kitap kokusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap kokusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2018 Cuma

Joan Didion: Mavi Geceler

Siz hiç mavi bir geceye eşlik ettiniz mi?

Kitap öylece duruyor; masanın üstünde. Okunacağı bir zaman var. Üstündeki kız çocuğu ona en çok ihtiyacım olduğu zamanı bekliyor. Ne zaman bilinmez? Ben de bilemem bu zamanı. Günü gelince elim gidecek, kitabı alacak ve okumaya başlayacağım. Gecenin renginden bahseden bu kitabı okumam için zamanın benim zamanımla bir olmasını beklemem gerekiyor. Elbette bu yazdığım şeylerin benim dışında geliştiğini bilmiyorum. Sonradan dile gelen büyülü cümleler gibi, bir zaman sonra, hayat bana bir yitiş daha verdikten sonra fark ediyorum. Acıyı bu kitapla parçalara ayırdığımı; ölümün de yaşamın yanında yaşadığını anlıyorum. 
Ölüm, yaşayan bir şey ve yaşamaya hep devam edecek.



Mavi Geceler
'le ve Joan Didion'la böyle tanışıyorum ben. Kitap onu okumam gerektiği zamanı biliyor, bekliyor. Haftasonları İstanbul-Akyazı arasında yaşadığımız, gittiğimiz ve döndüğümüz koca bir yaz; 2018 yazı. Bu yazın nemli bir dönemine Joan Didion'un kızını kaybedişinin kitabı eşlik ediyor. Kitap bir nevi ölüme yakılan bir ağıt ama ninni gibi. Ölümden bahsetmeyi sevmiyorum. Ölümleri içimde yaşıyor, hislerimi bir defterin sayfalarının arasına sıkıştırıyorum. Bazen de kendi kelimelerimin dışında başka kelimelere ihtiyaç duyuyorum. Joan Didion o kelimelerin sahibi oluyor benim için. Kızını kaybetmenin acısını kızının en mutlu olduğu zamanlardan başlayarak anlatıyor. Ona kavuştukları ilk andan yola çıkıyor, gelin olduğu gün saçını süsleyen çiçeklerden bahsediyor. Beyaz gelinlikle bir kilisenin merdivenlerinden yukarı çıkan kızının saçlarının arasına karışan çiçekler acının içinde bahar gibi tomurcuklanıyor. Mekanlar değişiyor ama kızına duyduğu sevgi hep aynı kalıyor. Bütün anne babaların bildiği bir sevgi bu. Anlatması güç. Çok güçlü, yangın gibi.

Acıyı sevgiyle süsleyerek kelimelere döküyor Joan Didion. Sevdiğim başka bir kadının, Patti Smith'in kelimelerinin izi gibi Joan Didion'un kelimeleri. Hâl böyle olunca kelimeler dört bir yanımı sarmalıyor. Tıpkı Patti gibi gün gelip yine Joan'ın kelimelerine sığınacağımı, üşüdüğümde bu kelimelerle üstümü örteceğimi biliyorum. Sevdiğim kadınların büyülü cümleleri hayatımı süslüyor ve arada tökezlediğimde sırtımı okşuyor.

Bazı kitaplar nedensiz değiyor insanın eline. Sıkı sıkı tutuyor. Güç veriyor. Sizin farkında olmadığınız bir hikâyenin köşesinden hayatınıza sızıyor, sizinle birlikte akıyor. Mavi Geceler benim için öyle bir kitap. Umarım, eğer bir gün okursanız, sizin için de böyle bir kitap olur çok sevdiğim bu kitap.

19 Mart 2018 Pazartesi

Mart ayımı güzelleştiren kitap: 4321

Haber şu: Paul Auster'ın kalın kitabı 4321'i bitirdim.

⬤ Paul Auster'ın kitabıyla ilgili hislerimi buraya yazıyorum çünkü elimdeki kitabı çok severek okudum ve bitirdiğimde de bu kitabı okuduğum için çok mutlu hissettim. İyi bir kitap okumanın gerçek okur üzerinde böyle bir etkisi var. Kitapların bana sunduğu bu huzur duygusunu unutmayı hiç istemiyorum. İlerki yıllarda 2018'nin bana çok uzunmuş gibi gelen Mart ayını blogum sayesinde şöyle anımsamayı diliyorum: Paul Auster ve 4321 kitabı ile geçen, bir türlü iyileşmeyen bir soğuk algınlığı ve alerjinin bana eşlik ettiği; buna rağmen okuduğum her satırın şifa olduğu kış.

Paul Auster- 4321

Kitabı okumak için uygun zamanı beklemişim meğerse. Tüm okuma deneyimim bahar esintisi gibiydi. Okumayı bıraktığım her günün ertesinde sanki okuduklarıma, Ferguson'un değişik yaşamlarına yeni başlangıçlar yaptım. İyi ya da kötü, değişik tüm başlangıçlar çok iyi geldi bana. Hayatın önümüze çıkardığı nice yol var ve hepsi farklı bir yere ulaşıyor. Temelde Ferguson'un okumaya olan yatkınlığı, kitaplarla ve yazıyla olan dostluğu her hikâyede merkez olmuş; bu alışkanlığın ardında yeni kapılar sunulmuş önüne. Tıpkı yazarın da dediği gibi Ferguson'ların yaşamında Paul Auster'dan izler var. O izler de hikâyenin tümünü gerçek kılıyor. Paul Auster gibi Yahudi bir genç Ferguson; onun gibi New Jersey Newark'ta doğuyor. Bu yüzden olsa gerek uzun eserin içinde akla yatkın olmayan hiçbir şey yok. Bunca değişik yaşam kurgusunun hiç aksamadan ilerliyor oluşu bende kesinlikle hayranlık uyandırdı. Rastlantılarla şekillenen hayatlara inanıyor Paul Auster; ben de öyle! Ne zaman Paul Auster'dan bahsetsem, hayatta bir yerlerde bizi bekleyen bir şeyler olduğu ve o şeylerin de nedense hep güzel şeyler olduğunu düşünüyorum. Ne zaman hayatla aramdaki bağ zayıflasa, umuda olan inancım pamuk ipliğine bağlı gibi kopmakla kopmamak arasında sallanıp dursa raftan bir Paul Auster çekiyorum. Yazarın her sözcüğünün umut sözcüğü olduğunu iddia etmiyorum ama o kelimelerin içinde umut taşıyan bir şey var ve bu bana her seferinde ulaşıyor.

Şimdiden sonra söyleyeceklerim spoiler olur mu bilmiyorum. Aslına bakılacak olursa zannetmiyorum. Yine de uyarayım okuyacakları. Belki hiçbir şey duymadıkları bir kitabın sayfaları içinde gezinmek daha iyi geliyordur kimi okurlara. 😀 Kaldı ki tam da bu satırları yazdığım anlarda internette, Paul Auster'la yapılmış söyleşilerin arasında gezinirken New York merkezli bir okuma kulübünün yazarla yaptığı bir internet sohbetine denk geldim. Bir okur, Paul Auster'a kitabını raflarda görür görmez büyük bir hevesle aldığını ve hemen kitabı okumaya başladığını; bir müddet ilerledikten sonra bir kişinin dört değişik yaşam olasılığını okumakta olduğunu anladığını söylüyor ve Paul Auster'a soruyordu: Kitabın arka kapağında bu durumu belirtmek yerine (-ki okucuyu bu yazıyı okumadan başlamış kitabı okumaya-), bu durumu tespit etmeyi okuyucuya bırakmak daha güzel olmaz mıydı?
Auster'da bu durumu editörü ve yayıncısıyla uzun uzun görüştüğünü ve okuyucunun önünde uzanan konunun haberinin önden verilmesinin zorlu bir okuma serüvenini kolaylaştırmak olduğunu dile getiriyordu. Amerika'da yayınlanan kitapların arka kapaklarında bu konuyla ilgili kısa bir bilgi varmış. Bendeki kitaba baktığımda (Can Yayınları elbette) kitabın arka kapağında böyle bir bilginin olmadığını gördüm. Buradan belki de Türk okurların daha zorlu okuma deneyimlerine hazır olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Çevirinin de muhteşem ötesi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.


YAŞADIĞIN ŞEHRİN YAZARI OLMAK...

İki sene önce on beş gün kaldığımız New York burnumda tütüyor. Amerika'nın birçok insana çok sevimli gelmediğini biliyorum. Politik bir dolu sebebi bir kenara bırakacak olursak özellikle New York hayatımda gördüğüm en güzel şehirlerden biri. Paris, kalbimin en kıymetli köşesi köşesi; amma ve lakin New York'ta gönlümü çelen, enerjisi ile beni büyüleyen ve aklımı karıştıran diğer şehir. Bu şehri benim açımdan kıymetli kılan çok etken var. Bir kere Fransa'nın aksine dilini konuşabilmem, Amerikalıların Fransızlarla karşılaştıramayacak kadar sıcak kanlı olması, ülkenin göçmen nüfusunun yoğun olması orada yaşamayı kolay kılan nedenlerden birkaçı. Diğer taraftan şehrin enerjisi insanı oraya çekiyor. Kalabalığı, hızla akan yaşamı İstanbul'a benziyor. İstanbul'u çok eskiden sevmeme sebep olan bir sürü şey orada var gibi; üstüne üstlük İstanbul'da sevip de kaybettiğim bir dolu şey de hâlâ orada. 😀 Şehir yaşamını seviyorum. Şehir kavramını yaşatan şehirlerden biri de benim için New York. Bunun yanında devasa bir park var şehrin orta yerinde. İnsanı zarafetiyle büyüleyen Bryant Park da ayrıca çok ama çok sevilesi. Müzeleri, kütüphaneleri, kitapçıları... Evet, Benim için New York kıymetli. Biraz daha yakınızda olsa bu şehri kesinlikle kapı komşusu yapar, kitapçılarında kahvemi içer, cheecake yer, kilo alırdım. İki yaz önceki New York, belki Paul Auster'ı görürüm diye dolaştığım Brooklyn, yine yazarın Sunset Park kitabından dolayı gezindiğim Green Wood Mezarlığı ara ara aklıma geliyor ve ben yine bir uçağa atlayıp kendimi bu güzel şehirde bulmak istiyorum. Ne yazık ki New York harita üzerinde çok uzak bir köşede ve dolar paramız karşısında her gün değer kazanmaya devam ediyor.

Yine nereden nereye geldim?
Lonely Planet seyahat kitabından bir şehri tanımaktansa bir yazarın dilinden yaşadığı şehri tanımak daha güzel geliyor bana. Dikkatle bakmazsam göremeyeceğim bir sürü ayrıntı bir yazarın eserinin içinde saklıymış hissiyle okuyorum kitapları hep. Bilmediğim bir zamanda, tanımadığım bir kelime erbabının şehrine gideceğimi düşlüyorum. Ve elbette bir yerlere ufak notlar alıyorum.
Bu kitapta ne bulduğuma gelince... Amerika'nın geçmişini, New York sokaklarını, Vietnam Savaşı'nın detaylarını, savaşa karşı insanların (özellikle üniversite öğrencileri) ayaklanmalarını, Columbia Üniversitesini, Princeton Üniversitesini, bir zamanların Amerikasının kokuşmuş yönlerini, şehrin kafelerini, sinemalarını... En çok Archie'nin okuduğu kitapları, üniversitede okuduğu dersleri, Paris'te geçen zamanları sevdim. Arkadaşlıkları, yazın gittiği kamplar, iç dünyasındaki karmaşa hepsi ayrı ayrı çok keyifliydi.

Bu sebeple Paul Auster yine kalbimi çaldı. Bana unutmayacağım bir mart ayı yaşattı.
Ben okudum, bitti. Siz de okuyun, bitirin bence. Eminim bu kitabı çok seveceksiniz.

19 Ocak 2018 Cuma

Çünkü insana hiç rahat yok kendinden!

Bazen de şöyle oluyormuş: Yeni yıl çok da motivasyonu yüksek gelmiyor ve sen dileğince bloguna yazı yazamıyormuşsun. Ocak ayının sonuna yaklaşmışız nerdeyse ama ben yazmak istediğim yazıların yanına bile yaklaşamamışım. Hayat, gerçekten biz planlar yaparken başımıza ördüğü ağlardan ibaret. Tek yapmamız gereken, -özellikle benim yapmam gereken-, hayatı olduğu gibi kabul etmek. Verdiğine şükredip, akıntının yönünü değiştirmeye kalkmamak. Şimdiye kadarki ömrümde hep bu cümleleri tekrar etsem de, ne yazık ki pek de başarılı olamadım hayat bana ne sunuyorsa kabulüm demekte. Başarısız mı oldum peki mücadele ederken? Hayır, kesinlikle hayır! İstediğim çoğu şeyi başardım, çırpınmalarımın karşılığını aldım, kafamda kurduğum nice yere de ulaştım.


