isabel allende kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
isabel allende kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2018 Salı

Sonbaharın dayanılmaz güzelliği, yeni okul yılı...

     Cuma akşamı eve gittim. Aklımda yapılacak işler; daha doğrusu ortalıktan toparlanacak nesneler meselesi. Bu nesnelerin genelini alıp alıp etrafa saçtığım kitaplar oluşturuyor. Önce mutfağa giriştim. Mutfağımız geniş. Burası için yaşam alanımız desem abartmamış olurum. Yemek kokusu falan vız geliyor bize. Balık kızartmadıktan sonra pek sorun yok. Burada yiyor, burada içiyor, hatta misafirlerimizi bile burada ağırlıyoruz. Sandalyeler yıllardır üstlerinde yaşadığımızdan çöktü. Salondan aldığımız yastıkları altımıza koyup burada yaşamaya devam ediyoruz. Tüm aile hallerimizin mutfaktan eve yayılmasından çok keyif alıyorum. Oturuyoruz, kalkıyoruz, sohbet ediyoruz, çayımızı tazeliyoruz. Duvara asılmış kocaman bir panomuz; panonun üzerine yapıştırılmış hayatımızdan izler var. Ben en çok Simone de Beauvoir ve Oscar Wilde ile göz göze gelmeyi seviyorum. Mümkün mertebe her sabah selamlaşıyoruz. Duvara asılı kitaplığın üst rafında kitaplar var; hani şu alıp alıp okumadığım kitaplar. Alt raflarda Kuzey'in kitapları, kalemlerle dolu kutular, kırtasiye malzemeleri falan. Okul açılmadan, köprüden önceki son çıkışı kaçırmadan eski defterleri, işi bitmiş kitapları ayırdım. Kalemleri bir kutuya doldurdum. Elime gelen tüm ıvır zıvırı, kullanılmış kağıtları falan da geri dönüşüm kutusuna yolladım. Bizim evde "kalabalığından kurtulması gereken eşyalar" kategorisini kırtasiye malzemeleri ve kitaplar oluşturuyor. Rafları dizip yeni geleceklere yer açınca sanki üstümden bir yük kaldı.
"Rafları düzenledim, içim açıldı." falan diyorum ya, o rafları öyle iki hafta kalması bile mümkün değil. Daha rahatlama döneminin keyfini çıkaramadan karışık içine gömüleceğimizden zerre kuşkum yok. Ama hayat da bu işte! Öyle böyle akıyor.


    İngiltere-İrlanda seyahatinden geldiğimizden beri bloga bir şey yazamadım. Yazacak çok şeyim var; lakin canım yazmak istemiyor. Sonbahar geldi, diye seviniyorum ama parmağımı oynatacak enerjim yok. Akşam eve gidince etrafa bakınıp vaktimi boşa harcıyorum. Bir şeyler yapmaya niyet ediyorum. Bir film seyredeyim diyorum. Ruhum kaldırmıyor. Elimi hangi kitaba atsam çok sıkıcı geliyor. İki sayfadan öteye gidemiyorum. Sanki hayatı uzaktan bir yerlere asmışım da ona erişemiyormuşum gibi. Okulların açılacak olması ve sabah erken mesailerinin başlayacak olması an itibariyle heyecan duyduğum tek şey. 😀 İnsan sabah erken kalkacak diye sevinir mi? Anlayın işte, o kadar renksiz bu aralar yaşamım. Düğünden düğüne, arkadaş toplantılarından başka arkadaş toplantılarına gidip duruyorum. Çok da eğleniyorum. Amma ve lakin, sanki tüm enerjimi yaşadığım o anlarda tüketip eve geldiğimde posamla baş başa kalmışım gibi hissediyorum.


    Yukarıda anlattıklarım yakınmadan ziyade sayıklamalarım. Tıpkı paragraf aralarımda bıraktığım boşluklar gibi hep nefes alacağım boşluklara ihtiyacım oluyor. Bazen kafamdakinin dışında gelişmeler olunca kontrol elimden gidiyormuş gibi hissediyorum. Oysa biliyorum ki yaşam derin alınan nefeslerden ibaret. En büyük sıkıntım boş boş oturduğum zamanlarda bile kafamın durmuyor olması. Çalışmaya, hiç düşünmediğimi zannetsemse aklımdan geçen düşünceleri sıralamakla, tasniflemekle meşgul oluyorum. Şaşkın ördek gibi oluyorum. 😀

