kendime notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendime notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2018 Pazartesi

Düşler Ülkesinde Bir Gün

Blogdan bu kadar kopmak istemediğim için yazıyorum. İrlanda notlarına başlamıştım ama bir türlü toparlayamıyorum. Yaşadıklarımı alıp bir masanın önüne oturmam lazım ama ne yazık ki bu günlerde blog yazısı yazmak için masanın başına oturma fırsatı yaratamıyorum. Gezi yazısı toparlamaya çalışmanın çok zaman ve çok çaba isteyen bir yanı var. Yazıyı yazmak yetmiyor, bir de fotoğrafları düzenlemem gerekiyor. Benimse bu işin altından kalkacak derin bir nefesim ve aldığım nefesi yavaş yavaş vermeme yetecek zamanım yok. Ah bu zaman! Hep söylenip duruyorum hakkında değil mi? 

Tuhaftır ki internette de gezinmiyorum. Yıllar oldu bilgisayar başından da olsa haber okumuyorum. hepsi birbirinin aynı gazetelere bakmanın bir anlamı yok gibi geliyor. Sevdiğim yazarların yazılarına uğruyorum aklıma geldikçe. Evden işe, işten eve gidip geliyorum. Ülkede süregelen kriz havası elbette bizim işte de var. En çok duygusal yıpranmadan şikayetçiyim. Stresle başa çıkamıyorum. Üzerime yapışmış bir umutsuzluk hali var eteklerimin, elbiselerimin kıvrımlarında. Emekliliği yavaş yavaş çağırıyorum kendime.😀Gelmiyor. Evde olma halini hayal ediyorum. Sonra da bir korku kaplıyor içimi. İşimi çıkarırsam kendimden benden geriye ne kalır diye merak ediyorum.


Rothemberg ob der Tauber
Foto: Şuradan

Yukarıdaki fotoğraf bir hayalden ibaret. Dün bir ara Kuzey ders çalışmaktan bunalınca ve kendi köşesine çekilince, ben de apar topar mutfaktaki köşeme gittim. Buzdolabında bir poşetin içine sıkıştırılmış, biraz daha beklerse bozulacağını avaz avaz bağıran kesilmiş bal kabakları vardı. Annem güzel yapar bal kabağını. Acelecilikten ve (söylemekten artık sıkıldığım) zamansızlıktan olsa gerek annemin yaptığı gibi üzerine bir miktar şeker ekleyip kabakları kendi haline bırakmadım. Küçük bir tencereye yerleştirdiğim bal kabaklarının üstüne biraz da su ekleyip kısık ateşe teslim ettim kendilerini. Ardından da çay demledim. Çay demlenene kadar bir şeyler atıştırdım. Tatlı da akabinde oldu zaten. Hemen soğusunlar diye cam bir kaba yerleştirdim anne tatlımı. Bir bardak çayımı alıp bilgisayarın başına yerleştim. Oturmaktan artık çöken sandalyelerimizden birine yerleşince bana da bir mutluluk hissi peydah oldu. Dışarıda aydınlık bir pazar günü yaşanıyordu, evimdeydim, çayın fokurtusu kulağıma kadar geliyordu. Her şey geçiciydi ve biz ev ahalisi hayatın günlük meşguliyetlerinin peşinden koşarken bir sürü şeyden geri kalıyorduk. Güzel şeylerden bahsediyorum elbet. Bir film için sinemaya gitmek, İstanbul'un hayhuyu içinde deniz kenarında dolaşmayı unutmak, bir çay bahçesine uğramak, sonbaharın keyfini çıkarmak gibi... 

Eh, okul açılınca böyle oluyor bizim evde. Başka evlerde ne yaşanıyor bilmiyorum ama biz de böyle! Sınav haftası geldi mesela ve Kuzey ders çalışmak istiyor haliyle. Başka türlüsü de mümkün değil zaten. O çalışınca biz de yakınlarında oluyoruz. Benim etrafında olmamı istiyor. Ben buralarda kalsam da Selçuk iş için bir yerlere uçup duruyor. Ve hayatımıza sabah altıda başlayıp, gece on bir, on iki gibi uykuya yenik düşüyoruz. 

Dün bir bardak çay ve kabak tatlımla masaya oturunca, "Hadi kaçalım." dedim Selçuk'a. Noel pazarlarını gezmekten çok hoşlanıyorum çünkü insanların bir vesileyle de olsa mutlu olma hallerini çok seviyorum. Işıklarla donatılmış çam ağaçları, hediyelik eşyaların satıldığı küçük kulübeler, sıcak şarabın kokusu ve hatta karlı bir kent görüntüsü beni mutlu ediyor. Fotoğraf, elbette bir fotoğraftan ibaret. Gidilen hiçbir yerde bir fotoğraf karesinin aynısını bulamayacağımızı çok iyi biliyorum. İstenmeyen her şey fotoğrafçının vizörünün dışında bir yerde kalıyor. Yine de yeni yıl ruhunda umut barındırıyor; çokça da mutluluk... 😍 Bana öyle geliyor. Etrafımdaki insanlardan öte, bu vesileyle kendime tekrar dokunabilirmişim gibi hissediyorum. Gülümsemek için bir fırsat yaratabilir, ilerde iyi ki gitmişim diyebilmek için bir anı oluşturabilirmişim gibi...

Öyle! Hayal kuruyorum işte. Oturduğum yerden, mutfaktan dışarı bakarken ve elimde bir bardak çay varken. Bana hayat eğer demli bir bardak çayım varsa hep daha kolay geliyor. 
Siz ne düşünüyorsunuz yukardaki fotoğraf için? Gitmeye değmez mi?

PS 1: Sevgili arkadaşlar hâlâ bakınmaya devam ediyorum. Bu arada durmadan Harry Potter okuyorum. Geçen sene Kuzey'e 2018 senesinde Harry Potter kitaplarını okuyacağıma söz vermiştim. Şimdilerde sözümü yerine getirmek için uğraşıyorum. Hayattan, Harry Potter kitaplarından, ailece aynı hayalin içinde dolaşmaktan ve sihir dünyasından çok keyif alıyorum. Okumak çoğunlukla yazmaktan daha kolay geliyor. O yüzden, biraz da hayatın ara ara ruhumu yormasından buralara uğrayamadım. Oluyor bazen öyle; bu aralar biraz daha fazla, biliyorum.

PS  2: Arzu beni yorumunla kendime getirdin. Teşekkürler.💖

11 Eylül 2018 Salı

Sonbaharın dayanılmaz güzelliği, yeni okul yılı...