Peki başarı bu mu? "Eh, kısmen!" diye cevaplayabilirim kendime sorduğum sorunun cevabını. Bana olan şu ki, kendimi içinde bulduğum ruh halinden pek de memnun değilim. Yıpranmış, örselenmiş ve yorgun hissediyorum kendimi. Türkiye'de İstanbul'da yaşamanın insanın üzerine yüklediği stresler bahsettiklerim. Etrafıma baktığımda büyük bir çoğunluğun evliliğinden, işinden, evinden, arkadaşlarından mutsuz olduğunu görüyorum. Kimse işini hakkıyla yapmıyor. Erteleme sanatında master yapmış bir milletiz vesselam. Bugün olmazsa, yarın! O da olmazsa acelesi yok. Ne de olsa acele işe şeytan karışır değil mi? 👀
Şimdi artık benim için değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenme zamanı. Bundan sonra, mesela eve bloguma yazı yazma hayaliyle gittiysem ve parasını ödediğim internet hizmetini alamıyorsam üzmeyeceğim kendimi. Afrika'nın ücra bir köşesinde yaşasam internetim mi olacaktı? Olmayacaktı. Bu durumda kitabımı açıp onu okuyacağım. Olmadı müzik dinleyeceğim. O da olmadı kendim şarkı söyleyeceğim. Hayatımda ilk defa, ne yaşarsam yaşayacağım kimse ve hiçbir koşul için kendimi üzdüğüme değmeyeceğine karar verdim. Şimdi bu konuya bir nokta koyuyorum. ⚫

Grace Paley: İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden

Bahçeme en çok yakışan bitkinin kocaman yeşil dalları ve güzeller güzeli beyaz çiçekleri ile gala olduğunu karar verdim. Bu yüzden laf dinlemeyen, boyun eğmeyen sazlıkları söküp yerine gala ekmeye karar verdim. Şimdi coştukça coşan galalarımın arasından fazla kökleri söküp gözümün gördüğü en güzel yere onları ekeceğim. Böylece yaz geldi mi daha neşeli olacak bahçem. Ben de daha neşeli olacağım. Neşe demişken, Grace Paley'nin Yüz Kitap tarafından Türkçeye çevrilen öykü kitabını okuyorum. İki öyküde bir de durup nefes alıyorum. Uzun bir nefes oluyor benimki çünkü öyküleri birbirinin peşi sıra okumaya devam edersem etkisi azalıyor. Her biri doğal olarak farklı olan anlatılar karışıyor ve unutuyorum. Öykülerin arasına biraz zaman koyarak düşünmeye çalışıyorum. Kahramanları düşünüyorum, anlattıkları hayatlarını, acılarını, sevinçlerini... Sanki kulağıma dek ulaşan bir yaşam sevinci var Grace Paley'nin yazdıklarında. Kimi öyküler bizim hayatımızdan çok uzak, kimileri de tıpkı aynısı. Sanırım ben öyküde biraz mesafe arayan insanlardanım. İliğime kadar beni acıyla dolduracak öykülerden hoşlanmıyorum. Basit yaşamların, günlük hikâyelerin, sıradan olayların kelimelere döküldüğü yazılar beni içine kalan. Sabah uyanıp peşinden demli bir çay içen kadının iç kıpırdanmaların bile okuyabilirim. Ne yazık ki hayatın acılı kısmına öykülerde dayanamıyorum. O yüzden Paley'yi ve anlatısının dilini sevdim. Yaşam, daha kısık bir sesle bana eşlik etsin istiyorum.

Okuduğum kitaba dair hislerimi de buraya yazdıktan sonra bugünün okulların ara tatilinin ilk günü olduğunu da anımsatayım. Ortaokulun son yılında olan bir çocuğun annesi olarak bizde karne günleri artık pek de önemsenmiyor. Karne günlerinde gidip de oğlumuzun karne heyecanını paylaştığımız günler çok gerilerde kaldı. İlk yarının bitmiş olduğunu düşününce zaman ne çabuk geçti diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Kuzey, görece iyi okullardan birine gidiyor. Buna rağmen, "Ah keşke daha çok kitap okusalardı, Ah keşke okuduklarını daha iyi anlasalardı, Ah keşke bu kadar not telaşının içinde kahrolmasalardı" diyorsam, bence sistemde aksayan çok şey var demektir. Umarım tatil tüm çocuklar için güzel geçer. Benimki için dileğim daha az internetli, daha çok kitaplı bir tatil dileği olabilir mesela. Tıpkı eski güzel yıllardaki gibi.😀

9 Ocak 2018 Salı

Bu blog yazarı Ursula K. Leguin'i anneannesi zannediyor.

Bugün kendin için ne yaptın ey blogger?

"Bütün gün başı kesik tavuk gibi etrafta dolandım durdum." diyeceğim demesine de tam da böyle olmadı. Gün içinde hep masamın başındaydım ve hep bir şeyler yapmayı planladım. Aklımda onlarca düşünce; neresinden başlasam bilmiyorum ama elimi nereye atarsam da orada kalıyorum. Bir türlü yapmak istediklerimde sonuca ulaşamıyor ve gittikçe telaşa kapılıyorum. Aklımda devamlı şu soru: Sen ne yaptın şimdi bugün? Bu düşünce kafamda dolaştığı süre boyunca da telaşım ve kendimden hoşnutsuzluğum giderek artıyor. Elbette, bu hâl beni rahatlatmaktan çok uzak bir noktaya taşıyor.  Neticeye ulaşmak için çabalarken sanki daha da derine batıyor ve içimdeki panik duygusunu büyütüyorum. İşte ben! Yeni yıl kararımın hepsi bu durumdan ibaret aslına bakılacak olursa: Sakin olmak ve telaşa kapılmamak. Neyseki durumun farkındayım ve hemen müdahale ediyorum. 😀 Sonuç: Sıfır!

Spencer Holst ve Kedilerin Dili


Yeni yılın ilk kitabını okudum. Daha önce hiç okumadığım bir yazara ait mini öykülerden oluşma bir öykü kitabı. Spencer Holst ve Kedilerin Dili. Bomba karakterler var öykülerin içinde. Zebraca konuşan bir kedi, beynini yemiş bir Siyam kedisi, kedice konuşmayı öğrenen bir adam, uyuşturucu bağımlısı bir kurbağa prens... Daha neler neler? "Offf !" diyor insan okurken, "Yazarda da ne hayal gücü varmış ama!" Kitabı Kuzey için aldım, kendim okudum. Kuzey kitabı okusa ne düşünür acaba? Aslında merak ediyorum. İki seçenek var: Ya yazarın hayal gücünden etkilenecek, ya da yazdıklarını çok saçma bulup sevmedim diyecek. Bir deneme yapmak şart. Bizim evde iki tip insan var. İlk grubu sadece ben oluşturuyorum ve hayal gücü aşmış insanlara saygı duyup, zekalarına övgü yağdırıyorum. İkinci grupta ilk başlarda sadece Selçuk vardı. Karşımda ne kadar felsefe yaparsa yapsın, dediğini hiçbir koşulda kabul etmiyor ve tartışmaya devam ediyordum. İkinci grubun daimi üyesi Selçuk da tıpkı benim gibi hayal gücü uçan insanlara saygı duyuyor ama onları normal insan statüsüne sokmuyordu. (Elbette hâlâ sokmuyor.) Ona göre elflerden, trollerden, başka dünyalardan, öte diyarlardan, hobbitlerden, büyülerden, büyücülerden bahseden insanlar insan olamaz; olsalar da başka dünyalarda vücut bulan ya da bulmayan, bizim göremediğimiz varlıklarla temas halindedirler.
Gülmeyin! Bu bizim evde ciddi bir tartışma konusu. Selçuk, hiçbir koşulda bu inancından vazgeçmiyor. "Beni kimse J.K.Rowlings'in ya da Tolkien'in oturup masasında bir fincan kahveyi yudumlarken bunları yazdığına inandıramaz." diyor. Kuzey mi? O, Selçuk'un tam olarak neden bahsettiğinden emin olmasa da küçüklüğünden beri Harry Potter'a inanıyor. Daha ne olsun? Onun sevgisi Harry Potter'a olan sevgisinden geliyor, biraz da bir insanın oturup da yazacak kadar çalışkan ve azimli olacağına inanmadığından. (Şimdi düşününce belki Selçuk bile bu sebepten diğer fikrini ısrarla savunuyordur.)
Ben de Ursula'nın bir melek olduğuna inanıyorum bu arada. (Blog yazarınız Ursula K. Leguin'i öz be öz anneannesi falan zannettiğinden böyle bahsediyor.) Geceleri yatağıma yatıp karanlıkta içimden sessizce duamı ederken, Ursula'ya da uzun ömürler diliyorum. Dünyanın bir yerinde o daha uzun yaşasın diye geceleri yatmadan önce dua eden biri var. Duysa bunun evrenler ötesi bir hikâye olduğuna inanır belki de.

Enrique Vila-Matas ve Montano Hastalığı


Sonra ayın ikinci kitabını okumaya başladım. Benim çatlak, patlak ama süper sivri zeka İspanyol yazarım Enrique Vila-Matas ve Jaguar Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilen kitabı Montano Hastalığı. Kitabı çok sevdim. Kitabın bütününe bakacak olursak üç bölüme ayrılmış kitabın her bölümü ayrı bir özen ve dikkat istiyor. Yazamama illetine tutulmuş yazarlarla ilgili son kitabını yazdıktan sonra kendi de aynı derde tutulan Montano ile onu bu dertten kurtarmak için Nantes'a giden edebiyat eleştirmeni babanın hikâyesi diye bakabiliriz bu bölüme. Ne yazık ki baba da edebiyattan başka bir şey düşünememekten yorgun çünkü edebi bir alıntı aklına gelmeden geçirebildiği tek bir an bile yok. Kitabı okuması hem çok kolay, hem de çok zor. Ben geriye döne döne, aralarda düşüne düşüne okudum. Elimde bir kalem çoğu satırın altını çizdim, bazı sayfalara post-it'ler yapıştırdım ve kimi sayfalara da sevdiğim yerler belli olsun diye işaretler koydum. Kafamı karıştığı yerler oldu. İkinci bölüm günlük yazmış yazarlar bölümüne ayrılmıştı. Tanıdığım onca yazarın ismine rastlasam da tanımadığım onca yazar da vardı adı geçen yazarların arasında. Hatta şöyle düşündüm: Allahım ben bu yazarların adını ilk kez duyuyorum. Kim bunlar?

Kitap aslında her gün binlerce kitabın basıldığı günümüzde gerçek edebiyatın ne kadar yakınında durduğumuzla ilgili. Sahi her kitap çıkaran yazar mı oluyor? Edebiyat dediğimiz şey her tür kitabı içine alıyor mu? Bugünden yarına kimler kalacak? Onlarca soru; çoğu da sorulduğu yerde, satır aralarında cevapsız, sahipsiz... Ben, "Herkes bir şey okusun da ne okursa okusun!"culardanım. Ama ben her şeyi okur muyum? Hayır, okumam. Montano Hastalığından olmasa da, bu yazının en başındaki paragrafta bahsettiğim dertten muzdaribim. Telaşlıyım. Yetmez mi? Bu yüzden vaktimi iyi edebiyatla geçirmek istiyorum. Ah, ah! Ben hayran olduğum cümlelerin içinde hayale dalmak, şaşakalmak istiyorum. Zeki yazarlar okumak, Allahım keşke ben de böyle yazabilseydim diyeceğim yazarların kitaplarını kıskanmak özel zevklerim arasında.
Yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı bu kitabı herkese tavsiye edemeyeceğim. Behçet Çelik'in Montano Hastalığı ile yazdığı çok güzel bir yazı var. Meraklısı o yazıya bir tıklarsa kitabın ne anlattığını daha iyi anlar. Bu arada kitabın Seda Ersavcı tarafından çevrildiğini ve çevirinin enfes olduğunu söylemem gerekiyor. Kendisi benim favori çevirmenlerimden biri. Patti Smith ve M Treni'de onun diliyle Türkçeye çevrildi.

İpek Ongun ve Anlat Anneanne


İpek Ongun'u benim jenerasyonuma anlatmama gerek var mı? Yok sanırım. Kitabı görür görmez aldım ve yukarıda bahsettiğim kafa karıştırıcı ve zor okumanın hemen ardından yazarın anılarını okumaya başladım. Çok uzun zaman olmuştu İpek Ongun okumayalı. Sanırım ortaokul yıllarımın geride kalmasıyla birlikte İpek Ongun okumalarım da yerini başka okumalara bırakmıştı. İlk satırdan itibaren İpek Ongun okurken ne hissettiğimi hemen anımsadım. Tuhaf bir sıcaklık, tanıdıklık hissi. Uzun zamandır görmediğin bir arkadaşınla buluşmuşsun ve sohbet bıraktığınız yerden devam ediyormuş gibi. Sıcacık bir tat arayanlar mutlaka okusun İpek Ongun'un anılarını. Çünkü kitap uykudan önce annelerden alınan iyi geceler öpücüğü gibi.

1 Aralık 2017 Cuma

Liste 46- Biraz liste, biraz da kitap

52 Liste Projesi

Liste 46- En çok rahatlamanızı sağlayan şeylerin listesini yapın.