     Okuduğum kitaplardaki keyif hallerine bile müdahale ediyorum. Bu kadar sıkıcı kitabı nasıl aldığımı soruyorum kendime. Sahiden bunca kitap sıkıcı olamaz değil mi? Ya da bunca film bu kadar dramatik? Neyse ki güzel şeyler de oluyor. Tüm sessiz sayıklamalarımı duyuyor ve duymamazlıktan geliyorum. Tanıdık, güven veren sıcak şeylere sığınıyorum. Woody Allen, Nora Ephron filmlerini seyrediyorum. Bu akşam spor salonundaki nefes dersine katılacağım mesela. Akşam eve gidince de kitaplığıma bu sefer daha dikkatli bakıp bildik limanlardan birine sığınacağım. Isabel Allende kitaplarından birini çekeceğim raftan ve yüreğim hafifleyecek. Biliyorum. Hissediyorum.💋

Kendime Not: Ah blog, bu aralar seni çok ihmal etsem de seni çok seviyorum. Kuzey dün 9.sınıfa başladı. Evin kapısında servise binmeden az önce zorla bir fotoğraf çekebildim. Elbette yayınlamak yasak. 😀 Bu kadar büyüdüğüne, artık liseli olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Ama işte karşımda duruyor, kendi dertleriyle uğraşıyor. O büyüdükçe ben yaşlanıyorum. Anne olmak ne güzel şeymiş yazayım istedim. Nokta.

12 Nisan 2016 Salı

Kış bahara dönerken...

      Bazen aklımdan yazıya dökecek çok şey geçiyor. Şimdi zaman olsa da oturup bunları yazsam diye düşünüyorum. Sonra içinde bulunduğum anın heyecanını, masanın önüne oturabildiğim zamana kadar saklayamayacağımı hatırlayıp endişeleniyorum. Öyle oluyor çünkü. Kulağımın dibinde bana yapacaklarımı söyleyen, listeler yaptıran, ilham veren o ses kuş olup uçuyor.

     Pazartesi sabahı gazetenin pazar günkü seyahat ekini çantama atıp iş yerime getirdim. Bir ara okurum diye düşünüyordum. Elimi bile uzatamadım gazeteye. Bazen masanın diğer ucunda oturanlar uzanıp gazeteyi alıyorlar. Bakıyorlar ki eski haberler tekrar yerine bırakıyorlar. Televizyonun karşısına da pek geçmiyorum. İzleyecek bir şey bulamıyorum. Bizimkiler bazen Survivor'a takılıyorlar. Baba-oğul yarışmaları izleyip, eğleniyorlar. Onlar televizyonun karşısına geçince, ben fark ettirmeden odayı terk ediyorum. ''Yatağınızda kitap okumayın,'' diyor uzmanlar. Uykusuzluğun sebeplerinden biri uyumaya hazırlandığın yerde kitap okumak olabilirmiş. Uyku rutini oluşturmak gerekirmiş. Uykuya dalamama problemi çekmeme rağmen uzmanları dinlemiyorum. Kitabımı alıp yatağıma gidiyorum. Kitap okumayı en sevdiğim yerlerden birisi orası çünkü. Yumuşacık yatakta uzanmış kitap okurken hem bedenim dinleniyor, hem de ruhum.


      Mart ayı kitap kulübümüz için Isabel Allende'nin Kaderin Kızı adlı kitabını okudum. Bu kadın kesinlikle her derde deva. Yazmak için doğmuş. San Francisco'nun tepelerindeki evinde oturmuş, Golden Gate Köprüsü'ne bakan penceresinin önünde harıl harıl yazdığını hayal ediyorum. Birkaç röportajında, kitaplar olan bir odada çekilmiş bir fotoğrafına denk geldim. Klasik bir berjere oturmuş, zarif bir şekilde bacak bacak üstüne atmıştı. Bu fotoğrafı görmeme rağmen yazarın çalışma odasının bu oda olduğuna inanasım gelmiyor. Kafamda yarattığım, satır satır kitaplarını yazdığı oda bu olamaz. Isabel Allende'nin düzenli bir kadın olduğuna inanasım gelmiyor. Duvarın köşesine dayanmış bir masada kahve makinesi vardır mutlaka. Yeniden boyanma zamanı çoktan gelmiş olan duvarların, sehpaların, hatta odadaki eski kanepenin üstünde yığılı kitapların üstüne bile kahve kokusu sinmiş olmalı. Bence bir önceki günden kalan kahvenin dibini camın kenarındaki saksının dibine döker Isabel Allende ve yeni demlenen kahvesini alıp yazmaya koyulur.
Kesinlikle böyle olmalı Şili'li yazarın yazma rutini. İçinde barındırdığı onca kelimeyi sıkıcı bir düzenin içinde yazamaz. Sanki Allende'nin düzene sokabildiği tek şey kelimeleridir.