     Cuma akşamı eve gittim. Aklımda yapılacak işler; daha doğrusu ortalıktan toparlanacak nesneler meselesi. Bu nesnelerin genelini alıp alıp etrafa saçtığım kitaplar oluşturuyor. Önce mutfağa giriştim. Mutfağımız geniş. Burası için yaşam alanımız desem abartmamış olurum. Yemek kokusu falan vız geliyor bize. Balık kızartmadıktan sonra pek sorun yok. Burada yiyor, burada içiyor, hatta misafirlerimizi bile burada ağırlıyoruz. Sandalyeler yıllardır üstlerinde yaşadığımızdan çöktü. Salondan aldığımız yastıkları altımıza koyup burada yaşamaya devam ediyoruz. Tüm aile hallerimizin mutfaktan eve yayılmasından çok keyif alıyorum. Oturuyoruz, kalkıyoruz, sohbet ediyoruz, çayımızı tazeliyoruz. Duvara asılmış kocaman bir panomuz; panonun üzerine yapıştırılmış hayatımızdan izler var. Ben en çok Simone de Beauvoir ve Oscar Wilde ile göz göze gelmeyi seviyorum. Mümkün mertebe her sabah selamlaşıyoruz. Duvara asılı kitaplığın üst rafında kitaplar var; hani şu alıp alıp okumadığım kitaplar. Alt raflarda Kuzey'in kitapları, kalemlerle dolu kutular, kırtasiye malzemeleri falan. Okul açılmadan, köprüden önceki son çıkışı kaçırmadan eski defterleri, işi bitmiş kitapları ayırdım. Kalemleri bir kutuya doldurdum. Elime gelen tüm ıvır zıvırı, kullanılmış kağıtları falan da geri dönüşüm kutusuna yolladım. Bizim evde "kalabalığından kurtulması gereken eşyalar" kategorisini kırtasiye malzemeleri ve kitaplar oluşturuyor. Rafları dizip yeni geleceklere yer açınca sanki üstümden bir yük kaldı.
"Rafları düzenledim, içim açıldı." falan diyorum ya, o rafları öyle iki hafta kalması bile mümkün değil. Daha rahatlama döneminin keyfini çıkaramadan karışık içine gömüleceğimizden zerre kuşkum yok. Ama hayat da bu işte! Öyle böyle akıyor.


    İngiltere-İrlanda seyahatinden geldiğimizden beri bloga bir şey yazamadım. Yazacak çok şeyim var; lakin canım yazmak istemiyor. Sonbahar geldi, diye seviniyorum ama parmağımı oynatacak enerjim yok. Akşam eve gidince etrafa bakınıp vaktimi boşa harcıyorum. Bir şeyler yapmaya niyet ediyorum. Bir film seyredeyim diyorum. Ruhum kaldırmıyor. Elimi hangi kitaba atsam çok sıkıcı geliyor. İki sayfadan öteye gidemiyorum. Sanki hayatı uzaktan bir yerlere asmışım da ona erişemiyormuşum gibi. Okulların açılacak olması ve sabah erken mesailerinin başlayacak olması an itibariyle heyecan duyduğum tek şey. 😀 İnsan sabah erken kalkacak diye sevinir mi? Anlayın işte, o kadar renksiz bu aralar yaşamım. Düğünden düğüne, arkadaş toplantılarından başka arkadaş toplantılarına gidip duruyorum. Çok da eğleniyorum. Amma ve lakin, sanki tüm enerjimi yaşadığım o anlarda tüketip eve geldiğimde posamla baş başa kalmışım gibi hissediyorum.


    Yukarıda anlattıklarım yakınmadan ziyade sayıklamalarım. Tıpkı paragraf aralarımda bıraktığım boşluklar gibi hep nefes alacağım boşluklara ihtiyacım oluyor. Bazen kafamdakinin dışında gelişmeler olunca kontrol elimden gidiyormuş gibi hissediyorum. Oysa biliyorum ki yaşam derin alınan nefeslerden ibaret. En büyük sıkıntım boş boş oturduğum zamanlarda bile kafamın durmuyor olması. Çalışmaya, hiç düşünmediğimi zannetsemse aklımdan geçen düşünceleri sıralamakla, tasniflemekle meşgul oluyorum. Şaşkın ördek gibi oluyorum. 😀

     Okuduğum kitaplardaki keyif hallerine bile müdahale ediyorum. Bu kadar sıkıcı kitabı nasıl aldığımı soruyorum kendime. Sahiden bunca kitap sıkıcı olamaz değil mi? Ya da bunca film bu kadar dramatik? Neyse ki güzel şeyler de oluyor. Tüm sessiz sayıklamalarımı duyuyor ve duymamazlıktan geliyorum. Tanıdık, güven veren sıcak şeylere sığınıyorum. Woody Allen, Nora Ephron filmlerini seyrediyorum. Bu akşam spor salonundaki nefes dersine katılacağım mesela. Akşam eve gidince de kitaplığıma bu sefer daha dikkatli bakıp bildik limanlardan birine sığınacağım. Isabel Allende kitaplarından birini çekeceğim raftan ve yüreğim hafifleyecek. Biliyorum. Hissediyorum.💋

Kendime Not: Ah blog, bu aralar seni çok ihmal etsem de seni çok seviyorum. Kuzey dün 9.sınıfa başladı. Evin kapısında servise binmeden az önce zorla bir fotoğraf çekebildim. Elbette yayınlamak yasak. 😀 Bu kadar büyüdüğüne, artık liseli olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Ama işte karşımda duruyor, kendi dertleriyle uğraşıyor. O büyüdükçe ben yaşlanıyorum. Anne olmak ne güzel şeymiş yazayım istedim. Nokta.

20 Şubat 2018 Salı

Paris'ten haberler 🚂

Bir trenin insanı taşıdığı bir garda onu neler bekler?

Ne güzel bir soru değil mi? Sorunun cevabını düşünürken bile gülümsemeye başlıyorum. Aklıma devasa bir gara yanaşmış onlarca tren, bavullarını sürükleyerek uzaklaşan insanlar, kokularıyla insanı cezbeden irili ufaklı küçük yemek kabinleri, elinde bir sosisliyle geçen biri, alt katı işaret eden tuvalet/duş levhası, bavul dolapları, gişeler, dükkanlar, kalabalık ve akıp giden bir yaşam geliyor. Eskiye, çok daha eskiye gitsem şimdiki hızlı trenleri iki parmağımla tutarak peronlarından kaldırır, yerine buharla çalışan eski günlerin trenleri koyardım. Ortam bir anda değişir, daha romantik bir hâl alırdı. 

Paris'te kahve zamanı...

Sanırım bir tren garına her adım attığımda o buharlı trenleri hayal ediyor,  trenin merdivenlerinden içeri bu hayalle dalıyorum. Sanki evime girmişim gibi bir rahatlık... Bir kahveyle, sonsuz hayal dünyasına açılan bir kapı. Sonra yollar geliyor. Fazla düşünmene fırsat vermeden, kelimenin gerçek anlamıyla bir film şeridi gibi akıp gidiyor önünden. Dakikalar trenin ritmiyle birlikte ilerliyor, yüksek katlı binalar tren yola başladığı yerden uzaklaştıkça seyrekleşiyor, bahçeli evler alıyor filmdeki yerlerini. Peşinden arka planda dağlar, ayak izi değmemiş karlı patikalar,  ovalar... Güneş kayboluyor, karanlık bir zamana bürünüyor dünya. 

Gezmek, bence bu! Yol almak. Yıllar, birbiri ardına eksildikçe ya da çoğaldıkça 😊 hayatımda, bunu daha iyi anladım. Sadece gittiğin yerden ibaret değil seyahat; bir yere varana kadarki yol hali çoğunlukla. Frankfurt Garı'nda ortada duran piyanonun önüne oturup tuşlara dokunan birinin, hiç beklemediğin bir anda, yıllar içinde oluşturduğun belleğinin bir parçasıyla karşına çıkması. Sezen Aksu'dan bir parça mı bu? Yok artık, biri İstanbul İstanbul Olalı'yı çalışıyor. Ve tuhaf olan şu ki evinden topu topu iki gün uzakta kalmışken, o ezginin sana dokunması. İstanbul, sanırım benim için dışına çıktığımda anlam kazanan bir yer. O da tekrar gelene kadar. 

