kitap kokusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap kokusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2015 Salı

Stephen King'den yazmak üzerine beş öneri...

Stephen King'in yazmanın püf noktalarını okurlarına anlattığı kitabını okuyunca tabii ki aydınlanmadım. Yazarın kendisinin de söylediği gibi öyle bir şey yok zaten. Yazma aşkı ile tutuşanların hevesle okudukları bu kitapların en güzel yanı çok ünlü yazarların da zor yollardan geçtiğini, çok çalışarak ve yılmayarak bu işin üstesinden geldiğini öğrenmemiz.

Stephen King de şöyle diyor zaten: Başkaları için ya da çok ünlü olmak için yazmadım ben. Yazdım çünkü yazmayı çok seviyordum.


 Bakalım Stephen King ''Yazma Sanatı'' isimli kitabında ne anlatmış.

1) Yazmak nedir?

Stephen King yazmanın ''Telepati'' olduğunu söyler. Yazar, çatı katındaki çalışma odasında eski masasının önünde oturur. Yazmak için masanın başındadır ama aslında orada değildir. Her seferinde yazmaya ilk başladığı bodrum katında bulur kendini. Burası, bir sürü parlak ışığın, net imgelerin olduğu bir yerdir. Anlattığı bodrum katını yıllar içinde gün be gün kendisi için inşa etmiştir. Buradan uzağı görebilmeyi başarabilmektedir.

Şöyle der King yazar olmak isteyenlere: Kendi uzağı gören mekanınızı inşa edin. Bunu bir ağacın tepesinde veya Dünya Ticaret Merkezi'nin çatısında ya da Büyük Kanyon'un kenarında oluşturabilirsiniz. Robert McCammon bir romanında şöyle demiştir: Bu sizin kendi küçük kırmızı vagonunuz.
2) Yazmak için yapılması gerekenler nelerdir? 

Ah ne güzel bir soru değil mi? Keşke tüm sorularımız King'in vereceği altın bir anahtarla çözülebilse!

Şöyle diyor King: Yeteneklerinizi en iyi şekilde ortaya koyarak yazmanız için kendi alet kutunuzu oluşturmanızı ve sonra da onu hep yanınızda taşıyabilmek için gerekli kasları geliştirmenizi öneriyorum.
Alet kutusu imgesini gözünüzün önüne getirin şimdi. Nelerden bahsediyor yazar? İşin püf noktası burada aslında. Elbette yazar da emek vermeden hiçbir şeyin elde edilemeyeceğinin farkında ve bunu okurlarına söylüyor. 

''Yazarken doğru kelimelerini kullanın.'' diyor. Kibar olmak adına konuşma dilinde kullanılmayan kelimeleri yazınızın içine sokmayın. 
*** Fiiller, pasif görevler üstlenmesinler cümlelerinizde. Aktif olsunlar. Böylece ''bağra basılacak'' cümleler kurarsınız. 
*** Zarflardan durabildiğiniz kadar uzak durun. Zarfları kullanarak kuvvetlendireceğinizi düşündüğünüz cümleleri daha önce kurduğunuz paragraflarda güçlendirin.

''Sizden bütün istediğim elinizden gelenin en iyisini yapmanız ve zarf kullanmanın insanca, ama o dedi, bu dedi, diye yazmanın ilahi olduğunu unutmamanız.''
3) İyi yazmakla ilgili samimi bir itiraf duymak ister misiniz? 

Şöyle diyor King: ''Kötü yazıların çoğunun kökeninde korku yattığına ikna olmuş durumdayım. Kendisi için yazan insanların yazdığı yazılarda korkunun daha az olduğunu görüyorum. O yüzden bırakın korkularınızı ve yazın! 
4) Yazar olmak isteyenler nereden başlamalı?


Okumayan bir insanın yazar olmasının mümkün olmadığını düşünen King, eğer okumuyorsak yazma işini bir kenara bırakmamızı tavsiye ediyor. Eh, doğru söze ne denir?
Bir yazar olmak istiyorsanız, her şeyden önce yapmanız gereken iki şey var: çok okuyun ve çok yazın. Bildiğim bu iki şeyden kaçınmanın, kestirmeden gitmenin imkanı yok. 

5) Yazar olmak isteyen biri günde ne kadar zamanını yazmaya ayırmalıdır? 


Stephen King günde 2000 kelime yazmayı sevdiğini söylüyor. Gerçekten gerekli bir şey olmadıkça da bu sayıya ulaşmadan yerinden kalkmıyormuş. Peki bizim gibi yazma aşkıyla kavrulup ama bir türlü masanın başına oturamayanlar kaç kelime yazmalı?
Günlük bir hedefe kilitlenin. Ben sizlere günlük 1000 kelime yazmanızı öneririm. Haftada bir gün tatil yapma hakkı da veriyorum sizlere. Ama günde bin kelimeyi yazmadan yarattığınız yazı masasından kalkmayın sakın!

9 Kasım 2015 Pazartesi

Listesiz yaşayamam abi: Kasım ayında yapılacaklar...

Listeler yapmaya bayıldığımı bin defa falan söylemiştim buradan. Sanırım liste yapmak kadar liste yapmaktan hoşlandığımı söylemeyi de seviyorum. Yapacaklarımı gözden geçirip bunları listeler halinde önüme koyduğumda hayatım düzenli olacakmış ve listelediğim güzel şeylerin arasına hiçbir kötü ve istenmeyen şeyin göremeyeceğini düşünüyorum.

Neyse ne artık!



Kasım ayı için yapacaklarımın arasında ilk olarak Hindistan yazılarını tamamlamak var. İşin doğrusu gezi yazılarımı buraya koyduktan sonra istatistiklerden ne kadar okunmuşlar diye girip bakıyorum. Kitaplarla, gündelik hayatla ilgili yazdığım yazılardan çok daha az okunduklarını söyleyeyim. Oysa gezi yazılarını yazmak için diğer konularda yazdığım yazılara harcadığımdan çok daha fazla mesai harcıyorum. Bir yazı neredeyse bir günümü alıyor. Gezilen yerle ilgili yanlış bilgi vermemek için orada yazdığım yazılara göz gezdiriyorum, gidilen yerin tarihi ile ilgili yanlış bir bilgi vermemek için kontrol ediyorum, fotoğrafları tasnif ediyorum falan...
Gönül daha çok okunmalarını ister ama ne yapalım?
Buna da şükür.
Ne demiştim?

Yazmaktan mutlu oluyorum. Önemli olan da bu!

Hindistan yazılarını tamamlayınca kendim de zaman zaman dönüp bakabileceğim. Ben ne yapmışım vakti zamanında diye. En son sabahım 05.30'unda kalkıp Tac Mahal'e gitmiştim. Demek ki Agra'dayım. 

**** Şimdi Agra'dan çıkıp Jaipur'a doğru yola çıkma vakti. Red Fort'a gidecek ve size orayı anlatacağım. Jaipur'a ulaştığımız gece orada kalacağız. Jaipur, Marigold Oteli filminin çekildiği şehir.

**** Ertesi gün yine Jaipur'dayız ve benim de anlatacak çok şeyim var. Bu da kasım ayı yazılarından ikincisi olacak demek oluyor.

**** Son yazı Hindistan'da geçireceğimiz son günü anlatacak. Delhi'de olacağız. Belki son gün olması dolayısıyla Delhi'de geç uyanıp günün keyfini çıkaracağız. Ne de olsa ertesi sabah 04.00'de başlayacak dönüş yoluna çıkacağız. Hindistan seyahatim ile ilgili üç yazımı tamamladığımda bu gezi benim gönlümde de tamamlanmış olacak. 

**** Blogla ilgili uzun zamandır yaşadığım sorunlar var. Kasım ayının bu aksaklıkları giderdiğim ay olmasını istiyorum. Blogun ön ve ara yüzünde birtakım değişikliklere gideceğim. Özellikle ara yüzde yaşadığım sıkıntılar çok canımı sıkıyor. Bu meseleyi de halledersem, ''Vay be çok verimli bir kasım ayı geçirdim.'' diyebilirim.

Gelelim kasım ayında okuyacağım kitaplara... 

Kendilerini belirlemiş bulunmaktayım.

Biri koşmakla ilgili bir kitap. Ara ara açıp okuyorum. Motivasyon olması açısından faydalı olduğunu düşünüyorum.
Diğer kitaplardan bir tanesi Stephen King'in ''Yazmak'' üzerine yazdığı bir kitap: Yazma Sanatı. Öyle hoşuma gitti ki neredeyse bitirmek üzereyim. Altını çizdiğim satırları defterime geçirmek ve hatta bu konuyla ilgili bir blog yazısı yazmak planlarımın arasında.

Gündelik yaşama ait bir planım da var elbet. Ekim ayı boyunca tam 14 kez koşu antrenmanı yapmışım. Bu benim için çok güzel bir rakam. Toplamda 80 km'lik yol tepmişim, ter dökmüşüm. Kendi kendime başarılarımın devamını diliyorum. Kasım ayının ilk koşu antrenmanını da yapmış bulunmaktayım. Bakalım bu ay neler yapacağım? 

Son olarak bu ay itibariyle yaz tatilimizde yolumuzu nereye düşüreceğimize karar vermemiz gerekiyor. Bir an önce biletler alınmalı ve kalınacak yer ayarlanmalı.

31 Ekim 2015 Cumartesi

Ekim ayında neler oldu? Hayatımız nasıl geçti? Ve pek tabii ne okuduk?

Ekim ayını kapatıp Kasım ayına giriş yapmak üzere olduğumuza inanamıyorum.

Evet, evet! İnanamıyorum!

Ne yapayım?

Çünkü günler ve aylar ve yıllar ben daha planladıklarımı yapamadan geçip gidiyor.

Şimdi de öyle oldu.
Günler birbirini kovaladı. Çok sevdiğim o şehre, Paris'e gittim. Geldiğim gün evde birkaç saat geçirip Hindistan'a yollandık. Bunları anlatmıştım size zaten. Geldikten hemen sonra, ''Paris, zaten her daim aklımda!'' diyerek hemen Hindistan notlarını yazmaya başladım.

