kitap kokusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap kokusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2017 Pazartesi

Macera Kitabım ocak ayında ne okudu?

Macera Kitabım derken kendimden bahsediyorum. 😀  

Macera Kitabım sadece bir web günlüğü; oturup da blog yazacak, kitap okuyacak hali yok ya? Bana sanki geçen senelerde daha fazla kitap okuyormuşum gibi geliyor ama bu sene itibariyle yaptığım başka şeyleri de göz önüne alırsam kendimi fazla hırpalamayacağım. Sonuçta iyi ya da kötü günlüğüme düştüğüm notlardan, bloga yazdığım yazılardan, sadece dört kez olsa da yoga yapmak için totomu oturduğum yerden kaldırmamdan memnunum. Doların ve Euro'nun hızla yükselişine psikolojik olarak uyum sağlayamadığım için şimdilik plan yapamıyorum. Ocak ayı seyahat edilmeden ama keyifli geçti. Pek fazla sinirlenmedim. Öfkelenmeye yakın olduğum zamanlarda da kendime "hiçbir şeyin buna değmeyeceğini" hatırlattım. 
Bu hafta yüksek başarı gösterdiğim şeylerden bir tanesi de seyrettiğim filmlerdi. Neticede sağlığımız yerinde olduğuna göre güzel bir ay olmuş bu yahu :) 
     ...ve bir de Kuzey sömestr tatilinin 2. haftasında futbol kampına gitti. Çocuğun benden utanmayacağını bilsem kalkar peşinden Antalya'ya giderdim vallahi. Leylak Dalı'm diyorum ki bir gitsen de baksan benim oğlana; ne yer ne içer? 😁



Senenin ilk kitabı her sene olduğu üzere bu sene de Hemingway'in Paris Bir Şenliktir kitabı oldu. Bu kitabı okumanın bana Paris yolunu açtığını düşündüğümden olsa gerek, eski yılı bitirmeden kitabı ortalarda bir yerlere bırakıyorum. Yeni yıl ağacı, tazelenen dilekler ve elbette yeşersin diye oda sıcaklığında dinlendirilmiş suyla hayallerimi büyütmek gibi bir şey benimkisi. Evdeki herkese dileklerini soruyorum, benim hissettiğim yeni başlangıç heyecanını onlar da hissetsin diye çabalıyorum. Sanırım bu çabalarım da işe yarıyor arkadaşlar. Şubat ayının ik haftasının sonunda Paris'teyim. Yuppi!


Hayat biz planlar yaparken başımıza gelen şeylerden ibaretmiş. Ben demedim, ünlü bir İngiliz büyüğümüz John Lennon söylemiş. Ben de okumak için başka kitapları düşünürken yakın bir arkadaşım Meltem Gürle'nin Kırmızı Kazak isimli kitabını hediye etti. Nasıl severim Meltem Gürle'yi. Ama bir kitap çıkardığından bihaberdim. Bir Gün Gazetesi'ndeki köşe yazılarını derlemiş ve bir kitap olarak yayımlamışlar. Nasıl samimi, nasıl insanın içine dokunan yazılar. Bir de edebiyatla ilgili nice şey, onca inceleme, kitapları ve yazarları ile ilgili yazının içine yedirilerek harmanlanmış keyifli bilgiler. Ocak ayının ikinci kitabı bu kitap oldu. Uzunca zaman da başucu kitaplarımdan biri olacağına şüphe yok. Kitabı ortasından açıp şansınıza ne çıkarsa onu okuyabilir ve düşünmek için kendinize uzun bir keyif arası verebilirsiniz. Ben şahsen öyle yapacağım.


Bir sonraki kitabım için fantastik bir diyara yolculuk yapmayı uygun gördüm. Hayatı yaşadığımız haliyle kabul etmek zor geliyor bana. Ve zaman hiç durmadan hızla ilerlerken de büyülü bir yerlerin varlığına inanmak içimi ferahlatıyor. Ben, samimiyetle bilmediğimiz başka diyarların olduğuna inananlardanım. İşte bu sebepten alalı bayağı bir zaman olan bir kitabı çektim raftan. Yeteri kadar beklemişti zaten. Vahşi Orman birkaç satırdır anlattığım gibi fantastik bir roman. Portland'ın hemen kıyısında konumlanmış, kimselerin girmediği büyülü bir ormanda geçiyor. Okurken tıpkı Alice Harikalar Diyarı'ndaymış gibi hissettim. Konuşan çakallar, kuşlar, kötü kalpli bir kraliçe ve daha niceleri. Yaşadığımız sorunların birçoğu orada da vardı; ama mutlu sonlara olan inancın varlığı kitabın her sayfasında kalbe dokunuyordu. Spoiler olur mu bilmiyorum ama söylemeden geçemeyeceğim. Kitabın sonrasında Mistik'lerin yaşadığı diyarda bir Şura Ağacı vardı ki onun için bile tüm kitap okunurdu. Şimdi aklımda hep o ağaç. Gölgesine sığınmak ve hayallere dalmak istiyorum.


Sonra bu fantastik dünyayı bir kenara bırakıp Bilge Karasu'nun Kılavuz isimli kitabını aldım elime. İncecik bir kitap. Kitabın ilk sayfalarında yazarın dili şaşırttı beni. Okuduğumdan şüphe ettim, ara ara geri dönüp tekrar okuduklarımı kontrol etme gereği hissettim. Biraz ileri biraz geri giderek üç bölümden oluşan kitabı bitirdim. İnce kitapların zorluğu bir kez daha önüme bir duvar gibi dikildi. Okuduğumdan keyif aldım da ama şimdi bana anlat bakalım şu kitabı deseniz, bir yazar, bir adam bir şoför der öyle kalırım.
Sahi tüm Bilge Karasu kitapları böyle midir? Bilen varsa azıcık aydınlatsa beni ne güzel olur. 


Yukarıdaki kitabın gel-gitleri içindeyken kitap kargom geldi. Benden önce Kuzey açmış kargoyu. Onun da okuması gereken kitaplar vardı içinde. Ben de ona seveceğini düşündüğüm bir kitap var, oku istersen diyerek Özge Samancı'nın Bırak Üzülsünler kitabını tavsiye ettim. Bu kitap bir grafik-roman. 1975 doğumlu Özge Samancı şu an Amerika'da yaşıyor ve Türkiye'de büyümenin nasıl bir şey olduğunu anlatmış; elbette çizerek. Kuzey başladığı gibi bitirmiş kitabı. Akşam eve geldiğimde kitabın çok güzel olduğunu ve mutlaka okumam gerektiğini söyledi. Ben de elime aldığım gibi bitirdim kitabı. Ne çok geçmiş var o karikatürlerin içinde bir bilseniz. Kesinlikle tavsiyedir.


Ayın son kitabı hem Kuzey hem de kendim için aldığım Genç Sherlock Holmes kitabı oldu. Kuzey'e onunla eş zamanlı okumalar yapacağımın sözünü verdim. Aynı şeyleri okuyup, kitaplar hakkında konuşmak istiyoruz. Andrew Lane'in serinin ilk kitabı olan Ölüm Bulutu kitabını severek okudum. Kuzey elindeki birkaç kitabı bitirdikten sonra bu kitabı okuyacak. Bakalım o ne düşünecek? Beğenirse serinin devamını da okuyacağız. 

Gelelim son okumama.
Kitabın tümünü okumadım. Çok yıllar önce okuduğum ama bana ne hissettirdiğini bir türlü anlamlandıramadığım bir kitaptı Kürşat Başar'ın Kış İkindisinin Evinde kitabı. İlk öyküyü Yazı Evi'nde tekrar okuduk. Altını çizerek, uzun uzun düşünerek, yazılmayanların altındaki anlamı çözmeye çalışarak. okurken de, cümlelerin altını çizerken de ve kitabın kenarına notlar düşerken de okuduğumdan bu denli etkilendiğimi fark etmemiştim. Fakat öyküyü düşünmeyi bıraktığım andan beri Dışarda Kötülük Vardı isimli hikâye içimde yaşıyor.  
Demem o ki bu da ayın en kıymetli okuması olsun. Buralarda bir yerlerde dursun.


20 Ekim 2016 Perşembe

Alberto Manguel, Okuma Günlüğü ve Paris Yolculuğu

Paris'e giderken yanıma aldığım, Alberto Manguel'in Okuma Günlüğü isimli kitabı sehpanın üstünde duruyor. Yazar bilmem kaçıncı yaş gününde eskiden okuduğu ve hayatında yer eden on iki kitabı tekrar okuyup, notlar almaya karar veriyor. Şöyle düşünüyor: Her ay bir kitap okusam ve okuduklarım hakkında notlar alsam, bu arada gittiğim yerleri ve yaşadıklarımı da yazılarıma eklersem bir sene içinde, ortalama bir kitap kalınlığında bir şeyler toparlamış olurum.


Öyle de oluyor. İlk önce oturup on iki ay boyunca okuyacağı on iki kitabı belirliyor. Sonra da dediğini yapıyor. Yazarın yazdıklarını okumaya başlamadan önce beni başka bir şey etkiliyor. Aldığı kararı uygulamak için senenin ya da haftanın ilk gününü ya da kafasında belirlediği özel bir günü beklemiyor. Fikrin içine yerleşmesiyle, kendisini etkileyen kitapları seçmesi senenin ortasında bir zamana denk düşüyor. Yeni başlangıçlar ya da alınan kararların uygulanmaya konması için özel bir zamana ihtiyaç yok sahiden de. Bir şeyi arzu etmek ve peşinden gitmek gerekiyor. Böyle kararlar alınca sanki hayat da kapılarını açıyor.
Alberto Manguel'in anlattıkları sadece okuduğu kitapların içindekiler ya da kitapların ona hissettirdikleri ile ilgili değil. Okumalarının arasında yaşanan bir hayat var.  Hepimize bahşedilen o güzel hayat! Yaşam, biz kitap okurken ilerliyor çünkü.

