çocuğumu daha çok seviyorum.


Kuzey'i sık sık seyahatlere götürmemizden dolayı olsa gerek gezerken söylenmiyor, itiraz etmiyor. Aynı şehrin içinde bir yerden bir yere giderken hiçbir ulaşım aracına binmek istemiyor. Onun için yürüyerek gidilen her yer kazanılan yeni bir zafer. Sanırım bitmeyen yolların ardından kurduğum cümlelerin aşığı Kuzey: ''Bugün bu kadar yolu yürüdüğüne inanamıyorum. Hiçbir çocuk bir günde bu kadar yürüyemez. Hem de hiç söylenmeden!''

Hangimiz anneden babadan gelen güzel bir cümlenin ömür boyu bekleyeni olmadı ki?
Ben hâlâ annemin bana ettiği her övgünün açık ağız bekleyeniyim vallahi :)

Tatili, Kuzey'in havaalanlarında bir koltuğa kıvrılarak uyumasını çok seviyorum. Benim onun yaşındayken hiç dahil olamadığım bir hayatı yaşıyormuş gibi geliyor. Şimdilik tek başına olmasa da anne ve babasının güvenlik duvarının ardında bir koltuğun üstünde uyuyor, tasasız... 
Ara uçuşlar, inilen havaalanları, birbirlerine bağlanan yollar, pasaport damgasını beklemenin sevimsiz sıkıntısı tanıdık olduğu durumlar. 

Yol haline alışık çocukların sükuneti var üzerinde. Bir uçaktan inip diğerine binerken, yaşadığı yerde hiç tanıklık edemediği tren garlarının kalabalığı içinde bavulunu çekerek ilerliyor. İlk seferinde garlarda gördüğü paralı duşlar artık onu şaşırtmıyor. Gezmenin aslında bizim ara ara yaptığımız gibi kısa süreli mekan değişikliği değil de bir yaşam biçimi olduğunu daha iyi kavrıyor. Gezdikçe, yollarda kirlendikçe, lekeli bir tişörtle birkaç gün dolaştıkça üstüne yapışmış ev halinden çıkıyor. Kirlendikçe gözüme daha güzel görünüyor oğlum. 

Ne tuhafım değil mi?
Her hale uyum sağlasın, önüne konan her şeyi yesin, ayakkabıları paralana kadar yürüsün, aslında dünya üstünde küçücük bir nokta olduğunu öğrensin istiyorum. Dünya gezdikçe küçülüyor mu bilmiyorum ama ne kadar çok gezersem ben o kadar küçülüyorum. 

Kuzey de küçülsün, dünyanın onun etrafında de değil de kendi etrafında döndüğünü fark etsin istiyorum.

16 Mart 2015 Pazartesi

Lizbon uçağını nasıl kaçırdım?


Fotoğraf: Şuradan
Bazen şöyle şeyler olabiliyor: Hiç beklemediğin bir anda uzun zamandır hayalini kurduğun bir tatile doğru uzanan uçağı kaçırabiliyor, unutmamak için yüzlerce kez kendine tekrar ettiğin bir şeyi bavuluna koymayı unutabiliyor, başkalarının başına gelebilecek şeylerin kendi başına gelebileceğine inanmıyorsun. 