İş vardı, Kuzey'i uzun zamandır göremediğim için özlem vardı, evde beni bekleyen işler vardı.
Hepsi halledilir şeylerdi değil mi?
Evde ve işte zaten işler olacağına varıyordu. Kuzey'i de ne kadar özlemiş olursam olayım yanındaydım artık. Hem nasıl olsa aynı gün içinde büyük bir kavgaya tutuşur, sonra da yine barışırdık.
Tutulamaz, dizginlenemez bir enerjiyle Hindistan notlarını yazmaya başladım. Sanırım peş peşe dört- beş yazı yazdım. Resmen kendimle gurur duyuyordum. Yazdıkça yazasım geliyordu ve üstüne üstlük yazdıkça hafifliyor, mutlu oluyordum.

Derken hepimizin bildiği Ankara'daki patlama oldu. Tüm enerjim, ülkeye ve kendime olan inancım yerle bir oldu. İnsanlar patır patır öldürülürken ben yazı yazarak hafiflemeye çalışıyordum. Profil karartmanın da canı cehennemeydi açıkçası. Her Allahın günü profil karartmaktan ve umutsuzluğun içinde yaşamaya mahkum edilmekten bıkmış usanmıştım.

Ekim ayının onuncu günündeydik.
Sevdiğim Ekim kana bulanmıştı.

Sonraki günler herkes gibi ben de sustum. Susmam gerektiğinden, sosyal medya silahşorlerinin ona buna, her şeye burunlarını sokmasından dolayı değildi suskunluğum. Söyleyecek bir şey kalmadığındandı. Böyle zamanlarda hep hissettiğim duygu yine yanı başımda belirdi. Babamı ve çocukluğundan öldüğü güne kadar yaşamaya mecbur bırakıldığı politikacılara karşı hissettiği kızgınlığı hatırladım.
''Geldim, gidiyorum, hala aynı adamlar bizi yönetmeye çalışıyor.'' deyişi artık unutmaya yüz tutan sesiyle kulaklarımda canlandı.
Aynı kaderi ben de yaşıyordum. Bu ülkede bir şeyler kolay değişmiyordu.

Açık konuşmak gerekirse kafamı dağıtmanın bir yolunu bulmaya çalıştım. Düşündükçe kötü oluyordum. Facebook'a her girişimde paylaşılanları görüp ben de kafa göz birilerine girmek istiyordum. O yüzden oradan da biraz uzak durdum.

Kitaplara sarıldım yine. O kadar çok okunacak kitap vardı ki evde zaten. Nereden başlayacağımı bile bilmiyordum. Sevinçle aldığım bir sürü kitap rafta başka kitapların arasına karışmış bekliyordu ve o kitaplara karşı aldığım günkü heyecanı hissetmiyordum.


Ekim ayının benim için en güzel yanı Kuzey'in okulu ile beraber yarı yürüyüş yarı koşuya başlamış olmam oldu. Sabahları onunla beraber çıkıyor ve onu servise bindirir bindirmez ben de yürümeye başlıyordum. Nedense koşmayı hayal ediyordum. Böyle şeyleri sıkça yaparım ben. Kendimle bir derdim vardır nedense. Rahat rahat otururken hayatıma yeni icatlar sokar, onların peşinden koşarken de kendimi harap ederim.

Belki bu sebepten belki de yazarların öz yaşam öykülerine olan merakımdan kitap rafına elimi uzatıp Murakami'nin koşmakla ilgili yazdığı kitabı yerinden oynattım. Daha önce bu kitabı okumuştum. Okumadığım bir sürü kitap varken yine aynı kitabın satırlarında mı gezinecektim? Evet! Çünkü ruhumun ihtiyacı olan şey buydu.

Murakami: Koşmasaydım Yazamazdım
Kitabın satır satır altını çizdim, her sabahki koşma antrenmanlarım sırasında Murakami'nin koşmakla ilgili söylediklerini düşündüm. Bir işe yaradı mı bilmiyorum ama Ekim ayını koşmakla ilgili azmim açısından başarılı bulduğumu söylemem lazım. Birkaç dakika hiç durmadan koşabiliyorum artık. Bu da hiç yoktan iyi bir şeydir.

Murakami'nin peşinden ne okumam gerekiyordu?
Salondaki köşe sehpanın üstünde, duvara yaslanmış ince konsolun üstünde hatta geniş orta sehpanın üstünde bile yığın yığın kitap duruyordu. Yukarı kata çıkıp kitapların olduğu odaya hiç bakmadım bile.

Birkaç gün önce aldığım bir kitabı okumayı uygun gördüm. Milena Busquets adlı bir yazarın ''Bu da Geçecek'' adlı kitabı. Kırk yaşındaki bir kadının annesinin ölümünün ardından hem kırk yaşına gelmiş olmakla, hem annesini kaybetmekle hem de hayatının aşkını ve odağını bulamamasıyla ilgili bir kitaptı. Ülkenin puslu havasına da uygun bir ismi vardı üstelik.


Elime aldığım gibi bitirdiğim bir kitap oldu. Yaşı yaşıma, boyu boyuma, kadının yaşadıkları da tam anlamıyla olmasa da yaşadıklarıma denk düşüyordu. Anlatmak istediklerini anlayabiliyordum. İşte bu kısmı içime çok işledi. Kadını ve yaptıklarını hiç yargılamadan okudum. Sanırım kahraman sırf kırk yaşında olduğundan tüm yaptıklarını mazur gördüm.

Bu iki kitabın bitişiyle beraber Ekim ayının ortalarına gelmiştim. Sabah işe gidiyor, akşamüstü eve geliyor, biraz Kuzey'le sohbet ediyor, derslerine hafiften yardım ediyor, sonra da kitabımı alıp bir köşede okuyordum. Sabahın kör bir saatinde Kuzey'le birlikte kalktığımdan gece ondan sonra yatağın yolunu tutuyordum. Sonunda çok düzenli bir hayatım olmuştu. Tek sorun bana fazla zamanın kalmamasıydı.

Başka bir kitabı elime almanın zamanı gelmişti. Okunacak onca kitabım yokmuş gibi Akasya Alışveriş Merkezi'ne gittiğim bir gün kapağına bayılarak aldığım bir kitabı okumaya başladım. Fantastik bir hikayenin içinde erimek, kaybolmak istiyordum.

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları- Ransom Riggs
İthaki Yayınları sert kapaklı nefis bir kitap basmıştı. Kapaktaki fotoğraf özgün baskının da aynısıydı ve çok çarpıcıydı. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları tam aradığım kitaptı. İlk sayfasını çevirmem ile hikaye akmaya başladı. Çeviri çok iyiydi. Aksayan, insanı rahatsız eden hiçbir unsur yoktu. Çevirmenin yazarın ruhunu anladığı açıkça ortadaydı. Gel gör ki satır sonuna gelen tüm kelimeler yanlış yerlerinden ayrılmıştı. Bir iki kelime olsa okuyucunun canını sıkmaz bu durum ama ne yazık ki bu hatalar iyi niyet sınırlarını geçecek kadar fazlaydı. Okuyucu ya yazara da çevirmene de büyük saygısızlık olduğunu düşündüm bu derece özensizliğin. Hikayede sona yaklaştıkça çocuklar için yazılmış basit bir hikayeye dönmeye başladı. Hikayenin sonunu merak etsem de serinin diğer kitaplarını okuyup okumayacağımı düşünüyorum açıkçası.

Fantastik bir kitabı da okumuş, ruhumu ucundan bilinmeyen diyarlarda gezdirmiş olmanın hafifliğiyle Oscar Wilde'ın yaşamına burnuma sokmaya karar verdim. Yazarların hayatını merak etmekten kendimi alamıyorum. Bir de işin içinde Paris varsa değmeyin keyfime.

Peter Ackroyd ilk defa okuduğum bir yazar. Oscar Wilde'ın Son Vasiyeti de okunmayı hak eden bir kitap. Çok beğenerek okudum. İnce bir kitap olmasına rağmen uzunca bir zaman üstünde oyalandım. Bir dolu satırın altını çizdim, üstünde düşündüm, defterime not ettim. Hemencecik okunan bir kitap olduğunu söylemem mümkün değil; en azından benim için öyle bir okunma süreci olmadı.
Peter Ackroyd- Oscar Wİlde'ın Son Vasiyeti
Yeni bir kitabı seçme sürecine gelmiştim. Oscar Wilde'ın zorlayan hayatının peşinden kafamı birazcık dinlendiren bir kitap okumak istiyordum. Alıp almamak konusunda karasız kaldığım bir kitabı arkadaşımla buluştuğum bir öğleden sonra kitapçıdan aldım. Evde okunacak hiç kitap yoktu sanki.

Bu kitabı okumak ile okumamak arasında kararsızdım. Aslı Perker'in daha önce iki kitabını okumuş, ikisini de çok sevmiştim. Sufle ve Başkalarının Kokusu zevkle okuduğum iki kitap olmuştu. Sufle'nin birkaç şehirde geçen olay örgüsünü çok sevmiştim. ''Başkalarının Kokusu''nu ise birbirlerine bağlanan hayatların hikayesindeki incelikten ötürü keyifle okumuştum. Düşünülmüş, iyi kurgulanmış bir kitaptı. Bu kitabın ismiyse bir tuhaftı: Bana Yardım Et.