Benim Alberto Manguel'i keşfetmem bile bir hikâye aslında. Can dostumla kitapçı rafları arasında gezinirken, en alt kattaki raftan uzanıp bu kitabı veriyor bana. O güne kadar yazarın ne adını ne de sanını duymuşluğum var. ''Hiç tanımıyorum,'' diyorum. ''Ben de birkaç kitabı var,'' diyor. Kitapçıdaki tek Manguel kitabını alarak çıkıyorum dükkandan. Hiç ummazken Manguel hayatıma giriyor. Birbirimizden ne beklediğimizi bilmediğim bir anda. Belki bir rastlantının sonucu kitabı almamdan, belki o an itibariyle aldığım son kitap olmasından belki de evden çıkacağım son anda masada gözüme ilişen kitap olmasından dolayı Paris'e giderken Alberto Manguel'de benimle birlikte geliyor. Kitap, kendi serüvenini kendisi yaratıyor. Geriye bakıp düşündüğünde hemen hemen tüm yolculuklarımda yanıma aldığım kitapları anımsadığımı fark ediyorum. Sırtımda taşıdığım ağırlıkları hiçbir zaman yük olmuyor bana. Tam tersine yanımdaki kitapları nerelerde açıp okuduğumu bile hatırlıyorum. Sanki yaşadığım anın içine yapışmışlar ya da benim yaşadığım o güzel anlar bu kitaplarla var olmuş gibi. 

Kitap okumanın, kitap seçmenin, kitap almanın bir ritüeli var. Belki biz farkında değiliz, ama öyle!
Manguel'in Okuma Günlüğü de bir hafta boyunca kaldığımız Paris'in tek tepesindeki o günleri anımsatıyor bana. Metrodan inip de kalabalığın içinde kaldığımız o ilk anı, tırmandığımız keskin yokuşu, akşam ışığı altında belli belirsiz fısıltılar çıkaran Montmartre'a uzanan merdivenleri, uzaktan bana selam çakan Chevalier de la Garre'ı, bir akşam vaktini noktalamak için içemediğim o buruk şarabı. Sadece yaptıklarımız değil yapamadıklarımız da izler bırakıyor yaşamımızda. Olurlarla olmazlarla hep baş başa gidiyor. Güzel anıları iyi insanlar oluşturuyor.

Tıpkı Manguel gibi benim de okuduklarımın ben de bıraktığı izler var. Aynı yazarlarla, aynı hikâyelerle sarmalanmamış olsak da yazmaya, okumaya aşık herkesin buluştukları ortak bir yer var. Manguel'le hiç hesapta yokken tanıştım. İkimizin de hem kitapları, hem de onların varlığıyla gezdiğimiz yerleri sevdiğini anladım. O farkında olmasa bile onun kelimeleri yanı başımda dururken birlikte Paris'te gezdik. Şehrin tüm kitapçılarını gezdirdim ona. Lüksemburg Bahçeleri'nin tam karşısındaki en sevdiğim kafede oturduk. Önümüzden nice insan geldi geçti. 

Onun kelimelerinden etkilenip birkaç cümle yazdım defterime. 
Hiç şüphe etmeden söyleyebilirim ki onunla tanıştığıma çok memnun oldum.

29 Aralık 2015 Salı

2015'i uğurlarken: Aralık ayı kitapları.

Hadi size aralık ayında hedeflediğim kitapları nasıl okuyamadığımı anlatayım. 
Evet, evet! Senenin son ayı olmasından mı nedir her şey hızlı bir tempoyla ilerliyor. Yuvarlana yuvarlana ayın sonuna geldik desem yerdir. Bizim evin nüfusu yavaş yavaş artmaya başladı. Babaanne ve dede hafta sonu teşrif ettiler. Ev ahalisinin yüzünde güller açıyor. Kuzey dede ve babaannenin varlığında her türlü şımarma hakkını kazandığı için, ben Kuzey'le ilgili tüm sorumluluları babaanneye çakabildiğim için, Selçuk da biraz kendine ayırabilecek zaman bulan Özlem kendisine sarmadığı için. 

2016'ya iyi gireceğiz inşallah. Perşembe sabahı itibariyle sülalenin diğer üyeleri de yavaş yavaş bize damlarlar. Tüm aile bir arada olacağı için herkes mutlu yani. 

Gelelim benim aralık ayı kitaplarımı neden okuyamadığıma. 
Bunun için size sunabileceğim bir gerekçem yok. İki haftadır spor da yapmıyorum zaten. Senenin son ayını miskinlikle doldurdum desem yeri. 
Bünyenin buna ihtiyacı varmış diyerek kendi kendime de olumlama yapıyorum. 
Aralık ayında okumayı hedeflediğim kitaplar aşağıdaki fotoğraftaki kitaplardı.


Ayın ilk okumasına Lale Abla'nın geçen seneki yeni yıl hediyesi Tarçın Dükkanları ile başladım. Polonyalı yazar Bruno Schulz'un tek kitabı YKY tarafından basılmış. Lale Abla geçen sene okumuş, çok beğenmiş ve tüm sevdiklerine almıştı bu kitabı. İçinde nefis hikâyeler var. Betimlemeler varlıklara ruh katmış desem yeridir. Sanki duvarlar dile gelecek, sokaklar gelip geçenlere derinlerinde sakladıkları öykülerini anlatacakmış gibi hissediyorsunuz. Kitap bana biraz tat olarak yine bu sene okuduğum Büyülü Ada kitabını anımsattı. 


Ferzan Özpetek'in kitabını çıkar çıkmaz almıştım. Vakit kaybetmeden hemen okumaya başladım. Daha önceki kitabı gibi samimiyetle yazılmış bir kitaptı. Sanki yazarın yanındaymışım ve oturmuş sohbet ediyormuşuz gibi aktı kitap. Ferzan Özpetek'in yaşamına bir süreliğine konuk oldum. Eminim kitabı okuyan tüm okurla aynı hisse kapılmışlardır. 


Patti ile ilgili kelamlarını söyledim burada zaten. Kahve kokusu eşliğinde yapılmış bir hayat hikâyesiydi. Her gün gittiği kafenin kapanacağını öğrenince Patti nasıl üzüldüyse ben de öyle üzüldüm. Kafe sahibinin dükkanını kapatmadan önce Patti'nin yıllar yılı oturduğu masasını ve sandalyesini Patti'nin evine yollamasının nasıl hoşuma gittiğini anlatamam. Dün Bostancı sahil yolundan geçerken benim de gençliğimde sık sık gittiğim Berkay Kafe'nin yerinde yerler estiğini görünce başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ne zamandır gitmemiştim Berkay'a. Kim bilir ne zaman kapandı? Kafe kalkmış, yerine İspark gelmiş. İçimde bir yerin cız ettiğini söylemem gerek. 


Ayın 4. kitabı olarak Neruda Vakası'nı okumaya karar vermiştim. Elime aldıysam da bir türlü kitabın içine giremedim. Kitap kötü olduğundan falan değil. Sanırım kitabın okuma sırası gelmemişti. Ben de çok zorlamadım ve Murathan Mungan'ın son kitabını elime aldım. Zaten okumak için sabırsızlanıyordum. Niyetim Harita Metod Defteri'ni okumak sonra bu kitaba geri dönmekti.


Neruda Vakası'na geri dönemediğimi anlamışsınızdır herhalde. Aralık ayının benim için ayırmış olduğu sürenin sonuna gelmiştim ne yazık ki! Murathan Mungan'ın önsöz niyetine yazdığı sayfaları üç-dört kez okudum. Her cümlesinde kendimi buldum, bir türlü o satırların esaretinden kurtulamadım. Şimdilerde kitabın sonlarına yaklaştım. Belli ki Harita Metod Defteri 2015 yılının son kitabı olacak. Okumamış olanlara ve Mungan severlere mutlaka bu kitabı da okumalarını tavsiye ederim. 

Eh, sevgili dostlar!

Aralık ayı kitaplarım gibi bu yazı da senenin son yazısı olabilir.
O yüzden her birinize ayrı ayrı güzel bir sene diliyorum. Her şeyin başı sağlık! O yüzden sağlıklı bir yıl olsun olur mu? 

8 Aralık 2015 Salı

Patti Smith: M Treni


''Siyah çayın kokusu Oz'daki gelincik tarlaları gibi bir etki yaratıyor, insanı sersemletiyordu sanki.''
                                                                                                                                                 M Treni


Farklı bir kadın Patti. 
Onun müzikleriyle büyümedim, ondan yaşça da küçüğüm.
Aynı kültürün insanı değiliz, muhtemelen aynı değer yargılarına da sahip değiliz. 
Patti'nin yol kenarlarında konakladığı otellerin hiçbirini kalmadım. O da benim yaşadığım coğrafyayı tanımıyor. Künefe hiç yememiştir hayatında, Zeki Müren'i bu halkın ne kadar çok sevdiğini anlayamaz, Heybeli de Heybeli'de yaşanacak bir mehtap da usunda en ufacık bir titreme yaratamaz. Yıllar önce  Amerika'ya yerleşen bir arkadaşım var. Bir konuşmamızda Türkiye'ye her gelişinde bavuluna atıp Amerika'ya götürdüğü Hacışakir sabunlardan bahsetmişti.
Onu anlamıştım. 
Onu sizin de anladığınızı biliyorum.