Evet... Lizbon uçağını kaçırdım.
Uçağı kaçırmama çok üzüldüm ama buna pek de şaşırmadım. 
Kendi paramı kazanıp, benimle aynı seyahat etme zevkini paylaşan biriyle evlendiğimden beri geziyorum. Hayatımda yaptığım en doğru hareketlerden biri yıllardır orada burada gezinip durduğum bu adamla evlenmek. Aynı ortak zevkleri paylaşıyor olsak da birbirimizden tümüyle farklı iki insanız. 
Kitap okumaktan, sinemaya gitmekten, gezmekten ikimiz de çok hoşlanırız. Bunun yanında ikimiz de içkiyi sıcak bir yaz gününün ortasında bir kadehte bırakır, sessizliğe övgüler yağdırabilir, yan yanayken susup mutluluktan uçabiliriz.
  • Ben kızdığım zaman yağıp gürlerim; o sessizce bekler, düşünür, fırtınanın geçmesini bekler.
  • Ben önümüze bir hedef koyar, bunu yapmak için kafasının etini yer, heyecanımı neden paylaşmıyorsun diye vıdı vıdı konuşurum, iş yapmaya gelince ''Yoruldum ben, vazgeçelim!'' derim; o, ''Başladığımız şeyi bitirmemiz lazım!'' der, söylediklerimin hepsini duymazlıktan gelir, yürümeye devam eder.
  • Ben uykusuzluğa hiç dayanamam, yılbaşı gecelerinde bile gece saat 12'yi gösterdiğinde yatalım derim; o cin gözlerle bana bakar, daha çok erken der. 
  • Ben sabah çok erken kalkmak, güne merhaba demek isterim; o uzun süren sabahları sever.
  •  Ben duygularım beni nereye götürürse oraya giderim; o kılı kırk yarar.
  • Ben planlarım; o yaptığım planı inceler, tüm güvenlik önlemlerini alır, adı Pimpirikli'ye çıkar.


Demem o ki, muhtemelen havaalanından belki de bir kavgayla dönmemiz gerekirdi eve. Oysa öyle olmadı. Ben Lizbon'a gidecek uçağın saatine yanlış bakmıştım; hem de birkaç kez. Atatürk Havaalanı'ndan saat 7.30'da kalkan uçak, Lizbon saatiyle 10.30'da orada oluyordu. Biletin çıktısını almama rağmen uçağın saatinin 7.30 olduğunu hiç fark etmedim. Selçuk bana her sorduğunda 10.30 dedim. O, her yolculuk öncesinde mutlaka check-in yapmasına rağmen bu sefer nedense onu yapmayı ihmal etti. Bir gece önce bu işlemi yapsaydık uçağımızın saatini görecek ve uçağı kaçırmayacaktık. Beraber bir uçağı kaçırmak için ne gerekiyorsa hepsini yaptık. Bavulumuzla beraber yağmurlu bir hafta sonunu geçireceğimiz evimize geri döndük.

Olan oldu bir kere. Bundan alınacak dersi anlamak gerekiyor. 
Çok seyahat ediyoruz. Bu sebepten buna çok alıştık ve rahatladık. Bir yere gitmek bizim günlük rutinimizi bozmuyor. Aynı günün akşamında eve gidiyor, yemeğimizi yiyor, yatmadan önce bavulumuzu hazırlıyoruz. 
Yirmi yıldır seyahat eden bir insan olarak böyle bir olayın başımıza gelmesi kaçınılmazdı herhalde. 
Şimdi kendimizi toparlama zamanı. 

Peki bir uçağı kaçırırsan ne öğrenirsin? Olmasın ama olur da uçağınızı kaçırırsanız başınıza geleceklerden haberdar edeyim sizleri.

  • Thy artık eskiden olduğu gibi uçak için geç kalan yolcularını arayıp, ''Nerede kaldınız?'' diye sormuyor.
  • Kaldı ki, check-in işleminizi tamamladınız, Boarding Pass'i aldıız içeri geçtiniz. Burada da gözünüzü açık tutun. Saatinize bakmayı ihmal etmeyin. THY anons uygulamasını burada da kaldırmış. Boarding'e geç kaldığınız an bavullarınız uçaktan indiriliyor. Size de yapacak bir şey kalmıyor. 
  • Benim gibi uçak biletinizi aylar öncesinden bir kampanya kapsamında almışsanız, gidiş uçağınızı kaçırdığınız an dönüş uçak biletiniz otomatikman iptal ediliyor. Bir sonraki uçağa bilet alıranız elinizde tek bir gidiş biletiyle kalıyorsunuz. Ne yazık ki bilet satan görevliler sizi bu konuda uyarmıyor. Haberiniz olsun.