Kitabı hemen almamamın sebebi sanırım ismiydi. Yine de dayanamadım ve aldım. Açık söylemem gerekirse anlatım tarzını farklı buldum. Öykünün dışında bir anlatıcı vardı ve yaşananları, yaşanacakları ya da bizim bilmediğimiz ayrıntıları dışardan bir ses olarak bize anlatıyordu. Kitabı okurken sık sık Rusça dublajlı bir filmi seyrediyormuşum izlenimine kapıldım.
Biri devamlı şöyle cümleler ediyordu.
''Aslı, daha sonra düşündüğünde o konunun nereden geldiğini anlayacaktı. Şimdilik biraz daha beklemesi gerek!''
Ya da
''Kahraman hep engelli değildi elbette ama Aslı nereden bilecekti bir engellinin hissettiklerini?''
Bunlar elbette kitaptan cümleler değil ama bu ses kitabın içinde böyle konuşup dururken ona susmasını söylemek istedim. Ne yazık ki ben bu sesi hiç sevmedim. Aslı Perker kitaplarında alışkın olduğum ve aradığım başka bir tat vardı. O ise bu kitabın içinde değildi. 


Ayın en son kitabını seçmek için evin içinde bir müddet dolaştım, karar vermek için birkaç kitap karıştırdım. Nihayetinde birkaç ay önce aldığım bir kitabı okumaya karar verdim: Gazeteci Çocuk.
Yazarın çocukluk anılarına dayanarak yazdığı kitabı okurken çok duygulandım. Çocukluğun o yumuşak, kırılgan patikalarında kah yürüdüm, kah koşturdum. Yazarın kendi öz yaşam öyküsünden çokça detayın bulunduğu öykü kekeme bir çocuğun onikinci yaşını anlatıyor. Hikayeyi dinlerken Memphis'in ara sokaklarında geziyor, beyazlarla siyahlar arasındaki ayrımcılığa tanıklık ediyoruz. 

2015 Ekim'ini de bitirmiş oluyoruz böylece. 
Bakalım Kasım ayı neler getirmiş bize...

24 Ağustos 2015 Pazartesi

İtiraf Ediyorum: Jaume Cabre

Hayata bakışımızı değiştiren, yaşamı anlaşılır kimi zaman da katlanılabilir kılan yegane şeylerin başında geliyor kitaplar. Ne zaman başka dilde konuşulan bir şehrin kitapçılarında gezinsem dilimize çevrilmemiş nice kitap ve yazar olduğunu görüp, biraz hüzünlenirim. Sanki dilimize çoktan çevrilmiş onca kitabı, hadi biraz daha dürüst olayım kitapçılardan toplayıp eve getirdiğim kitapların tümünü okumuşum gibi. Bir hayata tüm kitapları sığdıramamak ne acı. Bu dünyadan göçüp gitmenin en kötü yanının okunacak kitapları okuyamamak, yeni yazarlarla tanışamamak, yeni hayatlara yol alamamak olduğunu düşünürüm.



"Sanatsal güzelliğin bir kez tadına varıldığında hayat değişir. Monteverdi Korosunu bir kez dinlediğinde hayatın değişir. Vermeer'i yakından bir kez gördüğünde hayatın değişir; bir kez Proust'u okuduğunda aynı kişi değilsindir artık. Neden dersen onu bilmiyorum."


Yukarıdaki paragraf çoğumuzun edebiyattan, resimden, heykelden ve müzikten bu kadar keyif alırken, hissettiğimiz bu duygunun adını koyamamızı açıklıyor gibi. Belki bir çoğumuz bu sebepten blog yazıyoruz: Okuduklarımız ya da ilgi alanlarımız bizi değiştirdiği ve kendimize benzeyenleri aradığımız için. 

     

     Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaptan sadece birkaç satırlık bir paragrafı paylaştım burada. Kaldı ki okuduğum kitabı tek bir paragrafın birkaç cümlesi içine hapsetmem kitaba büyük bir haksızlık olur.

        İlk defa Türkçe'ye çevrilen Katalan yazar Jaume Cabre'nin kitapçı raflarında yerini alan kitabından bahsediyorum: İtiraf Ediyorum
Kapağındaki fotoğrafın özgünlüğünden kitap kurdu birçok insanın dikkatini çekecek olan bu kitap ne yazık ki kitap evlerinin çok satanlar rafında durmuyor. Şimdilik o raflar pazarlama gurularına ayrılmış vaziyette. 

     Mayıs ayındaki Lizbon seyahatimizde kitapçılarda gezinirken bu kitaba denk gelmiştik. Kapağındaki kısa pantolonlu çocuğun bir kitaplığın üst rafına parmak uçlarında yükseldiği ve bir kitabı raftan almaya alıştığı görseli unutmak mümkün değil. Neyse ki bizde de aynı güzel kitap kapağı ile yayınlandı.

     Kitapta öyle güzel bir hikaye anlatılıyor ki, iyi kitap okurlarının hepsine bu kitabı okuyun demekten kendimi alamayacağım. Uyarmadan de edemeyeceğim: Sekiz yüz küsur sayfalık bir kitaptan bahsediyoruz. Kitabın yazımında farklı bir tekniğin uygulandığını da mutlaka söylemek gerek; zira bir paragrafın ortasına kadar hikayenin günümüzde geçen bir kısmını okurken, ikinci satırda yedi yüz yıl öncesine gidiyoruz. Yazar, kesinlikle uyanık ve kendini kitaba veren okur istiyor. Bu hikâyenin hakkını vermek için okuyucunun da ruhunu kitaba teslim etmesi şart. Bence kitabın en zor kısmını ilk seksen sayfa oluşturuyor. Bu kısmı dikkatle okuyup, yazarın size verdiği ip uçlarını iyi tahlil ederseniz, sizi tatminkar bir okuma bekliyor. Bundan emin olabilirsiniz.

     Kitap boyunca Adrià Ardèvol'ün gün gün ilerleyen yaşamına tanıklık ediyoruz. Üstelik hayattaki en büyük hatasının kendi ailesi içinde doğmak olduğunu düşünüyor. Antikacılık yapan despot bir baba ile eşinin ölümünden sora kendini kocasının işlerine adayan bir annenin sevgisizliğinin içinde, duygulardan ve çocukça gereksinimlerden çok ''şeylerin'' dünyasında yaşayan Adria'nın hikayesi uzun bir geçmişe uzanıyor. Neredeyse yedi yüz yıl öncesine tarihlenen bir kemanla, Adria'nın boynunda taşıdığı madalyon bizi yıllar boyunca süregelen yolculuklara götürüyor. Kemanın ve madalyonun dokunduğu her elin, her yüreğin ayrı bir hikâyesi var ve bu hayatların hepsi bir yerlerde birbirlerine dokunuyorlar. 
Bu kadar uzun bir zaman diliminin içinde II.Dünya Savaşı  ve Hitler'in Yahudi soykırımı da yerini alıyor. Adria ile Sara'nın huzura ermeyen aşkına tanıklık ediyoruz. 
İflah olmaz bir romantik olmamdan olsa gerek, her öykünün mutlaka bir aşka dokunmasını istiyorum. 
Ve evet, ne yazık ki mutlu aşk yok!

     İnsanlık kötülük yapmaktan vazgeçmiyor. Aynı günümüzde olduğu gibi çoktan eskimiş, bir kenara atılmış onca yıl içinde de hep kötülüğün hüküm sürdüğünü görüyor insan. Kalbi, iyilikten çok kötülüğe teslim etmek daha kolaymış gibi.

Huzuru bir türlü bulamayan tek arkadaşı Bernat için şöyle diyor Adria:
"Büyük ihtimalle bütün ölümlüler gibi mutluluğun yanında olduğunu göremiyor çünkü onun gözlerini yakan, erişemeyecek olduğu. Bernat, fazlasıyla insana özgü."

Birbirimizi anlamadığımız, huzuru elimizin tersiyle ittiğimiz şu günlerde James Cabre kötülüğün romanını yazmış ve sizi temin ederim ki bunu nefis yapmış.

11 Nisan 2015 Cumartesi

Çocuklara yazdırmayı sevdiren 3 kitap

Kuzey, -şükürler olsun ki-, okuyan bir çocuk. Yeni sisteme göre 5. sınıf öğrencisi; yani ortaokullu. İlkokulda daha çok kitap okuyordu. Kitap okumasını destekleyen mucize kabilinden bir ilkokul öğretmeni oldu. ''Kitap Kurdu'' adını verdikleri bir kitapçığa günü gününe okuduklarını yazardı.

Şimdi daha yoğun bir okul hayatı yaşıyor. Kitap okuması için evde onu çok desteklesek de kimi zaman eline aldığı kitabı okurken uyuyakalıyor.

Geçen seneden beri derlerde en büyük sıkıntıyı Türkçe dersinde yaşadık. Bu okul senesinin 2. dönemine bir de kompozisyon yazma stresi eklenince her şey tamamlanmış oldu.

Ben Kuzey'in yazdığı öyküleri ve konularını çok beğeniyorum. Yazdıklarını yaratıcı buluyor. Yazdıklarındaki naif tadı, en çok yazdıklarını diyaloglarla doldurmasını seviyorum.
Diyalog yazmak çok zordur, en azından benim için.
Oysa Kuzey için öyküler ve hayat konuşmalardan ibaret.

Çocuklar nasıl kompozisyon yazarlar? Öykü yazmaya yol göstermek için yazılmış kitaplar var mı?


Açıkçası biz Kuzey'le oturup Türkçe çalışmıyoruz. Elbette test alıp çözüyor zaman zaman ama bu pek üstünde durduğumuz bir konu değil. Daha çok kısacık öyküler ve kompozisyonlar yazıyoruz.

Kompozisyon yazmayı geliştirmek ve öykü yazmayı öğrenmek için hangi kitaplardan yararlanıyoruz?


  • Bu konuyla ilgili Kuzey'i geliştirecek ilk kitabı Türkçe Öğretmeni tavsiye etti. Benim daha önceden adını duymadığım ve kitapçılarda gözüme çarpmamış bir kitaptı. Biz de kitabı internet yoluyla edindik. 


Mustafa Işık tarafından yazılmış olan kitap, ''Çağır Hayal Kuşunu, Tamamlasın Öykünü'' ismini taşıyor. Kitabın içinde başlangıçları yapılmış, ilk paragrafları yazılmış öyküler bulunuyor. İlk paragraftan sonrası çocuğun hayal gücüne kalmış. Kuzey öyküleri tamamlamaya başladı bile.




