kopenhag gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kopenhag gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2011 Perşembe

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ-10 KOPENHAG


ANDERSEN'İN ŞEHRİNDEYİM.

Bu kadar uzun uzun gezdiğim her yeri, yaşadığım anlarla neredeyse aynı uzunlukta yazmama rağmen, yine de sanki aceleye getiriyormuşum hissiyle dolmam ne enterasan! Sanıyorum yazıya döktüğüm andan itibaren, gezinin sonunu getireceğimi bilmemle alâkalı bir durum. Oysa toparlamam lazım artık; zira yeni rotaları çoktan çizmeye başladım bile.

Mr.Andersen:)
    Bergen’den ayrılma vakti geldiğinde aldık çantalarımızı yine sırtımıza. Haritada önceden işaretlenmiş bizi havaalanına taşıyacak otobüsle buluşma noktamıza gidip, bu gezinin son şehrine yolculuğumuz başladı. Yolun sonuna yaklaştıkça oğlumun kokusu da artık burnumda tütmeye başladı.

     Şimdi artık Kopenhag’a gidiyoruz. Masal seven herkesin yakından tanıdığı Andersen’in ülkesine.
Akşam saatlerinde Kopenhag’dayız. Otelimiz hemen istasyonun arka sokağında. Hâlâ akşam gezmek için vaktimiz var. Otelimizden aşağıya dümdüz yürüdüğümüzde şehrin göbeğinde buluyoruz kendimizi. Hava biraz serin. Bu caddeyi bizim İstiklal Caddesine benzetiyorum. İki tarafında mağazalar sıralanmış, trafiğe kapalı yolda insanlar kafelerde oturmuş ya yemek yiyorlar ya da içkilerini içiyorlar. Ciddi bir kalabalık var etrafta. Kopenhag Moda Haftası’na denk gelmişiz. Sokaklara kurulmuş büyük boy ekranlarda, moda gösterileri yayınlanıyor, giriş çıkışların yasaklandığı kimi sokaklarda insanlar ellerinde içkileriyle kalabalıklar oluşturmuşlar, yüksek volümlü şarkılar sokakları inletiyor; benim hiç anlayamadığım ve sevemediğim sokak partilerinin tadını çıkarıyorlar.

     Kopenhag, bu gezide yanından kıyısından gezdiğimiz şehirlerin içinde en büyük ve kalabalık olanı gibi geliyor bana. Sokak üstündeki lokantalardan birinde, ısıtıcının hemen yanındaki masalardan birinde keyfe dalıyoruz biz de. Gecenin bu saatinde yapılacak başka bir şey yok zaten.

     Yemek güzel; karnımız doydu.

     Otele geri dönüp, odamıza çıkarken, resepsiyonda bir broşür çarpıyor gözüme.

    -Hayır, rüzgârda uçuşup elime konmasa da, bir şekilde bana ulaşacaktı biliyorum. Aradığım şey tam karşımda. ''Andersen’in izinde Kopenhag''

     Bundan başka ne arayabilirim ki ben burada?

     Sabah saat 10.30’da Turist Danışma Merkezi’nin kapısında buluşalım, rezervasyona gerek yok yazıyor.

     -Ne dersin, diyorum?
     -Sorun değil, cevabı aradığım cevap.

     Sabah beklediğimden de erken uyanıyoruz, kahvaltıya iniyoruz. Ben bu İskandinav kahvaltılarını çok sevdim.Daha önce de söylediğim gibi, birçok otelde denk gelmediğimiz şekilde çeşitlilik sunuyorlar. Konakladığımız bu 4. otel ve artık böyle güzel kahvaltılarla karşılaşmak şans olamaz diye düşünüyorum. Saat 10.30’da başlayacak turumuz için hâlâ 40 dakikadan fazla zamanımız olmasına rağmen otelimize çok yakın bir noktada bulunan Turist Ofisine doğru yola koyuluyoruz. Karşılaştığımız ofisin büyüklüğü, yoğunluğu ve kalabalıklığı açısından şaşkınlığa düşüyoruz. Biraz meraktan içeride olan bitene bakıyorum, biraz sonra dışarı çıkıyorum.

    ...ve Mr. Andersen ile göz göze geliyorum. 
   Onu tanımamam mümkün değil zaten. Kolunda zarafetle sallanan şemsiyesi, başını olduğundan daha uzun gösteren eski bilmedik zamanlara ait şapkası, beyaz gömleğiyle kombinlediği siyah yeleği, papyonu ve mor frağıyla ait olduğu tüm zamanın izlerini üstünde taşıyor.

Andersen'den masallar:)
İçkilerimizi yudumladığımız bu meydanda, eskiden suçlular kırbaçlanarak cezalandırılırmış.