Bu kadar duygusallık yeter! İstanbul'dayım işte. En güzel kısmı şehirden çok, evimde olmam. Ayağımı salondaki sehpama uzatıp yeni demlenmiş bir bardak çayı içebilmem, dağınık da dursalar oraya buraya atılmış kitaplarımın arasında ve oğlumun yanında olmak. Demem o ki, yol hali kadar ev hali de çok güzel. Elbette bir seyahatten yeni dönmüşsen. 

Paris nasıldı peki? 
Çok güzeldi. Hep çok güzel oldu benim Paris seyahatlerim. Yine soğuktu. Şubat ayında Paris'ten başka bir şey beklemek mümkün değil. Birkaç gün öncesinde İG'yi işgal eden tüm o karlı fotoğraflar sanki çok uzun bir zaman öncesinde kalmıştı. Ara ara yüzünü gösteren bir güneş, soğuk ama aydınlık bir gökyüzü vardı. İki gün yalnız gezdim Paris'te. Kafamda oluşturduğum küçük rotanın peşinden gittim, Kimi taş binaların üzerine kamp kurdum, yürüdüm, yürüdüm. Yorulduğumda ve yürüdüğümde de bir kafede oturup ya bir şeyler atışırdım ya da bir kahve/çay içtim. Yalnız olmanın kabul gördüğü bir şehir Paris. Kafe masalarının bile iki kişilik olduğu bir şehirde tek kişi olmak yadırganmıyor. Yanında taşıdığın onca şey de (kitap/defter/çanta/kışlık kıyafetler) diğer boş sandalyeyi dolduruyor zaten. Bir de soğuktan dem vurduğunda bile insan, etrafına bakınıp şöyle düşünüyor: Bunca insan kafelerin teraslarını doldurduğuna göre soğuk olmamalı hava. Isıtıcılara şükürler olsun diye dua ediyor insan içinden. Sanki her şey insan evladı için düşünülmüş. Hayat kitaplardan, kahveden, yemekten, bir kadeh şaraptan ve sohbetten ibaretmiş gibi. Hayat kendi dünyanın sınırları içinde akarken çok hızlıyken, çemberin dışına çıkınca yavaşlıyor. Ve ben en çok böyle zamanları seviyorum. Tek başına kaldığım kısa zaman aralıklarını, defterimle ya da kitabımla kaldığım vakitleri ve bir bardak sıcak çayın iç ısıtan hissini...

Döndük. Yazının başında söylemiştim zaten. İşe gidip geliyorum. Coğrafya bir seçim mi yoksa kader mi bilmiyorum. Benim gönlümde yatan gibi ülke ülke gezip yeni maceralara atılamasak da, ara ara bir uçağın kanadına takılıp yol aldığımız için çok mutluyum.

10 Şubat 2018 Cumartesi

Ah bu ben!

Frankfurt'tan Paris'a giden bir trenin içindeyim. Hayatta çok güzel anlar da olduğunun bir kanıtı bu saatler. Kendime üzüldüğüm, kaderin tokadını yediğimi düşündüğüm zamanlarda bu durumu hatırlatmaya karar verdim. Üstelik iki saat geçtikten sonra trende wi-fi olabileceği akıl ettim, peşinden de bilgisayarımın yanımda olduğunu. "Eee, hadi ama pencereden dışarı bak bilgisayar ekranına bakacağına!" diyenler için vaktin çoktan geceye döndüğünü ve dışarıda sadece durduğumuz istasyonlarda bekleyen yolcuları ve trenleri aydınlatan ışıkların olduğunu söylemem şart. Üstelik bu yol üzerinde giderken biraz da hüzne kapılıyorum. 



Frankfurt'tan yola çıktıktan 1.5 saat sonra vardığımız bir istasyon benim doğduğum şehre açılan kapı: Mannheim. İstasyondan çıkıp da biraz uzaklaşınca da Weinheim'a ulaşılıyor. Ayaklarımın yere hiç değmediği bir diyardan bahsediyorum. Yine de bana hep anlatıldığı gibi bir sene kadar babamın bana baktığı üzerine zihnimde büyüttüğüm, çoğalttığım hatta süslediğim anılarımı hem her daim taze tutuyorum, hem de romantikliğimden olsa gerek biraz hüzünle etrafını sarıp sarmalıyorum. Özlediğimiz insanlarla ilgili anılarımızı olmasalar bile özenle korumamız gerekiyor. İlk defa geçen sene Paris'ten kalkan bir trenle Frankfurt'a gelmiş ve yanından geçeceğimi o ana dek bilmediğim bu istasyonda durmuştum. Yine her yer karanlıktı, yine her şey sadece bir istasyondan ibaretti benim için. Elimde cep telefonuyla istasyonun loş ışıklarının ardından gözüken karanlığın fotoğrafını çekmiş, kucağımda çekik gözlü bebek benle, babamı göreceğimi düşünmüştüm. Bence gözlerimin erişemediği karanlığın ardında bir yerlerdeydik. Dışarı çıkabilsem, beni geçmişe taşıyacak loş dünyanın ardına yürüyebilseydim ikimizi de görebilirdim. Öyle derin bir histi ki, bugüne kadar taşıdım bu hissi. Üstünden bir sene geçtikten sonra yine aynı istasyondan yine karanlıkta geçerken, düşlerimde yaşattığım o anda donup kaldığımızı biliyorum. Babam gençlik gülümsemesi ile orada duruyor, geleceğe dair bir sürü hayali var ve hiçbir şeyden korkmuyor. Ben bir yaşıma bile gelmemişim. Kucağından başka bir yerde olmayı düşünemiyorum bile. 

Trenlerin romantik bir yanı olduğunu söylemiştim size. Hem de birçok kere! Bu yüzden hiç biriniz bir hayalperest, iflah olmaz bir romantik ve melankoliye aşık bir yolcu olmakla suçlayamaz beni. Bir şey deseniz bile trende olmanın hafifliğine sığınır, olmadı sözlerinize kulak asmaz, pencereden dışarıya çeviririm yüzümü. 😊

Paris'te Frankfurt'tan daha soğuk bir hava bekliyor bizi. Selçuk karşımdaki koltukta uyuyor. uykuya teslim olmadan az önce, "Seneye bir trene atlayıp Weinheim'e gitsek mi?" dedi. Olur dedim gidip gitmeyeceğimi bilmeden. Gün ışığında her şeyin gerçekliğe büründüğü bir saatte bu istasyonda duran bir trenden inip inmeyeceğimden ve aydınlığa adım atıp atmayacağımdan emin değilim. Şimdilik tren ilerlerken düşünüyorum. Bir zamanlar annem ve babamın burada yaşadığını ve benim hiç hatırlamadığım bir evim olduğunu düşünmek tuhaf geliyor bana. Kapısından girdiğimiz ev mutfağında çay demlenen bir ev. 

Zaman bazen de geriye doğru gitse ne güzel olur diye düşünmekten alamıyorum kendimi. 
Uzun bir tren yolculuğuyla ve hayallerimle birlikte olunca böyle oluyor işte. Hızla ilerleyen, doğduğum yerden Paris'e doğru yol alan bir trenden yazdığım ilk blog yazısı olarak burada dursun bu yazı. Sonradan kendime bu yazıyı niye yolladım diye sorarsam, o gün çok duygusaldın diye hatırlatın lütfen.