Kısa başlıklar altında beni en çok rahatlatan şeyleri yazacağım. Sonra da haftalık hayallerimi yazıya dökmeye çalışacağım. Sıcak suyun altında dakikalarca dikilmek, sonbahar yaprakları ayaklarımın altında çıtır çıtır sesler çıkarırken yürüyüş yapmak, yağmurlu bir günde battaniyenin altına gizlenip kitap okumak, uzaktan duyulan bir müziğin hayatımıza eşlik etmesi, mutfaktan yayılan kahve kokusu, annemin varlığı, annemin hazırladığı sofralar ve yemekler, masaj (bayılıyorum), Kuzey'in kokusu, Selçuk'un varlığı...

Üç Yaşam- Gertrude Stein

Onlarca sebep sayabilirim. Benim #hygge'lerim işte bunlar. (Kaç haftadır şu kelimeyi bir yerde kullanayım diye çıldırıyordum. Şükür bu fırsatı verenlere.) Seyahat demedim, Paris demedim. Ehh, hem oraları biliyorsunuz, hem de bu iki kelimenin altında huzurdan çok daha başka şeyler de var. Uzun lafın kısası, başımı ellerimin arasına alıp da düşününce en mutlu ve huzurlu olduğum yerin evim, yuvam olduğunu görüyorum. Muhtemelen hepimiz evimizin en huzurlu yer olduğunu düşünüyordur. Seyahati ne kadar çok seversem seveyim, evimde olmayı da o kadar çok seviyorum. Hatta evimin keyfini süremediğim için üzülüyorum da! Öyle ama. Sabahın köründe kalkıp akşamın bir vakti eve dönüyorum. Hava çoktan kararmış oluyor ve evde hep işte geçirdiğimden daha az vakit geçiriyorum. Umuyorum bir gün evimde daha fazla vakit geçirme şansım olur. (Milli Piyango bu sene 61 milyon lira verecekmiş. Bu sene alacağım şu bileti!)

Yazı yazmak da beni çok rahatlatıyor. Gel gör ki sinirli zamanlarımda yazı yazamıyorum. Deftere döktüklerim aynı şeylerin tekrarından ibaret oluyor. Yazarken saf gibi gözlerim sulanıyor; böylece sinirimi törpülemek yerine cilalamış oluyorum. Bu yazdıklarıma güldüğüm tek zaman geri dönüp de yazdıklarımı tekrar okuduğum zamanlar oluyor. 😀

Bugün kasım ayının son günü ve ben tam bir haftadır diyet yapıyorum. Sabah erkenden yine diyetisyene gittim. Durumumdan memnun kendisi. Ben bir haftada beş kilo vermeyi planlıyordum, olmadı. Bu hafta da diyetisyenin dediklerini uygulayacağım. Ondan sonraki hafta malum sıcak şarap içmeyi planlıyorum. 😀  Bu kararımda ciddiyim. Elimdeki listeye bakarak yemek yediğimde anladım ki aslında aç olmadan ve gereksiz yere yiyorum. An itibariyle yediklerimin miktar olarak az olduğunu biliyorum ama daha önce yediğim birçok şeyde de biraz kantarın topuzunu kaçırmışım. Gelsin kestaneler, gitsin incirler, kayısılar, hurmalar şeklinde olmuyormuş. Hayatımda ilk defa bunu anlamış oldum. Tabii, her konuda olduğu gibi bu konuda da hırslıyım. Diyet yaparken bile kendini kasan kaç kişi vardır buralarda bilmiyorum ama ben kalori değeri olmayan şeyleri içerken bile on kere düşünüyorum. Sanırım her şey ekmeklerin ve üzerine sürülen sıcak tereyağının suçu. İki haftalık diyetin sonundaki kısa seyahat süper gelecek bana. Umarım verdiklerimi kısacık üç günde geri almam ama hayatın da tadını çıkarırım. Mesela yarın öğleden sonra mango yiyeceğim. Kocam Çin'den buraya kadar mango getirmiş. Benim de onu yemem lazım. Diyet meselesini de hallettiğimize göre gelelim en son okuduğum kitaba: Gertrude Stein ve Üç Yaşam.

Kitabı kitapçının rafında görür görmez aldığımı herkes tahmin ediyordur. Paris, Kayıp Jenerasyon, Hemingway'in sık sık evine gittiği Gertrude Stein ve Rue de Flerus'taki ev... Bunların hepsi sevdiğim zamana, sevdiğim yere, Paris'te yaşayan Amerikalı expat yazarlara işaret ediyor. Paris'te yazmaya ve yaşamaya çalışan yazarların da hem sıcak bir ev, hem yemek ve içki, hem de Stein'ın eserleri hakkında yapacağı eleştirileri duymak için bu evin kapısını sık sık çaldığını biliyoruz. Şimdiye kadar Gertrude Stein'ın Türkçeye çevrilmiş herhangi bir eserinin olup olmadığından haberdar değilim; ben denk gelmedim. O yüzden Gertrude Stein'ı okumayı çok istiyordum. Kendisine akıl danışan tüm yazarları ya da sanatçıları sıkı eleştirilerle küstüren bu kadın acaba kendi nasıl yazıyordu? Kendisinin edebi dili nasıldı?

Bir paragraf önce bahsettiğim gibi nihayet Delidolu Yayınları Gertrude Stein'ın Üç Yaşam isimli kitabını yayımladı. Üç yaşam, üç kadın, üç öykü... Okuduğum ilk hikâye Stein'la tanışmam için bir vesile oldu. Yinelenen cümleler, tekrar tekrar okuyucuya anımsatılan kişilik özellikleri, günlük hava durumunun aynı cümle içinde sıklıkla kullanılmasıyla bence anlatılmak istenen bir şey vardı. Ben anlamamıştım. Yazarın bildiği bir şeydi sanırım. Kafam karıştığından kitabın arkasını çevirdim, ne yazılmış diye şöyle bir baktım, yayınevinin internet sitesindeki kitap tanıtımından da kitabın, "Kültleşmiş bir ilk eser" olduğunu öğrendim. Denildiğine göre Stein, deneysel yazılarıyla Kübizmin resimde gerçekleştirdiğini edebiyatta gerçekleştirmek istemiş. Bu konuda ahkam kesemeyeceğim çünkü anlamam. Sadece hislerimi size aktarabilirim. İlk öyküde biraz şaşırmış olsam da ikincisini okumaya devam ettim. Aman Allahım! Hayatımda hiç bir öyküyü okurken bu kadar sıkıldığımı, içimden çığlıklar attığımı hatırlamıyorum. Anlam veremediğim diyaloglar sayfalar boyunca devam etti. Sanki ağzımda yutamadığım bir lokma vardı da durmadan aynı şeyi çiğneyip öğütmeye çalışıyordum. Ömrümde edebiyat alanında maruz kaldığım en büyük işkencelerden biriydi dile gelen ikinci yaşam. Bir ara şöyle düşündüğümü anımsıyor: Yazar karşısındaki okuyucunun aptal olduğunu ve yazılanı bir kere de anlayamayacağını mı düşünüyor? Karakterler kendilerini ve konuşmalarını her bir okuyucuya tek tek ezberletmek istermiş gibi soruyordu: Beni tanıdınız değil mi? Ben bilmem kim ve sarı benizli bir zenciyim.

Üçüncü öykü neyse ki biraz daha hafif bir tonda yazılmıştı. Sıkılmış mıydı acaba Stein? Bilmiyorum. "Acaba?" diye düşündüm. "Stein sırf etrafına topladığı edebiyatçılara kol kanat gerdiği için mi böyle bir övgüye layık görülmüştü?" 

Gelelim çevirmen meselesine. Öykülerin benim tarafımdan sıkıcı bulunması çevirmenin başarısız olduğunun göstergesi değil. Tam tersi! Çevirmen Gökçe Yavaş kesinlikle zor bir işin altından hem de büyük bir başarı ile kalkmış. Metnin İngilizcesinin ne kadar zor olduğunu tahmin etmek zor değil. O yüzden çevirmeni tebrik etmek lazım. Pek tabii Delidolu Yayınları'na da öyle ya da böyle Gertrude Stein'ı Türkçe'ye kazandırdığı için kocaman bir alkış. Sonunda Stein okuyup merakımı giderdiğim için çok teşekkürler.

26 Kasım 2017 Pazar

Mutfağın Hatıra Defteri

Çocukluğumun mutfağa dair en tuhaf hatırası babaanneme ait. Babamla babaannemin yanına, köye gittiğimiz ilk yalnız seyahatimizdi. Köyün toprak yolundan yürüye yürüye girip de babaannemin bahçesine yaklaşınca babam yorgunluktan bitap bana dönüp şöyle demişti: "Bak babaannen, Karşıdaki yamaçta!"
"Babaanne, babaanne!" diye sesimin çıkabildiği kadarıyla bağırmıştım. Yuvarlana yuvarlana inmişti babaannem bulunduğu yerden. Onca yorgunluğu üstünde taşıyan, yolda ağlayıp zırlayan ben değilmişim gibi ben koşmaya başlamıştım. Yolun sonunda birbirimize ulaştığımız yerde sarılmıştık.  Babaannem ağlamıştı elbette. Biraz saman, biraz güneş, biraz da rüzgâr konmuştu terinin kokusuna.
O yaz, hatırladığım ilk köy yazımdı. Babaannem, dedem, babam ve ben.
Akşamları tek ineğin peşine düşer, Sarıkız'ı babaannemin sevdiği gibi severdim. Babaannem otu ineğin önüne koyduğu gibi ineği sağmaya başlardı. Minik ellerimle ben de denerdim ama asıldığım memelerden bir türlü süt gelmezdi. Mutfaktaki taş ocağın içine kondurduğu isli bir tencerede kaynardı süt. İçine birkaç kaşık da şeker atardı babaannem. Babaannem usulü süt kaynatmanın böyle olduğunu düşünürdüm hep. Yıllar sonra o sütün benim için kaynatıldığını idrak edebildim. Ama beni asıl büyüleyen tavukların altından alınan sıcacık yumurtaların sırf bu iş için kullanılan demir bir faraşın (evet, evet bildiğiniz yerdeki tozları toplamak için kullandığımız faraştan bahsediyorum) üstüne kırılarak pişirilmesiydi ki bir daha asla o lezzette yumurta yemedim.

Anneannemle ilgili mutfak anılarımsa sadece anlatılanlardan ibaret. Anneannem babaannemden daha uzun yaşamasına rağmen hiçbir zaman yemek yapacak durumda olmadı. Onun yaptığı likörleri, dondurmaları etraftaki komşu teyzeler anlatırdı. Ben de anlatılanları anneannemin damarlı ellerine yakıştırmaya çalışırdım. O benim için hep kahvesinin yanına yaktığı sigarasıyla var olan  bir kadın. Benim çocukluğum onun aklının benim yaşıma döndüğü bir yaşa denk geldiği için çok kurabiye kavgası yapmışlığımız var.  Çocukluktan çıkıp da dile gelen her şey çok güzel.

 

Mutfağın Hatıra Defteri, böyle bir kitap. Sevgili Nurşen Abla'nın kaleminden çıktığını hepimiz biliyoruz değil mi? Bir çocuğun gözünden dile gelmiş, çocuk kalbiyle yaşayan nice hatıra... Yazıların hepsinde hem yoğun bir Ankara havası hem de bu kitapla birlikte sonsuza dek mühürlenmiş bir vefa duygusu var. Nurşen Abla'nın çocukluğu kadar geriye gidemesem de kitabın arkasındaki cümle unuttuğum bir hissi uyandırıyor bende de. Tıpkı ifade edilen gibi benim çocukluğumda da "dar ve sabit gelirli" ama "kimsenin yoksul olmadığı" bir dünya vardı bir zamanlar. Mutfakta hayat bulan hikâyeler, tadına doyulmaz sohbetler, kuzine sobanın üstünde pişen yemekler... Müyesser Teyze'nin ekşi mayalı ekmeğiyle ekmek yapmaya başladığım ilk zamanlardaki ekşi ekmeklere, oradan da babamla annemin birlikte kotardıkları karnıyarık turşusu ve bilumum turşuların kokusuna karıştım. Başka birinin anılarında kendi anılarını bulmak, kavuştuğun anıların büyüsüyle gülümserken kayıpların burnunun direğini sızlatması ne tuhaf.