  •  Diğer kitabın adı: Genç Yazarın Seyir Defteri.


Üstünde, ''Yazar Olmak İsteyenler için El Kitabı'' yazıyor. Daha ne olsun değil mi?
İş Bankası Yayınları'ndan çıkan bu kitap, içindeki renkli sayfalar, yazmaya nereden başlanacağı ile ilgili ip uçları ve resimlerle çocukların hayal gücünü uçuracak bir kitap. Biz bu kitabı aldıktan sonra hikâyenin konusunu uzun uzun düşündük. Sonunda beklemediğimiz anda konumuz karşımıza çıktı.
Evet! Bu kitabı beraber doldurmayı düşünüyoruz.





  •  Geriye kaldı anlatacak son kitap :) 


Bu kitap da nefis! benim çocukluğumda böyle kitaplar olmadığı için bazen kıskançlık krizine kapılıyorum. Neyse ki Kuzey'le beraber eksik kaldığım konuların üzerinden geçebiliyorum.
Bu kitabın iki yazar: Mavisel Yener ve Aytül Akal
Kitabın ismi: Öykü Yazmayı Seviyorum

Kitap, Bilgi Yayınevi'nden çıkmış. Kitabın içinde örnek oluşturacak öyküler var. Bu öyküleri okuduktan sonra Öykü Dedektifleri giriyor işin işine ve yol gösteriyor. Sonra da sıra kendi öykünü yazmaya geliyor.


2 Nisan 2015 Perşembe

Çocuk Edebiyatında günlük tarzında yazılmış kitaplar


Çocukken en sevdiğim yayın evlerinin başında Serhat Yayınları gelirdi. Buradan çıkan kitaplara bayılır, okurken kendimden geçerdim. Geçenlerde kitaplığımı gözden geçirirken o zamanlardan kalmış birkaç çocukluk kitabıma denk geldim. Elimde kalanları da bir törenle Kuzey'le teslim ettim. 

Bazen çocukluğum çok yakınımdaymış gibi geliyor, bazen de hatırlamakta zorlandığım kadar uzak. 

Şimdi Kuzey'le beraber yeni yayın evleri ve yeni yazarlarla tanışıyorum. Çocuk kitaplarının zenginliğini görünce de şaşırıp kalıyorum. Ne zaman bir kitapçının kapısından içeri girsek, çocuk kitaplarının satıldığı bölüme gidip, orada uzun uzun vakit geçiriyoruz. Kitap seçerken benim dikkatimi çeken kitapları da alıyoruz, Kuzey'in istediklerini de. Bazen bir ödev için okuması gereken kitaplar oluyor. Bu kitaplardan bize sürpriz yapan ve hayretler içinde bırakan çok kitap çıkıyor. 

''Kolaysa Ağlama''da bu kitaplardan biri. Kuzey'in Türkçe Projesi için günlük tarzında yazılmış kitaplar okunması istendiğinde bu kitap da listenin içindeydi. İlk önce kitabı o okudu ve bayıldım diye bana anlattı. Söylediğine göre mutlaka okumalıymışım. 

Ben de dayanamadım tabii. Bu kadar güzel dediği ve okumam için ısrar ettiği bir kitabı okumamazlık edemezdim. İki gün önce elime aldığım kitabı aynı günün akşamında bitirdim. O kadar akıcı bir dilde yazılmıştı ve çocukların duygularına öyle güzel yer verilmişti ki ben de Kuzey gibi kitabı bitirdiğimde çok beğendim. 

8. sınıfa giden, iki yıl önce babasının kaybetmiş bir gencin günlüğü olan kitapta, Mert'in yeni bir okula başlamasıyla beraber yaşadığı zorluklar, bir türlü arkadaş edinememesi, annesiyle olan sorunları ve çocuğu olan tüm ailelerin başından eksik olmayan SINAV kaygısı anlatılmış. 

Kuzey daha 5. sınıfta. Şimdilik başında bir SINAV kaygısı yok. Zaman zaman ödevlerden, zaman zaman öğretmenlerinden, zaman zaman da arkadaşlarından dert yanıyor. Ben fark etmesem de büyüyor, ben de buradayım ve bir bireyim demeye çalışıyor. 

Suzan Geridönmez'in yazdığı kitabı okurken en çok yarattığı karakterlerin gerçekliğini sevdim. Mert'in annesi ile yaşadığı diyalogların benzerleri bizim evde de yaşanıyor. 
Ne yazık bir ülke gerçeği olan SINAV kaygısı her evde yaşamın gerçeklerinden biri haline geldi. Oturup düşünmek, aslında hayatın bir sınavdan ibaret olmadığını fark etmek için hoş bir kitap. 

Son olarak bu da hayata dair küçük bir not olsun benden: Kuzey artık aşk hikâyeleri duyunca pis pis sırıtıyor.!!!


20 Mart 2015 Cuma

Sevgili Günlük


Sabahleyin telefonum uzun uzun çaldı. Yukarı kattaydım. THY ile yaptığımız uçuşlarımız bir türlü mil hesabımıza işlenmediği için uçak biletlerinin numarasını bulmakla meşguldüm. Zor iş tabii. E-postalardan çıkarırım diyordum, sonra biletlerin çıktısının olduğunu hatırladım. ''Hadi!'' dedim. ''Boşu boşuna fazladan bir çıktı alıp, dünyayı yok etmek için fazladan bir adım atma!''

THY kontuarındaki çalışanın yapması gereken şeyi yapmadığı için uğraşıp duruyoruz şimdi. Bir de uçuş Lufthansa ile yapılan ortak bir uçuş olduğu için kalkıp THY bürosuna gitmek gerekecek. Selçuk bu işi üstlendi.

Telefon can arkadaşımdanmış. Çok hasta bu aralar. Şu herkesin yakalandığı ve kurtulmanın çok zor olduğu griple uğraşıyor. Gece rüyasında beni görmüş. Bir türlü dilinden o kelime dökülmedi ama ölmüşüm anladığım kadarıyla.
''Bir şeyim yok!'' dedim. ''Ateşlenmişsindir sen gece!''

''Yok.'' dedi. ''Biraz daha iyiyim.''

''Bu aralar çok kasvetliyim ben. Onun hissetmişsindir sen.'' dedim.
Birilerinin senin için endişelenmesi ve seni sevmesi güzel şey.
''Kırk yaşıma geliyorum ya ben bu mayıs'' dedim. ''Ondan bunalımdayım.''

Yaş otuzbeş, yolun yarısı; peki ya kırka ne demeli?



Bu blogda ben bir zamanlar 35 yaşıma girdiğimi de yazmıştım. Zamanın böyle çaktırmadan akıp gitmesi çok sinir bozucu.
Bunalıma falan giremeyeceğim, o da başka mesele. Zamanım yok. Hızla akıp giden zamana inat zamanımı boşuna harcayamayacağım.

Dün gittiğim Yazı Evi bana iyi geldi. Bir masanın etrafında toplanmayı, birbirimize yazdıklarımızı okumayı ve yetkin birinin yazdıklarımız hakkında konuşması iyi geliyor. Kapıdan dışarı çıktığımda kendimi çok güçlü hissediyorum. Etrafımdaki kalabalığı dağıtmak, sokaktaki her dükkana girip içimdeki tüm saklı kelimeleri hediye etmek falan geliyor içimden.

Sonra geçiyor elbette!

Yine de bugünün fena bir gün olmayacağını hissediyorum. Sevdiğim bazı şeylerin sevilmeyi ne kadar da hak ettiğini fark etmek iyi geliyor. Bunu düşünmeme sebep evdeki canlı varlıklar değil :) Onlar hep sevilesi zaten...
Lizbona Gece Treni hala beni ilk okuduğum günkü gibi etkiliyor. Yine saklı cümleler kafamda, gözlerimin önünde dolaşıyor, yine ben de yazma isteği uyandırıyor.

Doğum günüm için bu sefer güzel bir pasta istiyorum. Üstüne hayallerimi koyayım :)
Hımm, bir de Lizbon'a biletlerimi aldım. Bu sefer uçağın kaçta kalktığını adım kadar iyi biliyorum.

2 Ocak 2015 Cuma

Yeni yıl herkese kutlu olsun!

Yeni yıla yeni bir defterle başladım.



Yılbaşı gecesini bizimle geçiren aile eşrafının bir kısmı gecenin sabaha yürüyen saatlerinde yanımızdan ayrıldı. Geri kalanları sağolsun evin büyüğü babaanne odalara serpiştirdi. Salondaki koltuklardan büyük olanına Kuzey'in kıymetlisi amcası serildi, diğerine Kuzey. 
Kuzey'in suratında nasıl mutlu bir ifade!

Ertesi sabah uzun süren bir kahvaltı masasına oturduk. Bildiğiniz onun bunun dedikodusunu yaptık.
Öğleden sonra önce amca kalktı gitti, sonra hala.
Neyse ki kuzen bizde kaldı.
Kuzey'in mutluluğu hâlâ devam etmekte yani.



2015'in Ocak ayına girmiştik işte.
Mutfakta kendime güzel demlenmiş bir bardak çay aldım. Yeni yılın ilk gününde başlayacağım kitaba karar verdim. Salondaki koltuğun köşesindeki sehpada duran kelime kavanozumu da kolumun altına sıkıştırdım.
Kitaplarla dolu çalışma odamıza çıktım. evin sen sevdiğim odası burası.
Camdan bakıldığında yemyeşil çimleri ve yolun kenarına sıralanmış çam ağaçlarını görüyorum.
Odanın hâlâ eksikleri var ama yine de kendimi sık sık bu odada buluyorum.

Neyse, defterlerimin üst üste yığılı durduğu dolabın cam kapağını açtım. Hangi defteri çekip alsam diye bir müddet düşündüm. Kolay iş değil! Her türlü defter var o cam kapağın altında.
Birkaç defteri yokladım. Kapağını açıp, sayfalarına elimi dokundurdum.
Yine siyah kaplı Moleskine defterlerden birini seçtim.
Moleskine defterleri çok seviyorum.