7 Şubat 2018 Çarşamba

Proust Anketi ve cevaplarım

Kuzey'in yatağının karşısındaki devasa dolabı sonunda odasından çıkardık. Daha önceki evimizdeki odaya göre yapılmış gömme bir dolaptı. Yeni evimize taşınırken aceleyle buradaki odasına monte edildi. Bu odaya hiç yakışmasa da onca işin arasında ve tabii ki para harcamak istemediğimizden buraya da çok yakıştığına ikna ettik kendimizi. "Aman canım, zaten bir yatmadan yatmaya gidiyor odasına!" falan derken, sonunda Kuzey odasından hiç memnun olmadığını ve adam gibi bir genç odası istediğini beyan etti. Biraz ertelediksek de çok kararlı olduğunu görünce razı olduk, ilk iş olarak daha geniş bir yatak aldık. Yatağın gelmesine çok az bir zaman kaldığı için de dolabı odadan çıkardık. Uzun lafın kısası dolabı boşaltmak zorunda kaldık. 😎 Aman Allahım dediğim kısım elbette bundan sonra başladı. (Okurken yoruldum vallahi dolap hikayesinden)

Proust Anketi: Görsel Buradan

Dolabın içine yıllar içinde yığdığım şeyleri görünce hemen İkea'ya gittim. Birkaç plastik kutu aldım. Kuzey'in ana okulundan başlayan defterleri (ah çok sevimliler, Kuzey'le birlikte onlara bakmak süper eğlenceliydi), atılmaya kıyılamayan İngilizce kitaplar (ne para verdik onlara), bebeklik kıyafetleri, oyuncaklar, niyeyse bir köşeye konmuş bir sürü ıvır zıvır... Ve samimiyetle söylüyorum ki atmasını bilen bir insanımdır. Yani bizim evdeki durum buysa saklamayı seven insanların evinin durumunu düşünmek istemiyorum bile. O defterlerin arasından bir de bana ait eski bir ajanda çıktı. Üstünde beyaz bir Unikorn olan mavi bir kapla kaplamışım defteri. Görünce çok şaşırdım. Kendi ilk okul yıllarım, birbirimize zorla yazdırdığımız anı defterleri, anketler falan... Eminim hepiniz hatırlıyorsunuzdur o yılları. Sonra aklıma ne zamandır yapmak istediğim Proust anketi geldi. O eski defteri bu anketi yapmak için önüme çıkmış bir şans olarak gördüm. Zamanının geldiğini fark ettim. Bir de size söylemeden geçemeyeceğim. Hani Paris'e her gittiğimde uğradığım Shakespeare and Co. Kitabevinin kafesi var ya, orada tepsi altlığı olarak Proust'un bu anketini kullanıyorlar.

Foto Buradan

Anket soruları ve cevapları aşağıda. Muhtemelen kısa cevaplar vermem gerekiyordu ama susmasını bilmiyorum ne yazık ki.😀  Beni de böyle sevin lütfen!

Proust Anketi (Proust Questionnaire)

Foto Buradan

1- Mükemmel mutluluk sizce nedir?
"Mükemmel mutluluk" diye bir şeye keşke inanabilseydim. Ama nerde? Yıllar içinde böyle kesintisiz bir mutluluk olamayacağını daha iyi anladım. Mutluluk dediğin şey bir anda saklı. Belki çocuğunu kucağına verdikleri ilk anda, oğlunun ensesinden aldığın kokulu bir öpücükte, bir bakışta, bir gülüşte... Şimdilerde bu anları toplamakla meşgulüm. Az biraz mutluluğun kıyısında dolaşabilmek için de üç maymunu oynuyorum. 😀 

2- En büyük korkunuz nedir?
Sevdiklerimi kaybetmek ve hayal ettiğim şeyleri yapamadan bu dünyadan göçüp gitmek. Her ne kadar kendime çaktırmasam da yaşlanmak da ürkütüyor beni. Ölmeye giden yolun zamandan geçtiğini bildiğimden olsa gerek zamanı yavaşlatmaya çalşıyorum. Elbette nafile bir çaba bu.

3- En beğenmediğiniz özelliğiniz hangisi?
Öfkem. Kendimi terbiye etmek için elimden gelen çabayı sarf ediyorum. Takmamayı, boş vermeyi ve umursamamayı öğreniyorum gün be gün.

4- Başka insanlarda en beğenmediğiniz özellik hangisi?
Kibir ve kendilerini olmadıkları biri gibi göstermeleri. Ay, ne çok var etrafımızda bu tiplerden.

5- Şu an hayatta olan ve en çok hayranlık duyduğunuz kişi kim?
Bu soruya genç nesilden biri ile cevap vereceğim: Emma Watson. Ne hoş genç bir kadın olduğunu gün be gün gördüğüm Emma Watson'un tüm dünya kadınları ve eşitlik için yaptıklarını görünce içim ferahlıyor.

6- En büyük müsrifliğiniz nedir?
Durmadan kitap alıyorum. Sonra da aldığım kitapları okuyamıyorum. Hem okuyamadığım kitaplar her gün biraz daha arttığı için moralim bozuluyor, hem de evin her köşesi kitapla doluyor.

7- Şu anki ruh haliniz nedir?
Eh işte. Karışık biraz. Bir tavana vuruyorum, bir dibe çakılıyorum.

8- Sizce en çok abartılmış erdem hangisi?
Ahlâk. Bu kelimenin ardına sığınılarak yapılan söylemlerden de nefret ediyorum.

9- Hangi durumlarda yalan söylersiniz?
Hadsiz sorular karşısında.

10- Dış görünüşünüzle ilgili en sevmediğiniz şey nedir?
Göbeğim. Bir türlü orta yerde buluşamadığımız, bitmeyen bir kavgamız var kendisiyle. Hımm, bir de şu hemen beyazlayan saçlar var. Off!

11- Şu an hayatta olan ve en hoşlanmadığınız kişi kim?
Adını söylemeyeyim. Nefreti içimde saklı.

12- Bir erkekte en sevmediğiniz özellik hangisi?
Egosantrik tavırlar, kibir: "Ben, ben, ben...." halleri.

13- Bir kadında en sevmediğiniz özellik hangisi?
Gösteriş meraklısı olması. Şu marka çantam, şu ayakkabı, şu bir şey halleri.

14- En çok kullandığınız kelime ya da cümle nedir?
"Hadi!"

15- Hayatınızın en büyük aşkı kim ya da ne?
Eee, biliyorsunuz zaten yahu. Şimdi bu konulara girmeyelim bunca yıldan sonra. Komik oluyor sanki.

16- Şimdiye dek en mutlu olduğunuz zaman ve yer neresi?
Büyük mutlulukları bir kenara bırakacağım. Kuzey'i kucağıma aldığım ilk an diyeceğim ama tam da öyle miydi hatırlamıyorum. Daha çok bir aptallık hali vardı benim üzerimde. İlk kez araba kullandığımda üstümde nasıl bir telaş varsa, Kuzey'i ilk kucağıma aldığımda da öyle hissetmiştim. "Ben ne yapacağım bununla şimdi?" gibi bir şeydi. O yüzden kendimi en iyi/ en hafif hissettiğim yeri söyleyeceğim: Paris.

17- Hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
Resim yapabilmek isterdim. En azından karalama yapacak kadar yeteneğim olsaydı, o bile yeterdi.

18- Kendinizle ilgili değiştirmek istediğiniz bir şey olsaydı, bu ne olurdu?
Duygusallığım. Şimdiki tecrübelerimle duygusal hiçbir sebebin beni etkilemesine izin vermezdim.

19- En büyük kabiliyetinizin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Öyle bir şeyim yok.😀 Ama çalışkanımdır ve asla vazgeçmem.