Peki, Patti'yi anladım desem?
Sadece kendimizden izler bulduğumuz yazarları ve kitapları mı seviyoruz?
Tek sebep bu olmasa gerek. 
Öyle olsa fantastik hikâyeleri, katilin peşinden koşturduğumuz polisiye romanları sevmezdik, değil mi?
Sanırım ruhumuza dokunan, kalbimizde bir yeri sızlatan kitapları daha özel bir yere koyuyoruz. Nefes almadan okuduğumuz ya da okuduğumuz bir paragraftan sonra hayallere daldığımız kitaplar böyle kitaplar.

M treni, herkesin seveceği bir kitap değil. 
Patti Smith de herkesin seveceği bir yazar değil zaten.
Bir açılıp bir kapanan, kırılmaya hazır bir dünyası var. Onu kitapta anlattığı gibi her gün gittiği Cafe 'Ino'da hayal edebiliyorum. Neredeyse kitabın her sayfasında kahve içiyor, kokusu burnuma dek geliyor. Defteri önünde açık. Beyaz sayfaya bakıyor. Yazmak için bir yerlerden başlaması lazım. Bazen ne kolaydır bazen de ne zordur bu. Tıpkı bizim gibi. Hayatı düz bir çizgide ilerlemiyor.
Bir hayalin peşine takılıp yola düşebiliyor. Sevdiği ve kaybettiği tüm aşklarını sahipleniyor. Ne büyük cesaret!


Aynı sizin ve benim gibi amaçsızca yürüyüşlere çıkıyor. Ayakları onu nereye götürürse oraya gidiyor. Rüyalarında kayboluyor, tanımadığı bir kovboyla sohbet ediyor. Annesini anne olduktan çok sonra bile anlamaya çalışıyor. İyi yazarların, iyi edebiyatın esiri oluyor. Bir kitapta okuduğu hayali bir objenin, bir mekanın peşine düşüyor. Fotoğraf makinesini elinden hiç düşürmüyor. 
Aynı yazarı sevdiğinizi fark ediyorsunuz. ''Aynı Murakami mi okumaktan keyif aldığımız?,'' diye soruyorsunuz kendinize. Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde aynı sizin gibi onun da kuyunun dibinde saatlerce oturduğunu düşününce elinizde olmadan şaşırıyorsunuz. Dünyanın bir ucundaki bu gerçek kadınla daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde buluştuğunuzu anlıyorsunuz; aynı dileğin içinde bir yerde.


Kitabı hâlâ bitirmedim. Ortalarındayım. Yavaş yavaş ilerliyorum. 
Kitabın başında Patti'nin rüyasında ortaya çıkan kovboy şöyle diyor Patti'ye: 
''Hiçbir şey hakkında yazmak o kadar da kolay değildir.''

Haklı değil mi sizce de?

30 Kasım 2015 Pazartesi

Kasımda Aşk Başkadır

Ah güzel Kasım!
Sanki benden habersiz, sessizce yanımdan geçtin.
Kıyamadım, dokunamadım sana.

Geçen cumartesi günü sabahın köründe yataktan kalktım. Bir gece önceden evdekileri örgütlemiştim. Eğer hafta sonu ağaçların yapraklarını döktükleri bir yere gitmezsek, hafta içinde bir gün ben kendim gidecektim. Sözlerim istediğim etkiyi uyandırmış olmalı ki, yataktan kalkmak zor gelse de hep birlikte evden dışarı çıktık.


Her şey bizi eyleme geçmekten alıkoyan o kapının ardında değil mi zaten?
Saat 07.30'u az geçmişti ki Polonezköy'e vardık. Etrafta kimsecikler yoktu. Meydandaki kahveler yeni yeni açılıyordu. Etraf daha önce anlattığım gibi terk edilmiş köpeklerle doluydu. İnsan ister istemez tedirgin oluyor. Tek başıma olsaydım, sonbaharı da dökülen yaprakları da bir kenara bırakır eve dönerdim.

Meteoroloji lodosla ilgili uyarısını bir gece önceden yapmıştı. ''Fırtına çıkacakmış.'' dedi Selçuk. Kendimi eski bir filmin içinde hissettim o an. ''Olsun.'' dedim. ''Rüzgâr çığlık atmadan döneriz evimize.

Yanımızda minik yeğenim olduğundan ağır aksak ama keyif içinde yürüdük. Tam da düşündüğüm gibi yapraklar çoktan dallarını terk etmişti. Toprak yol, ayaklarımın altından kayıyor, çam ağaçlarının kokusu burnuma geliyordu. Hani bir yerde olmaktan çok mutlu olduğunuzu nadiren fark ettiğiniz anlar vardır ya, işte öyle onlardan biriydi o gün Polonezköy'de yaşadığımız an.
Çocuklarla yeni yapılmış yolda konuşarak yürüdük, sokak köpeklerini sevdik.

Kasım ayının çok hızlı geçtiğini düşünsem de, 2015'in aralıktan önceki son ayında aradığım huzuru buldum.
Bir kenara ayırmış olduğum kitaplarımı okudum.
Hedefimi tam olarak tutturamadım ama hedef dediğin nedir ki?
Dilediğim gibi kendimi programlamış, oğlumla aylaklık yaptığım keyifli zamanların dışında kitap okumalarımla, yazıp çizmelerimle hoşça vakit geçirmiştim. Birkaç film seyretmeyi bile başardım. Tuhaf bir şekilde yapmayı hedeflediğim her şeyi yapamamış olmama rağmen, bilgisayarımın başına oturup kasım ayının kritiğini yaptığım şu an gerçek anlamıyla bir memnuniyet içindeyim.

Hafta sonlarının dingin ruhunu seviyorum.

Kasım ayında hangi kitapları okumak istediğimi burada ilan etmiştim.
Stephen King'den yazar adaylarına tavsiyelerde bulunduğu ''Yazma Sanatı'', daha önce hiç okumadığım bir yazarın ''Bir Zamanlar Hayat Bizimdi'' isimli kitabı, koşma konusuna aklıma taktığım için motivasyonumu devam ettirmek adına aldığım ''Koşmak İçin'', Charles Dickens'den ''Gece Yürüyüşü'' ve son olarak Simone de Beauvoir'dan ''Olgunluk Çağı1'' kitapları okuma listemi oluşturuyordu. 

Stephen King'in kitabıyla ilgili notları bir blog yazısı olarak paylaştım bile. Okumak isteyenler kasım ayı arşivinin içinde yazıyı bulabilirler.


Okumaya ilk olarak ''Koşmak İçin''den başladım. Kitabı ara ara alıp okuyorum. Salondaki köşe sehpanın üstünde duruyor ve koşmayla ilgili zorlandıkça açıp göz gezdiriyorum. Sonuç itibariyle kitabı bitirmiş değilim. 


Sonraki kitabım sonbahardan armağan ılık günlerde başladığım Marian Izaguirre'ın ''Bir Zamanlar Hayat Bizimdi'' kitabı oldu. Kah çayımı alıp bahçede, kah salonda rahat koltuğumda, kah uykudan önce kitabı okudum. Sanırım yazarın anlattığı yaşları yaşadığımdan tıpkı hikayedeki gibi gençliğimin deli fişek günlerine, yazlıkta geçirilen iyot kokulu zamanlara ve yazların uzun gecelerine dönmem zor olmadı. Kırk yaşında hayata daha farklı baktığımdan kitabın her satırı benim içime dokundu. Kitap, farklı bir coğrafyada geçiyor ve farklı bir kültürden izler taşıyordu. Yine de kitabın sayfalarında gezinen his bana çok tanıdık geldi. Sonuç itibariyle kitabı çok severek okuduğumu söylemem gerek. 

Bu kitabın peşine Charles Dickens ve incecik kitabı ''Gece Yürüyüşü''nü okuyayım dedim; lakin ne mümkün! Bir türlü kitabın ilk beş sayfasını geçemedim. Satırlar üstüme üstüme geldi, kelimeler anlam kazanamadı. Kitabı bir kenara bıraktım ve yoluma devam ettim. 
Kasım ayı devam ediyordu ve benim listemde hâlâ okunmayı bekleyen kitaplar vardı. 

Araya hiç beklenmedik bir kitap girdi. Şimdilerde boyumu aşan bir işe kalkıştım ve bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Lütfen bu bir itiraf olarak algılanmasın; zira yapmaya çalıştığım işi yenilgiyi kabul edip bırakabilirim de! Kurgu da sorunlar yaşıyorum. 3.tekil kişi anlatımında bir türlü yazmak istediğim yazının içine giremiyorum. Bu yüzden de yazdıklarım samimi gelmiyor kulağıma. 

Çok sevdiğim bir arkadaşıma derdimi anlatınca şöyle dedi:
''Trendeki Kız''ın kurgusunu çok beğendim. Benim kafamda da senin kafandakine benzer sorular vardı ve kitap bana iyi geldi. Kafamdaki soruları giderdi. Sen de oku.''


Kitabı çok beğenerek okuduğum itiraf etmeliyim. Sorunuma çözüm oldu mu peki? Hayır. 

Yazmak başka bir şey! İnsanın kafasının karışması ve yazdıklarını beğenmemesi, yazdıklarını yırtıp yırtıp atması sanırım kaçınılmaz. Bu durumla başa çıkmanın tek yolu da yılmamak ve yazmaya devam etmek. Yine disiplin ve çok çalışmak karşıma çıktı. Her gün ayrı bir ruh haline bürünsem de buraya yazmak, günlüğüme yazmak ya da aklıma gelen bir şeyle ilgili yazmak bile iyi geldiğine göre yola devam!

Kasım ayının son ve beni en çok oyalayan kitabı Simone de Beauvoir'ın kitabı oldu. Olgunluk Çağı isimli iki ciltlik kitabın ilk bölümünü okumaya karar vermiştim. Çok önceleri alınmış bir kitaptı ve Simone de Beauvoir'ın yazı dili hoşuma gittiğinden okumak için heves ediyordum.