Sonra yeşil Chesterfield koltuğumuza oturdum.
Bu koltuğu da çok seviyorum.
Dizlerimin üstüne bir yastık yerleştirdim.
Defteri de üstüne koydum.
Kavanozdan ilk harfi çektim.
''Dinle!'' çıktı.
Başladım yazmaya.

Ocak ayının ilk gününün akşamı yazarak ve okuyarak başladı.
Bu sene biraz daha çok ''dinlemeye'' karar verdim.
Herkese mutlu bir yıl diliyorum.

9 Eylül 2014 Salı

Yaz boyunca neler okudum diye merak eden var mı?


Yaz güzel geçti. Uzun zamandır burada anlatıp durduğum Edinburgh gezisi anlattığım kadar uzun sürmedi. Bu güzel şehrin ardından Liverpool'a gittik. Beatles'ın şehrini çok sevdim. Sonra Manchester'da bir gün geçirdik. Sonraki gün Londra yolunda oğlanın gözünü boyamak için Oxford ve son olarak Londra! Bu saydıklarımın hepsi 7-8 gün süresinde oldu.

Sonra evde tatilimize devam ettik. Ne yazık ki Selçuk'la seyahat günlerimiz iş dolayısıyla çakıştı ve bana da evde dinlenme zamanı doğmuş oldu. Bu açığı bundan sonraki sonbahar- kış döneminde kapatacağıma söz veriyorum.

Peki bu arada evde neler okudum? Benim açımdan verimli bir dönemdi. Aklımda kalan birkaç kitabı sizinle paylaşayım.


Evden her çıktığında kitapçı uğrayan bir insan tipi var karşınızda. Her kitapseverin paylaştığı sıkıntıları ben de paylaşıyorum. Her seferinde evde okunacak bunca kitap varken, başka kitap almayacağım diyorum ama sözümü tutamıyorum. 
Evde yaşadığım diğer arkadaşlar da aynı. Selçuk da Kuzey de benim gibi kitap almaktan geri durmuyorlar. 

Yukarıdaki fotoğraflar da böyle seferlerden birine ait. Marguerite Yourcenar ve Doğu Öyküleri benim kendime aldığım kitaplardan biri. Salonun ortasındaki sehpada duruyor. Ara ara elime alarak öykü öykü okumayı planlıyorum. Böyle yapınca öyküler daha çok aklımda kalıyor gibi hissediyorum. İlk öyküsünü okudum ve çok beğendim. Feridun Andaç'ın da önerdiği bu kitabı sonbahar günlerinde okuyup bitireceğim. 
Virginia Woolf'un ''Bir Yazarın Günlüğü'' ismiyle çıkan günlükleri de merak ettiğim kitaplar arasında. Şöyle bir göz gezdirdim. Bir günlük gibi okumam gerektiğine karar verdim. Bu kitabı da elimi attığımda dokunabileceğim bir uzaklığa yerleştirdim. 


Ikea'lı fakirin öyküsünü okudum. Eğlenceli bir hikâye olmakla birlikte, pek de güzel bulmadım kitabı. Sabun köpüğü gibiydi. Yaz esintisi gibi geldi ve geçti.


Bu kitabı da mı beğenmedin diye sorabilirsin bana?
Ne yazık ki evet!
Tadından yenmeyen Jane Austen kitaplarının yanında ''Aşk ve Arkadaşlık'' bana çok kuru geldi.  Ne aşk ne de arkadaşlık kısmı kitabı kurtaramadı. Bitirene kadar içim bayıldı desem yalan söylememiş olurum.

Hızımızı Tadacaksınız- Dave Eggers

Aradığımı bulamadığım bir kitap daha. Yaz boyunca çok huysuzmuşum sanırım. Tuhaf bir konusu olan ve bir türlü bir yere varamayan bir kitaptı. Okudukça sayfalar ilerlemiş gibi gözükse de konu bir türlü ilerlemedi. Ortalarında bir yerlerde daha fazla dayanamayarak bir kenara bıraktım. Vicdan azabı çekerek kitapla göz göze geliyorum. Derin bir nefes alırsam kaldığım yerden devam edip, rafa kaldıracağım.


Bir dolu başarısız denemenin üzerine macera arayışlarımı bir kenara bıraktım ve kitaplığımdan okunmamış bir Paul Auster kitabı çektim. Doğru limandaydım. Rastlantıların hayatımızdaki önemini anlatıyordu Paul Auster her zamanki nefis yazım diliyle. Kitabı okurken içim mutlulukla doldu. Kesinlikle iddia ediyorum ki Kırmızı Kitap, insanın ne zaman bir sayfasını açsa içinde kendinden bir parça bulabileceği nefis bir kitap. 


Paul Auster'dan ayrılamadım. Bir tane daha Paul Auster okumak istedim. İdefix'in bir kampanyasında bütün Paul Auster kitaplarını almıştım. Hangisini okusam diye düşünürken Lale Abla, ''Yanılsamalar Kitabını oku!'' dedi. 
İyi ki okumuşum. Bu aralar elim gibi Paul Auster kitaplarına doğru gidiyor. Bakalım hangi ara elime hangi kitabını geçireceğim. Daha okunacak kitaplarının olması çok güzel.

Hayalperest!

Yakın bir arkadaşımın yıllar önce büyük oğluna alıp okuttuğu, Kuzey'le aynı yaşıt kızına da mutlaka okutmayı düşündüğü bu kitap, onun Kuzey'e hediyesi. Kuzey'den önce ben okumak istedim. 
Kitap hayalperest bir çocuğun yaşamını anlatıyor. Gerçek bir yaşam öyküsü deyip kitabın büyüsünü bozmayayım. Sonu nefis. Sakın kitabın arka sayfasını çevirip, sonuna göz atayım demeyin. 
Çocuk ya da yetişkin fark etmez. Mutlaka ama mutlaka okuyun!

J.K.Rowlings ve Guguk Kuşu.

Biraz rahat bir okuma yapayım dedim. Bu kitap J.K.Rowlings'ın Robert Galbraith mahlasıyla yazdığı bir dedektiflik kitabı. İngiltere'de geçiyor. Ben çok beğenerek okudum. Dedektiflik romanı sevenlerin deneyebileceği bir kitap; zira Rowlings dedektifimizin maceralarının süreceğini söylüyor kitabın sonunda. 



Yazımın, sonbaharımın hatta yaşamımın en güzel kitaplarından biri diyeceğim belki de bu kitap için: Moskova'da Yanlış Anlama.
Son derece güzel anlatılmış, hiçbir dönem edebi değerini yitirmeyecek naif bir konu. Simone de Beauvoir'in kendi yaşam öyküsünden satır araları taşıyan bir anlatı. Daha önce de bir yerlerde söylemiştim, yine söylüyorum: ''Kitabı bitirdiğimde Simone de Beauvoir'a sarılmak istedim.''
Keşke kitap daha uzun olsaydı, keşke Simone de Beauvoir'ın sözcükleri devam etseydi.
Yakında yapacağım Paris seyahatine Beauvoir kitaplarından biriyle gitmek istiyorum.
Bu kitabın çevirisi için neden Türk okuru bu kadar bekledi bilmiyorum. 
Acaba Türkçe'ye çevrilmemiş başka kitapları da var mı?


Son günlerde böyle keyifli okumalar yapınca ağzımın tadını bozmamaya karar verdim. Okunmak için belki de yıllardır bekleyen bir kitabı çektim raftan. Albert Camus'yu ve Yabancı isimli kült kitabını benim size anlatmama gerek yok sanırım. 
Hemen edinin ve okuyun. Benim gibi kitabın inceliğinden korkmayın. 
Evet! İnce kitaplar beni korkutuyor. 


Pek tabii, korkunun ecele faydası yok!
Sıra Sadık Hidayet'e ve Kör Baykuş'a geldi.
Bitince onu da yazarım size!

6 Temmuz 2014 Pazar

Pazar sabahı güncesi: Aynı Yıldızın Altında....




Konusunu bilmeden aldığım kitaplardan biriydi John Green'in kitabı. D&R'da en çok satanların içinde devamlı gözüme çarpıp duruyordu. Kitap almak konusunda sınır tanımadığım zaten aşikar, bu kitabı internetten yaptığım bir alışveriş esnasında sepetin içine atıverdim. 

Son birkaç haftadır Alexander McCall Smith'in İş Bankası Yayınları'nın yayımladığı ''İskoçya Sokağı 44 Numara'' serisini okuyordum. Yakın zamanda kısa bir Edinburgh seyahati var. Böyle olunca niyet ettim bu seriden bir kitabı okumaya. İlk kitapta ne olduğunu anlamadım, kitabı sevip sevmediğime karar bile veremedim; kitapla ilgili hissettiğim yegane his, beni bunaltan şu dönemde bana çok iyi geldiği ve beni rahatlattığıydı. 44 Numaralı apartman sakinlerinin hikâyeleri anlatılıyordu ve insanların dürüstlüğü ve ön yargısızlığı hayalini kurduğum dünyanın giriş bileti gibiydi. İlk kitabı bitirdikten sonra yukarıda anlatmaya çalıştığım şeyi kendime sordum: Sevdim mi ben bu kitabı?
Bu soruyu sorduğumda iş yerimde masamın arkasında oturuyor ve sıkılan canımın sebebini bulmaya çalışıyordum. İnsanların mutlu olmak için neye ihtiyacı var? 
Sonra masamdan kalktım, çantamı koluma takıp arabaya atladım. yirmi dakika içinde Kadıköy'ün beni büyüleyen ve çocukluğumu anımsatan kalabalığının içine dalmıştım. İş Bankası Yayınları'na girdim ve serinin ikinci kitabını satın aldım. ''Kahve Öyküleri''ni alıp, Cafer Erol'a bir çay içmek için giderken kendimi rahatlamış ve sakin hissediyordum. 