20- Eğer ölüp tekrar dünyaya gelecek olsaydınız, kim ya da ne olmak isterdiniz?
Ay zor bir soru. Tek bir cevabı yok ama aynı kişi olmak istemezdim, çok sıkıcı olurdu bu. Paris'te ya da New York'da yaşamak isterdim. Yazar olmak isterdim. Sahiden ama! Parmaklarının ucundan kelimeler akan bir yazar. Eh, bu kadar istemişken 1920'lerin Paris'ini istediğimi de belirteyim de tam olsun.

21- En çok nerede yaşamak isterdiniz?
Paris.

22- Sahip olduğunuz en kıymetli şey nedir?
Kesinlikle ailem.

23- Sefaletin en alt sınırı sizce nedir?
İnsanın ailesinin karnını doyuramaması.

24- Favori işiniz nedir?
Gezgin olmak, editör olmak, çevirmen olmak ya da yazar olmak.

25- En belirgin karakteristik özelliğiniz nedir?
Yalan söyleyemiyorum, yapmacık olamıyorum. Sanırım fazla net olmam insanları benden soğutuyor. Pembe masalların ülkesinde yaşayamıyorum ne yazık ki.

26- Arkadaşlarında en değer verdiğin şey nedir?
Dürüstlük ve optimist olmak.

27- Favori yazarlarınız kimler?
İki gün önce bu dünyadan ayrıldı ve söylemeden geçemeyeceğim. Ursula K. Le Guin en sevdiğim yazarlarından başında geliyor. Paul Auster, her daim favorim; umut taşıyıcım. Isabel Allende, Patrick Rothfuss, Nedim Gürsel, Carlos Ruiz Zafon... Oooo, dolu var daha. 👀

28- Favori kurgu kahramanınız kimdir?
Heidi, samimiyetle. Canım benim yaaa. Yıllarca onu dedesinden uzak tutan Clara'dan nefret ettim ben.

29- Kendinizle en çok özdeşleştirdiğiniz tarihi figür kimdir?
Marie Antoinette. Şaka şaka! Vallahi tarihi bir kahramanım/ figürüm falan yok. Ama şansım olsa Simone de Beauvoir ile oturup bir kahve içmek isterdim. Ya da Margueritte Duras ile bir kadeh şarap falan. Fena olmazdı hani. Hani toplanmışken diyorum alkol de var nasılsa, Paris'te bir kafe süper olur. Bizim çocuklarla: Hemingway, Simone, Margueritte, Scott, Zelda....😀 

30- Gerçek hayattaki kahramanlarınız kimler?
Sanırım insan büyüdükçe kahramanlara falan inancı kalmıyor. Bu soruya kadar gelince aynı testi bir de Kuzey'e yapmak istedim. Muhtemelen onun bir sürü kahramanı vardır. Ben sadece hayallerimi gerçekleştirmek isteyen orta yaşlı bir kadınım artık.

31- Favori isimleriniz nedir?
Bir kızım olsaydı ismini Ece koyardım. Selçuk'un favori ismi Ela'ydı. Elimizde bir Kuzey var. Fark ettiyseniz hiç erkek ismi yokmuş kafamızda.

32- En sevmediğiniz şey nedir?
Bir halta benzemeyip okumak durumunda kaldığım kitaplar. Zaman kaybından nefret ediyorum.

33- En büyük pişmanlığınız nedir?
Vakti zamanında sırf duygusal sebeplerden dolayı yaptığım bir şey. Tüm hayatımın ritmini değiştirdi. Şimdi elimde fırsat olsa ve o günlere dönme şansım olsa kimsenin duygusal saçmalıklarla beni etkilemesine izin vermez ve kendi yolumu çizerdim. Başkalarının benim için kurguladıkları yaşamı da hediye ederdim onlara. 

34- Nasıl ölmeyi istersiniz?
Proust'ta sahiden kafayı yemiş bir insanmış diye düşünmeden edemiyor insan. Ölümsüzlüğü tercih etsem de illa ki cevap vermem gerekiyorsa elbette uykuda ölmek isterim.

35- Mottonuz nedir?
Olmuyorsa olmuyor; bırak gitsin.

26 Ocak 2018 Cuma

Sanki gitmek iyi gelecek gibi ❤️

Proust anketini yapıyordum; olmadı. Bitiremedim daha, bir de fotoğraf işi var o da hazır değil. Ursula gittiğinden beri de ondan bahsedip isteyip bahsedemiyorum. Bavul hazırlama işi var bir de. Şu uzun seyahatin zamanı geldi. Birkaç saat sonra yola çıkacağız. Bavulun kapağı hâlâ açık. En sevdiğim güneş gözlüğümü bulamadım. Zaten hava durumu da her gün yağmur gösteriyor. Yağmurluk almayı unutmamam lazım. İki günden beri de uzun tayt almam lazım diye kendime hatırlatıp duruyorum. Daha koymadım bavula. Gözlük yok, muhtemelen tayt da olmaz. Kuzey, "İyi ama bu akşam Beşiktaş'ın maçı var." dedi. Sanırım Beşiktaş'ın maçlarının olduğu akşamlara seyahat koymamamız lazım. Kitapları bavula tıkıştırdım. Kalemlerimi aldım. İnce bir defter var ama bana yetmezmiş gibi geliyor. Duyan da tatilde roman yazacağım zanneder. Öyle bir hâl üzerimde. Kendimi tanıdığım için bu deli hallerim tuhaf gelmiyor bana. Asıl termos almayı unuttum. Ona sinir oldum. Neyse yola gidiyoruz ne de olsa. Sinir olmak da ne? Her seyahat öncesinde üstüme yapışan tedirginlik yine benimle elbette. Arkadaş olduk kendisiyle. 


Dediğim gibi bu aralar hiçbir şeyin üstüne kuş konduramıyorum. Perşembe sabahı Çilek Suyu ile buluştuk. Nasıl tatlı! Kahvaltı ettik, sonra da Remzi. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibiydik. Bazen bu durum bana garip geliyor, çoğunlukla da çok sahici. Onunla da öyle oldu. Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşıma kavuşmuş gibiydim. Zamanın nasıl geçtiğini bilemedim. Haftanın en güzel günlerinden biriydi Çilek Suyu ile buluşmak. O bana Londra'dan bir kitap getirmiş, ben de ona bir Ursula aldım. Remzi Kitabevi'nde hâlâ bir Ursula standı kurmamışlardı. Var böyle bir durum bilirsiniz. Belki D&R'a kurulmuştur Ursula kitaplarından bir stand. Bu aralar ruh halim böyle. Karman çorman, biraz kavgaya müsait. Bir yer, durum bildirimi yapıp dönüşümde daha mutlu, daha sakin, daha normal olacağıma söz vererek ayrılıyorum buradan. 
❤️ 

20 Kasım 2017 Pazartesi

Feridun Andaç: Genç Meslektaşıma Mektuplar

    "Sevgili Kalemdaşım; Dün sabah erkence yola düştüm. Yolculuklar hep sevdiğimdir. Bazen ikinci yaşamımın orada sürdüğünü bile düşünürüm. Bir yolculuğun bütün ritüellerini severim, daha ötesine geçerek kendi iç yolculuğumu da katarım buna. Gitme zamanı ile gidilen yerin zamanı bende ayrıdır. Çünkü içine yazma/okuma zamanlarını da taşırım."
Foto: Buradan

Feridun Andaç, Korsan Edebiyat isimli internet sitesinde Genç Meslektaşıma Mektuplar başlığında her hafta yazmaya gönlünü kaptırmış yazı sevdalılarına mektup yazıyor. Bu seri çok hoşuma gidiyor. Her ne kadar kendimi Feridun Hoca'nın meslektaşım diye hitap ettiği kesime ait hissetmesem de bir yakınlık duymuyor da değilim. Her hafta o satırları okumak, tekrarlamak iyi geliyor bana. Sanki sohbetlerimizdeki tüm konuşmalar yazılı bir metin olarak önüme konulmuş gibi bir mutlulukla karşılıyorum yazdıklarını. "Ne şans!" diye düşünüyorum çoğu zaman. "Her şey unutulmamak üzere kaydedildi işte." Okurken kendi hafızamdan beni etkisi altına alan cümlelerin arasına Feridun Hoca'nın samimi kahkahasını, dikkatle dinleyen bakışlarını ekliyorum. Ellerinin arasına da bir bardak çay sıkıştırıyorum. Taze, demini almış, hikâye çağıran tavşan kanı bir çay.