Yemekler kadar anılar da çok lezzetli Mutfağın Hatıra Defteri'nde. Çok sevdiğim, hayatıma şans eseri girmiş Nurşen Abla'nın kitabı için söyleyeceğim sözcükler, kuracağım cümleler hep eksik kalacak biliyorum; zira insan çok sevdiği birine olan hislerini sözcüklerle anlatamıyor. Yemekle aramdaki ilişkiden olsa gerek, kitabın başındaki bir cümle gülümsetiyor beni: "Mutfak mabedim olmadı, anı defterim oldu."
Sanırım ben de böyleyim. Yapılan yemekten çok yemeğe karışan sohbetleri, telaşları, masada atılan kahkahaları seviyorum. Afiyet olsunlar'la, eline sağlık'lar aile sıcaklığını getiriyor aklıma. Her ne kadar Mutfağın Hatıra Defteri küçük bir kızın çocukluk anılarından oluşuyor olsa da içinde bir sürü de yol hikâyesi var. Dedenin bahçesine, halanın evine, doğum günlerine, sünnetlere uzanan tüm hikâyeler insanın yüzünü güldürüyor. Yüzümde kocaman bir tebessümle kuzenin alnına uçarak konan takunyayı  okuyorum. Kendi kuzenlerim, dede evindeki buluşmalarımız, kavgalarımız ve oyunlarımız geliyor aklıma.

Tıpkı küçük kızın arada bir yolunun düştüğü dedenin bahçesinin bir hayal olması gibi kendi çocukluğumun da hayallerin arasına karışması yitip giden zamanı ve nice sevdiklerimi anımsatsa da bana, çocukluğun ne güzel bir yer olduğunu düşünüyorum.
Bir de ne kadar lezzetli.

Canım Nurşen Ablacım, Leylak Dalım, ne güzel bir kitap yazmışsın. İyi ki yazmışsın. Seni de içindeki küçük kızı da öperim. Bilesin💝

5 Kasım 2017 Pazar

Liste 43- En sevdiğiniz yemeklerin ve ikramların listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 43- En sevdiğiniz yemeklerin ve ikramların listesini yapın.


An itibariyle size son okuduğum kitapları yazmak isterdim. Aklımdan ve yüreğimden geçen buydu. Muhtemelen yazacaklarımdan bir çoğu da bu doğrultuda olacak. Tıpkı gezilerim gibi. Biraz şehir, biraz film; biraz kent, biraz kente damgasını vurmuş yazarlar; biraz seyahat, çokça hislerim, yediklerim, düşündüklerim ve yazdıklarım. Hayatımın özeti hep okuduklarıma, yazdıklarıma ve duygularıma bağlanıyor. (Bu aralar önüne geçemediğim bir iştahım da var açıkçası ve bu duruma hemen bir çeki düzen vermem gerekiyor. 😀  )

Okuduğum andan beri size anlatmak istediğim bir kitap var: İflah Olmaz Optimistler Kulübü. Kaç kez kitabı anlatmaya niyet ettim, kaç kez bilgisayarın başına bu kitabı yazmak için oturdum anlatamam. Olmadı. Olmamasının özel bir sebebi yok. En fazla yüzlerce sayfa boyunca birlikte Paris sokaklarında dolaştığım Michel'den ayrılmaya hazır olmamış olabilirim. Emile Ajar'ın Onca Yoksulluk Varken kitabında tanıştığım Momo'ya karşı hislerim gibi Michel'e hissettiklerim de. İkisiyle de sanki çok derinden bir bağ kurduk. Şimdi kitabın son sayfasını çoktan çevirmiş olsam da Michel'le konuşmaya hâlâ devam ediyormuşuz gibi hissediyorum. Sartre'ın cenaze töreni ve Paris sokaklarını dolduran bir kalabalıkla başlayan bir kitaba ilgisiz kalamazdım zaten. Şimdilik bu kitapla ilgili yazacaklarım bu birkaç cümleyle sınırlı olsa da benim için uygun an gelince çok sevdiğim bu kitaptan bahsedeceğimi biliyorum. Bu yazdıklarım, unutmamak adına buraya attığım bir çentik olsun şimdilik.


Keyifle okuduğum bir diğer kitap da Marcel Proust'un hayatının anlatıldığı Monsieur Proust oldu. Hayatının son sekiz yılını birlikte geçirdiği sadık hizmetkârı Celeste Albaret'ın anlattıklarından yola çıkarak Georges Belmont'un kaleme aldığı kitap Marcel Proust'u tanımama yardım etti. İçimden bir ses artık Marcel Proust kitaplarından korkmamamı söylüyor. Başarabilir, Marcel Proust okuma işinin altından kalkabilirmişim gibi. (Mesela hâlâ Sartre okumaya cesaret edemiyorum.) Tam da laf buraya gelmişken Paris'te Marais'de bulunan Musee Carnavalet'ten bahsetmem şart size. Çünkü buraya giderseniz Proust'un hastalıkla boğuştuğu tüm yıllar boyunca yattığı ve kitaplarını yazdığı yatağını görebilirsiniz. Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan Proust'un Paltosu kitabını okuduktan hemen sonra bu müzeye gitmiş, bu sefer başka gözlerle gezmiştim. Sanırım Carnavalet Müzesi'ne gitmem yine şart oldu. Biliyorum, konuştukça konuşuyor, anlattıkça anlatmak istiyorum ama konumuz sevdiğimiz ikramlar. Öyle değil mi?


Eh, peki madem yine konuyu dileğim yere getirdim, kitaplardan, sevdiğim yazarlardan ve ruhumu okşayan bir kentten bahsettim, o zaman ilk ikramı da kendime yapabilirim. Kitap mı okuyorum, kendimle mi birlikteyim, kendimle konuşmak için zamanım mı var? Çay ikram ediyorum kendime; hem de bir demlik. Çay bardaklarında. Uzun uzun rengine bakıyorum çayın ve her seferinde iyi demlenmiş bir çay için şükrediyorum. Misafirlerim için de tekrar tekrar ikram ettiğim şey çay. Ardından kahve. Kendime çoğunlukla filtre kahve, isteyene köpüklü Türk kahvesi. (Türk kahvesi demekten de hoşlanıyorum.) 

Eli açık bir eviz biz. Evet, evimizi ev yapan tek unsurun biz olduğunu biliyorum ve belki de o yüzden aynı böyle tanımlıyorum evimizi. Yemeğe gelmekten çekinmeyen, açız demekten utanmayan, daha yoldayken çayı koy diye telefon açan arkadaşlarımız var. Hele geçenlerde bu dostlarımızdan bir tanesi telefon açıp, "Görüşemedik ne zamandır ve biz kendimizi siz olmadan sallantıda hissediyoruz." dedi. Önce anlamadım dediğini, güldüm, gelin dedim ama sonra usul usul içime işledi bu cümle. Böyle dostlar bulmak kolay değil.

Eh, kapımızı çalan yıllanmış dostlarımıza sohbetimizin dışında evde ne varsa onu ikram ederiz: Hiçbir şeyimiz yoksa kahvaltı. Öyle!
Selçuk en çok annesinin yaptıklarını ikram etmekten hoşlanır.😀  Annemin tarhanası, annemin dolması, annemin turşusu, annemin şusu busu diye ne varsa döker ortalığa. Kabul etmem gerekir ki kayınvalidem de çok güzel yapar her yaptığını. Bir de yedirmeyi, içirmeyi çok sever. Bizim evde kayınvalidem varsa yemekte daha çok misafir var demektir. Tencerelerle dolma pişer ocakta. VE o dolma istisnasız eve kim gelirse onu doyurur. 

Şimdilerde ben en çok kahvaltıya çağırıyorum eşi dostu. Biliyorsunuz ekmek yapıyorum. Gelene, geçene, sevdiklerime, evdekilere, herkese bol bol ekmek yediriyorum. Yanında kayınvalidemin taşımaktan bıkmadığı tereyağı ile. 
Ekmeğin tarifini de kayınvalideme vermiyorum. Benim de elimde böbürleneceğim bir şey olsun değil mi? 😀


10 Mayıs 2017 Çarşamba

Efsane Paris kitapçıları: Karşınızda Shakespeare and Company

Her Paris seyahatinde düşünmeden yaptığımız şeyler var: St. Germain sokaklarında gezinmek, farkında olmadan Cafe Le Rostand'a gidip Lüksemburg Bahçeleri'ne bakarak kahvemizi yudumlamak, yolumuzu Notre Dame Katedrali'ne çevirip Shakespeare and Co.'ya gidip kitapçının sıkışık kitap raflarının arasında gezinip bir kitap almak.



Paris'e gidip de bahsettiğim bu kitabevine uğramayan yoktur sanırım. Shakespeare and Co. bir hayalin ürünüdür. George Whitman adındaki Amerikalı bir gencin hayallerinin peşinden gitmesinin ve düşlerini asla terk etmemesinin kendisine armağanıdır. Öncesinde başka bir Amerikalıya (Sylvia Beach) ait olan bu kitapçı şehrin başka bir yerindeymiş. 1920'li yıllarda Paris'te yaşayan birçok Amerikalı yazara kucak açan bu kadın savaş yıllarından sonra yurduna dönmek zorunda kalmış. Seneler sonra George, Slyvia Beach'ten kitapçının ismini satın almış ve Paris'e gelerek düşlediği kitabevinin kapısını aralamış. O günden sonra yolu Paris'ten geçen, şehirde kalacak yeri ve parası olmayan tüm gezginler kitabevinin duvarları arasına serpiştirilmiş yataklarda konaklamış. Karşılığında da burada canları dilediğinde çalışmış. George Whitman kızına Sylvia ismini verecek kadar çok saygı duymuş kitapçının ilk sahibine. 

📌 Notre Dame Katedrali'nin karşısına sığınmış bu kitapçının kısa tarihini okumak isterseniz daha önce yazmış olduğum şu yazıya uğrayınız.
📌 Kuzey'le ilk Paris gezimizde onu elinden tuttuğum gibi bu kitapçıya götürmüş ama George Whitman'ın ölüm haberiyle karşılaşmıştık. O yazı da burada.

Benim de bu kitabevi ile ilgili bir takıntım var: Şehre gelip de buradan bir kitap almazsam bir daha buraya gelemeyeceğim zannediyorum. 😁


Bu sefer de kitabevinin yeşile boyalı kapısından içeri girdik. Kasanın sağ tarafı Paris'le ilgili seyahat kitaplarına, sol tarafındaki geniş duvarsa Paris'te yaşamış Amerikalı yazarların kitaplarına ayrılmıştı. Hemingway, Fitzgerald, Flanner şehrin en güzel zamanlarını yaşamış ve bugün dahi peşlerinden gittiğimiz izler bırakmıştı biz Paris sevdalıları için. Giriş holünden ilerleyip bir basamakla ulaşılan yuvarlak alandaki masanın üzerinde Marina Keegan'ın kitabı göze çarpıyordu. Üst üste konulmuş kitaplar ve kapaktan gülümseyerek bakan genç yazar. Kitabın arka kapağındaki yazıyı okuyunca bu kitabı almam gerektiğini biliyordum. Yale Üniversitesi'nden mezun olan bu genç kadın, yazar olmak istiyordu ve mezuniyetinden sadece beş gün sonra bir trafik kazasında ölmüştü. Kitabın içinde üniversitedeyken yazdığı öyküler ve denemeler vardı. Tereddüt etmeden kitabı alıp kasaya gittim. Kitabın ücretini ödedikten sonra da kitabevinin meşhur damgasını ilk sayfaya bastırdım.


Lise yıllarımdan bir arkadaşımla ayda bir kez buluşuyoruz; o yıllardan görüştüğüm tek arkadaşım. Bazen o bana bir mesaj atıyor, "Bir saat sonra Starbucks'ta!" diye, bazen de ben ona. Şüphenin, samimiyetsizliğin olmadığı nefis bir arkadaşlık. Yalan, dolan yok. Hiç hesaplamadan gerçekleştirdiğimiz o bir saatlik buluşmalarda gezdiğimiz yerlerden, okuduğumuz kitaplardan, kızgınlıklarımızdan, hatalarımızdan ya da mutluluklarımızdan bahsediyoruz. Telefonlarımıza hiç bakmıyor, yalan dünyanın dolambaçlı yollarında vakit harcamıyoruz. Son buluşmamızda ona da Marina Keegan'dan bahsettim. Yazarın trajedisi onun da ilgisini çekti. Anlattığım hikâyeyi ona bağlayan bir yan vardı çünkü. Gözleri doldu ve bana bu kitabı anlattığına inanamıyorum dedi.

Ve Yankı Odası Etkisi'nden bahsetti. İnternetten birbirimizi takip ederek hep aynı olaylardan bahsetmemiz, birinin okuduğu kitabı övmesi üzerine bu kitabı alan insanların aynı paylaşımları yapması, kapalı bir grupta konuştuğumuz ve sıklıkla dile getirdiğimiz bir olaya bu herkesin doğrusuymuşcasına inanmak, bu gruplarda aynı şeylerin popüler olması diye özetleyebiliriz durumu.

Size de çok tanıdık geldi değil mi? Çünkü hepimiz sanal ortam denilen dar alanda paslaşıp duruyoruz. Bu durumun kısmen iyi yanları olsa da değişik fikirlerin hepsine kapalıyız çünkü buluştuğumuzda bile telefonlarımızın ekranından gözümüzü alamıyoruz. Yankı Odası'nın etki alanından çıkmanın yollarından biri dostlarımızla buluşmak, sohbet etmek ve tecrübelerimizi birbirimize iletmek. Marina Keegan, Paris'te bir kitapçıda karşıma çıkan bir yazardı. O gün kitapçıdan yazarın kitabını alarak çıktım, okudum ve arkadaşıma anlattım. Benim gibi hayatın içinden anları taşıyan, başka kültürlerden izler barındıran öyküleri seviyorsanız The Opposite Of Loneliness (Yalnızlığın Tersi/Karşıtı) adını taşıyan bu kitabı sizler de beğenerek okursunuz. Ben bir üniversitenin kampüsünde geçen ilk öyküye bayıldım. O yıllarıma özlemle baktım. Keşke kıymetini daha çok bilseymişim.