Birkaç ay önce bir arkadaşım Nice'e giden uçağını kaçırmış ve 800,00 TL vererek bir gidiş bileti daha almıştı. Dönüş biletinin olmadığı ne yazık ki bileti aldıktan sonra öğrenmiş, 1500,00 TL tutarındaki dönüş biletini de doğal olarak alamamıştı. Onun başına gelenleri ondan dinlememiş olsaydım ben de bu uygulamadan haberdar olamazdım. 
Umarım bu söylediklerimi deneyimlemek zorunda kalmazsınız. Yine de kulağınızın bir köşesinde küpe olsun söylediklerim. 

Eh, hepimize güzel günler olsun o zaman. :)



28 Kasım 2014 Cuma

Bir cuma günü yazısı!

Bologna'yı yazıyorum, endişeye gerek yok. Taslaklarımda bir günüm daha var nerdeyse. Bugün Cuma olduğu için çok mutluyum. Mutluluktan ne yapacağımı şaşırdım. Dün akşam Fransızca kursuna gittim. St. Joseph'de benim kurs. Daha ilk kurdayım. İkinci kurun başlayış tarihiyle benim tatillerim çakışıyor. İlk kurdan anladığım şu: Her hafta düzenli olarak derlere gitmek zorundasın, gittiğim dersleri bile anlamazken gitmediğim derslerin halini düşünemedim bile. Gittiğim kurun günlerini seçerken, istediğim saate kurs açılmadığı için perşembe akşamları 19.00'dan 21.30'a kadar olanını seçtim. En kötüsü cumartesi günleri! Sabah 10.00'da başlayan kurs öğleden sonra 14.30'da bitiyor. İşin kötü yanı okulda kantin yok, teneffüs öğretmenin insafına kalmış. Ben çaysız, kahvesiz yaşayamıyorum. Saat 13.00'den sonra karnım acıkıyor, aklım daha fazla Fransızca almaz hale geliyor.



İkinci kura giderken böyle bir saati asla tercih etmeyeceğim. İşin kötü yanı, Kuzey'e sempatik davranmaya başladım. Cumartesi kafam o kadar şişmiş oluyor ki eve gelince oğluma, ''tamam oğlum ders çalışma!'' falan demeye başladım. 

Kuzey'in okulu bir haftalık ara tatile girdi. Oğlumla birlikte evde vakit geçirmek, sinemaya falan gitmek istiyorum ama çalışmak zorundayım. 

Nedim Gürsel'in Acı Hayatlar kitabı elimde geziyor. Akşamları birer bölüm okuyorum. Her bölümde bir yazarla birlikte gittiği bir şehri anlatıyor. Sanırım bu yazıların bazılarını Hürriyet Gazetesi'nin Seyahat ekinde okumuştum. Yine de kitap olarak toplanması hoşuma gitti. Tanıdık, bildik Nedim Gürsel yazıları içimi rahatlatıyor. 

Geçen sabah Selçuk'a kahvaltı masasında, ''Paris'i özledim.'' dedim. 
''Sen çok istiyorsan, git tatlım! Ben gelemeyeceğim. Poposu donar adamın şimdi Paris'te!'' dedi. 

Haklı! Sesimi çıkarmadım. Oltayı attım işte. Gerisi kısmet!


Ben de kitaplığımın başına gittim. Geçen sene D&R'ın 5TL kampanyasından aldığım Alain Elkann isimli bir yazarın ''Fransız Babam'' kitabını aldım. Kitap, Montparnasse Mezarlığı'nda yatan iki adamın hikâyesini anlatıyor. Yazarın babası otoriter bir adam, başarılı bir işadamı ve Paris Yahudi Cemaati'nin başkanı. Hayatı boyunca giydiklerine, yediklerine ve davranışlarına dikkat etmiş, çocuklarından çok kendiyle ilgilenen bir adam. Kitaba konu olan diğer kahraman ise yazarın babasının mezarının yanına bir ay sonra gömülen babanın tam tersi karakterinde bir adam, bir sanatçı: Roland Topor.  
...ve bilin bakalım ne oluyor?
Yazar, Yahudi geleneklerine göre on bir ay sonra ilk kez babasının mezarını kızkardeşiyle birlikte ziyaret ettiğinde bu iki adamın yan yana yattıklarını fark ediyor. Mezarlıktan ayrılırken bu iki adamın birbirleriyle neler konuşabileceğini düşünmeye başlıyor. 