"Ben okumadan yazar olunamayacağına inananlardanım."

Bu akşam evin içinde tenha bir köşe bulduğumdan olsa gerek, bu yazı dizisinin başına gitmek istedim. İlk mektup nereden çıkmıştı? Neden ve kime yazılmıştı? Muhtemelen yazma derdine düşmüş birinin her defasında yazıya ulaşan sohbetinden doğmuştu yazma gerekliliği. Yazının içine girip de biraz ilerleyince Feridun Hoca'nın belki de söylemek isteyip de yıllardır söyleyemediği bir şeyleti dile getirmek isteyebileceği geldi aklıma. Birkaç yıl önce Feridun Hoca'nın Ceres Yayınları'nda verdiği Öykü Atölyesi derslerine katılmıştım. Şişli'nin işlek trafiğine bakan yazı masasının etrafında toplanmış insanlardık ve hepimiz hocanın gözünün ve ağzının içine bakıyorduk. Birkaç öykü denememi okumuşluğum var kendisine. O zaman da şöyle bir düşünce geçmişti aklımdan: Beni dinlerken çok acı çekiyor olmalı!
Yıllarını edebiyata vermiş bir insanda amatörce yazılmış öyküler nasıl bir tat bırakıyordur sizce? Feridun Hocanın dersinden nefis bir öyküyü yazmışım hissiyle ayrılmasam da yazabileceğime dair doğaüstü bir inançla ayrılırdım. Onun her seferinde tekrarladığı gibi iyi bir okurdum bir kere. Adını ağzına aldığı her yazarı tanır ve iç dünyamda bununla gurur duyardım.

"Yazmanın hem başka yazarlardan aşılanarak hem de sürekli yazılarak öğrenebileceğini düşünenlerdenim."


Yazmayı sevip de bu düşüncenin naifliğinde kendini kaybetmeyecek bir yazı sevdalısı olmayacağını düşünemiyorum bile. Ulaşılması gereken bir hedef var. Bir de yenilgilerden ders alıp kaybetmekten, düşmekten korkmuyorsanız ve tekrar tekrar yazacak gücü içinizde buluyorsanız önünüzde nefis bir yol var demektir. Sile sile mutlaka doğrusunu öğreniriz değil mi?

Ben bu akşam Feridun Hoca'nın en son yazdığı yazıyı okurken kendimi bu serinin en başında buldum. Söylemiştim. Şimdi teker teker mektupları elden geçirecek ve kendime yeni bir umut ışığı yakacağım. Ne de olsa yeni bir sene yaklaşıyor ve sık sık ayağım takılıp düşüyor olsam da tekrar ayağa kalkmayı biliyorum. 
Bu yazı dizisini sizde benim gibi sevecek misiniz merak ediyorum. Okuyanlar söylemeyi unutmasın. Olur mu?

2 Haziran 2016 Perşembe

İyi ki doğdun Kuzey...

Her sene bir yaş daha yaşlanırken Kuzey'in gün be gün büyüdüğüne tanıklık ediyorum/ ediyoruz. Selçuk'un şakaklarındaki kırlar iyiden iyiye kendini belli etmeye başladı. Aynaya baktığım zaman gözlerimin kenarlarındaki kırışıklıkları görüyor ve ''Seviyorsun sen onları!'' diye kendimi ikna ediyorum.
''Gülümse, bak ne kadar gençleşiyorsun bir gülümseme ile!'' bu aralar tek mottom.
Yaşlanmaktan korkmuyorum ama Kuzey'in nasıl da hızla büyüdüğünü görünce zamanın hızı başımı döndürüyor.


Sahi, ne oluyor da lise, üniversite yılları sanki hiç yaşanmamış gibi soluk anıların içine karışıyor. Sofraya konulan tabaklar sen istemesen de azalıyor. Özlemle andıklarımızın yerlerini birer ikişer ufaklıklar dolduruyor.
''Anne, ben ilk ne zaman anne dedim?'' gibi şeyler soruyor Kuzey ara ara.
İlk sevgilimi sorunca daha az zorlanıyorum açıkçası. Selçuk da ben de farklı cevaplar veriyoruz. İkimizin cevaplarında da Kuzey'i yanımıza çekmeye çalışan sinsi bir yan keşfediyorum ara ara. Selçuk da neredeyse geceleri en çok kendisinin kalktığını söyleyecek kadar bir gözü karalık seziyorum. Oğlanla biraz daha konuşmasına izin versem ikna edeceğinden şüphem yok.


Şimdi oturduğum yerden bunları düşününce Kuzey'in doğduğu gün de, anaokuluna başladığı ilk gün de dün gibi aklımda. İlkokula başladığı ilk gün erkenden uyanmış, kıyafetlerini giydirmiş ve apartmanın önünde servisi beklerken gülümseyerek poz vermiştik hep birlikte. O günün üzerinden geçen zamanı sayamadım, bir yerlere not edemedim. Sanki geçip giden zamanla aynı yerde değildik biz. Öyle böyle derken, Kuzey'in 6.sınıfı bitirmesine çok az bir zaman kaldı.



Artık okuldan gelince çantasını bir köşeye fırlatıyor, yapmayı unuttuğu ödevleri için gözyaşlarına bulanmıyor, hatta bana ''Takılma böyle şeylere birkaç eksiden bir şey olmaz'' diyor.

Ben mi?
Biraz annem gibiyim, biraz kendim.
Belki Kuzey de büyüyünce biraz Selçuk gibi olacak, biraz kendi.

Salondaki sehpanın üstündeki fotoğraflar günle birlikte büyüyor, yüzünün, vücudunun şekli değişiyor.
Saçının arka tutamında bazen babamı görüyorum, ellerinin hareketinde Selçuk'u, kimi mimiklerinde amcasını...


Elinde bir kitap varsa ve koltuğa gömülmüşse, yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme. Okuyor. Okuyan bir çocuk olduğu için şükrediyorum. Tıpkı benim gibi babası gibi kendi kitap kahramanlarını ekliyor çocukluğuna. Benim bir türlü bitiremediğim çocukluğumla aynı bahçede gezinmiyor, Heidi'yi benim gibi sevmiyor, Clara'ya sinirle bakmıyor. Ruhuna işleyen ve ömrü boyunca yanında taşıyacağı başka dostluklar kurmuş kendine. 
''Heidi'yi izlemeye gidelim?'' dedim geçenlerde. 
''Alplerde yaşayan bu kızı izlemeyi sahiden bu kadar istiyor musun?'' diye sordu. 
Evet, dedim. 