Şu an bu yaptığımla bir Yankı Odası Etkisi başlatmış olabilirdim. 😀 Daha çok okunsaydım ve daha çok takipçim olsaydı. Olaya iyi tarafından bakalım o zaman. Marina Keegan'ın kitabıyla ilgili tavsiyem kalpten bir tavsiye. Ben okudum, beğendim. Sizler de okuyun istedim.

30 Ocak 2017 Pazartesi

Macera Kitabım ocak ayında ne okudu?

Macera Kitabım derken kendimden bahsediyorum. 😀  

Macera Kitabım sadece bir web günlüğü; oturup da blog yazacak, kitap okuyacak hali yok ya? Bana sanki geçen senelerde daha fazla kitap okuyormuşum gibi geliyor ama bu sene itibariyle yaptığım başka şeyleri de göz önüne alırsam kendimi fazla hırpalamayacağım. Sonuçta iyi ya da kötü günlüğüme düştüğüm notlardan, bloga yazdığım yazılardan, sadece dört kez olsa da yoga yapmak için totomu oturduğum yerden kaldırmamdan memnunum. Doların ve Euro'nun hızla yükselişine psikolojik olarak uyum sağlayamadığım için şimdilik plan yapamıyorum. Ocak ayı seyahat edilmeden ama keyifli geçti. Pek fazla sinirlenmedim. Öfkelenmeye yakın olduğum zamanlarda da kendime "hiçbir şeyin buna değmeyeceğini" hatırlattım. 
Bu hafta yüksek başarı gösterdiğim şeylerden bir tanesi de seyrettiğim filmlerdi. Neticede sağlığımız yerinde olduğuna göre güzel bir ay olmuş bu yahu :) 
     ...ve bir de Kuzey sömestr tatilinin 2. haftasında futbol kampına gitti. Çocuğun benden utanmayacağını bilsem kalkar peşinden Antalya'ya giderdim vallahi. Leylak Dalı'm diyorum ki bir gitsen de baksan benim oğlana; ne yer ne içer? 😁



Senenin ilk kitabı her sene olduğu üzere bu sene de Hemingway'in Paris Bir Şenliktir kitabı oldu. Bu kitabı okumanın bana Paris yolunu açtığını düşündüğümden olsa gerek, eski yılı bitirmeden kitabı ortalarda bir yerlere bırakıyorum. Yeni yıl ağacı, tazelenen dilekler ve elbette yeşersin diye oda sıcaklığında dinlendirilmiş suyla hayallerimi büyütmek gibi bir şey benimkisi. Evdeki herkese dileklerini soruyorum, benim hissettiğim yeni başlangıç heyecanını onlar da hissetsin diye çabalıyorum. Sanırım bu çabalarım da işe yarıyor arkadaşlar. Şubat ayının ik haftasının sonunda Paris'teyim. Yuppi!


Hayat biz planlar yaparken başımıza gelen şeylerden ibaretmiş. Ben demedim, ünlü bir İngiliz büyüğümüz John Lennon söylemiş. Ben de okumak için başka kitapları düşünürken yakın bir arkadaşım Meltem Gürle'nin Kırmızı Kazak isimli kitabını hediye etti. Nasıl severim Meltem Gürle'yi. Ama bir kitap çıkardığından bihaberdim. Bir Gün Gazetesi'ndeki köşe yazılarını derlemiş ve bir kitap olarak yayımlamışlar. Nasıl samimi, nasıl insanın içine dokunan yazılar. Bir de edebiyatla ilgili nice şey, onca inceleme, kitapları ve yazarları ile ilgili yazının içine yedirilerek harmanlanmış keyifli bilgiler. Ocak ayının ikinci kitabı bu kitap oldu. Uzunca zaman da başucu kitaplarımdan biri olacağına şüphe yok. Kitabı ortasından açıp şansınıza ne çıkarsa onu okuyabilir ve düşünmek için kendinize uzun bir keyif arası verebilirsiniz. Ben şahsen öyle yapacağım.


Bir sonraki kitabım için fantastik bir diyara yolculuk yapmayı uygun gördüm. Hayatı yaşadığımız haliyle kabul etmek zor geliyor bana. Ve zaman hiç durmadan hızla ilerlerken de büyülü bir yerlerin varlığına inanmak içimi ferahlatıyor. Ben, samimiyetle bilmediğimiz başka diyarların olduğuna inananlardanım. İşte bu sebepten alalı bayağı bir zaman olan bir kitabı çektim raftan. Yeteri kadar beklemişti zaten. Vahşi Orman birkaç satırdır anlattığım gibi fantastik bir roman. Portland'ın hemen kıyısında konumlanmış, kimselerin girmediği büyülü bir ormanda geçiyor. Okurken tıpkı Alice Harikalar Diyarı'ndaymış gibi hissettim. Konuşan çakallar, kuşlar, kötü kalpli bir kraliçe ve daha niceleri. Yaşadığımız sorunların birçoğu orada da vardı; ama mutlu sonlara olan inancın varlığı kitabın her sayfasında kalbe dokunuyordu. Spoiler olur mu bilmiyorum ama söylemeden geçemeyeceğim. Kitabın sonrasında Mistik'lerin yaşadığı diyarda bir Şura Ağacı vardı ki onun için bile tüm kitap okunurdu. Şimdi aklımda hep o ağaç. Gölgesine sığınmak ve hayallere dalmak istiyorum.


Sonra bu fantastik dünyayı bir kenara bırakıp Bilge Karasu'nun Kılavuz isimli kitabını aldım elime. İncecik bir kitap. Kitabın ilk sayfalarında yazarın dili şaşırttı beni. Okuduğumdan şüphe ettim, ara ara geri dönüp tekrar okuduklarımı kontrol etme gereği hissettim. Biraz ileri biraz geri giderek üç bölümden oluşan kitabı bitirdim. İnce kitapların zorluğu bir kez daha önüme bir duvar gibi dikildi. Okuduğumdan keyif aldım da ama şimdi bana anlat bakalım şu kitabı deseniz, bir yazar, bir adam bir şoför der öyle kalırım.
Sahi tüm Bilge Karasu kitapları böyle midir? Bilen varsa azıcık aydınlatsa beni ne güzel olur. 


Yukarıdaki kitabın gel-gitleri içindeyken kitap kargom geldi. Benden önce Kuzey açmış kargoyu. Onun da okuması gereken kitaplar vardı içinde. Ben de ona seveceğini düşündüğüm bir kitap var, oku istersen diyerek Özge Samancı'nın Bırak Üzülsünler kitabını tavsiye ettim. Bu kitap bir grafik-roman. 1975 doğumlu Özge Samancı şu an Amerika'da yaşıyor ve Türkiye'de büyümenin nasıl bir şey olduğunu anlatmış; elbette çizerek. Kuzey başladığı gibi bitirmiş kitabı. Akşam eve geldiğimde kitabın çok güzel olduğunu ve mutlaka okumam gerektiğini söyledi. Ben de elime aldığım gibi bitirdim kitabı. Ne çok geçmiş var o karikatürlerin içinde bir bilseniz. Kesinlikle tavsiyedir.


Ayın son kitabı hem Kuzey hem de kendim için aldığım Genç Sherlock Holmes kitabı oldu. Kuzey'e onunla eş zamanlı okumalar yapacağımın sözünü verdim. Aynı şeyleri okuyup, kitaplar hakkında konuşmak istiyoruz. Andrew Lane'in serinin ilk kitabı olan Ölüm Bulutu kitabını severek okudum. Kuzey elindeki birkaç kitabı bitirdikten sonra bu kitabı okuyacak. Bakalım o ne düşünecek? Beğenirse serinin devamını da okuyacağız. 

Gelelim son okumama.
Kitabın tümünü okumadım. Çok yıllar önce okuduğum ama bana ne hissettirdiğini bir türlü anlamlandıramadığım bir kitaptı Kürşat Başar'ın Kış İkindisinin Evinde kitabı. İlk öyküyü Yazı Evi'nde tekrar okuduk. Altını çizerek, uzun uzun düşünerek, yazılmayanların altındaki anlamı çözmeye çalışarak. okurken de, cümlelerin altını çizerken de ve kitabın kenarına notlar düşerken de okuduğumdan bu denli etkilendiğimi fark etmemiştim. Fakat öyküyü düşünmeyi bıraktığım andan beri Dışarda Kötülük Vardı isimli hikâye içimde yaşıyor.  
Demem o ki bu da ayın en kıymetli okuması olsun. Buralarda bir yerlerde dursun.


20 Ekim 2016 Perşembe

Alberto Manguel, Okuma Günlüğü ve Paris Yolculuğu

Paris'e giderken yanıma aldığım, Alberto Manguel'in Okuma Günlüğü isimli kitabı sehpanın üstünde duruyor. Yazar bilmem kaçıncı yaş gününde eskiden okuduğu ve hayatında yer eden on iki kitabı tekrar okuyup, notlar almaya karar veriyor. Şöyle düşünüyor: Her ay bir kitap okusam ve okuduklarım hakkında notlar alsam, bu arada gittiğim yerleri ve yaşadıklarımı da yazılarıma eklersem bir sene içinde, ortalama bir kitap kalınlığında bir şeyler toparlamış olurum.


Öyle de oluyor. İlk önce oturup on iki ay boyunca okuyacağı on iki kitabı belirliyor. Sonra da dediğini yapıyor. Yazarın yazdıklarını okumaya başlamadan önce beni başka bir şey etkiliyor. Aldığı kararı uygulamak için senenin ya da haftanın ilk gününü ya da kafasında belirlediği özel bir günü beklemiyor. Fikrin içine yerleşmesiyle, kendisini etkileyen kitapları seçmesi senenin ortasında bir zamana denk düşüyor. Yeni başlangıçlar ya da alınan kararların uygulanmaya konması için özel bir zamana ihtiyaç yok sahiden de. Bir şeyi arzu etmek ve peşinden gitmek gerekiyor. Böyle kararlar alınca sanki hayat da kapılarını açıyor.
Alberto Manguel'in anlattıkları sadece okuduğu kitapların içindekiler ya da kitapların ona hissettirdikleri ile ilgili değil. Okumalarının arasında yaşanan bir hayat var.  Hepimize bahşedilen o güzel hayat! Yaşam, biz kitap okurken ilerliyor çünkü.

Benim Alberto Manguel'i keşfetmem bile bir hikâye aslında. Can dostumla kitapçı rafları arasında gezinirken, en alt kattaki raftan uzanıp bu kitabı veriyor bana. O güne kadar yazarın ne adını ne de sanını duymuşluğum var. ''Hiç tanımıyorum,'' diyorum. ''Ben de birkaç kitabı var,'' diyor. Kitapçıdaki tek Manguel kitabını alarak çıkıyorum dükkandan. Hiç ummazken Manguel hayatıma giriyor. Birbirimizden ne beklediğimizi bilmediğim bir anda. Belki bir rastlantının sonucu kitabı almamdan, belki o an itibariyle aldığım son kitap olmasından belki de evden çıkacağım son anda masada gözüme ilişen kitap olmasından dolayı Paris'e giderken Alberto Manguel'de benimle birlikte geliyor. Kitap, kendi serüvenini kendisi yaratıyor. Geriye bakıp düşündüğünde hemen hemen tüm yolculuklarımda yanıma aldığım kitapları anımsadığımı fark ediyorum. Sırtımda taşıdığım ağırlıkları hiçbir zaman yük olmuyor bana. Tam tersine yanımdaki kitapları nerelerde açıp okuduğumu bile hatırlıyorum. Sanki yaşadığım anın içine yapışmışlar ya da benim yaşadığım o güzel anlar bu kitaplarla var olmuş gibi. 

Kitap okumanın, kitap seçmenin, kitap almanın bir ritüeli var. Belki biz farkında değiliz, ama öyle!
Manguel'in Okuma Günlüğü de bir hafta boyunca kaldığımız Paris'in tek tepesindeki o günleri anımsatıyor bana. Metrodan inip de kalabalığın içinde kaldığımız o ilk anı, tırmandığımız keskin yokuşu, akşam ışığı altında belli belirsiz fısıltılar çıkaran Montmartre'a uzanan merdivenleri, uzaktan bana selam çakan Chevalier de la Garre'ı, bir akşam vaktini noktalamak için içemediğim o buruk şarabı. Sadece yaptıklarımız değil yapamadıklarımız da izler bırakıyor yaşamımızda. Olurlarla olmazlarla hep baş başa gidiyor. Güzel anıları iyi insanlar oluşturuyor.

