leipzig gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
leipzig gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2013 Salı

Besteciler şehri Leipzig...

Uzaktan kaçamak bakışlar atıyoruz şehre doğru... Eski Belediye Binası, Opera, karşımıza çıkan pasajlar, her birine girme fırsatını elde edemeyeceğimiz küçük kitapçılar, Mendelssohn'un evi...

Eminiz ki, gezilecek bir dolu yer var daha. Leipzig hak ettiği önemi kazanacak bir şehir. Şuna hiç kuşku yok ki, burası müzikle yaşayan bir şehir. Öyle ünlü besteciler yetiştirmiş ki, insan hayretler içinde kalıyor.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Robert_Schumann.jpg
2010 yılında ünlü besteci Robert Schumann'ın 200. yaş günü kutlanmış şehirde...

http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Bach.jpg
Her sene Bach Festivali düzenleniyor. Bu sene 14 Haziran ile 24 Haziran arasında gerçekleşecek festivalin biletleri şimdiden satışta. Klasik müzikseverlerin şehri denebilir Leipzig için. 

http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Richard_Wagner,_Paris,_1861.jpg

Sonra, yine ünlü besteci Richard Wagner var. 22 Mayıs 1813 yılında Leipzig'de doğar Richard Wagner. Şimdi doğumunun tam 200. yıl kutlamaları için şehri hazırlanmakta.

2013 yılında kutlanacak iki festivalin dışında, daha birçok bestecinin iziyle bu şehirde karşılaşmak mümkün. İyisi mi müziğin peşine takılacaklar, şimdiden hazırlıklarını yapsınlar. Belki bazıları benim yaptığım gibi Almanya'nın yakın bir şehrine inip, oradan bir trene atlayıp düşeceklerdir yola. Unutmayın ki, benim çıkış noktam Leipzig'e görece uzak bir şehirden başlamıştı, gerçi bana ne gam! 

Dediğim gibi şehre geliş sebebimiz belli. Bach'ın 1723'den öldüğü sene olan 1750'ye kadar olan sürede kantorluk görevini üstlendiği Thomaskirche ( Thomas Kilisesi ) ne gideceğiz ve Bach'ın mezarını da göreceğiz. 
Johann Sebastian Bach, bu kilisede çalışmış ve dünyaca ünlü erkek çocuklardan oluşan Thomas Koro'sunu yönetmiş. Önce kilisenin tüm etrafını gezip, fotoğraf çekiyorum. Sonra önünde Bach'ın ayakta dikilmiş, sırtını kilisenin orguna verdiği heykelinin önünde dikiliyorum. Heykelin birkaç pozunu çekiyorum. O an şehir de, parke kaplı sokaklar da, sessizliği usul usul üfleyen rüzgâr da ruhuma çok iyi geliyor. 
Hep hayıflanıp durduğum kışın da benim anlamak istemediğim güzellikleri var aslında. Heykelin, daha doğrusu kilisenin ön cephesindeki ağaçların tümü yapraklarını dökeli çok uzun olmuş. Ben burada hüküm süren yalnızlığı kafamda büyütürken, aslında ağaçların çoktan yeniden çoğalmaya karar verdikleri anlıyorum.



Evet, kışın ortasında bir yerlerde, Almanya'nın hayatım boyunca geleceğimi hiç düşünmediğim bir şehrindeyim şu an. Tüm ömrüm boyunca düşünsem, beni yetişkinliğim boyunca yollarda sürükleyecek bir hayalin olabilirliğine inanamazdım. 


Kilisenin etrafını süsleyen rölyeflerden biri.



Johann Sebastian Bach'ın kilisenin önündeki heykeli
Oysa şimdi bulunduğum bir yerde, en büyük tasam, bendenizi Bach'ın yanında fotoğraflayacak kocamın muhtemelen yine beni titrek bir karenin içine sıkıştıracağı. Bir de yine beraber bir fotoğraf karesinin içine sığamayacak olmamız. 

Evet ya, kışın ortasındayız. Farkındayım ve sanırım 2013 kışında ben ''kış'' olmasından ilk defa mutluyum. 

Kiliseyi merak eden var mı içinizde? Eminim vardır.







İçimi kaplayan coşkun hisler içinde kiliseye giriyorum. Elimde hâlâ suç aletim fotoğraf makinesi. Biri uyarana kadar fotoğraf çekeceğim, ne de olsa yazacağım bir bloğum ve gördüğüm her şeyi teker teker anlatıp, fotoğraflarını göstereceğim bir oğlum var. Tarihe karşı üstlendiğim görevim büyük yani. 
daha ilk pozumu çekmişken, yukarılardan bir yerler bir ses gürlüyor. Gürleyen ses Almanca! 
Korkuyorum, elimdeki kamerayı ne yapacağımı şaşırmışken, koca kişisi usulca sesleniyor. Dudaklarında alaylı bir tebessüm: Sana bağırıyor herhalde, yakalandın! 