Kitabın arkasında kitap için bir babanın anısına yazılmış dev bir yapıt dense de bana yazarın babasının ölümüyle başa çıkma yöntemi gibi geldi. Ben de babamın ölümünden uzun yıllar sonra bile babamla ilgili hayaller kurmaya devam ettim. Aile büyüklerinden birinin kaybının nasıl bir şey olduğunu bildiğim için kitabı başka bir gözle okuyorum. 

Şimdilik bu fantastik düşünce hoşuma gitti desem, tuhaf bir şey demiş olur muyum?


22 Ekim 2014 Çarşamba

2014 yazı!


Liseye başladığım yıllardı; öyle hatırlıyorum. Tarihleri bir türlü kafamda tam anlamıyla oturması gereken yerlere oturtamıyorum. İnsanın hayatını gerçek anlamda şekillendirdiğine inandığım okul yıllarımla ilgili net tarihler koyamıyorum sayfamın sağ üst köşesine.
Yuvarlak bir tabağın içinde liseden mezun olduğum yılın yaşında gülümsediğim bir tabağa kopyalanmış fotoğrafın altında okulun adı ve mezun olduğum yıl yazıyor: 1992-1993 Mezunları.

Demek ki 1989 yılı liseye yeni başladım bir zamana denk düşüyor.
ne kadar sert öğretmenler denk gelirse gelsin Türkçe dersini çok seviyorum. Ardından İngilizce geliyor çünkü İngilizce derslerinde kitap okuyoruz. Dilbilgisini bir yana bırakırsam, -ki o da beni sıkmıyor-, İngiliz Edebiyatı'nın artık klasik olmuş kitaplarını okumak çok hoşuma gidiyor.

Robinson Crusoe'nun kısaltılmış halini ilk olarak İngilizce olarak okuduğum dün gibi aklımda. Sonra Neşeli Günler -The Sound of Music- unutamadıklarımın arasında var. Captain von Trapp'ın ne zaman yumuşayıp, aşka teslim olacağını merak edip durur, yeşil dağların eteklerinde çocuklarla beraber ben de hoplayıp zıplardım.

Anlatmaya devam etsem, birçok kitabın adı geçer bu sayfada. Bir kısmını hâlâ sakladığımı da itiraf etmem gerek.

1989 yılıyla Robin Williams'ın unutamadığım filmi yüzünden aklımda: Ölü Ozanlar Derneği.
Filmle ilgili bir ödev hazırlamıştım. Videoya taktığım filmi defalarca seyrettim. Jenerik yazıları geçerken defalarca durdurup, filmin şarkılarının isimlerini yazdım.

Çok seyredilen filmler gibi anlamını kaybetmek bir yana, her seferinde daha çok etkiledi film beni.

Belki kendimi bulmaya çalıştığım zamanın çizgisinde ufak bir nokta olduğundan film de öğrenciler de yaşamı kuralların ötesine taşımayı öğreten Mr. Keating de unutulmaz anılarımın içine yerleşti.
Benim Robin Williams'ım bu filmle doğdu. Eminim ki pek çoklarının aklına kazınmış, ''Günü Yakalamak'' deyimi bu yılların izi olarak kaldı üzerimde.

Günü yakalamayı o zaman ne kadar becerdiğimi hatırlamıyorum. Neşeden önce öfke duyduğum, kendimi anlatmaya çalışıp başaramadığım yıllardı. Lise yıllarından sonra uzun zaman sakin olmayı öğrenmeye çalışarak geçirdim yıllarımı.
Yapmak istediklerim ve hayallerimle karşı karşıya duran öyle çok şey vardı ki hayatımda. Bir de kadere inanın ya da inanmayın, yolumu belirleyen umulmadık gelişmeler oldu.