Ben böyle kitabı sorgularken serinin üçüncü ve dördüncü kitaplarını da İdefix'te sipariş edip okudum. 
Sıradaki diğer iki kitabı da yarın kargo kapıma getirecek. Demek ki ''İskoçya Sokağı 44 Numara'' serisini sevdim ben. Yine de kitaptan kopamamamın yegane sebebinin serinin en küçük kahramanı Bertie olduğunu söylemem gerekiyor. Üstün zekalı altı yaşındaki bu küçük kahramana sevdalandım diyebilirim ve büyüme evresinden uzak duramıyorum. 

Serinin ilk dört kitabı bitip de, ne okuyacağım diye düşünürken sehpanın üzerinde yığılı duran John Green'in ''Aynı Yıldızın Altında'' isimli kitabını aldım. İlk birkaç sayfa içinde de konuya girmiş bulunduk. Kitabın ortalarında IG'ye bir fotoğraf koyup, ne yapsam acaba dedim. Kitabı okumaya devam mı, tamam mı? 
Yazının buradan sonrası ''spoiler'' içerir mi bilemem, kitabı okumayı ya da filme gitmeyi düşünenler yazıyı okumaya burada bırakabilirler; yine de zannederim ki bu kitaba benim gibi hiç bilmeden başlayanlar yoktur. Kanserli çocukların konu edildiği bir kitabın sonunun ne olacağı da pekala başından bellidir. Niyetim hasta insanların yaşamlarının çok kısa süreceğini söylemek ya da kesin yargılarda bulunmak değil. Fakat bir hastalık sürecinin ne kadar zorlayıcı olduğunu da hepimiz biliyoruz. 

Ağzımda lafı böyle eveleyip geveliyorum çünkü kanserli iki genç çocuğun hastalıkla ilgili başka kişilerin yaptıkları yorumlara karşı düşündükleri ve yorumları beni sessiz kalmaya zorluyor. 
Dün akşam gece saat 2.30 da kitabımı bitirdim. Kuzey yanı başımda uyuyordu. Tüm gün öylesine yorulmuştu ki, vücudu hafif hafif titriyordu. Gözümden yaşların dökülmesine engele olamıyordum. İki kez kalkıp yüzümü yıkadım. Burnumu boşalttım. Kitabı bırakıp, yarın bitirmem de elbette seçeneklerim arasındaydı ama çoktan başlamış olan yeni güne kitabın sonunun getireceği ertelenmiş hüzünle başlamak istemiyordum.
En son böyle gece yarısında ağlayarak bitirdiğim kitap, Erdal Öz'ün ''Gülünün Solduğu Akşam'' kitabıydı. Lise yıllarımdaydım. Kitabı bitirdikten sonra sabaha kadar ağlamaya devam etmiştim. 

Kitabı okumayı yarıda kesmeyip, sonuna kadar geldiğim ve bana sorulacak olursa çok zor bir hastalığın içinde insan olmayı bırakmayıp, tm güzelliklerini görmeye çalışarak yaşamaya çalışan Hazel Grace ve Augustus'un anlamlı hikâyesini okuduğum için mutluyum. Her şeyi anladığımızı düşünüp, her konu hakkında fikir sahibi olduğumuzu düşünsek de, hayatta bilmediğimiz ve bilmemeyi yürekten istediğimiz onlarca acı var. 

Bence yazarın yazdığı kitap, hasta ailelerin çocuklarına, yaşamlarına ve ailelerin kalplerinde taşıdığı ''metin olma'' durumuna son derece soğukkanlı bir şekilde ışık tutmuş. Göz yaşlarımı, hıçkırıklarımı tutamamama rağmen, kitabı son derecE trajik ya da acıklı diye nitelendiremeyeceğim. 
Bana sahip olduğum her şeye şükretmem için unuttuğum bir kapıyı araladığım için iyi ki okumuşum diyorum bu kitabı.

P.S.1: Filme gitmeyi kesinlikle düşünmüyorum. 
P.S.2: Herkese sağlık dolu bir ömür diliyorum.


24 Haziran 2014 Salı

İskoçya Notları: Edinburgh hazırlıkları!

Seyahatimize az bir zaman kaldı. Önüme defterimi açmamdan, orada burada dağınık duran notları toparlamamdan, otel-uçak çıktılarını dökmemden anlıyorum bunu. Bir de işten-güçten çok sıkıldım. Kim ne derse desin, İstanbul yoruyor insanı. Bu şehirde çalışıyor olmak zor geliyor bana. Trafiği bile başka bir kenara koydum artık! En çok yoran, yıldıran İstanbul'un hoyrat insanları!

Çek git diyeceksiniz buralardan! Olmuyor! Ben de diyorum kocaya, dinlemiyor!
Şimdilik burada yaşamaya devam! Sızlanmamak gerektiğini bilerek, ama sızlanarak!

Tatil hayalinin içine fırlatıp atmak gerek bünyeyi. Hiç olmadı, kitapların dünyasına sığınmak.
Birkaç gün önce blogdan dost arkadaşlarımdan biri instagramdan okumakta olduğum kitaplardan biriyle ilgili, ''nasıl?'' dedi.
İlk cildindeydim okuduğum kitabın. Uzun zamandır okumayı düşündüğüm, nedense her seferinde kararsızlıkla bir süre elimde tuttuğum, akabinde de rafa geri bıraktığım kitaplardan biriydi. Bunun sebeplerinden biri bir dolu ciltten oluşmasıydı sanırım. Okumaktan korkmamama rağmen, bir türlü kitapla beraber kasaya kadar yürüyecek cesareti bulamamıştım.

Benden önce Alexander McCall Smith'le Kuzey tanıştı. İş Bankası Yayınları'nda çıkan bütün çocuk kitaplarını okudu: Çikolata Para Macerası, Patlayan Balonlar Macerası hemen aklıma gelen kitaplardan birkaçı...
Bizim yolculuk rotası İskoçya tarafları. Edinburgh'dan başlayacak, trenle Liverpool'a gidecek, hemen Liverpool'un yakınlarındaki Manchester'a gidecek, oradan da Oxford'da geçeceğiz. Oğlumun beynini yıkama çalışmalarına başladım bile!

Sonra ver elini Londra!
Selçuk Londra'yı özlemiş. Amacımız Edinburgh'u görmek olsa da, çaktırmadan hep gezinin o kısmını kısaltmaya çalıştı. Ben Edinburgh için farklı hissediyorum. Daha gitmeden orayı çok seveceğimi ve döndükten sonra pastoral bir İskoçya seyahati için planlar yapacağımı şimdiden hissediyorum. Aklımda olan bir kaç planı ne yazık ki bu seyahatte yapamayacağız. Bunlardan bir tanesi Fort Williams'dan kalkan buharlı Jacobite Treni'ne binemeyecek olmamız. Ne yazık ki Edinburgh'da geçireceğimiz kısa zaman en az iki günde gerçekleşecek bu tren seyahatine katılamamamızın temel sebebi.
Harry Potter filmlerini bizim aile gibi hayranlıkla seyredenler,  trenin okula giderken üstünden geçtiği köprüyü hemen anımsayacaktır. Bu tren ve üstünden geçilecek köprü başka bir seyahatin gidiş bileti olacak anlaşılan :)




Alexander McCall'un yazımızla olan ilgisi ise kendisinin İskoçyalı bir yazar olmasından kaynaklanıyor. ''İskoçya Sokağı 44 Numara'' serisinden bahsediyorum.
İnstagram'da bana kitabı soran arkadaşıma şöyle bir şeyler yazdım: Dondurma gibi, hafif ve insanı iyi hissettiriyor. Sahiden kitap bana çok iyi geldi. Ama tarif edemeyeceğim garip bir hal de var üstünde. Edinburgh'da İskoçya Sokağı'nda 44 numaralı apartmanda yaşayan bir grup insanın yaşamlarının anlatıldığı kitap basit bir dille kaleme alınmış. Okuduğum iki cilt boyunca Edinburgh yaşantısı ile ilgili geniş bir bilgi bulamasam da, İskoç halkını dürüstlüğü her nasılsa kitabın sayfalarından yaşadığımız dünyaya akıyor. Tarif etmesi zor bir naiflik var yaşamların her birinde. Belki de bu yüzden benim insanların yozluğundan ve kabalığından şiddetle bunaldığım şu günlerde kitap bana kendimi çok iyi hissettirdi. Öyle ki hâlâ tam olarak tanımlamayı başaramadığım kitabın iki cildini daha aldım; en çok da küçük Bertie'yi merak ederek.

Bir de İskoçya turu hazırlıkları içinde Edinburgh'da gezmeyi tasarladığım ''Writers' Museum'' var. İskoçyalı meşhur yazarların eşyalarını görebileceğimiz bu müze gitmeyi çok istiyorum. Müzede eşyalarının bulunduğunu okuduğum R. L. Stevenson'un Dr. Jenkyll ve Mr. Hide isimli kitabını hem Kuzey için hem de kendim için aldım.




Şimdilik bizden haberler bu kadar! Edinburgh'la ilgili acil öneriler için buradayız ve bekleriz.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

''Toskana Güneşi''nin altında...


Yeni açılan alışveriş merkezi Akasya'daki D&R'ı çok beğendim. Yolumuz buraya düştükçe,-Kidzania sebebiyle sıklıkla düşüyor- D&R'a giriyor ve oğlum arkadaşlarıyla eğlenirken kitapçıda bol bol vakit geçiriyorum. Başka alışveriş merkezlerindeki zayıf kitap raflarına inat, burada aradığım birçok kitabı kolaylıkla bulabiliyorum. 

Frances Mayes'in ''Toskana Güneşi'' isimli kitabını ise kitapçıda ilk gören ne yazık ki ben olmadım. Hangi kitapları okumayı sevdiğimi benden daha iyi bilen kocam, kitabı elime tutuşturdu. Her zaman en iyi kitabı bulmakla övünür zaten!