Kopenhag'ın eski evi.
Savaşçı rahip
Kopenhag'ın eski yaya yolu.
Askerlerin nöbet değişimi
Andersen'in evlerinden biri, Nyhavn'da.
Ortadaki beyaz binanın 2.katında oturmuş Andersen. Yine Nyhavn'da.
     Ona doğru yürümemle beraber, o da bana doğru bir adım atıyor ve başlattığı keyifli konuşmanın içinde eriyip gidiyorum. 1800’lü yılların sonunda İstanbul’da bulunduğunu ve o zamanlar başka bir isim taşıyan şehrimi çok sevdiğini anlatıyor. Kendisi aynı zamanda bir gezgin! Onu sadece yazdığı masallarla tanımamam gerektiğini, aslında bir şair ve oyun yazarı olduğunu söylüyor. Kopenhag’a yakın bir yerlerde doğmuş kendisi, ayakkabı imalatçısı bir babanın oğlu olarak. Kendisinden baba mesleğini sürdürmesi beklense de, içindeki tiyatro aşkı Mr. Andersen’ı baba ocağından uzağa, gönlünde yatan aslana kavuşmak sevdasıyla Kopenhag’a düşürmüş. Tiyatro sahnelerinin tozunu bir oyuncu olarak yutamasa da, tiyatro için oyunlar yazarak sevdasını korumaya çalışmış.
     Kopenhag’ın kurulduğu eski meydana yürüyoruz beraber. Kendisinin eski dediği ve anılara gömüldüğü meydanın bir köşesini bugün McDonald’s, diğer köşesini Kentucky kapmış. Meydanın içine doğru ilerlemeden yanından yürüyoruz.
     Mr. Andersen düşündüğümün tam tersine çok konuşkan; anlatacak çok şeyi var. Beraber yürürken önünden geçtiğimiz evlerin önünde duran bisikletleri gösterip, halkın büyük bir çoğunluğunun işlerine bisiklet kullanarak gittiğinden bahsediyor. Kazandıklarının yarısını devlete vergi olarak ödeyen bu halkın, hayatlarından çok memnun olduğunu, insanlar arasında gelir dağılımı arasında büyük uçurumlar bulunmadığı için birbirlerini kıskanacak bir durumları olmadığını; bu yüzden de mutlu mesut yaşadıklarını anlatıyor. ''Danimarkalılar,'' diyor gururla, ''Mutluluğun parada, pulda, servette değil; içlerinde yaşadığını bilir ve yaşadıkları hayatın kıymetini bilirler.''
    Gezmeyi hayat biçimi olarak seçmiş bir kahraman var karşımda. Hiç evlenmediğini ama kalbinin hep aşklarla zaman zaman dolup, zaman boşaldığını anlatıyor; ya kendinden yaşça çok büyüklere düşmüş kalbi aşka, ya kendinden çok küçüklerle. Buğulanıyor mu gözleri ne yoksa?
     Ya annem gibi olsun istedim aşklarım, ya da kardeşim gibi; başka türlüsü olamazdı, sorumluluk alamazdım, yoksa nasıl ‘evet’ derdim yolların çağrısına, diyor.
     O yollarda ne çok arkadaş edinmiş kendine: Victor Hugo, Aleksandr Dumas ve niceleri...
    Geçtiği yer yolda, kalbini çarptıran maceralar yaşamış. Yolda olmak, yaşamı olmuş Hans Christian Andersen’in.

     Masallarına konu olan sokak lambalarının önünden geçiyor, her zaman oturduğu, arkadaşlarıyla keyifli sohbetler yaptığı kafenin önüne geliyoruz. Kendisini tanıyan garson hemen koşup yanımıza geliyor ve bize Danimarka’nın geleneksel içkisinden ikram ediyor. Elinde minik kadehiyle Mr. Andersen bize içkimizi nasıl içmemiz gerektiğini anlatıyor.

  -Yudum yudum içecek, her yudumda masanızda bulunan tüm arkadaşlarınızın yüzüne bakacaksınız, diyor. Ta ki baktığınız her surat size güzel gelene kadar.

  Bu görevi de yerine getirdik, şimdi Kopenhag’ın en eski evini görüp, oradan da Kraliçe’nin ve Prens’in konutlarının bulunduğu meydana askerlerin nöbet değişimini izlemeye gideceğiz. Danimarkalı’lar Kraliçe’lerini çok seviyorlar ve ülkelerini temsil etmesinden büyük mutluluk duyuyorlar. Bu bilgiyi merakıma yenilip, bir milyon euro maaş alan Kraliçe’nin de kazandığının yarısını vergi olarak verip vermediğini öğrenmek için sorduğum soruya yanıt olarak alıyorum. Yine de haksızlık olduğunu düşünüyorum.

     Yeni Liman anlamına gelen Nyhavn’a gidip, burada da Andersen’in oturduğu evleri görüyorum ve ayrılık vakti geliyor.

     -Çok keyifli bir yürüyüştü Mr. Andersen. Teşekkürler.

Günümün ilk yarısını böyle geçiriyorum işte. :))))