Yazarla Sartre'ın yirmili yaşlarından otuzlu yaşlarına kadar gelen dönemin anlatıldığı kitapta arka fonda zamanın politik olayları var. Okurken yazarın ve Sartre'ın düşüncelerine çok şaşırdım. Simone de Beauvoir'ın uzun yürüyüşlerinde kendimi buldum. Aslına bakarsanız bu kitabı burada uzun uzadıya anlatmak isterim. 
Kitabı okurken tek sıkıntım Payel Yayınları'nın romanı çok küçük puntolarla basmış olmasından kaynaklandı. Belki yeni bir baskı yapılsa bu sıkıntı ortadan kalkar. 

Evet! Kasım ayı bizim evde böyle geçti. 
Keşke ülke gündemi de daha güzel olsaydı da keyfimizden geçilmeseydi.

10 Kasım 2015 Salı

Stephen King'den yazmak üzerine beş öneri...

Stephen King'in yazmanın püf noktalarını okurlarına anlattığı kitabını okuyunca tabii ki aydınlanmadım. Yazarın kendisinin de söylediği gibi öyle bir şey yok zaten. Yazma aşkı ile tutuşanların hevesle okudukları bu kitapların en güzel yanı çok ünlü yazarların da zor yollardan geçtiğini, çok çalışarak ve yılmayarak bu işin üstesinden geldiğini öğrenmemiz.

Stephen King de şöyle diyor zaten: Başkaları için ya da çok ünlü olmak için yazmadım ben. Yazdım çünkü yazmayı çok seviyordum.


 Bakalım Stephen King ''Yazma Sanatı'' isimli kitabında ne anlatmış.

1) Yazmak nedir?

Stephen King yazmanın ''Telepati'' olduğunu söyler. Yazar, çatı katındaki çalışma odasında eski masasının önünde oturur. Yazmak için masanın başındadır ama aslında orada değildir. Her seferinde yazmaya ilk başladığı bodrum katında bulur kendini. Burası, bir sürü parlak ışığın, net imgelerin olduğu bir yerdir. Anlattığı bodrum katını yıllar içinde gün be gün kendisi için inşa etmiştir. Buradan uzağı görebilmeyi başarabilmektedir.

Şöyle der King yazar olmak isteyenlere: Kendi uzağı gören mekanınızı inşa edin. Bunu bir ağacın tepesinde veya Dünya Ticaret Merkezi'nin çatısında ya da Büyük Kanyon'un kenarında oluşturabilirsiniz. Robert McCammon bir romanında şöyle demiştir: Bu sizin kendi küçük kırmızı vagonunuz.
2) Yazmak için yapılması gerekenler nelerdir? 

Ah ne güzel bir soru değil mi? Keşke tüm sorularımız King'in vereceği altın bir anahtarla çözülebilse!

Şöyle diyor King: Yeteneklerinizi en iyi şekilde ortaya koyarak yazmanız için kendi alet kutunuzu oluşturmanızı ve sonra da onu hep yanınızda taşıyabilmek için gerekli kasları geliştirmenizi öneriyorum.
Alet kutusu imgesini gözünüzün önüne getirin şimdi. Nelerden bahsediyor yazar? İşin püf noktası burada aslında. Elbette yazar da emek vermeden hiçbir şeyin elde edilemeyeceğinin farkında ve bunu okurlarına söylüyor. 

''Yazarken doğru kelimelerini kullanın.'' diyor. Kibar olmak adına konuşma dilinde kullanılmayan kelimeleri yazınızın içine sokmayın. 
*** Fiiller, pasif görevler üstlenmesinler cümlelerinizde. Aktif olsunlar. Böylece ''bağra basılacak'' cümleler kurarsınız. 
*** Zarflardan durabildiğiniz kadar uzak durun. Zarfları kullanarak kuvvetlendireceğinizi düşündüğünüz cümleleri daha önce kurduğunuz paragraflarda güçlendirin.

''Sizden bütün istediğim elinizden gelenin en iyisini yapmanız ve zarf kullanmanın insanca, ama o dedi, bu dedi, diye yazmanın ilahi olduğunu unutmamanız.''
3) İyi yazmakla ilgili samimi bir itiraf duymak ister misiniz? 

Şöyle diyor King: ''Kötü yazıların çoğunun kökeninde korku yattığına ikna olmuş durumdayım. Kendisi için yazan insanların yazdığı yazılarda korkunun daha az olduğunu görüyorum. O yüzden bırakın korkularınızı ve yazın! 
4) Yazar olmak isteyenler nereden başlamalı?


Okumayan bir insanın yazar olmasının mümkün olmadığını düşünen King, eğer okumuyorsak yazma işini bir kenara bırakmamızı tavsiye ediyor. Eh, doğru söze ne denir?
Bir yazar olmak istiyorsanız, her şeyden önce yapmanız gereken iki şey var: çok okuyun ve çok yazın. Bildiğim bu iki şeyden kaçınmanın, kestirmeden gitmenin imkanı yok. 

5) Yazar olmak isteyen biri günde ne kadar zamanını yazmaya ayırmalıdır? 


Stephen King günde 2000 kelime yazmayı sevdiğini söylüyor. Gerçekten gerekli bir şey olmadıkça da bu sayıya ulaşmadan yerinden kalkmıyormuş. Peki bizim gibi yazma aşkıyla kavrulup ama bir türlü masanın başına oturamayanlar kaç kelime yazmalı?
Günlük bir hedefe kilitlenin. Ben sizlere günlük 1000 kelime yazmanızı öneririm. Haftada bir gün tatil yapma hakkı da veriyorum sizlere. Ama günde bin kelimeyi yazmadan yarattığınız yazı masasından kalkmayın sakın!

9 Kasım 2015 Pazartesi

Listesiz yaşayamam abi: Kasım ayında yapılacaklar...

Listeler yapmaya bayıldığımı bin defa falan söylemiştim buradan. Sanırım liste yapmak kadar liste yapmaktan hoşlandığımı söylemeyi de seviyorum. Yapacaklarımı gözden geçirip bunları listeler halinde önüme koyduğumda hayatım düzenli olacakmış ve listelediğim güzel şeylerin arasına hiçbir kötü ve istenmeyen şeyin göremeyeceğini düşünüyorum.

Neyse ne artık!



Kasım ayı için yapacaklarımın arasında ilk olarak Hindistan yazılarını tamamlamak var. İşin doğrusu gezi yazılarımı buraya koyduktan sonra istatistiklerden ne kadar okunmuşlar diye girip bakıyorum. Kitaplarla, gündelik hayatla ilgili yazdığım yazılardan çok daha az okunduklarını söyleyeyim. Oysa gezi yazılarını yazmak için diğer konularda yazdığım yazılara harcadığımdan çok daha fazla mesai harcıyorum. Bir yazı neredeyse bir günümü alıyor. Gezilen yerle ilgili yanlış bilgi vermemek için orada yazdığım yazılara göz gezdiriyorum, gidilen yerin tarihi ile ilgili yanlış bir bilgi vermemek için kontrol ediyorum, fotoğrafları tasnif ediyorum falan...
Gönül daha çok okunmalarını ister ama ne yapalım?
Buna da şükür.
Ne demiştim?

Yazmaktan mutlu oluyorum. Önemli olan da bu!

Hindistan yazılarını tamamlayınca kendim de zaman zaman dönüp bakabileceğim. Ben ne yapmışım vakti zamanında diye. En son sabahım 05.30'unda kalkıp Tac Mahal'e gitmiştim. Demek ki Agra'dayım. 

**** Şimdi Agra'dan çıkıp Jaipur'a doğru yola çıkma vakti. Red Fort'a gidecek ve size orayı anlatacağım. Jaipur'a ulaştığımız gece orada kalacağız. Jaipur, Marigold Oteli filminin çekildiği şehir.

**** Ertesi gün yine Jaipur'dayız ve benim de anlatacak çok şeyim var. Bu da kasım ayı yazılarından ikincisi olacak demek oluyor.

**** Son yazı Hindistan'da geçireceğimiz son günü anlatacak. Delhi'de olacağız. Belki son gün olması dolayısıyla Delhi'de geç uyanıp günün keyfini çıkaracağız. Ne de olsa ertesi sabah 04.00'de başlayacak dönüş yoluna çıkacağız. Hindistan seyahatim ile ilgili üç yazımı tamamladığımda bu gezi benim gönlümde de tamamlanmış olacak. 

**** Blogla ilgili uzun zamandır yaşadığım sorunlar var. Kasım ayının bu aksaklıkları giderdiğim ay olmasını istiyorum. Blogun ön ve ara yüzünde birtakım değişikliklere gideceğim. Özellikle ara yüzde yaşadığım sıkıntılar çok canımı sıkıyor. Bu meseleyi de halledersem, ''Vay be çok verimli bir kasım ayı geçirdim.'' diyebilirim.

Gelelim kasım ayında okuyacağım kitaplara... 

Kendilerini belirlemiş bulunmaktayım.

Biri koşmakla ilgili bir kitap. Ara ara açıp okuyorum. Motivasyon olması açısından faydalı olduğunu düşünüyorum.
Diğer kitaplardan bir tanesi Stephen King'in ''Yazmak'' üzerine yazdığı bir kitap: Yazma Sanatı. Öyle hoşuma gitti ki neredeyse bitirmek üzereyim. Altını çizdiğim satırları defterime geçirmek ve hatta bu konuyla ilgili bir blog yazısı yazmak planlarımın arasında.

Gündelik yaşama ait bir planım da var elbet. Ekim ayı boyunca tam 14 kez koşu antrenmanı yapmışım. Bu benim için çok güzel bir rakam. Toplamda 80 km'lik yol tepmişim, ter dökmüşüm. Kendi kendime başarılarımın devamını diliyorum. Kasım ayının ilk koşu antrenmanını da yapmış bulunmaktayım. Bakalım bu ay neler yapacağım? 