Daha önce gezdiğim gördüğüm, büyüsünden kurtulamadığım yerleri anlatması açısından kitap benim için bulunmaz nimet. Yapacak çok işimin olmasından, birden fazla işe el atmamdan dolayı kitap olması gerekenden daha uzun süredir elimde. Zannediyorum evren tarafından sindire sindire okumam uygun görüldü.

Öyle güzel satırlar karşılıyor ki beni kitabın sayfalarında, okumayı bırakıp rüyaya dalıyorum.
''Festina Tarde'', bir Rönesans kavramı diyor kitabın ilerleyen sayfalarından birinde Frances Mayes. Yavaşça acele etmek, anlamına geliyormuş. Tüm kitabın içinde aradığım bu cümleymiş gibi, Toskana'da ailece bir başka yeri daha görmek için duyduğumuz heyecanı kaybetmeden nasıl köy meydanlarında zamanı durdurmuşuz gibi oturduğumuzu, kimi zaman şarabımızı kimi zamanda çayımızı kahvemizi yudumladığımızı hatırlıyorum.

Altını bol bol çizdiğim, zaman zamanda defterime geçirdiğim paragraflarla içimde yazma, gezdiğim yerlere dönme isteği uyandıran bir yaşam kitabı Toskana Güneşi.

Güneşli günlerde, İtalyan yemekleri ve lezzetli şaraplarla başka bir ülkenin sessiz köylerinde geçen hikâyeyi yavaşça acele etmeden okuyorum.

10 Şubat 2014 Pazartesi

Tren garlarını neden sevdiğimi buldum sonunda!



Bir gün ansızın bir kitabın sayfalarında daha önce hiç bulunmadığımı bildiğim bir tren istasyonunun adına denk geldim: Estación de Francia.
Carlos Ruiz Zafon'un Cennet Mahkumu kitabında yaşayan az sayıdaki karakterlerden biriydi Fermin. Kitapta hayran olmamı gerektiren başka karakterleri bir çırpıda geride bırakmış, derbeder haline rağman gönlümde taht kurmuştu.
İlk kitaptan beridir çok sevdiğim yaşlı kitapçıyı bile unutmuştum onun yüzünden. Okumamış bir adamdı Fermin. Bir dolu işkenceye maruz kalmış ama hayattan ümidini hiç kesmemişti. Öyle olmadık zamanlarda, öyle büyük cümleler ediyordu ki, dudaklarından dökülen alaycı kelamlar beni şaşırtıyordu.
İşte bu Fermin kitapta yaşadığı onca acılar içinde, tam da kitabın ortalarında bir yerde, adı bilinmeyen bir İspanyol kentinden Barselona'ya gidecek trene tek yön bir bilet aldı.
Bileti elinde tutarken, bende ''buldum!!'' diye bağıran Viking kızı Vicky gibi aydınlandım.

Bunca yıldır arayıp durduğum, ''ben tren garlarında ne arıyorum?'', sorusunun cevabı biletin üzerinde yazıyordu: Arkadaşım! Bu benim genlerimde vardı!

Ailemizin erken göçenlerinden birinin genlerine sahiptim ne de olsa.
Bir suçlu varsa nedeni amcamdı. Sonunda kime çektiğim belli olmuştu.



Basit bir hesapla amcamın bizi bırakıp gittiği tarih, benim liseyi bitirdiğim yıla rastlıyor. Tıpkı diğer babalar ya da kocalar gibi amcamda öyle bir adamdı işte. Doğruları ve yanlışlarıyla. Ailenin çoğu üyesinin zaman zaman amcama bakıp, derin ahhhlar çektiğini hatırlıyorum.  Olması gerektiği gibi ya da birilerinin söylediği şekilde yaşamazdı amcam hayatı.
Babam çoğu zaman kızardı amcama. Kendisinden biraz büyük abisinin biraz sorumluluk almasını isterdi ya, amcam hep bildiğini okurdu. Bildikleri de hep güzel şeylerden oluşurdu.
Amcam güzel giyinirdi, güzel yemekler yerdi, Türk Sanat Müziği dinlerdi ve elbette rakı içerdi.
Bana soracak olursa, bir gün anlaşılabileceğinden çoktan umudu kesmişti. Canı sıkıldığında, kafası attığında, İstanbul canına tak ettiğinde Haydarpaşa'da bulduğu ilk trene atlar, öylece giderdi.
Onu yemekli kompartımanda üzerinde takım elbisesi, boynunda kravatı, masasında beyaz peyniri ve rakısıyla şimdi bile hayal edebiliyorum.

Eskiden yolum ne zaman Haydarpaşa Garı'na düşse, gözüm garın içindeki restorana takılırdı. Derdim ki, şimdi girsem içeri kesin görürüm amcamı trenlere bakıp, rakısını yudumlarken...

Bazı kitaplar, bazı anılar, bazı yollar birden düşüyor insanın aklına.
Bizim eve amcamın hikâyeleri hep telaşla, telefonun diğer ucundan gelirdi. Babam ve diğer iki kardeşi amcamı aramak için yollara düştüğünde, o hep aynı yerde olurdu aslında: Bir kadeh rakının arkadaşlığında ya yemekli kompartımanda ya da Haydarpaşa garında.

28 Ocak 2014 Salı

Marquez hayatıma nasıl girdi?



Selçuk'la tanıştığımız zaman o üniversitede öğrenciydi. Ben de üniversite sınavına hazırlanıyordum. Kuzeninle aynı apartmanda, yan yana dairelerde oturuyorlardı. O dairede oturuyor olması da bir sürü olasılığın bir araya gelmesinden oluşuyor. Güzel bir hikâye aslında; yeri gelirse bir gün burada onu da anlatırım.

Selçuk'la -biz lise yıllarında buna çıkmak diyorduk- ilk çıktığımız gün Taksim'de kitap fuarına gittik. Aslında fuarın önünde uzayan giden kuyruğun bir yerlerinde buluştuk. Soğukta yüzümüzde kocaman gülümsemelerle mutlu mesut bekledik. O günden ne zaman bahsetsek Selçuk, üstündeki lacivert-beyaz çizgili kolej montumu anlatarak hep beni utandırır. Levis'in meşhur montlarından bahsediyorum. Keşke o montla bir fotoğrafım olsa da burada paylaşabilsem.

O ilk günden sonra çoğu zaman Taksim'de buluştuk. McDonalds'da yemek yer, sonra Galatasaray Lisesi'nin karşısındaki pasaja girer, sahaflardan kitap toplar, saatlerce gezinirdik. Bugün hâlâ o pasajda sahaflar var mıdır, bilmiyorum.
Selçuk Can Yayınlarının kitaplarını gördü mü dayanamaz hemen alırdı. Kendimle ilgili bir anım yok ne yazık ki! Sahi ben ne alır, ne okurdum o zamanlar? İnanın pek emin değilim. Herhalde ders kitapları okuyor, boş zamanlarımda da aşık aşık geziniyordum. Baksanıza kendimle ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum!

Sahafın rafında Latin Amerikalı bir yazar mı var, o kitap mutlaka alınırdı. Tahmin edersiniz ki en sevdiği yazar Marquez'di. Selçuk Marquez'i yalayıp yutup, Marquez hakkında methiyeler düzerken; ben ağzı açık ayran budalası gibi onu dinlerdim.
Ben de büyüyecek, ileride bir gün ben de Marquez'i okuyacaktım.
Bu kadar aşıkken ve kitaplar konusunda kendime güvenim tamken, zaten okumamam mümkün olamazdı.

Selçuk'un dilinden düşürmediği ve karşına çıkan herkese tavsiye ettiği kitap tahmin edeceğiniz gibi ''Yüzyıllık Yalnızlık''tı.
Bir gün dayanamadım aldım kitabı elime. Kitabın yarısına geldiğimde, kim kimdir, hangi baba kimin babasıdır, hangi çocuk kimin oğludur şeklinde soruları kendime sorup duruyor, durmadan önceden okuduğum sayfalara geri dönüyor ama aradığım soruları bir türlü bulamıyordum. Üstüne üstlük şu uykusuzluk hastalığı da iyiden iyiye sinirlerimi bozuyordu.
Sevgilimin yüz karası olarak tarih sayfaları arasındaki yerimi aldım tabii. Marquez'i bu kadar sevmesine ve etrafında sevdiği adamın anlamayan tek kadın olmama rağmen benimle evlendi.
Aşk işte! Umarım pişman değildir.

Sonra aradan uzun çok uzun yıllar geçti. Ben Marquez okumak için kendime tekrar şans verdim.
( Marquez'e de şans vermiş olabilirdim değil mi? Olgunluk işte!) Ama hep başka kitaplarını aldım elime. Yüzyıllık Yalnızlık yanına yaklaşmaya cesaret edemediğim bir anı olarak kitaplığımızda durdu. Geçenlerde kitapçıda Can Yayınları'nın yeni basım Yüzyıllık Yalnızlık'ını gördük. Evet, Selçuk ve ben!
Tabii aldık hemen. Çünkü ben bu aralar bir daha Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuyacağım.

Çok önemli not: Ben bu yazıya Carlos Ruiz Zafon ve Barselona'dan bahsetmek için başladım. Allam, sadede bile gelemedim. 

25 Ocak 2014 Cumartesi

Kitaplığımda Paris'le ilgili neler var?

Gün geçmiyor ki bu güzel şehir aklıma düşmesin! 
Kapısından içeri başımı uzattığım her kitapçıdan bu şehirle ilgili anılar toparlayarak çıkıyorum dışarı: çoğu zaman kitaplar, defterler, kalemler, kitap ayraçları...
Alacak listem devamlı uzuyor gidiyor. Bavulum içinde peynirlere ve şaraplara da yer açmam gerekiyor. 

Bakalım kitaplığımda bavuluma sığdırıp, buralara kadar taşıdığım neler varmış? 


Paris'i mekan tutan tüm hikâyelere bayılıyorum. Evimde oturduğum zamanlarda, romanın kahramanlarının gezindiği sokaklarda dolaşmak gibisi yok.