Birlikte büyüdüğümüz zamanların yerini yavaş yavaş bize öğretmeye başladığı zamanlar mı alıyor yoksa diye düşünüyorum. 
Mayısa dair bir çocuk işte. 
Mayıs gibi: Biraz serin, biraz sıcak, çokça bahar...
İyi ki doğdun Kuzey!

11 Aralık 2015 Cuma

Macera Kitabım'ın 2015 Dökümü!

Siz de benim gibi bir yılın daha sonuna geldiğimize inanamayanlardan mısınız?

Yıllar böyle hayatımızdan akıp gidiyor işte. 

     Kendimi blog yazmak konusunda çok başarılı bulmasam da iyi kötü bir senenin hesabını tutuyorum bu sayfada. Hayatımla ilgili gezi ve kitap notlarımı düşüyorum. Çoğu zaman sevinçlerimi, zaman zaman da hayal kırıklıklarımı paylaşıyorum. Oradan çok mutlu bir hayatım varmış gibi görünebilir. Bunu sebebi her sıkıntımı buradan paylaşmıyor olmam. Sıkıntıların konuşa konuşa daha da büyüdüğüne inanıyorum. Aynı kötü enerjinin etrafında dönüyor olmak beni daha da mutsuz ediyor. Blogun bir sayfasında tek cümleyle geçiştirdiğim bir sıkıntı hayatımdan öyle tek cümlelik bir izle geçmiyor.

Ama hayat bu işte! 

     Bugün yılın sonu gelmeden bu sene ne yaptığıma bir göz gezdirmek istedim. Ayın sonuna doğru da yeni yıldan ne beklediğimi yazarım belki. Olmaz mı?

     Geçen Ocak ayı boyunca bendeki yeni yıl heyecanı devam etmiş; şimdi geriye dönüp bakınca bunu görüyorum. Hayal kurmak, yeni yıldan yeni başlangıçlar yapabilmek için medet ummak, hep daha iyi olacağıma/olacağımıza inanmak ruhumda var. Muhtemelen bu sene de yeni yıla aynı şekilde gireceğim. Yılbaşı için kimse plan yapmadan tüm aileyi hemen davet etsem iyi olacak.

    Şubat ayında Kuzey'le birlikte ilk Amerika seyahatimizi yapmışız. Bu durumda 2015 senesi Kuzey'in ilk Amerika seyahati olarak kayıtlara geçsin. kendimle ilgili böyle bir takıntım olmamasına rağmen Kuzey'le ilgili her şeyi aklımda tutmayı öyle çok istiyorum ki. Sorduğu her soruya cevap vermek istiyorum ama ne yazık ki bendeki hafızanın tüm tarihleri birbirine karıştırmak da üstüne yok. Kuzey'in bu yoldaki ilk aktarma durağımız Frankfurt'ta havaalanında bir kafede tüm beklemeyi uyuyarak geçirmesi aklımda yer eden tuhaf anılardan biri. Biz çayımızı içerken onun uyumasını çok güzel buldum. Bunun ''yollara ait biri'' duygumdan dolayı olduğunu biliyorum. Yolları ne kadar sevdiğim belli; Eh bu kadarcık olsun değil mi?


     Gelelim bu seyahatin bendeki izlerine. Her yaşta çocuk olmak lazım. Miami'nin sakinliğini, Orlando'daki oyun parklarını çok sevdim. Harry Potter stüdyolarına ve filmdeki mekanların aynen hayata geçirilmiş hallerini unutmam mümkün değil. İki sabah kahvaltı ettiğimiz Leaky Cauldron ve The Three Broomsticks kahvaltı salonlarını her düşündüğümde tekrar orada olmak istiyorum. 
Gezinin benim için en önemli bölümü ise Key West'ti. Evet, kesinlikle tekrar oraya gitmek isterim. Sevgili Hemingway'imin Paris'te yaşadığı tüm evleri gezdikten sonra Key West'ye on yıldan fazla yaşadığı evi de gezmiş oldum. Benim için bu tarifi imkansız bir durum.


2015 Şubat'ını nefis bir Şubat olarak hatırlayabilirim öyleyse.

Mart mı?
     Mart ayı Lizbon uçağını kaçırdığımız ay. Bir ay önce Amerika seyahati yapmışsız, önümüzde Selçuk'la beraber geçireceğimiz bir Lizbon seyahati var ve ben ne yapıyorum? 
Uçağın saatine yanlış baktığım için uçağı kaçırıyoruz. Gidiş- dönüş uçak biletimiz ve otel paramız kül olup gidiyor. 
     Tüm bunlara rağmen Selçuk sinirlenmiyor; üzülüyor tabii ama sinirlenmiyor bana. Usulca eve dönüyoruz. ''Çok üzüldün sen, her işte bir hayır vardır, boş ver!'' diyip yeni Lizbon biletleri alıyor bana. Bu ay aslında Selçuk gibi yapıcı olmayı öğrendiğim, sinirle hareket etmenin doğru olmadığını öğrendiğim bir ay diyeceğim ama yalan söylemeye gerek yok. Ben sinirli bir insanım. Ne yapalım ben böyleyim!

Nisan ayına geldik. Ne çabuk değil mi? Diyorum ben size; günler, aylar akıp gidiyor.
     2015'in Nisan ayında ne yaptığımızı hatırlamıyorum. İddiasız bir nisan yaşamış olmalıyız, sakin, huzurlu.

Mayıs ayı biz de doğum günü ayı. 
      Ayın başında benim doğum günümü kutluyoruz, sonuna doğru Kuzey'inkini.
     Hani elimizden uçup giden Lizbon tatili vardı ya, onun için ikinci kez aldığımız biletleri benim doğum günüme denk getirdik. Allahım ne güzel bir seyahatti. Hiç bilmediğim bir şehre gitmiştim. Nefis yemekler vardı. Bayılarak okuduğum ''Lizbon'a Gece Treni'' kitabının da izini sürebilecektim üstelik. Benim için ayrıca seyahatin en güzel kısmı Avrupa'nın en batı ucuna yaptığımız seyahat oldu: Cabo Da Roca. Karanın bittiği ve okyanusun başladığı o terk edilmiş yerde sahiden dünyanın sonunun olduğu yere varmışız gibi hissetmiştim. Öyle güzeldi ki.


     Bir de bu ay içinde yaptığımız Belgrad Ormanı yürüyüşü var. Kuzey'in doğum gününde sabahın erken saatinde kalkmak, ormana varmak ve 6 km'lik parkuru tamamlamak. 
     Yürüyüşün sonunda Sarıyer Börekçisinde otururken Kuzey şöyle dedi: İyi beni buraya getirdiniz, bundan daha güzel bir hediye düşünemiyorum.

Haziran: Selçuk'un doğum günü ve ay sonunda okullar tatil...
Selçuk'un doğum gününde benim en sevdiğim şehre gidiyoruz. 
Neden burası diyorum? 
Senin istediğin başka bir şehre gidebilirdik. 
''Sen mutluysan ben mutluyum,'' diyor. 
Haziran benim için bu cümlenin hazzıyla geçiyor. 
Paris; yine güzel ve ben yine çok mutluyum. 
Bir gün bu şehirle daha uzun zaman dilimlerinde birlikte olacağımızı biliyorum. 2015'de de burada olduğum için şükrediyorum. 