Son olarak bu ay itibariyle yaz tatilimizde yolumuzu nereye düşüreceğimize karar vermemiz gerekiyor. Bir an önce biletler alınmalı ve kalınacak yer ayarlanmalı.

31 Ekim 2015 Cumartesi

Ekim ayında neler oldu? Hayatımız nasıl geçti? Ve pek tabii ne okuduk?

Ekim ayını kapatıp Kasım ayına giriş yapmak üzere olduğumuza inanamıyorum.

Evet, evet! İnanamıyorum!

Ne yapayım?

Çünkü günler ve aylar ve yıllar ben daha planladıklarımı yapamadan geçip gidiyor.

Şimdi de öyle oldu.
Günler birbirini kovaladı. Çok sevdiğim o şehre, Paris'e gittim. Geldiğim gün evde birkaç saat geçirip Hindistan'a yollandık. Bunları anlatmıştım size zaten. Geldikten hemen sonra, ''Paris, zaten her daim aklımda!'' diyerek hemen Hindistan notlarını yazmaya başladım.

İş vardı, Kuzey'i uzun zamandır göremediğim için özlem vardı, evde beni bekleyen işler vardı.
Hepsi halledilir şeylerdi değil mi?
Evde ve işte zaten işler olacağına varıyordu. Kuzey'i de ne kadar özlemiş olursam olayım yanındaydım artık. Hem nasıl olsa aynı gün içinde büyük bir kavgaya tutuşur, sonra da yine barışırdık.
Tutulamaz, dizginlenemez bir enerjiyle Hindistan notlarını yazmaya başladım. Sanırım peş peşe dört- beş yazı yazdım. Resmen kendimle gurur duyuyordum. Yazdıkça yazasım geliyordu ve üstüne üstlük yazdıkça hafifliyor, mutlu oluyordum.

Derken hepimizin bildiği Ankara'daki patlama oldu. Tüm enerjim, ülkeye ve kendime olan inancım yerle bir oldu. İnsanlar patır patır öldürülürken ben yazı yazarak hafiflemeye çalışıyordum. Profil karartmanın da canı cehennemeydi açıkçası. Her Allahın günü profil karartmaktan ve umutsuzluğun içinde yaşamaya mahkum edilmekten bıkmış usanmıştım.

Ekim ayının onuncu günündeydik.
Sevdiğim Ekim kana bulanmıştı.

Sonraki günler herkes gibi ben de sustum. Susmam gerektiğinden, sosyal medya silahşorlerinin ona buna, her şeye burunlarını sokmasından dolayı değildi suskunluğum. Söyleyecek bir şey kalmadığındandı. Böyle zamanlarda hep hissettiğim duygu yine yanı başımda belirdi. Babamı ve çocukluğundan öldüğü güne kadar yaşamaya mecbur bırakıldığı politikacılara karşı hissettiği kızgınlığı hatırladım.
''Geldim, gidiyorum, hala aynı adamlar bizi yönetmeye çalışıyor.'' deyişi artık unutmaya yüz tutan sesiyle kulaklarımda canlandı.
Aynı kaderi ben de yaşıyordum. Bu ülkede bir şeyler kolay değişmiyordu.

Açık konuşmak gerekirse kafamı dağıtmanın bir yolunu bulmaya çalıştım. Düşündükçe kötü oluyordum. Facebook'a her girişimde paylaşılanları görüp ben de kafa göz birilerine girmek istiyordum. O yüzden oradan da biraz uzak durdum.

Kitaplara sarıldım yine. O kadar çok okunacak kitap vardı ki evde zaten. Nereden başlayacağımı bile bilmiyordum. Sevinçle aldığım bir sürü kitap rafta başka kitapların arasına karışmış bekliyordu ve o kitaplara karşı aldığım günkü heyecanı hissetmiyordum.


Ekim ayının benim için en güzel yanı Kuzey'in okulu ile beraber yarı yürüyüş yarı koşuya başlamış olmam oldu. Sabahları onunla beraber çıkıyor ve onu servise bindirir bindirmez ben de yürümeye başlıyordum. Nedense koşmayı hayal ediyordum. Böyle şeyleri sıkça yaparım ben. Kendimle bir derdim vardır nedense. Rahat rahat otururken hayatıma yeni icatlar sokar, onların peşinden koşarken de kendimi harap ederim.

Belki bu sebepten belki de yazarların öz yaşam öykülerine olan merakımdan kitap rafına elimi uzatıp Murakami'nin koşmakla ilgili yazdığı kitabı yerinden oynattım. Daha önce bu kitabı okumuştum. Okumadığım bir sürü kitap varken yine aynı kitabın satırlarında mı gezinecektim? Evet! Çünkü ruhumun ihtiyacı olan şey buydu.

Murakami: Koşmasaydım Yazamazdım
Kitabın satır satır altını çizdim, her sabahki koşma antrenmanlarım sırasında Murakami'nin koşmakla ilgili söylediklerini düşündüm. Bir işe yaradı mı bilmiyorum ama Ekim ayını koşmakla ilgili azmim açısından başarılı bulduğumu söylemem lazım. Birkaç dakika hiç durmadan koşabiliyorum artık. Bu da hiç yoktan iyi bir şeydir.

Murakami'nin peşinden ne okumam gerekiyordu?
Salondaki köşe sehpanın üstünde, duvara yaslanmış ince konsolun üstünde hatta geniş orta sehpanın üstünde bile yığın yığın kitap duruyordu. Yukarı kata çıkıp kitapların olduğu odaya hiç bakmadım bile.

Birkaç gün önce aldığım bir kitabı okumayı uygun gördüm. Milena Busquets adlı bir yazarın ''Bu da Geçecek'' adlı kitabı. Kırk yaşındaki bir kadının annesinin ölümünün ardından hem kırk yaşına gelmiş olmakla, hem annesini kaybetmekle hem de hayatının aşkını ve odağını bulamamasıyla ilgili bir kitaptı. Ülkenin puslu havasına da uygun bir ismi vardı üstelik.


Elime aldığım gibi bitirdiğim bir kitap oldu. Yaşı yaşıma, boyu boyuma, kadının yaşadıkları da tam anlamıyla olmasa da yaşadıklarıma denk düşüyordu. Anlatmak istediklerini anlayabiliyordum. İşte bu kısmı içime çok işledi. Kadını ve yaptıklarını hiç yargılamadan okudum. Sanırım kahraman sırf kırk yaşında olduğundan tüm yaptıklarını mazur gördüm.

Bu iki kitabın bitişiyle beraber Ekim ayının ortalarına gelmiştim. Sabah işe gidiyor, akşamüstü eve geliyor, biraz Kuzey'le sohbet ediyor, derslerine hafiften yardım ediyor, sonra da kitabımı alıp bir köşede okuyordum. Sabahın kör bir saatinde Kuzey'le birlikte kalktığımdan gece ondan sonra yatağın yolunu tutuyordum. Sonunda çok düzenli bir hayatım olmuştu. Tek sorun bana fazla zamanın kalmamasıydı.

Başka bir kitabı elime almanın zamanı gelmişti. Okunacak onca kitabım yokmuş gibi Akasya Alışveriş Merkezi'ne gittiğim bir gün kapağına bayılarak aldığım bir kitabı okumaya başladım. Fantastik bir hikayenin içinde erimek, kaybolmak istiyordum.

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları- Ransom Riggs
İthaki Yayınları sert kapaklı nefis bir kitap basmıştı. Kapaktaki fotoğraf özgün baskının da aynısıydı ve çok çarpıcıydı. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları tam aradığım kitaptı. İlk sayfasını çevirmem ile hikaye akmaya başladı. Çeviri çok iyiydi. Aksayan, insanı rahatsız eden hiçbir unsur yoktu. Çevirmenin yazarın ruhunu anladığı açıkça ortadaydı. Gel gör ki satır sonuna gelen tüm kelimeler yanlış yerlerinden ayrılmıştı. Bir iki kelime olsa okuyucunun canını sıkmaz bu durum ama ne yazık ki bu hatalar iyi niyet sınırlarını geçecek kadar fazlaydı. Okuyucu ya yazara da çevirmene de büyük saygısızlık olduğunu düşündüm bu derece özensizliğin. Hikayede sona yaklaştıkça çocuklar için yazılmış basit bir hikayeye dönmeye başladı. Hikayenin sonunu merak etsem de serinin diğer kitaplarını okuyup okumayacağımı düşünüyorum açıkçası.

Fantastik bir kitabı da okumuş, ruhumu ucundan bilinmeyen diyarlarda gezdirmiş olmanın hafifliğiyle Oscar Wilde'ın yaşamına burnuma sokmaya karar verdim. Yazarların hayatını merak etmekten kendimi alamıyorum. Bir de işin içinde Paris varsa değmeyin keyfime.

Peter Ackroyd ilk defa okuduğum bir yazar. Oscar Wilde'ın Son Vasiyeti de okunmayı hak eden bir kitap. Çok beğenerek okudum. İnce bir kitap olmasına rağmen uzunca bir zaman üstünde oyalandım. Bir dolu satırın altını çizdim, üstünde düşündüm, defterime not ettim. Hemencecik okunan bir kitap olduğunu söylemem mümkün değil; en azından benim için öyle bir okunma süreci olmadı.
Peter Ackroyd- Oscar Wİlde'ın Son Vasiyeti
Yeni bir kitabı seçme sürecine gelmiştim. Oscar Wilde'ın zorlayan hayatının peşinden kafamı birazcık dinlendiren bir kitap okumak istiyordum. Alıp almamak konusunda karasız kaldığım bir kitabı arkadaşımla buluştuğum bir öğleden sonra kitapçıdan aldım. Evde okunacak hiç kitap yoktu sanki.