Tıpkı Manguel gibi benim de okuduklarımın ben de bıraktığı izler var. Aynı yazarlarla, aynı hikâyelerle sarmalanmamış olsak da yazmaya, okumaya aşık herkesin buluştukları ortak bir yer var. Manguel'le hiç hesapta yokken tanıştım. İkimizin de hem kitapları, hem de onların varlığıyla gezdiğimiz yerleri sevdiğini anladım. O farkında olmasa bile onun kelimeleri yanı başımda dururken birlikte Paris'te gezdik. Şehrin tüm kitapçılarını gezdirdim ona. Lüksemburg Bahçeleri'nin tam karşısındaki en sevdiğim kafede oturduk. Önümüzden nice insan geldi geçti. 

Onun kelimelerinden etkilenip birkaç cümle yazdım defterime. 
Hiç şüphe etmeden söyleyebilirim ki onunla tanıştığıma çok memnun oldum.

29 Aralık 2015 Salı

2015'i uğurlarken: Aralık ayı kitapları.

Hadi size aralık ayında hedeflediğim kitapları nasıl okuyamadığımı anlatayım. 
Evet, evet! Senenin son ayı olmasından mı nedir her şey hızlı bir tempoyla ilerliyor. Yuvarlana yuvarlana ayın sonuna geldik desem yerdir. Bizim evin nüfusu yavaş yavaş artmaya başladı. Babaanne ve dede hafta sonu teşrif ettiler. Ev ahalisinin yüzünde güller açıyor. Kuzey dede ve babaannenin varlığında her türlü şımarma hakkını kazandığı için, ben Kuzey'le ilgili tüm sorumluluları babaanneye çakabildiğim için, Selçuk da biraz kendine ayırabilecek zaman bulan Özlem kendisine sarmadığı için. 

2016'ya iyi gireceğiz inşallah. Perşembe sabahı itibariyle sülalenin diğer üyeleri de yavaş yavaş bize damlarlar. Tüm aile bir arada olacağı için herkes mutlu yani. 

Gelelim benim aralık ayı kitaplarımı neden okuyamadığıma. 
Bunun için size sunabileceğim bir gerekçem yok. İki haftadır spor da yapmıyorum zaten. Senenin son ayını miskinlikle doldurdum desem yeri. 
Bünyenin buna ihtiyacı varmış diyerek kendi kendime de olumlama yapıyorum. 
Aralık ayında okumayı hedeflediğim kitaplar aşağıdaki fotoğraftaki kitaplardı.


Ayın ilk okumasına Lale Abla'nın geçen seneki yeni yıl hediyesi Tarçın Dükkanları ile başladım. Polonyalı yazar Bruno Schulz'un tek kitabı YKY tarafından basılmış. Lale Abla geçen sene okumuş, çok beğenmiş ve tüm sevdiklerine almıştı bu kitabı. İçinde nefis hikâyeler var. Betimlemeler varlıklara ruh katmış desem yeridir. Sanki duvarlar dile gelecek, sokaklar gelip geçenlere derinlerinde sakladıkları öykülerini anlatacakmış gibi hissediyorsunuz. Kitap bana biraz tat olarak yine bu sene okuduğum Büyülü Ada kitabını anımsattı. 


Ferzan Özpetek'in kitabını çıkar çıkmaz almıştım. Vakit kaybetmeden hemen okumaya başladım. Daha önceki kitabı gibi samimiyetle yazılmış bir kitaptı. Sanki yazarın yanındaymışım ve oturmuş sohbet ediyormuşuz gibi aktı kitap. Ferzan Özpetek'in yaşamına bir süreliğine konuk oldum. Eminim kitabı okuyan tüm okurla aynı hisse kapılmışlardır. 


Patti ile ilgili kelamlarını söyledim burada zaten. Kahve kokusu eşliğinde yapılmış bir hayat hikâyesiydi. Her gün gittiği kafenin kapanacağını öğrenince Patti nasıl üzüldüyse ben de öyle üzüldüm. Kafe sahibinin dükkanını kapatmadan önce Patti'nin yıllar yılı oturduğu masasını ve sandalyesini Patti'nin evine yollamasının nasıl hoşuma gittiğini anlatamam. Dün Bostancı sahil yolundan geçerken benim de gençliğimde sık sık gittiğim Berkay Kafe'nin yerinde yerler estiğini görünce başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ne zamandır gitmemiştim Berkay'a. Kim bilir ne zaman kapandı? Kafe kalkmış, yerine İspark gelmiş. İçimde bir yerin cız ettiğini söylemem gerek. 


Ayın 4. kitabı olarak Neruda Vakası'nı okumaya karar vermiştim. Elime aldıysam da bir türlü kitabın içine giremedim. Kitap kötü olduğundan falan değil. Sanırım kitabın okuma sırası gelmemişti. Ben de çok zorlamadım ve Murathan Mungan'ın son kitabını elime aldım. Zaten okumak için sabırsızlanıyordum. Niyetim Harita Metod Defteri'ni okumak sonra bu kitaba geri dönmekti.


Neruda Vakası'na geri dönemediğimi anlamışsınızdır herhalde. Aralık ayının benim için ayırmış olduğu sürenin sonuna gelmiştim ne yazık ki! Murathan Mungan'ın önsöz niyetine yazdığı sayfaları üç-dört kez okudum. Her cümlesinde kendimi buldum, bir türlü o satırların esaretinden kurtulamadım. Şimdilerde kitabın sonlarına yaklaştım. Belli ki Harita Metod Defteri 2015 yılının son kitabı olacak. Okumamış olanlara ve Mungan severlere mutlaka bu kitabı da okumalarını tavsiye ederim. 

Eh, sevgili dostlar!

Aralık ayı kitaplarım gibi bu yazı da senenin son yazısı olabilir.
O yüzden her birinize ayrı ayrı güzel bir sene diliyorum. Her şeyin başı sağlık! O yüzden sağlıklı bir yıl olsun olur mu? 

8 Aralık 2015 Salı

Patti Smith: M Treni


''Siyah çayın kokusu Oz'daki gelincik tarlaları gibi bir etki yaratıyor, insanı sersemletiyordu sanki.''
                                                                                                                                                 M Treni


Farklı bir kadın Patti. 
Onun müzikleriyle büyümedim, ondan yaşça da küçüğüm.
Aynı kültürün insanı değiliz, muhtemelen aynı değer yargılarına da sahip değiliz. 
Patti'nin yol kenarlarında konakladığı otellerin hiçbirini kalmadım. O da benim yaşadığım coğrafyayı tanımıyor. Künefe hiç yememiştir hayatında, Zeki Müren'i bu halkın ne kadar çok sevdiğini anlayamaz, Heybeli de Heybeli'de yaşanacak bir mehtap da usunda en ufacık bir titreme yaratamaz. Yıllar önce  Amerika'ya yerleşen bir arkadaşım var. Bir konuşmamızda Türkiye'ye her gelişinde bavuluna atıp Amerika'ya götürdüğü Hacışakir sabunlardan bahsetmişti.
Onu anlamıştım. 
Onu sizin de anladığınızı biliyorum.


Peki, Patti'yi anladım desem?
Sadece kendimizden izler bulduğumuz yazarları ve kitapları mı seviyoruz?
Tek sebep bu olmasa gerek. 
Öyle olsa fantastik hikâyeleri, katilin peşinden koşturduğumuz polisiye romanları sevmezdik, değil mi?
Sanırım ruhumuza dokunan, kalbimizde bir yeri sızlatan kitapları daha özel bir yere koyuyoruz. Nefes almadan okuduğumuz ya da okuduğumuz bir paragraftan sonra hayallere daldığımız kitaplar böyle kitaplar.

M treni, herkesin seveceği bir kitap değil. 
Patti Smith de herkesin seveceği bir yazar değil zaten.
Bir açılıp bir kapanan, kırılmaya hazır bir dünyası var. Onu kitapta anlattığı gibi her gün gittiği Cafe 'Ino'da hayal edebiliyorum. Neredeyse kitabın her sayfasında kahve içiyor, kokusu burnuma dek geliyor. Defteri önünde açık. Beyaz sayfaya bakıyor. Yazmak için bir yerlerden başlaması lazım. Bazen ne kolaydır bazen de ne zordur bu. Tıpkı bizim gibi. Hayatı düz bir çizgide ilerlemiyor.
Bir hayalin peşine takılıp yola düşebiliyor. Sevdiği ve kaybettiği tüm aşklarını sahipleniyor. Ne büyük cesaret!


Aynı sizin ve benim gibi amaçsızca yürüyüşlere çıkıyor. Ayakları onu nereye götürürse oraya gidiyor. Rüyalarında kayboluyor, tanımadığı bir kovboyla sohbet ediyor. Annesini anne olduktan çok sonra bile anlamaya çalışıyor. İyi yazarların, iyi edebiyatın esiri oluyor. Bir kitapta okuduğu hayali bir objenin, bir mekanın peşine düşüyor. Fotoğraf makinesini elinden hiç düşürmüyor. 
Aynı yazarı sevdiğinizi fark ediyorsunuz. ''Aynı Murakami mi okumaktan keyif aldığımız?,'' diye soruyorsunuz kendinize. Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde aynı sizin gibi onun da kuyunun dibinde saatlerce oturduğunu düşününce elinizde olmadan şaşırıyorsunuz. Dünyanın bir ucundaki bu gerçek kadınla daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde buluştuğunuzu anlıyorsunuz; aynı dileğin içinde bir yerde.


Kitabı hâlâ bitirmedim. Ortalarındayım. Yavaş yavaş ilerliyorum. 
Kitabın başında Patti'nin rüyasında ortaya çıkan kovboy şöyle diyor Patti'ye: 
''Hiçbir şey hakkında yazmak o kadar da kolay değildir.''

Haklı değil mi sizce de?

30 Kasım 2015 Pazartesi

Kasımda Aşk Başkadır

Ah güzel Kasım!
Sanki benden habersiz, sessizce yanımdan geçtin.
Kıyamadım, dokunamadım sana.

Geçen cumartesi günü sabahın köründe yataktan kalktım. Bir gece önceden evdekileri örgütlemiştim. Eğer hafta sonu ağaçların yapraklarını döktükleri bir yere gitmezsek, hafta içinde bir gün ben kendim gidecektim. Sözlerim istediğim etkiyi uyandırmış olmalı ki, yataktan kalkmak zor gelse de hep birlikte evden dışarı çıktık.


Her şey bizi eyleme geçmekten alıkoyan o kapının ardında değil mi zaten?
Saat 07.30'u az geçmişti ki Polonezköy'e vardık. Etrafta kimsecikler yoktu. Meydandaki kahveler yeni yeni açılıyordu. Etraf daha önce anlattığım gibi terk edilmiş köpeklerle doluydu. İnsan ister istemez tedirgin oluyor. Tek başıma olsaydım, sonbaharı da dökülen yaprakları da bir kenara bırakır eve dönerdim.

Meteoroloji lodosla ilgili uyarısını bir gece önceden yapmıştı. ''Fırtına çıkacakmış.'' dedi Selçuk. Kendimi eski bir filmin içinde hissettim o an. ''Olsun.'' dedim. ''Rüzgâr çığlık atmadan döneriz evimize.

Yanımızda minik yeğenim olduğundan ağır aksak ama keyif içinde yürüdük. Tam da düşündüğüm gibi yapraklar çoktan dallarını terk etmişti. Toprak yol, ayaklarımın altından kayıyor, çam ağaçlarının kokusu burnuma geliyordu. Hani bir yerde olmaktan çok mutlu olduğunuzu nadiren fark ettiğiniz anlar vardır ya, işte öyle onlardan biriydi o gün Polonezköy'de yaşadığımız an.
Çocuklarla yeni yapılmış yolda konuşarak yürüdük, sokak köpeklerini sevdik.

Kasım ayının çok hızlı geçtiğini düşünsem de, 2015'in aralıktan önceki son ayında aradığım huzuru buldum.
Bir kenara ayırmış olduğum kitaplarımı okudum.
Hedefimi tam olarak tutturamadım ama hedef dediğin nedir ki?
Dilediğim gibi kendimi programlamış, oğlumla aylaklık yaptığım keyifli zamanların dışında kitap okumalarımla, yazıp çizmelerimle hoşça vakit geçirmiştim. Birkaç film seyretmeyi bile başardım. Tuhaf bir şekilde yapmayı hedeflediğim her şeyi yapamamış olmama rağmen, bilgisayarımın başına oturup kasım ayının kritiğini yaptığım şu an gerçek anlamıyla bir memnuniyet içindeyim.

Hafta sonlarının dingin ruhunu seviyorum.

Kasım ayında hangi kitapları okumak istediğimi burada ilan etmiştim.
Stephen King'den yazar adaylarına tavsiyelerde bulunduğu ''Yazma Sanatı'', daha önce hiç okumadığım bir yazarın ''Bir Zamanlar Hayat Bizimdi'' isimli kitabı, koşma konusuna aklıma taktığım için motivasyonumu devam ettirmek adına aldığım ''Koşmak İçin'', Charles Dickens'den ''Gece Yürüyüşü'' ve son olarak Simone de Beauvoir'dan ''Olgunluk Çağı1'' kitapları okuma listemi oluşturuyordu. 