   Isabel Allende bu yazdıklarımı okusaydı ne düşünürdü acaba? Dünyanın bir ucunda bir kadın dağınık bir mutfak masasının önüne oturmuş, sabahki kahvaltıdan kalanları bile toplamamışken hakkımda atıp tutuyor diye aklından geçirir miydi? ''Tatlım,'' derdi belki de, ''Ne hoş bir kadınsın sen. Nerden geliyor aklına böyle şeyler. Oysa kahve bile içmem ben.''
Bu hafta sonu yapılacaklar listemde Mahir Ünsal Eriş'le tanışmak var. Ne güzel değil mi?

16 Haziran 2012 Cumartesi

Isabel Allende ve Ruhlar Evi!

Tadına doyum olmaz bir kitabın son sayfasını az önce kapatmış bulunmaktayım. Çoğu okur sanıyorum bir kitabın bitişini heyecanla bekler ve son sayfaya geldiğinde içine yerleşen rahatlama duygusuyla aldığı keyfin sonunu getirir. Ne yazık ki benim kitap okuma serüvenimde son sayfalar nedense yüreğimde nedensizce kanatlanmaya başlayan göçmen kuşların çarpıntısına sahne oluyor. Zaman zaman kendimi sakinleştirmem gerekiyor bile diyebilirim. Bir telaş gelip oturuyor orta yerime. Yeni edindiğim doslarımdan ayrılmaya hazır olmadığımdan belki ya da aldığım o edebi lezzetin beni terketmesinden önce benim onu terketmek istememden olsa gerek diye düşünüyorum.


İlk sayfalarda kızdığım, öfkelendiğim bir karakterin son sayfalarda yüreğimi acıtmasına ne demeli? Ölmekte olan ya da ölüme yaklaşan birinin son anda yaptığı iyilikler silip götürmeli mi önceki sertlikleri?

Truebe Ailesinin bir haftadır beni kabul ettikleri bir konukluğum son buluyor böylece. Kolay değil yetmiş yıllık ömürlerine ve dört kuşak aile tarihlerine tanıklık ettim. Biraz geç tanıştığımı kabul ediyorum; lakin şimdi Clara gibi bir kadının hayatıma bu saatte girmesinin özel bir sebebi yokmuş gibi davranamam. Elbet kendisinin bir bildiği var!

Isabel Allende'nin kalemi hep böyle mi yazar bilemem. Sadece bir kitabını okuyarak bir hükümde bulunmakta şimdilik çok erken. Yine de güzeller güzeli Rosa ile başlayan hikâyeden bu yeşil saçlı kadının hemen ayrılması ilginç geldi bana. Sonra tüm tuhaflıklarıyla Clara girdi hayatıma... Hayatına devam ederken yaşadığı tüm öykülerden öte, yaşamayanların diyarındaki öykülerin peşinde olmayı seven dalgın, kararsız, kolay gülen Clara. Allende'nin satırlarından dökülen zayıflığıyla ilgili tüm kelimelerin ötesinde çok güçlü bir kadındı o! 

Hayatımda yer etmiş tüm cesur kadınları düşündüm. Bu zamanda kadın olarak çizdiğimiz, yaptığımız, dudaklarımızdan dökülen tüm söylemlerimiz dışında sessiz kalmayı ya da az konuşmayı başararak kazandığım hiçbir zaferimin olmadığını fark ettim. Oysa sesini yükseltmeden kavga edebilmek başka bir erdemdi!

Ya Clara'nın karşısında içinde bir türlü önleyemediği hırsı ve öfkesiyle duran Esteban'a ne demeli? Şüphesiz Clara'yı çok sevdi. Önce içimin kızgınlıkla parıldadığı Esteban sonunda şevkatle karışık bir acıma duygusu bıraktı bende.

Isabel Allende'nin insanı yormadan anlattığı öyküsü sayesinde Şili'de verilen iktidar savaşını, hiç ummadıkları bir şekilde gelişen darbenin bilinmeyen yönlerini anlamış oldu. Pablo Neruda herhangi bir şiiriyle yer almadıysa da kitapta, varlığı hep hissedildi. Benim için en güzeli ise Şili'li kadınları çok sevmemdi.