Öldürmeyen acılar, güçlendiriyor. Bu esnada bazı köşeleri törpülüyor, bazı köşeleri keskinleştiriyor.

Robin Williams'ı sonraki yıllarda da merakla ve çocukluğa dokunuyormuşum gibi izledim. Bir filmi hariç her filmini sevdim. Umutsuzluk yokmuş gibiydi kitabında. Tanımadan sevdiğim insanlardandı. Zaman zaman bir yerlerde okuduğum içki problemlerini de zaten yaşaması gerekiyordu; vicdanlı insanlar her daim acı çekerdi.

2014 yılı benim kişisel tarihimde Robin Williams'ın çekip gittiği yıl olarak kalacak; biliyorum!
Keşke her bir birey birazcık başka yaşamlara ucundan dokunabilse!
Çocuklukta kazanılan hiçbir zafer unutulmuyor büyüyünce.

17 Ekim 2014 Cuma

Kafası karışmış bir yolcu!

Kendimden hiç memnun değilim.
Bu aralar böyle hissediyorum.

Geziyorum, gittiğim yerlere yeniden gidiyorum, görmediğim yerlere doğru yola çıkıyorum. Uzun kısa demeden trenlere biniyorum.
Adı ne olursa olsun hangi yolun üstünden, yanından, yamacından geçersem geçeyim gördüğüm yerleri aklıma ve ruhuma bir daha fırsatım olmaz diye kaydetmeye çalışıyorum.
Bazen geleceğin unutturacaklarından korkup, bir kafede oturup içinde olduğum anı yazıyorum. Bana en iyi gelen yazma şekli bu! Her zaman bunu yapamıyorum. Bazen zamansızlıktan bazen de içinde olduğum anda yazma duygusu içimden gelmediğinden yazmak için zamanın geçmesini bekliyorum. Mecburiyet gibi oluyor bu durum! Kendime de şöyle diyorum: Demlenmeye bırakıyorum yaşadıklarımı.
Bu son söyledime bizim buralarda züğürt tesellisi deniyor.

Hemingway, benim çok severek okuduğum, her seferinde dönüp dolaşıp elime aldığım, ''Paris Bir Şenliktir'' adlı kitabını Paris'te yaşadığı zamanla eş zamanlı yazmamış. Aradan uzun yıllar geçmesi, Paris'in üzerine uzak şehirlerde uzun yıllar yaşaması, sonra da dünyanın uzak bir köşesinde olmayı beklemiş.


Elbette yaşadığı zamanın notları olmuştur bir kenarında. Bir yazarın yazmadığı bir dönemi hayal bile edemiyorum. Yine de, insan aradan uzun yıllar geçince gençliğine dolmuş neşeyi, hüznü ya da umursızlığı o günkü gibi hissedebilir mi?

Hissedenler büyük yazarlar oluyorlar!

Son bir ayım gelmelerle gitmelerle geçti. Hem iş hem de keyif seyahatleriydi bu seyahatler.
Bir sürü de terslik oldu.
Bu kadar çok seyahat edince tersliklerin olacağını da baştan kabul etmiş oluyorsun.





Geldiğimden beri elime kalemi kağıdı alamadım.
Edinburgh seyahat notlarını tamamlamıştım; ama anlatmak istediğim Oxford gezisi ve Alice, Kuzey'le birlikte gezdiğimiz Sherlock Holmes Müzesi, Charles Dickens'ın Londra'da gezdiğimiz evi anlatılmayı bekliyor. Ya da zihnimin bulanık anıları arasına girmeyi!

Üstüne eklenen Paris seyahatimiz hastalıkla geçti. Öyle çok Paris dedim ki bu blogta belki anlatmasam da olur bu son yolculuğu.