Stephen King'in kitabıyla ilgili notları bir blog yazısı olarak paylaştım bile. Okumak isteyenler kasım ayı arşivinin içinde yazıyı bulabilirler.


Okumaya ilk olarak ''Koşmak İçin''den başladım. Kitabı ara ara alıp okuyorum. Salondaki köşe sehpanın üstünde duruyor ve koşmayla ilgili zorlandıkça açıp göz gezdiriyorum. Sonuç itibariyle kitabı bitirmiş değilim. 


Sonraki kitabım sonbahardan armağan ılık günlerde başladığım Marian Izaguirre'ın ''Bir Zamanlar Hayat Bizimdi'' kitabı oldu. Kah çayımı alıp bahçede, kah salonda rahat koltuğumda, kah uykudan önce kitabı okudum. Sanırım yazarın anlattığı yaşları yaşadığımdan tıpkı hikayedeki gibi gençliğimin deli fişek günlerine, yazlıkta geçirilen iyot kokulu zamanlara ve yazların uzun gecelerine dönmem zor olmadı. Kırk yaşında hayata daha farklı baktığımdan kitabın her satırı benim içime dokundu. Kitap, farklı bir coğrafyada geçiyor ve farklı bir kültürden izler taşıyordu. Yine de kitabın sayfalarında gezinen his bana çok tanıdık geldi. Sonuç itibariyle kitabı çok severek okuduğumu söylemem gerek. 

Bu kitabın peşine Charles Dickens ve incecik kitabı ''Gece Yürüyüşü''nü okuyayım dedim; lakin ne mümkün! Bir türlü kitabın ilk beş sayfasını geçemedim. Satırlar üstüme üstüme geldi, kelimeler anlam kazanamadı. Kitabı bir kenara bıraktım ve yoluma devam ettim. 
Kasım ayı devam ediyordu ve benim listemde hâlâ okunmayı bekleyen kitaplar vardı. 

Araya hiç beklenmedik bir kitap girdi. Şimdilerde boyumu aşan bir işe kalkıştım ve bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Lütfen bu bir itiraf olarak algılanmasın; zira yapmaya çalıştığım işi yenilgiyi kabul edip bırakabilirim de! Kurgu da sorunlar yaşıyorum. 3.tekil kişi anlatımında bir türlü yazmak istediğim yazının içine giremiyorum. Bu yüzden de yazdıklarım samimi gelmiyor kulağıma. 

Çok sevdiğim bir arkadaşıma derdimi anlatınca şöyle dedi:
''Trendeki Kız''ın kurgusunu çok beğendim. Benim kafamda da senin kafandakine benzer sorular vardı ve kitap bana iyi geldi. Kafamdaki soruları giderdi. Sen de oku.''


Kitabı çok beğenerek okuduğum itiraf etmeliyim. Sorunuma çözüm oldu mu peki? Hayır. 

Yazmak başka bir şey! İnsanın kafasının karışması ve yazdıklarını beğenmemesi, yazdıklarını yırtıp yırtıp atması sanırım kaçınılmaz. Bu durumla başa çıkmanın tek yolu da yılmamak ve yazmaya devam etmek. Yine disiplin ve çok çalışmak karşıma çıktı. Her gün ayrı bir ruh haline bürünsem de buraya yazmak, günlüğüme yazmak ya da aklıma gelen bir şeyle ilgili yazmak bile iyi geldiğine göre yola devam!

Kasım ayının son ve beni en çok oyalayan kitabı Simone de Beauvoir'ın kitabı oldu. Olgunluk Çağı isimli iki ciltlik kitabın ilk bölümünü okumaya karar vermiştim. Çok önceleri alınmış bir kitaptı ve Simone de Beauvoir'ın yazı dili hoşuma gittiğinden okumak için heves ediyordum.

Yazarla Sartre'ın yirmili yaşlarından otuzlu yaşlarına kadar gelen dönemin anlatıldığı kitapta arka fonda zamanın politik olayları var. Okurken yazarın ve Sartre'ın düşüncelerine çok şaşırdım. Simone de Beauvoir'ın uzun yürüyüşlerinde kendimi buldum. Aslına bakarsanız bu kitabı burada uzun uzadıya anlatmak isterim. 
Kitabı okurken tek sıkıntım Payel Yayınları'nın romanı çok küçük puntolarla basmış olmasından kaynaklandı. Belki yeni bir baskı yapılsa bu sıkıntı ortadan kalkar. 

Evet! Kasım ayı bizim evde böyle geçti. 
Keşke ülke gündemi de daha güzel olsaydı da keyfimizden geçilmeseydi.

10 Kasım 2015 Salı

Stephen King'den yazmak üzerine beş öneri...

Stephen King'in yazmanın püf noktalarını okurlarına anlattığı kitabını okuyunca tabii ki aydınlanmadım. Yazarın kendisinin de söylediği gibi öyle bir şey yok zaten. Yazma aşkı ile tutuşanların hevesle okudukları bu kitapların en güzel yanı çok ünlü yazarların da zor yollardan geçtiğini, çok çalışarak ve yılmayarak bu işin üstesinden geldiğini öğrenmemiz.

Stephen King de şöyle diyor zaten: Başkaları için ya da çok ünlü olmak için yazmadım ben. Yazdım çünkü yazmayı çok seviyordum.


 Bakalım Stephen King ''Yazma Sanatı'' isimli kitabında ne anlatmış.

1) Yazmak nedir?

Stephen King yazmanın ''Telepati'' olduğunu söyler. Yazar, çatı katındaki çalışma odasında eski masasının önünde oturur. Yazmak için masanın başındadır ama aslında orada değildir. Her seferinde yazmaya ilk başladığı bodrum katında bulur kendini. Burası, bir sürü parlak ışığın, net imgelerin olduğu bir yerdir. Anlattığı bodrum katını yıllar içinde gün be gün kendisi için inşa etmiştir. Buradan uzağı görebilmeyi başarabilmektedir.

Şöyle der King yazar olmak isteyenlere: Kendi uzağı gören mekanınızı inşa edin. Bunu bir ağacın tepesinde veya Dünya Ticaret Merkezi'nin çatısında ya da Büyük Kanyon'un kenarında oluşturabilirsiniz. Robert McCammon bir romanında şöyle demiştir: Bu sizin kendi küçük kırmızı vagonunuz.
2) Yazmak için yapılması gerekenler nelerdir? 

Ah ne güzel bir soru değil mi? Keşke tüm sorularımız King'in vereceği altın bir anahtarla çözülebilse!

Şöyle diyor King: Yeteneklerinizi en iyi şekilde ortaya koyarak yazmanız için kendi alet kutunuzu oluşturmanızı ve sonra da onu hep yanınızda taşıyabilmek için gerekli kasları geliştirmenizi öneriyorum.
Alet kutusu imgesini gözünüzün önüne getirin şimdi. Nelerden bahsediyor yazar? İşin püf noktası burada aslında. Elbette yazar da emek vermeden hiçbir şeyin elde edilemeyeceğinin farkında ve bunu okurlarına söylüyor. 

''Yazarken doğru kelimelerini kullanın.'' diyor. Kibar olmak adına konuşma dilinde kullanılmayan kelimeleri yazınızın içine sokmayın. 
*** Fiiller, pasif görevler üstlenmesinler cümlelerinizde. Aktif olsunlar. Böylece ''bağra basılacak'' cümleler kurarsınız. 
*** Zarflardan durabildiğiniz kadar uzak durun. Zarfları kullanarak kuvvetlendireceğinizi düşündüğünüz cümleleri daha önce kurduğunuz paragraflarda güçlendirin.

''Sizden bütün istediğim elinizden gelenin en iyisini yapmanız ve zarf kullanmanın insanca, ama o dedi, bu dedi, diye yazmanın ilahi olduğunu unutmamanız.''
3) İyi yazmakla ilgili samimi bir itiraf duymak ister misiniz? 

Şöyle diyor King: ''Kötü yazıların çoğunun kökeninde korku yattığına ikna olmuş durumdayım. Kendisi için yazan insanların yazdığı yazılarda korkunun daha az olduğunu görüyorum. O yüzden bırakın korkularınızı ve yazın! 
4) Yazar olmak isteyenler nereden başlamalı?


Okumayan bir insanın yazar olmasının mümkün olmadığını düşünen King, eğer okumuyorsak yazma işini bir kenara bırakmamızı tavsiye ediyor. Eh, doğru söze ne denir?
Bir yazar olmak istiyorsanız, her şeyden önce yapmanız gereken iki şey var: çok okuyun ve çok yazın. Bildiğim bu iki şeyden kaçınmanın, kestirmeden gitmenin imkanı yok. 

5) Yazar olmak isteyen biri günde ne kadar zamanını yazmaya ayırmalıdır? 


Stephen King günde 2000 kelime yazmayı sevdiğini söylüyor. Gerçekten gerekli bir şey olmadıkça da bu sayıya ulaşmadan yerinden kalkmıyormuş. Peki bizim gibi yazma aşkıyla kavrulup ama bir türlü masanın başına oturamayanlar kaç kelime yazmalı?
Günlük bir hedefe kilitlenin. Ben sizlere günlük 1000 kelime yazmanızı öneririm. Haftada bir gün tatil yapma hakkı da veriyorum sizlere. Ama günde bin kelimeyi yazmadan yarattığınız yazı masasından kalkmayın sakın!

9 Kasım 2015 Pazartesi

Listesiz yaşayamam abi: Kasım ayında yapılacaklar...

Listeler yapmaya bayıldığımı bin defa falan söylemiştim buradan. Sanırım liste yapmak kadar liste yapmaktan hoşlandığımı söylemeyi de seviyorum. Yapacaklarımı gözden geçirip bunları listeler halinde önüme koyduğumda hayatım düzenli olacakmış ve listelediğim güzel şeylerin arasına hiçbir kötü ve istenmeyen şeyin göremeyeceğini düşünüyorum.

Neyse ne artık!



Kasım ayı için yapacaklarımın arasında ilk olarak Hindistan yazılarını tamamlamak var. İşin doğrusu gezi yazılarımı buraya koyduktan sonra istatistiklerden ne kadar okunmuşlar diye girip bakıyorum. Kitaplarla, gündelik hayatla ilgili yazdığım yazılardan çok daha az okunduklarını söyleyeyim. Oysa gezi yazılarını yazmak için diğer konularda yazdığım yazılara harcadığımdan çok daha fazla mesai harcıyorum. Bir yazı neredeyse bir günümü alıyor. Gezilen yerle ilgili yanlış bilgi vermemek için orada yazdığım yazılara göz gezdiriyorum, gidilen yerin tarihi ile ilgili yanlış bir bilgi vermemek için kontrol ediyorum, fotoğrafları tasnif ediyorum falan...
Gönül daha çok okunmalarını ister ama ne yapalım?
Buna da şükür.
Ne demiştim?

Yazmaktan mutlu oluyorum. Önemli olan da bu!

Hindistan yazılarını tamamlayınca kendim de zaman zaman dönüp bakabileceğim. Ben ne yapmışım vakti zamanında diye. En son sabahım 05.30'unda kalkıp Tac Mahal'e gitmiştim. Demek ki Agra'dayım. 

**** Şimdi Agra'dan çıkıp Jaipur'a doğru yola çıkma vakti. Red Fort'a gidecek ve size orayı anlatacağım. Jaipur'a ulaştığımız gece orada kalacağız. Jaipur, Marigold Oteli filminin çekildiği şehir.

**** Ertesi gün yine Jaipur'dayız ve benim de anlatacak çok şeyim var. Bu da kasım ayı yazılarından ikincisi olacak demek oluyor.

**** Son yazı Hindistan'da geçireceğimiz son günü anlatacak. Delhi'de olacağız. Belki son gün olması dolayısıyla Delhi'de geç uyanıp günün keyfini çıkaracağız. Ne de olsa ertesi sabah 04.00'de başlayacak dönüş yoluna çıkacağız. Hindistan seyahatim ile ilgili üç yazımı tamamladığımda bu gezi benim gönlümde de tamamlanmış olacak. 

**** Blogla ilgili uzun zamandır yaşadığım sorunlar var. Kasım ayının bu aksaklıkları giderdiğim ay olmasını istiyorum. Blogun ön ve ara yüzünde birtakım değişikliklere gideceğim. Özellikle ara yüzde yaşadığım sıkıntılar çok canımı sıkıyor. Bu meseleyi de halledersem, ''Vay be çok verimli bir kasım ayı geçirdim.'' diyebilirim.

Gelelim kasım ayında okuyacağım kitaplara... 

Kendilerini belirlemiş bulunmaktayım.