Bu kitabı okumak ile okumamak arasında kararsızdım. Aslı Perker'in daha önce iki kitabını okumuş, ikisini de çok sevmiştim. Sufle ve Başkalarının Kokusu zevkle okuduğum iki kitap olmuştu. Sufle'nin birkaç şehirde geçen olay örgüsünü çok sevmiştim. ''Başkalarının Kokusu''nu ise birbirlerine bağlanan hayatların hikayesindeki incelikten ötürü keyifle okumuştum. Düşünülmüş, iyi kurgulanmış bir kitaptı. Bu kitabın ismiyse bir tuhaftı: Bana Yardım Et.


Kitabı hemen almamamın sebebi sanırım ismiydi. Yine de dayanamadım ve aldım. Açık söylemem gerekirse anlatım tarzını farklı buldum. Öykünün dışında bir anlatıcı vardı ve yaşananları, yaşanacakları ya da bizim bilmediğimiz ayrıntıları dışardan bir ses olarak bize anlatıyordu. Kitabı okurken sık sık Rusça dublajlı bir filmi seyrediyormuşum izlenimine kapıldım.
Biri devamlı şöyle cümleler ediyordu.
''Aslı, daha sonra düşündüğünde o konunun nereden geldiğini anlayacaktı. Şimdilik biraz daha beklemesi gerek!''
Ya da
''Kahraman hep engelli değildi elbette ama Aslı nereden bilecekti bir engellinin hissettiklerini?''
Bunlar elbette kitaptan cümleler değil ama bu ses kitabın içinde böyle konuşup dururken ona susmasını söylemek istedim. Ne yazık ki ben bu sesi hiç sevmedim. Aslı Perker kitaplarında alışkın olduğum ve aradığım başka bir tat vardı. O ise bu kitabın içinde değildi. 


Ayın en son kitabını seçmek için evin içinde bir müddet dolaştım, karar vermek için birkaç kitap karıştırdım. Nihayetinde birkaç ay önce aldığım bir kitabı okumaya karar verdim: Gazeteci Çocuk.
Yazarın çocukluk anılarına dayanarak yazdığı kitabı okurken çok duygulandım. Çocukluğun o yumuşak, kırılgan patikalarında kah yürüdüm, kah koşturdum. Yazarın kendi öz yaşam öyküsünden çokça detayın bulunduğu öykü kekeme bir çocuğun onikinci yaşını anlatıyor. Hikayeyi dinlerken Memphis'in ara sokaklarında geziyor, beyazlarla siyahlar arasındaki ayrımcılığa tanıklık ediyoruz. 

2015 Ekim'ini de bitirmiş oluyoruz böylece. 
Bakalım Kasım ayı neler getirmiş bize...

24 Ağustos 2015 Pazartesi

İtiraf Ediyorum: Jaume Cabre

Hayata bakışımızı değiştiren, yaşamı anlaşılır kimi zaman da katlanılabilir kılan yegane şeylerin başında geliyor kitaplar. Ne zaman başka dilde konuşulan bir şehrin kitapçılarında gezinsem dilimize çevrilmemiş nice kitap ve yazar olduğunu görüp, biraz hüzünlenirim. Sanki dilimize çoktan çevrilmiş onca kitabı, hadi biraz daha dürüst olayım kitapçılardan toplayıp eve getirdiğim kitapların tümünü okumuşum gibi. Bir hayata tüm kitapları sığdıramamak ne acı. Bu dünyadan göçüp gitmenin en kötü yanının okunacak kitapları okuyamamak, yeni yazarlarla tanışamamak, yeni hayatlara yol alamamak olduğunu düşünürüm.



"Sanatsal güzelliğin bir kez tadına varıldığında hayat değişir. Monteverdi Korosunu bir kez dinlediğinde hayatın değişir. Vermeer'i yakından bir kez gördüğünde hayatın değişir; bir kez Proust'u okuduğunda aynı kişi değilsindir artık. Neden dersen onu bilmiyorum."


Yukarıdaki paragraf çoğumuzun edebiyattan, resimden, heykelden ve müzikten bu kadar keyif alırken, hissettiğimiz bu duygunun adını koyamamızı açıklıyor gibi. Belki bir çoğumuz bu sebepten blog yazıyoruz: Okuduklarımız ya da ilgi alanlarımız bizi değiştirdiği ve kendimize benzeyenleri aradığımız için. 

     

     Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaptan sadece birkaç satırlık bir paragrafı paylaştım burada. Kaldı ki okuduğum kitabı tek bir paragrafın birkaç cümlesi içine hapsetmem kitaba büyük bir haksızlık olur.

        İlk defa Türkçe'ye çevrilen Katalan yazar Jaume Cabre'nin kitapçı raflarında yerini alan kitabından bahsediyorum: İtiraf Ediyorum
Kapağındaki fotoğrafın özgünlüğünden kitap kurdu birçok insanın dikkatini çekecek olan bu kitap ne yazık ki kitap evlerinin çok satanlar rafında durmuyor. Şimdilik o raflar pazarlama gurularına ayrılmış vaziyette. 

     Mayıs ayındaki Lizbon seyahatimizde kitapçılarda gezinirken bu kitaba denk gelmiştik. Kapağındaki kısa pantolonlu çocuğun bir kitaplığın üst rafına parmak uçlarında yükseldiği ve bir kitabı raftan almaya alıştığı görseli unutmak mümkün değil. Neyse ki bizde de aynı güzel kitap kapağı ile yayınlandı.

     Kitapta öyle güzel bir hikaye anlatılıyor ki, iyi kitap okurlarının hepsine bu kitabı okuyun demekten kendimi alamayacağım. Uyarmadan de edemeyeceğim: Sekiz yüz küsur sayfalık bir kitaptan bahsediyoruz. Kitabın yazımında farklı bir tekniğin uygulandığını da mutlaka söylemek gerek; zira bir paragrafın ortasına kadar hikayenin günümüzde geçen bir kısmını okurken, ikinci satırda yedi yüz yıl öncesine gidiyoruz. Yazar, kesinlikle uyanık ve kendini kitaba veren okur istiyor. Bu hikâyenin hakkını vermek için okuyucunun da ruhunu kitaba teslim etmesi şart. Bence kitabın en zor kısmını ilk seksen sayfa oluşturuyor. Bu kısmı dikkatle okuyup, yazarın size verdiği ip uçlarını iyi tahlil ederseniz, sizi tatminkar bir okuma bekliyor. Bundan emin olabilirsiniz.

     Kitap boyunca Adrià Ardèvol'ün gün gün ilerleyen yaşamına tanıklık ediyoruz. Üstelik hayattaki en büyük hatasının kendi ailesi içinde doğmak olduğunu düşünüyor. Antikacılık yapan despot bir baba ile eşinin ölümünden sora kendini kocasının işlerine adayan bir annenin sevgisizliğinin içinde, duygulardan ve çocukça gereksinimlerden çok ''şeylerin'' dünyasında yaşayan Adria'nın hikayesi uzun bir geçmişe uzanıyor. Neredeyse yedi yüz yıl öncesine tarihlenen bir kemanla, Adria'nın boynunda taşıdığı madalyon bizi yıllar boyunca süregelen yolculuklara götürüyor. Kemanın ve madalyonun dokunduğu her elin, her yüreğin ayrı bir hikâyesi var ve bu hayatların hepsi bir yerlerde birbirlerine dokunuyorlar. 
Bu kadar uzun bir zaman diliminin içinde II.Dünya Savaşı  ve Hitler'in Yahudi soykırımı da yerini alıyor. Adria ile Sara'nın huzura ermeyen aşkına tanıklık ediyoruz. 
İflah olmaz bir romantik olmamdan olsa gerek, her öykünün mutlaka bir aşka dokunmasını istiyorum. 
Ve evet, ne yazık ki mutlu aşk yok!

     İnsanlık kötülük yapmaktan vazgeçmiyor. Aynı günümüzde olduğu gibi çoktan eskimiş, bir kenara atılmış onca yıl içinde de hep kötülüğün hüküm sürdüğünü görüyor insan. Kalbi, iyilikten çok kötülüğe teslim etmek daha kolaymış gibi.

Huzuru bir türlü bulamayan tek arkadaşı Bernat için şöyle diyor Adria:
"Büyük ihtimalle bütün ölümlüler gibi mutluluğun yanında olduğunu göremiyor çünkü onun gözlerini yakan, erişemeyecek olduğu. Bernat, fazlasıyla insana özgü."

Birbirimizi anlamadığımız, huzuru elimizin tersiyle ittiğimiz şu günlerde James Cabre kötülüğün romanını yazmış ve sizi temin ederim ki bunu nefis yapmış.

11 Nisan 2015 Cumartesi

Çocuklara yazdırmayı sevdiren 3 kitap

Kuzey, -şükürler olsun ki-, okuyan bir çocuk. Yeni sisteme göre 5. sınıf öğrencisi; yani ortaokullu. İlkokulda daha çok kitap okuyordu. Kitap okumasını destekleyen mucize kabilinden bir ilkokul öğretmeni oldu. ''Kitap Kurdu'' adını verdikleri bir kitapçığa günü gününe okuduklarını yazardı.

Şimdi daha yoğun bir okul hayatı yaşıyor. Kitap okuması için evde onu çok desteklesek de kimi zaman eline aldığı kitabı okurken uyuyakalıyor.

Geçen seneden beri derlerde en büyük sıkıntıyı Türkçe dersinde yaşadık. Bu okul senesinin 2. dönemine bir de kompozisyon yazma stresi eklenince her şey tamamlanmış oldu.