Bayramda Bologna'daydık. Anlatılmayı hak edecek kadar huzur vardı bu İtalyan şehrinde.
Bir günlük bir Venedik, Charles Aznavour konserini dinleyeceğiz, bir hayalimizi daha gerçekleştireceğiz diye gittiğimiz Cenevre ve bu seyahatte gezimizin bonusu olan Bern var.


....ve ben kendimden hiç memnun değilim.
Şöyle kısa yazabilsem, her yazdığımı buraya uygun bulup yollayabilsem ve kendimi bu kadar hırpalamasam keşke!
Ne kadar artık daha düzenli ve daha çok yazacağım desem de yazamıyorum bir türlü!!!

25 Eylül 2014 Perşembe

Kısa bir iç dökümü! Garip bir Eylül öyküsü!

Baharları severim, her ikisini de!
Mayıs ayı fazlaca özeldir bizim evde. Benim doğum günümle başlar, evdeki tüm ahalinin doğum günleriyle devam eder. 
Amma ve lakin, havada toprak kokusunun olduğu sonbaharın yeri de ayrıdır. 
Ağaçlardan dökülen yapraklara, renklerine, yavaş yavaş bu dünyadan çekip gitmelerine ve yeniden doğma çabalarına hayran kalırım. 




Hava en sevdiğim kıvamındadır. Ne sıcaktır, ne de soğuktur. İnce bir hırka giymenin zamanı gelmiştir. Hiç tereddüt etmeden hafif botlara, çizmelere geçiş yaparım. Bot ve çizme giymekten müthiş keyif alırım. Bir giyinme kolaylığı gelir üstüme. Çizmenin üstüne ne giyse yakışır insana!

Bu Eylül'ü de bu sevinçle karşıladım. Bloğa yazdığım yazı miktarından çok memnun değilim ama elimden geleni yapıyorum. Elimden de bu kadarı geliyor. Süper kadın olma sendromunu evlendiğim ilk yıllarda bir kenara attım. Hem çalışıp hem de dört dörtlük bir kadın olamıyordum bir türlü. Üstelik yemek yapmayı hiç sevmeyen insanlardanım. Mutfakta çay içmeyi, geçen seneden beri salonumuzdan mutfağa taşıdığımız büyük masamızda kitap okumayı, Kuzey'le ders çalışmayı ve elbette ki yemek yapmayı seviyorum ama on-beş dakika içinde hissedeceğimi bildiğim tokluk hissini mutlu etmek adına saatler harcayamıyorum. 

Oğlum beni güzel yemekler ya da kekler yapan bir anne olarak tanımıyor. Seninle film seyretmeyi, kitaplar hakkında konuşmayı ve maceralara atılmayı seviyorum diyor. Yemek konusunda övgüleri hep başkaları alıyor. Alsınlar, haklılar! 

Kendimi kabullenmiş durumdayım. Her şey bir anda olmuyor. Yaptığım şeyler güzel olsun istiyorum. Bloğa koyduğum yazı anlamlı olsun, okuduğum kitabın tadını çıkararak okuyayım, çayımı lezzetini alarak yudumlayayım istiyorum. 


Şunun farkındayım ki, hayatta mutluluk parayla pulla gelmiyor. Hepimizden geriye arda kalan yaşadığımız güzel anlar!

Eskiden dergi okumaktan çok keyif alırdım. Özellikle gezi, seyahat temalı dergiler olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. Yok herhalde! Şimdilerde bu mutluluğum da elimden alınmış vaziyette. ''Tempo Travel'' dışındaki dergileri almayı bıraktım. O da senede dört kez yayınlanıyor, özenle hazırlanıyor. Dergiye emeği geçen herkesin yazılarında bıraktıkları duyguları hissetmek mümkün. Benim aradığım şey de bu açıkçası! Bir şehri her şeyiyle sevemezsin. Bir şehir sadece gidilecek yerlerden, listeye atılacak ''tamam, burayı da gördüm çarpıları''ndan ibaret değildir. İnsan gittiği her yere kendini de beraberinde götürür. 