Tam da yürümekten bahsetmişken, işte o konuyla ilgili güzel bir kitap. Ben Paris'te her mevsimde gezmeyi seviyorum. Kışın soğuğunda gezmenin zorluğunu yadsıyacak değilim; o zamanı da Paris kafelerinin keyfini çıkarma zamanı olarak değerlendiriyorum. Başka bir deyişle: Kış, Paris için seyir zamanı!


Paris'ten gelenler bir yana, kitapların üstündeki küçük kutunun benim için anlamı büyük! Hediye edildiği tarihten beri saklar dururum bu kutuyu.  Noel Riley Fitch'in yazdığı Hemingway'in yaşadığı, yediği, gezindiği yerleri anlatan kitabı büyük bir zevkle keşfe çıktım. Bir ara Paris'te Hemingway'in peşinden nerelere gittiğimi yazsam fena olmaz.
...ve Hemingway'in dilinden Paris yılları.
Şimdi aklıma geldi Hemingway deyince, atlanmadan okunması gereken bir başka kitapta 'Paris'li Eş''

Julia Child ve Paris'inden defalarca bahsettim burada! Paris'e bu gidişimde onun şerefine tekrar Boeuf Bourguignon yemeye kararlıyım. 


Mine Kırıkkanat'ın Paris kitabının yedeği var; biri okunmaktan ve altı çizilmekten bitap, diğeri sırasını bekliyor. Sevdiğim kadınlar listamin başında Mine Kırıkkanat! Nedim Gürsel'i tekrar anlatmayayım burada yeniden. İkisi de Paris demek benim için!


Enis Batur'suz bir Paris düşünülemez elbet. Paris'in her sokağını, binaların duvarına çivilenmiş her tabelasını anlattı bana teker teker. Hep yazsın istediğim yazarlardan. Feridun Andaç'ın Paris'i peki? Ya Uğur Kökden'in Paris kafeleri? Öyle güzel cümlelerle imzalamış ki Rezzan Ablamın ricasıyla kitabımı sevinçten deliye döndüm. Geçen gün yolda karşılaştım Feridun Andaç'la; kocaman bir "merhaba" çıktı ağzımdan. O da anlamlandıramadığı bu kocaman gülüşlü kadına bir merhaba yolladı.

11 Ocak 2014 Cumartesi

Altı dakika hayal kurdum!


Yeni yılın ilk gününden beri hayatıma giren ''altı dakika''lar var. Verilen kelime ne olursa olsun, altı dakika içinde aklıma ne gelirse yazmaktan ibaret yapacağım şey! Kendime altı dakika verdim şimdi de! Telefonumun saati altı dakikaya ayarlandı bile!

Hayatta iki şeyden tüm hayatım boyunca keyif aldım: kitap ve seyahat

Keşke diyorum, hayatımı hep gezerek ve kitaplar okuyarak geçirsem! Yaptığım iş bu olsa aslında. Belki bir yayınevini düşleseydim en başından, ya da bir baba yadigarı olsaydı... Kitaplar geçseydi elimden devamlı, yazarlar olsaydı hep etrafımda; aydın olanlarından, başı dik duranlardan... 

Sonra gezmeler olsaydı mesela; kitap tanıtım turları, uçağa binip dört bir yana gitmeyi gerektiren kitap fuarları, soğuk kış ayazı, sarı yapraklarla dolu sonbahar, küçük kapılardan girilen içi dolu kitapçılar, sokak arası kitapçıları...

Kitapçıların hemen yanında küçük kahve dükkanları olsa bir de, o kahve dükkanlarının tam önünde kocaman kocaman ağaçlar, yere düşmüş yapraklar...
...altı dakika çoktan doldu bile!

14 Aralık 2013 Cumartesi

Hayatın içinden notlar...

Cumartesi akşamının rehaveti içindeyim. Hafta sonu da olsa, günün keyfi akşamın bu saatlerinde geliyor benim yanıma. Şimdi böyle keyifle yazıyorum ya, bu yazdıklarım ancak 12 saat sonra düşecek beni izleyenlerin sayfasına. Blogumu güncellediğimden beri böyle bir sıkıntım var. Bu durum da benim keyfimi çokça kaçırıyor. Sanki istediklerimi istediğim an paylaşamıyormuşum gibi hissediyorum.

Varsa bu konuyla ilgili bir bildiğiniz, hemen yazın ne olur :)

Tatilin Hanoi kısmına geldik. Anlatsam oradan başlayacağım anlatmaya ya, hafta içi iş saatlerimden çalarak bunu yapmayı planlıyorum. Şimdilik yazdıklarım günün getirdiklerinden ibaret.

Ne yapıyorum ben bu aralar?


  • Senenin sonu olduğundan belki de, hızlı akıyor günler bu aralar. Taşındık demiştim herhalde bir yerlerde; ancak yerleşmeye çalışıyoruz hâlâ! Eşyalar yerlerini seçmeye çalışıyorlar evde. Kitaplar aldığımız kitaplıklara sığmadı. Yeni bir kitaplık daha almamız gerekiyor. Şimdilik duvarın kenarında istiflenmiş vaziyette bekliyorlar. En çok çalışma odasına alınacak masayı ve koltuğu bekliyorum. (Aldıklarımız defolu geldiği için iade edildi. Şimdi sil baştan yenilerini bulmamız lazım.)
  • Çalışma odamız için yaptırdığımız perdelerimize bayıldım. Bir de tekli bir okuma koltuğu aldım ki odaya, bu kadar rahat bu kadar alındığı amaca hizmet eden bir obje olamaz. ( Bazen şans insanın yüzüne gülüveriyor işte) Rahat bir okuma koltuğu düşleyenler için Engince'nin bu koltuğunu kesinlikle tavsiye ederim. Pek tabii, almadan önce deneyiniz efenim. 
  • İkea'nın kitaplıkları iyi güzel de, rafların hepsi doğru ayarlanmamış. Kiminin aralıkları uzun, kiminin ki kısa. Delik açılmamış, yeni delik açmak için matkapla delmek gerekiyor. (Ekstra iş! Hani IKEA evimizin her şeyiydi?)
  • Vietnam- Kamboçya tatili süper geldi. Hâlâ depodan keyif yiyorum yani...
  • Bu Cuma uzunca bir tatile çıkıyoruz ki, en güzel yanı Kuzey'in de bizimle birlikte olması.
  • Hobbit, dünyama güneş gibi doğdu. Bu hafta mutlaka izlemek istiyorum. 
  • Nasıl güzel kitaplar okuyorum bu aralar, inanamazsınız. 
  • Jay Parini'nin Son İstasyon adlı kitabına bayıldım. Tolstoy'un ölmeden önceki son yılını anlatıyor. Hem Tolstoy'u anlıyor insan, hem ailesini tanıyor, hem de Bulgakov'un Tolstoy'un hayatındaki yerini öğreniyor. 
  • Tolstoy'un Bulgakov'un hayatındaki yeri daha da büyük tabii!
  • Sadece kitabı okumakta yetmedi, The Last Station adıyla kitabın filmini de izledim. Harikaydı. Kitap okumayı seviyorsanız önce kitabı okuyun, sonra da filmi seyredin derim. Ben bayıldım.
  • Yazı Evi'ne gidiyordum hani, bu sene yaz tatilinden beri hiç gidemedim. Yazacak bir şeyim yoktu sanki. Üstümde çok ağır yükler vardı da, ben taşıyamıyordum. Bu kış Kuzey'e armağan edildi; okul, ödev, oğlumla harcanacak bolca zaman. Bugünlerde biraz daha hafifledi her şey gibi hissediyorum. Nereden başlayacağımı bilemiyordum. Sonra canım arkadaşım Yazı Evi'nde Perşembe günü açılacak ''Renkli Yaş Almak'' derslerine yazdırdım adımıza dedi. İyi ki dedi. Füsun Çetinel'le Marguerite Duras'nın Sevgili'sini okuyoruz. Sonra ''Yazmak'' isimli kitabını...
  • ''Sevgili'' bitince, filmini seyredeyim dedim. Yıllar öncesinden hayal meyal hatırlıyordum ya, seyredince anladım ki yıllar önceki aklımla değil, bugünkü aklımla seyretmem gerekiyormuş.
  • Lale Abla'ya sordum önce, Sevgili'nin filmi nasıl, seyredeyim mi diye? Ah hemen seyret, harikadır, sonra da konuşalım dedi. Haklıymış, siz de seyredin!
  • Marguerite Duras'da kendimi buldum. Olağanüstü bir kadınmış. İhtiyacım olan şey, yazdıklarında gizliymiş meğerse. 
  • Yeni çıkan birkaç gezi kitabı sipariş ettim, onlar da geldiler. Başkalarının yol tecrübelerini okuyorum yavaş yavaş. Gezi Kitapları böyle çoğaldıkça da seviniyorum. 
  • Sonra bir de Gezimanya'da yazıyorum artık. Oraya da beklerim.
  • ''Gündelik Felaket Teorileri'', son zamanlarda okuduğum en çarpıcı kitaplardan biriydi. Sonu hayatım boyunca unutamayacağım ender sonlardan biriydi; bana çok dokundu. Hâlâ aklıma geldikçe içim eziliyor.
  • Carme Riera'nın ''Ruhumun Yarısı'' kitabı, Selçuk'un hediyesi. İsmi ne kadar romantik gözükse de, isminden önce kitabın hikâyesinin bir yerde Albert Camus'ye bağlanması alınmasının asıl sebebi. Bir de kitabın bir tren istasyonunda başlaması. Tren seslerine olan ilgimi herkes biliyor artık zaten, üstüne bir de Camus ve Barselona- Paris arasında seyreden yol hali. Benim için yeme de yanında yat hali! Kitabın sonu bir yere bağlanmasa da, benim için yol manzaralı bir deneyim oldu. 

Şimdi Dubai- Tayland- Singapur seyahati için heyecanlanıyorum.