Ben Kuzey'in yazdığı öyküleri ve konularını çok beğeniyorum. Yazdıklarını yaratıcı buluyor. Yazdıklarındaki naif tadı, en çok yazdıklarını diyaloglarla doldurmasını seviyorum.
Diyalog yazmak çok zordur, en azından benim için.
Oysa Kuzey için öyküler ve hayat konuşmalardan ibaret.

Çocuklar nasıl kompozisyon yazarlar? Öykü yazmaya yol göstermek için yazılmış kitaplar var mı?


Açıkçası biz Kuzey'le oturup Türkçe çalışmıyoruz. Elbette test alıp çözüyor zaman zaman ama bu pek üstünde durduğumuz bir konu değil. Daha çok kısacık öyküler ve kompozisyonlar yazıyoruz.

Kompozisyon yazmayı geliştirmek ve öykü yazmayı öğrenmek için hangi kitaplardan yararlanıyoruz?


  • Bu konuyla ilgili Kuzey'i geliştirecek ilk kitabı Türkçe Öğretmeni tavsiye etti. Benim daha önceden adını duymadığım ve kitapçılarda gözüme çarpmamış bir kitaptı. Biz de kitabı internet yoluyla edindik. 


Mustafa Işık tarafından yazılmış olan kitap, ''Çağır Hayal Kuşunu, Tamamlasın Öykünü'' ismini taşıyor. Kitabın içinde başlangıçları yapılmış, ilk paragrafları yazılmış öyküler bulunuyor. İlk paragraftan sonrası çocuğun hayal gücüne kalmış. Kuzey öyküleri tamamlamaya başladı bile.




  •  Diğer kitabın adı: Genç Yazarın Seyir Defteri.


Üstünde, ''Yazar Olmak İsteyenler için El Kitabı'' yazıyor. Daha ne olsun değil mi?
İş Bankası Yayınları'ndan çıkan bu kitap, içindeki renkli sayfalar, yazmaya nereden başlanacağı ile ilgili ip uçları ve resimlerle çocukların hayal gücünü uçuracak bir kitap. Biz bu kitabı aldıktan sonra hikâyenin konusunu uzun uzun düşündük. Sonunda beklemediğimiz anda konumuz karşımıza çıktı.
Evet! Bu kitabı beraber doldurmayı düşünüyoruz.





  •  Geriye kaldı anlatacak son kitap :) 


Bu kitap da nefis! benim çocukluğumda böyle kitaplar olmadığı için bazen kıskançlık krizine kapılıyorum. Neyse ki Kuzey'le beraber eksik kaldığım konuların üzerinden geçebiliyorum.
Bu kitabın iki yazar: Mavisel Yener ve Aytül Akal
Kitabın ismi: Öykü Yazmayı Seviyorum

Kitap, Bilgi Yayınevi'nden çıkmış. Kitabın içinde örnek oluşturacak öyküler var. Bu öyküleri okuduktan sonra Öykü Dedektifleri giriyor işin işine ve yol gösteriyor. Sonra da sıra kendi öykünü yazmaya geliyor.


2 Nisan 2015 Perşembe

Çocuk Edebiyatında günlük tarzında yazılmış kitaplar


Çocukken en sevdiğim yayın evlerinin başında Serhat Yayınları gelirdi. Buradan çıkan kitaplara bayılır, okurken kendimden geçerdim. Geçenlerde kitaplığımı gözden geçirirken o zamanlardan kalmış birkaç çocukluk kitabıma denk geldim. Elimde kalanları da bir törenle Kuzey'le teslim ettim. 

Bazen çocukluğum çok yakınımdaymış gibi geliyor, bazen de hatırlamakta zorlandığım kadar uzak. 

Şimdi Kuzey'le beraber yeni yayın evleri ve yeni yazarlarla tanışıyorum. Çocuk kitaplarının zenginliğini görünce de şaşırıp kalıyorum. Ne zaman bir kitapçının kapısından içeri girsek, çocuk kitaplarının satıldığı bölüme gidip, orada uzun uzun vakit geçiriyoruz. Kitap seçerken benim dikkatimi çeken kitapları da alıyoruz, Kuzey'in istediklerini de. Bazen bir ödev için okuması gereken kitaplar oluyor. Bu kitaplardan bize sürpriz yapan ve hayretler içinde bırakan çok kitap çıkıyor. 

''Kolaysa Ağlama''da bu kitaplardan biri. Kuzey'in Türkçe Projesi için günlük tarzında yazılmış kitaplar okunması istendiğinde bu kitap da listenin içindeydi. İlk önce kitabı o okudu ve bayıldım diye bana anlattı. Söylediğine göre mutlaka okumalıymışım. 

Ben de dayanamadım tabii. Bu kadar güzel dediği ve okumam için ısrar ettiği bir kitabı okumamazlık edemezdim. İki gün önce elime aldığım kitabı aynı günün akşamında bitirdim. O kadar akıcı bir dilde yazılmıştı ve çocukların duygularına öyle güzel yer verilmişti ki ben de Kuzey gibi kitabı bitirdiğimde çok beğendim. 

8. sınıfa giden, iki yıl önce babasının kaybetmiş bir gencin günlüğü olan kitapta, Mert'in yeni bir okula başlamasıyla beraber yaşadığı zorluklar, bir türlü arkadaş edinememesi, annesiyle olan sorunları ve çocuğu olan tüm ailelerin başından eksik olmayan SINAV kaygısı anlatılmış. 

Kuzey daha 5. sınıfta. Şimdilik başında bir SINAV kaygısı yok. Zaman zaman ödevlerden, zaman zaman öğretmenlerinden, zaman zaman da arkadaşlarından dert yanıyor. Ben fark etmesem de büyüyor, ben de buradayım ve bir bireyim demeye çalışıyor. 

Suzan Geridönmez'in yazdığı kitabı okurken en çok yarattığı karakterlerin gerçekliğini sevdim. Mert'in annesi ile yaşadığı diyalogların benzerleri bizim evde de yaşanıyor. 
Ne yazık bir ülke gerçeği olan SINAV kaygısı her evde yaşamın gerçeklerinden biri haline geldi. Oturup düşünmek, aslında hayatın bir sınavdan ibaret olmadığını fark etmek için hoş bir kitap. 

Son olarak bu da hayata dair küçük bir not olsun benden: Kuzey artık aşk hikâyeleri duyunca pis pis sırıtıyor.!!!


20 Mart 2015 Cuma

Sevgili Günlük


Sabahleyin telefonum uzun uzun çaldı. Yukarı kattaydım. THY ile yaptığımız uçuşlarımız bir türlü mil hesabımıza işlenmediği için uçak biletlerinin numarasını bulmakla meşguldüm. Zor iş tabii. E-postalardan çıkarırım diyordum, sonra biletlerin çıktısının olduğunu hatırladım. ''Hadi!'' dedim. ''Boşu boşuna fazladan bir çıktı alıp, dünyayı yok etmek için fazladan bir adım atma!''

THY kontuarındaki çalışanın yapması gereken şeyi yapmadığı için uğraşıp duruyoruz şimdi. Bir de uçuş Lufthansa ile yapılan ortak bir uçuş olduğu için kalkıp THY bürosuna gitmek gerekecek. Selçuk bu işi üstlendi.

Telefon can arkadaşımdanmış. Çok hasta bu aralar. Şu herkesin yakalandığı ve kurtulmanın çok zor olduğu griple uğraşıyor. Gece rüyasında beni görmüş. Bir türlü dilinden o kelime dökülmedi ama ölmüşüm anladığım kadarıyla.
''Bir şeyim yok!'' dedim. ''Ateşlenmişsindir sen gece!''

''Yok.'' dedi. ''Biraz daha iyiyim.''

''Bu aralar çok kasvetliyim ben. Onun hissetmişsindir sen.'' dedim.
Birilerinin senin için endişelenmesi ve seni sevmesi güzel şey.
''Kırk yaşıma geliyorum ya ben bu mayıs'' dedim. ''Ondan bunalımdayım.''

Yaş otuzbeş, yolun yarısı; peki ya kırka ne demeli?



Bu blogda ben bir zamanlar 35 yaşıma girdiğimi de yazmıştım. Zamanın böyle çaktırmadan akıp gitmesi çok sinir bozucu.
Bunalıma falan giremeyeceğim, o da başka mesele. Zamanım yok. Hızla akıp giden zamana inat zamanımı boşuna harcayamayacağım.

Dün gittiğim Yazı Evi bana iyi geldi. Bir masanın etrafında toplanmayı, birbirimize yazdıklarımızı okumayı ve yetkin birinin yazdıklarımız hakkında konuşması iyi geliyor. Kapıdan dışarı çıktığımda kendimi çok güçlü hissediyorum. Etrafımdaki kalabalığı dağıtmak, sokaktaki her dükkana girip içimdeki tüm saklı kelimeleri hediye etmek falan geliyor içimden.

Sonra geçiyor elbette!

Yine de bugünün fena bir gün olmayacağını hissediyorum. Sevdiğim bazı şeylerin sevilmeyi ne kadar da hak ettiğini fark etmek iyi geliyor. Bunu düşünmeme sebep evdeki canlı varlıklar değil :) Onlar hep sevilesi zaten...
Lizbona Gece Treni hala beni ilk okuduğum günkü gibi etkiliyor. Yine saklı cümleler kafamda, gözlerimin önünde dolaşıyor, yine ben de yazma isteği uyandırıyor.

Doğum günüm için bu sefer güzel bir pasta istiyorum. Üstüne hayallerimi koyayım :)
Hımm, bir de Lizbon'a biletlerimi aldım. Bu sefer uçağın kaçta kalktığını adım kadar iyi biliyorum.