Temmuz tatillerin ayı. 
     Bu ayla ilgili her şeyi burada anlatamadım size, biliyorum. Bir türlü vakit bulamadım. Belki bir gün geriye dönüp, hatırlayabildiğim kadarıyla yazarım aklımda kalanları. 
    Tatilin ilk kısmında Roma'ya gittik. Temmuz güneşinin altında birkaç gün Kuzey'e Roma'yı gösterdik, peşinden ilk kez Napoli'ye gittik. Oradan Amalfi, Ravello, Positano...
     Eve gelip birkaç gün dinlendikten sonra Selçuk'un merak ettiği destinasyonlardan birine çevirdik yüzümüzü. Baltık başkentleri: Vilnius, Riga ve Talin.


     Bir de kitap var bu yolculuklarım boyunca bana eşlik eden. Bu sene çok güzel kitaplar okumama rağmen bu kitabı aklımdan çıkaramıyoruz çünkü yazarın yazılarında sıcaklık kalbimde çok özel bir yer etti. Kendimi yazarla özdeşleştirdim, yazdıklarında kendimi buldum. Yazarın hayatının ya da yazdıklarının benim hayatımda uzaktan yakından bir ilgisi yok ama yazıdan kalbe akan bir şey vardır ya adını koyamadığımız onu buldum ben bu kitapta.
Daha önce de bahsettim burada: Elif Batuman ve kitabı Ecinniler. 
Kitap her aklıma geldiğinde de Leylak Dalı'nı hatırlıyorum çünkü bu kitap onun bana hediyesi.


Ağustos, yazın bitmeye hazırlandığı ve sonbaharın yaklaştığı ay.
  Temmuz ayında dur durak bilmeyen seyahatlerimizin sonunda evde olduğumuz ve yorgunluğumuzu atmaya çalıştığımız ay. Öyle çok yorulmuştum ki evimden dışarı çıkmak istemiyorum. İşlerin başladığını ve çok kesat olduğunu hatırlıyorum. Akşamları gelip bahçede oturup bol bol çay içtim ve kitap okudum.

Eylül: Ne okullar mı açılıyor?
     Kuzey'in okulu her sene neredeyse Eylül başında açılıyor. Bu sene onun okulu da biraz geç açıldı. Zavallı çocuğumun okulu var diye Paris seyahatimiz için ona bilet almamıştım. Okullar açılmayıp da onu arkamda bırakıp Paris'e gidince biraz üzülmedim dersem yaşan olur. Ama  çok da üzülmedim. (Yaşasın Kötülük) Sonuçta tekrar Paris'e gidiyordum. :) O da bu sene bensiz Efes'e gidecek! 
Evet, evet! Fuar gelmişti ama bunun dışında Paris'a gitmek için bir sebebimiz daha vardı. Hatırlarsanız bir önceki sene Charles Aznavour konseri için Cenevre biletleri almıştık. Konser Cenevre'deydi ve Selçuk'un hayallerinden biri Charles Aznavour'u canlı olarak izlemekti. Bildiğiniz gibi sanatçı konserden bir gün önce hastalanmış ve konser iptal olmuştu. Boşu boşuna Cenevre'ye gitmiştik. İşin en güzel yani Cenevre'den Bern'e gidip, blog dostlarından biriyle tanışmak olmuştu. Server'le tanıştıktan sonra iyi ki Cenevre'ye gelmişiz dedim. Charles Aznavour, Server'le tanışmak için araç olmuştu.


Bu sefer de bizim Paris'te fuarda olacağımız tarihte Charles Aznavour'un konseri vardı. Bilin bakalım ne yaptım? Hemen bilet aldım. Yine yapacağımı yaptım ama yanlışlıkla iki ayrı gün için ikişer kişilik biletler aldım. Önce ne yapsam internetten bileti satsam mı falan diye düşündüm. Sonra, ''Aman!'' dedim. ''İki konsere git, ne olacak?''
Paris'te kaldığımız süre boyunca iki gece Charles Aznavour dinlemeye gittik. İyi ki de gitmişiz. Hayatımızda iz bırakan güzel olaylardan biri oldu bu da. 
Bu arada okullar nihayetinde açıldı tabii. Yani dersler başladı.

Ekim geldi. Allahım, ne çabuk!
     Paris'ten geldik. Bir gece evimizde uyuduk. Ertesi sabah kalktık, bavul hazırladık ve havaalanına gittik. İstikamet Hindistan. 
Çok yakın bir tarihte olduğu için Hindistan gezi notlarını herkes okumuştur zaten. 
Ekim ayında çok yorulduğumu itiraf etmeliyim. 
''Biraz evimizde oturalım, bizim bir çocuğumuz var,'' dedim Selçuk'a.
''Bunu bana mı söylüyorsun?'' dedi.
Bu arada benim evde olduğum ara günlerde kendisinin iki kez Çin'e, en az üç kez Ukrayna'ya Kosova'ya ve adını hatırladığım yerlere gittiğini buraya ekleyeyim de sonradan itiraz edemesin. 
Ekim ayında en çok sonbahar gidiyor diye üzüldüğümü belirteyim.


Kasım ha? İnanması güç valla!
     Kasım ayı Kuzey'in sınavları için evde ders çalıştığımız, benim bol bol kitap okuduğum, kışın hafiften kendini hissettirdiği bir ay oldu. Ormanla buluştuğumuz tek gün ailece gittiğimiz Polonezköy oldu. Yürüyüş yolunda yürüyüp evde güzel bir kahvaltı ettik. Bahçedeki tüm çiçekler yapraklarını döktü. Ağaçlar çıplak kaldı. Bir senenin daha bitmesiyle ilgili hüzün hafiften içimi kapladı. Bu ay bir sonraki sene yapacağımız Küba seyahatini kesinleştirdik. 2015 bitmeden 2016 tatil kararlarından birini almış olduk böylece. 

Aralık geldi. 2015'in alıp başını gitmesine hazır olalım. 
      Bu akşam yeni yıl ağacını kurmaya karar verdim. 2016'yı karşılamaya hazır olmak lazım artık. Bu ay içinde yaz tatilimizi de planladık. Öyle mi olsun, böyle mi olsun derken bir türlü karar veremiyorduk. Sonunda uçak biletlerimizi aldık, dün itibariyle kalacak yerimizi de netleştirdik. Artık bir sonraki sene için sağlık dilemekten başka bir şey gelmez elimizden. 
Şimdi küçük tatilleri planlamak lazım. 

**** Geleyim bu sene başında kendim için dilediklerime. Hepimiz bu senenin ülkemiz açısından hiç de iyi geçmediğini biliyor. Gönül daha güzel günler görmemizi, hiçbir annenin yüreğinin yanmamasını dilerdi. Yaşamın esas olduğu bir dünyada küçük güzelliklerle günlerimizi doldurmaya çalışıyoruz. 
Ben bu senenin ikinci yarısından itibaren bolca yürüdüm, spor yaptım. Kendimi bu konuda çok takdir ediyorum. Sonra sadece boş zamanlarımda değil kitap okumak için ayırdığım özel zamanlarda çok kitap okudum, bol bol yazdım. Yeşim Hoca'mın Yazıevi'ne gittim, yazdıklarımı arkadaşlarımla paylaştım ve hatalarımı öğrendim. Güzel kadınlarla dostluk kurdum, nefis anılar biriktirdim. 2016'nın kendi minik kişisel tarihimde böyle izler bırakmasını diliyorum.
Umarım ülke gündemimizde de her kapı güzelliklere açılır.