Biri koşmakla ilgili bir kitap. Ara ara açıp okuyorum. Motivasyon olması açısından faydalı olduğunu düşünüyorum.
Diğer kitaplardan bir tanesi Stephen King'in ''Yazmak'' üzerine yazdığı bir kitap: Yazma Sanatı. Öyle hoşuma gitti ki neredeyse bitirmek üzereyim. Altını çizdiğim satırları defterime geçirmek ve hatta bu konuyla ilgili bir blog yazısı yazmak planlarımın arasında.

Gündelik yaşama ait bir planım da var elbet. Ekim ayı boyunca tam 14 kez koşu antrenmanı yapmışım. Bu benim için çok güzel bir rakam. Toplamda 80 km'lik yol tepmişim, ter dökmüşüm. Kendi kendime başarılarımın devamını diliyorum. Kasım ayının ilk koşu antrenmanını da yapmış bulunmaktayım. Bakalım bu ay neler yapacağım? 

Son olarak bu ay itibariyle yaz tatilimizde yolumuzu nereye düşüreceğimize karar vermemiz gerekiyor. Bir an önce biletler alınmalı ve kalınacak yer ayarlanmalı.

31 Ekim 2015 Cumartesi

Ekim ayında neler oldu? Hayatımız nasıl geçti? Ve pek tabii ne okuduk?

Ekim ayını kapatıp Kasım ayına giriş yapmak üzere olduğumuza inanamıyorum.

Evet, evet! İnanamıyorum!

Ne yapayım?

Çünkü günler ve aylar ve yıllar ben daha planladıklarımı yapamadan geçip gidiyor.

Şimdi de öyle oldu.
Günler birbirini kovaladı. Çok sevdiğim o şehre, Paris'e gittim. Geldiğim gün evde birkaç saat geçirip Hindistan'a yollandık. Bunları anlatmıştım size zaten. Geldikten hemen sonra, ''Paris, zaten her daim aklımda!'' diyerek hemen Hindistan notlarını yazmaya başladım.

İş vardı, Kuzey'i uzun zamandır göremediğim için özlem vardı, evde beni bekleyen işler vardı.
Hepsi halledilir şeylerdi değil mi?
Evde ve işte zaten işler olacağına varıyordu. Kuzey'i de ne kadar özlemiş olursam olayım yanındaydım artık. Hem nasıl olsa aynı gün içinde büyük bir kavgaya tutuşur, sonra da yine barışırdık.
Tutulamaz, dizginlenemez bir enerjiyle Hindistan notlarını yazmaya başladım. Sanırım peş peşe dört- beş yazı yazdım. Resmen kendimle gurur duyuyordum. Yazdıkça yazasım geliyordu ve üstüne üstlük yazdıkça hafifliyor, mutlu oluyordum.

Derken hepimizin bildiği Ankara'daki patlama oldu. Tüm enerjim, ülkeye ve kendime olan inancım yerle bir oldu. İnsanlar patır patır öldürülürken ben yazı yazarak hafiflemeye çalışıyordum. Profil karartmanın da canı cehennemeydi açıkçası. Her Allahın günü profil karartmaktan ve umutsuzluğun içinde yaşamaya mahkum edilmekten bıkmış usanmıştım.

Ekim ayının onuncu günündeydik.
Sevdiğim Ekim kana bulanmıştı.

Sonraki günler herkes gibi ben de sustum. Susmam gerektiğinden, sosyal medya silahşorlerinin ona buna, her şeye burunlarını sokmasından dolayı değildi suskunluğum. Söyleyecek bir şey kalmadığındandı. Böyle zamanlarda hep hissettiğim duygu yine yanı başımda belirdi. Babamı ve çocukluğundan öldüğü güne kadar yaşamaya mecbur bırakıldığı politikacılara karşı hissettiği kızgınlığı hatırladım.
''Geldim, gidiyorum, hala aynı adamlar bizi yönetmeye çalışıyor.'' deyişi artık unutmaya yüz tutan sesiyle kulaklarımda canlandı.
Aynı kaderi ben de yaşıyordum. Bu ülkede bir şeyler kolay değişmiyordu.

Açık konuşmak gerekirse kafamı dağıtmanın bir yolunu bulmaya çalıştım. Düşündükçe kötü oluyordum. Facebook'a her girişimde paylaşılanları görüp ben de kafa göz birilerine girmek istiyordum. O yüzden oradan da biraz uzak durdum.

Kitaplara sarıldım yine. O kadar çok okunacak kitap vardı ki evde zaten. Nereden başlayacağımı bile bilmiyordum. Sevinçle aldığım bir sürü kitap rafta başka kitapların arasına karışmış bekliyordu ve o kitaplara karşı aldığım günkü heyecanı hissetmiyordum.


Ekim ayının benim için en güzel yanı Kuzey'in okulu ile beraber yarı yürüyüş yarı koşuya başlamış olmam oldu. Sabahları onunla beraber çıkıyor ve onu servise bindirir bindirmez ben de yürümeye başlıyordum. Nedense koşmayı hayal ediyordum. Böyle şeyleri sıkça yaparım ben. Kendimle bir derdim vardır nedense. Rahat rahat otururken hayatıma yeni icatlar sokar, onların peşinden koşarken de kendimi harap ederim.

Belki bu sebepten belki de yazarların öz yaşam öykülerine olan merakımdan kitap rafına elimi uzatıp Murakami'nin koşmakla ilgili yazdığı kitabı yerinden oynattım. Daha önce bu kitabı okumuştum. Okumadığım bir sürü kitap varken yine aynı kitabın satırlarında mı gezinecektim? Evet! Çünkü ruhumun ihtiyacı olan şey buydu.

Murakami: Koşmasaydım Yazamazdım
Kitabın satır satır altını çizdim, her sabahki koşma antrenmanlarım sırasında Murakami'nin koşmakla ilgili söylediklerini düşündüm. Bir işe yaradı mı bilmiyorum ama Ekim ayını koşmakla ilgili azmim açısından başarılı bulduğumu söylemem lazım. Birkaç dakika hiç durmadan koşabiliyorum artık. Bu da hiç yoktan iyi bir şeydir.

Murakami'nin peşinden ne okumam gerekiyordu?
Salondaki köşe sehpanın üstünde, duvara yaslanmış ince konsolun üstünde hatta geniş orta sehpanın üstünde bile yığın yığın kitap duruyordu. Yukarı kata çıkıp kitapların olduğu odaya hiç bakmadım bile.

Birkaç gün önce aldığım bir kitabı okumayı uygun gördüm. Milena Busquets adlı bir yazarın ''Bu da Geçecek'' adlı kitabı. Kırk yaşındaki bir kadının annesinin ölümünün ardından hem kırk yaşına gelmiş olmakla, hem annesini kaybetmekle hem de hayatının aşkını ve odağını bulamamasıyla ilgili bir kitaptı. Ülkenin puslu havasına da uygun bir ismi vardı üstelik.


Elime aldığım gibi bitirdiğim bir kitap oldu. Yaşı yaşıma, boyu boyuma, kadının yaşadıkları da tam anlamıyla olmasa da yaşadıklarıma denk düşüyordu. Anlatmak istediklerini anlayabiliyordum. İşte bu kısmı içime çok işledi. Kadını ve yaptıklarını hiç yargılamadan okudum. Sanırım kahraman sırf kırk yaşında olduğundan tüm yaptıklarını mazur gördüm.

Bu iki kitabın bitişiyle beraber Ekim ayının ortalarına gelmiştim. Sabah işe gidiyor, akşamüstü eve geliyor, biraz Kuzey'le sohbet ediyor, derslerine hafiften yardım ediyor, sonra da kitabımı alıp bir köşede okuyordum. Sabahın kör bir saatinde Kuzey'le birlikte kalktığımdan gece ondan sonra yatağın yolunu tutuyordum. Sonunda çok düzenli bir hayatım olmuştu. Tek sorun bana fazla zamanın kalmamasıydı.

Başka bir kitabı elime almanın zamanı gelmişti. Okunacak onca kitabım yokmuş gibi Akasya Alışveriş Merkezi'ne gittiğim bir gün kapağına bayılarak aldığım bir kitabı okumaya başladım. Fantastik bir hikayenin içinde erimek, kaybolmak istiyordum.

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları- Ransom Riggs
İthaki Yayınları sert kapaklı nefis bir kitap basmıştı. Kapaktaki fotoğraf özgün baskının da aynısıydı ve çok çarpıcıydı. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları tam aradığım kitaptı. İlk sayfasını çevirmem ile hikaye akmaya başladı. Çeviri çok iyiydi. Aksayan, insanı rahatsız eden hiçbir unsur yoktu. Çevirmenin yazarın ruhunu anladığı açıkça ortadaydı. Gel gör ki satır sonuna gelen tüm kelimeler yanlış yerlerinden ayrılmıştı. Bir iki kelime olsa okuyucunun canını sıkmaz bu durum ama ne yazık ki bu hatalar iyi niyet sınırlarını geçecek kadar fazlaydı. Okuyucu ya yazara da çevirmene de büyük saygısızlık olduğunu düşündüm bu derece özensizliğin. Hikayede sona yaklaştıkça çocuklar için yazılmış basit bir hikayeye dönmeye başladı. Hikayenin sonunu merak etsem de serinin diğer kitaplarını okuyup okumayacağımı düşünüyorum açıkçası.

Fantastik bir kitabı da okumuş, ruhumu ucundan bilinmeyen diyarlarda gezdirmiş olmanın hafifliğiyle Oscar Wilde'ın yaşamına burnuma sokmaya karar verdim. Yazarların hayatını merak etmekten kendimi alamıyorum. Bir de işin içinde Paris varsa değmeyin keyfime.

Peter Ackroyd ilk defa okuduğum bir yazar. Oscar Wilde'ın Son Vasiyeti de okunmayı hak eden bir kitap. Çok beğenerek okudum. İnce bir kitap olmasına rağmen uzunca bir zaman üstünde oyalandım. Bir dolu satırın altını çizdim, üstünde düşündüm, defterime not ettim. Hemencecik okunan bir kitap olduğunu söylemem mümkün değil; en azından benim için öyle bir okunma süreci olmadı.
Peter Ackroyd- Oscar Wİlde'ın Son Vasiyeti
Yeni bir kitabı seçme sürecine gelmiştim. Oscar Wilde'ın zorlayan hayatının peşinden kafamı birazcık dinlendiren bir kitap okumak istiyordum. Alıp almamak konusunda karasız kaldığım bir kitabı arkadaşımla buluştuğum bir öğleden sonra kitapçıdan aldım. Evde okunacak hiç kitap yoktu sanki.

Bu kitabı okumak ile okumamak arasında kararsızdım. Aslı Perker'in daha önce iki kitabını okumuş, ikisini de çok sevmiştim. Sufle ve Başkalarının Kokusu zevkle okuduğum iki kitap olmuştu. Sufle'nin birkaç şehirde geçen olay örgüsünü çok sevmiştim. ''Başkalarının Kokusu''nu ise birbirlerine bağlanan hayatların hikayesindeki incelikten ötürü keyifle okumuştum. Düşünülmüş, iyi kurgulanmış bir kitaptı. Bu kitabın ismiyse bir tuhaftı: Bana Yardım Et.


Kitabı hemen almamamın sebebi sanırım ismiydi. Yine de dayanamadım ve aldım. Açık söylemem gerekirse anlatım tarzını farklı buldum. Öykünün dışında bir anlatıcı vardı ve yaşananları, yaşanacakları ya da bizim bilmediğimiz ayrıntıları dışardan bir ses olarak bize anlatıyordu. Kitabı okurken sık sık Rusça dublajlı bir filmi seyrediyormuşum izlenimine kapıldım.
Biri devamlı şöyle cümleler ediyordu.
''Aslı, daha sonra düşündüğünde o konunun nereden geldiğini anlayacaktı. Şimdilik biraz daha beklemesi gerek!''
Ya da
''Kahraman hep engelli değildi elbette ama Aslı nereden bilecekti bir engellinin hissettiklerini?''
Bunlar elbette kitaptan cümleler değil ama bu ses kitabın içinde böyle konuşup dururken ona susmasını söylemek istedim. Ne yazık ki ben bu sesi hiç sevmedim. Aslı Perker kitaplarında alışkın olduğum ve aradığım başka bir tat vardı. O ise bu kitabın içinde değildi. 


Ayın en son kitabını seçmek için evin içinde bir müddet dolaştım, karar vermek için birkaç kitap karıştırdım. Nihayetinde birkaç ay önce aldığım bir kitabı okumaya karar verdim: Gazeteci Çocuk.
Yazarın çocukluk anılarına dayanarak yazdığı kitabı okurken çok duygulandım. Çocukluğun o yumuşak, kırılgan patikalarında kah yürüdüm, kah koşturdum. Yazarın kendi öz yaşam öyküsünden çokça detayın bulunduğu öykü kekeme bir çocuğun onikinci yaşını anlatıyor. Hikayeyi dinlerken Memphis'in ara sokaklarında geziyor, beyazlarla siyahlar arasındaki ayrımcılığa tanıklık ediyoruz. 

2015 Ekim'ini de bitirmiş oluyoruz böylece. 
Bakalım Kasım ayı neler getirmiş bize...