2 Ocak 2015 Cuma

Yeni yıl herkese kutlu olsun!

Yeni yıla yeni bir defterle başladım.



Yılbaşı gecesini bizimle geçiren aile eşrafının bir kısmı gecenin sabaha yürüyen saatlerinde yanımızdan ayrıldı. Geri kalanları sağolsun evin büyüğü babaanne odalara serpiştirdi. Salondaki koltuklardan büyük olanına Kuzey'in kıymetlisi amcası serildi, diğerine Kuzey. 
Kuzey'in suratında nasıl mutlu bir ifade!

Ertesi sabah uzun süren bir kahvaltı masasına oturduk. Bildiğiniz onun bunun dedikodusunu yaptık.
Öğleden sonra önce amca kalktı gitti, sonra hala.
Neyse ki kuzen bizde kaldı.
Kuzey'in mutluluğu hâlâ devam etmekte yani.



2015'in Ocak ayına girmiştik işte.
Mutfakta kendime güzel demlenmiş bir bardak çay aldım. Yeni yılın ilk gününde başlayacağım kitaba karar verdim. Salondaki koltuğun köşesindeki sehpada duran kelime kavanozumu da kolumun altına sıkıştırdım.
Kitaplarla dolu çalışma odamıza çıktım. evin sen sevdiğim odası burası.
Camdan bakıldığında yemyeşil çimleri ve yolun kenarına sıralanmış çam ağaçlarını görüyorum.
Odanın hâlâ eksikleri var ama yine de kendimi sık sık bu odada buluyorum.

Neyse, defterlerimin üst üste yığılı durduğu dolabın cam kapağını açtım. Hangi defteri çekip alsam diye bir müddet düşündüm. Kolay iş değil! Her türlü defter var o cam kapağın altında.
Birkaç defteri yokladım. Kapağını açıp, sayfalarına elimi dokundurdum.
Yine siyah kaplı Moleskine defterlerden birini seçtim.
Moleskine defterleri çok seviyorum.



Sonra yeşil Chesterfield koltuğumuza oturdum.
Bu koltuğu da çok seviyorum.
Dizlerimin üstüne bir yastık yerleştirdim.
Defteri de üstüne koydum.
Kavanozdan ilk harfi çektim.
''Dinle!'' çıktı.
Başladım yazmaya.

Ocak ayının ilk gününün akşamı yazarak ve okuyarak başladı.
Bu sene biraz daha çok ''dinlemeye'' karar verdim.
Herkese mutlu bir yıl diliyorum.

9 Eylül 2014 Salı

Yaz boyunca neler okudum diye merak eden var mı?


Yaz güzel geçti. Uzun zamandır burada anlatıp durduğum Edinburgh gezisi anlattığım kadar uzun sürmedi. Bu güzel şehrin ardından Liverpool'a gittik. Beatles'ın şehrini çok sevdim. Sonra Manchester'da bir gün geçirdik. Sonraki gün Londra yolunda oğlanın gözünü boyamak için Oxford ve son olarak Londra! Bu saydıklarımın hepsi 7-8 gün süresinde oldu.

Sonra evde tatilimize devam ettik. Ne yazık ki Selçuk'la seyahat günlerimiz iş dolayısıyla çakıştı ve bana da evde dinlenme zamanı doğmuş oldu. Bu açığı bundan sonraki sonbahar- kış döneminde kapatacağıma söz veriyorum.

Peki bu arada evde neler okudum? Benim açımdan verimli bir dönemdi. Aklımda kalan birkaç kitabı sizinle paylaşayım.


Evden her çıktığında kitapçı uğrayan bir insan tipi var karşınızda. Her kitapseverin paylaştığı sıkıntıları ben de paylaşıyorum. Her seferinde evde okunacak bunca kitap varken, başka kitap almayacağım diyorum ama sözümü tutamıyorum. 
Evde yaşadığım diğer arkadaşlar da aynı. Selçuk da Kuzey de benim gibi kitap almaktan geri durmuyorlar. 

Yukarıdaki fotoğraflar da böyle seferlerden birine ait. Marguerite Yourcenar ve Doğu Öyküleri benim kendime aldığım kitaplardan biri. Salonun ortasındaki sehpada duruyor. Ara ara elime alarak öykü öykü okumayı planlıyorum. Böyle yapınca öyküler daha çok aklımda kalıyor gibi hissediyorum. İlk öyküsünü okudum ve çok beğendim. Feridun Andaç'ın da önerdiği bu kitabı sonbahar günlerinde okuyup bitireceğim. 
Virginia Woolf'un ''Bir Yazarın Günlüğü'' ismiyle çıkan günlükleri de merak ettiğim kitaplar arasında. Şöyle bir göz gezdirdim. Bir günlük gibi okumam gerektiğine karar verdim. Bu kitabı da elimi attığımda dokunabileceğim bir uzaklığa yerleştirdim. 


Ikea'lı fakirin öyküsünü okudum. Eğlenceli bir hikâye olmakla birlikte, pek de güzel bulmadım kitabı. Sabun köpüğü gibiydi. Yaz esintisi gibi geldi ve geçti.


Bu kitabı da mı beğenmedin diye sorabilirsin bana?
Ne yazık ki evet!
Tadından yenmeyen Jane Austen kitaplarının yanında ''Aşk ve Arkadaşlık'' bana çok kuru geldi.  Ne aşk ne de arkadaşlık kısmı kitabı kurtaramadı. Bitirene kadar içim bayıldı desem yalan söylememiş olurum.

Hızımızı Tadacaksınız- Dave Eggers

Aradığımı bulamadığım bir kitap daha. Yaz boyunca çok huysuzmuşum sanırım. Tuhaf bir konusu olan ve bir türlü bir yere varamayan bir kitaptı. Okudukça sayfalar ilerlemiş gibi gözükse de konu bir türlü ilerlemedi. Ortalarında bir yerlerde daha fazla dayanamayarak bir kenara bıraktım. Vicdan azabı çekerek kitapla göz göze geliyorum. Derin bir nefes alırsam kaldığım yerden devam edip, rafa kaldıracağım.


Bir dolu başarısız denemenin üzerine macera arayışlarımı bir kenara bıraktım ve kitaplığımdan okunmamış bir Paul Auster kitabı çektim. Doğru limandaydım. Rastlantıların hayatımızdaki önemini anlatıyordu Paul Auster her zamanki nefis yazım diliyle. Kitabı okurken içim mutlulukla doldu. Kesinlikle iddia ediyorum ki Kırmızı Kitap, insanın ne zaman bir sayfasını açsa içinde kendinden bir parça bulabileceği nefis bir kitap. 


Paul Auster'dan ayrılamadım. Bir tane daha Paul Auster okumak istedim. İdefix'in bir kampanyasında bütün Paul Auster kitaplarını almıştım. Hangisini okusam diye düşünürken Lale Abla, ''Yanılsamalar Kitabını oku!'' dedi. 
İyi ki okumuşum. Bu aralar elim gibi Paul Auster kitaplarına doğru gidiyor. Bakalım hangi ara elime hangi kitabını geçireceğim. Daha okunacak kitaplarının olması çok güzel.

Hayalperest!

Yakın bir arkadaşımın yıllar önce büyük oğluna alıp okuttuğu, Kuzey'le aynı yaşıt kızına da mutlaka okutmayı düşündüğü bu kitap, onun Kuzey'e hediyesi. Kuzey'den önce ben okumak istedim. 
Kitap hayalperest bir çocuğun yaşamını anlatıyor. Gerçek bir yaşam öyküsü deyip kitabın büyüsünü bozmayayım. Sonu nefis. Sakın kitabın arka sayfasını çevirip, sonuna göz atayım demeyin. 
Çocuk ya da yetişkin fark etmez. Mutlaka ama mutlaka okuyun!

J.K.Rowlings ve Guguk Kuşu.

Biraz rahat bir okuma yapayım dedim. Bu kitap J.K.Rowlings'ın Robert Galbraith mahlasıyla yazdığı bir dedektiflik kitabı. İngiltere'de geçiyor. Ben çok beğenerek okudum. Dedektiflik romanı sevenlerin deneyebileceği bir kitap; zira Rowlings dedektifimizin maceralarının süreceğini söylüyor kitabın sonunda. 



Yazımın, sonbaharımın hatta yaşamımın en güzel kitaplarından biri diyeceğim belki de bu kitap için: Moskova'da Yanlış Anlama.
Son derece güzel anlatılmış, hiçbir dönem edebi değerini yitirmeyecek naif bir konu. Simone de Beauvoir'in kendi yaşam öyküsünden satır araları taşıyan bir anlatı. Daha önce de bir yerlerde söylemiştim, yine söylüyorum: ''Kitabı bitirdiğimde Simone de Beauvoir'a sarılmak istedim.''
Keşke kitap daha uzun olsaydı, keşke Simone de Beauvoir'ın sözcükleri devam etseydi.
Yakında yapacağım Paris seyahatine Beauvoir kitaplarından biriyle gitmek istiyorum.
Bu kitabın çevirisi için neden Türk okuru bu kadar bekledi bilmiyorum. 
Acaba Türkçe'ye çevrilmemiş başka kitapları da var mı?


Son günlerde böyle keyifli okumalar yapınca ağzımın tadını bozmamaya karar verdim. Okunmak için belki de yıllardır bekleyen bir kitabı çektim raftan. Albert Camus'yu ve Yabancı isimli kült kitabını benim size anlatmama gerek yok sanırım. 
Hemen edinin ve okuyun. Benim gibi kitabın inceliğinden korkmayın. 
Evet! İnce kitaplar beni korkutuyor. 


Pek tabii, korkunun ecele faydası yok!
Sıra Sadık Hidayet'e ve Kör Baykuş'a geldi.
Bitince onu da yazarım size!