Diğer dergilere gelecek olursak, hepsinde aynı insanların yazma durumu nedir anlamış değilim. Körler sağırlar, birbirini ağırlar durumu söz konusu. Zannederim Türkiye'de her konuda bilgi sahibi sadece on-on beş kişi kalmış. Aynı yayın grubunun birbirinden farklı her dergisinde aynı insanlar birbirlerine sorular sorup cevaplıyorlar. Ayşe'ye sordum cevapladı. Ben de Fatma'ya sordum. Hadi yine Ayşe'ye soralım. O zaman ben de bir daha Fatma'ya sorayım.
İnanın bu söylediklerimde kıskançlık yok! Sadece bu yapmacıklıktan sıkıldım. Yaşadığımız ülkenin durumundan farklı bir hal sergilemiyor bu durum benim için. 

İnsanlar sosyal medyanın her kolunda garip oyunlar içindeler. Arkadaş! Bir insanın paylaştıkları sana uyuyorsa, yaptıklarından feyz alıyorsan takip edersin. Neden bu kadar basit bir durum için insan tuhaf oyunlar içine girer? Bu kadar önemli midir takipçi sayısı? 
Bak seni izliyorum; ama beni izlemezsen seni izlemeyi bırakırım! 
Eeee? Bırak! Kimin umurunda ki bu durum? 
Şahsen benim değil!

Yine de bu Eylül güzel gelmişti bana. Umutla beklediğim bir seyahat kapımı çalmıştı. Okullar açılmış, evin tanıdık düzeni hayatımıza yeniden girmişti. Sabah erken kalkıp gece güzel saatlerde uyuyorduk. Sakin akşamlarda kitap okumak daha keyifli geliyordu bana. Çay, insanın içini ısıtıyordu. Konuşulacak şeyler sanki sonbaharla beraber daha da çoğalmıştı. 

Paris'e gittiğimiz gün hasta oldum. Hava öyle güzeldi ki! Şehrin tadını istediğim gibi çıkaramadım. Yine de parklara, bahçelere gelmiş sonbahara tanıklık ettim. 

Şimdi öncelikle iyileşmeyi ve bayrama tekrar kendi rotamı çizebileceğim bir şehre doğru ailece bir seyahat yapabilmeyi hayal ediyorum.



25 Mart 2010 Perşembe

Zaman akıp gidiyor

Aslında çok direndim bilgisayarın, kalem kağıt karşısında zafer kazanmaması için. Aynı savaşı manuel filmli çekim yapan fotoğraf makinaları içinde vermiştim ama bu savaşı da digital fotoğraf makinası kazandı, hem de büyük farkla. Ben teknoloji karşısında verdiğim her savaştan mağlup ayrılmak zorunda kaldım.

Ama hala kalemin kağıda dokunmasını çok severim, gördüğüm güzel her defteri bazen kullanmaya kıyamasam da almadan duramam. Kağıdın üstündeki hiçbir mürekkep lekesi siz o kıymetli defteri kaybetmedikçe sizi terketmez.
Ama öyle midir teknoloji harikası bilgisayarlarımız? Hiç ummadığımız anlarda sırtımızdan bıçaklamazlar mı bizi? Hem de hiç acımadan.

Şimdi yazmakta olduğum bu sevgili laptopta benden ayrılma vaktinin geldiğini ufak ufak anlatmaya çalışıyor gibi geliyor.

Zaman hiç yerinde saymıyor, dünya hiç dönmeye ara vermiyor ve ben artık annemin sözlerini daha sık tekrar eder oldum. Dün kollarıma aldığım minik bebeğim bugün içerde lig tvde futbol maçı seyrediyor. Bütün bunlar ne zaman oldu anlamadım bile.

Zamanın bu kadar hızlı geçmesi haksızlık değil mi? Yetişmek mümkün değil. Sanki her şey çok hızlıymış da ben çok yavaşmışım gibi. Günün saatlerinin arttırılmasını talep ediyorum.
Hem de derhal!