''Alla alla, bana niye bağırsın be yahu, diyorum. Hem bu kadar bağrılacak ne yaptım ben? Birkaç fotoğraftan öte?

Kilisenin içinde sessizce ilerlemeye devam ediyorum. Fotoğraf makinesi elimde olmasına rağmen başka bir poz çekecek cesaretim yok. Bağıran kişi, onu da nedense papazlığa yakıştırıyorum, gelip fotoğraf makinemi kırabilir.

Neyse ki, kilisenin önüne ilerleyince bir görevliyle karşılaşıyorum. Bana fotoğraf çekebileceğimi söylüyor. Nihayet rahatlıyorum ve görevimin başına dönüyorum.

II. Dünya Savaşı sırasında zarar gören kilise, sonradan onarılıyor ve birleşmeden sonra tamamen restore ediliyor. Kilisenin içinde küçük karanlık bir oda var. İçeri girdiğinizde loş ortamın içine gözünüz alıştığında Bach'a ait bestelerin olduğu eski defterlerin özenle korunduğu cam odayla karşılaşıyorsunuz. Bir de yıllardır bestelerin hemen yanında dokunulmayı bekleyen kemanlar...

11 Mart 2013 Pazartesi

Leipzip küçük bir şehir ama içi müzik dolu!

En son Leipzig Garı'nda kaldığımızı hatırlıyorum. Beni büyüleyen garı uzun uzadıya seyrettiğim daha dün gibi aklımda; zaten bu ayrıntıyı unutacağım kadar uzun bir zaman geçmedi üzerinden. Gardan çıkmadan önce, ortalık yerde duran danışma ofisindeki yaşlı hanımın yanına yanaşıyorum. Avrupa kentlerinin hepsinde kolaylıkla ulaşılabilen şu harita olayının hastasıyım. Umutmadan söyleyeyim ki, bu seyahatten dönüşümde Atatürk Havalimanı'nda ilk defa açıkta bekleyen İstanbul haritalarını görüp heyecanlanıyorum. Pasaport kontrolünden geçip yaşadığım şehre ayak basmadan önce bir tanesini alıp, çantama atıyorum. Eee, pek tabii merak içindeyim. İstanbul haritası bakalım nasıl görünüyor, değil mi? 
Eve gelip ilk bakışı attığımda tam bir hayal kırıklığı ile karşılaşıyorum. 3. sınıfa giden oğlumun hazırladığı proje ödevleri hazırlanan bu haritadan daha özenli. Şimdi aklıma geldi diye anlatıyorum bu harita olayını! Eve gider gitmez ilk işim haritanın fotoğrafını çekip koymak olacak, unutmazsam tabii!

Ne fenayım. Leipzig'i anlatayım derken İstanbul için hazırlanan haritayı kötülerken buldum kendimi...

Tren garından dışarı çıktığımda geldiğim şehri beni şaşırtmıyor. Avrupa kentlerinin hemen hepsinde aynı havayı yakalamak mümkün. Alman şehirleri biraz daha küçük üstelik. Pek sevmediğim Alman şehirlerini artık ufak ufak beğeniyor olmak, beni şaşırtan başka bir unsur. Ne oluyor bana diye kendimi sorgularken buluyorum. Acaba çok övgüyle anlatılan Almanya şehrilerini kapsayan ''Meşhur Romantik Yol''  seyahatini mi yapsak bir gün, ya da masal kahramanlarının peşinden koşturup dursak mı?

Bilmiyorum ki, belki bir gün o da olur. Şimdilik ufak ufak yolculuklar Almanya içinde yaptıklarımız. 

Neyse, garın dışında yine Arnavut kaldırımlı sokaklar, yağmakla yağmamak arasında karar veremeyen karın ufak serpiştirmeleri falan. Kalın giyinip geldiğimiz için korkacak bir şey yok. Kader bizi hep soğuk kış günlerinde Almanya sokaklarında gezdiriyor ya, yapacak bir şey yok. 





Tren garında dışarı çıkıp, hemen yolun karşısına geçtiğimizde Nikolai Strasse boyunca ilerliyoruz. Bu yol Nikolaikirche ( Nilolay Kilisesi) ne götürüyor.


Ufak ufak dükkanlar sıralanmış, mağaza içleri cıvıl cıvıl. Dükkan önlerinde bisikletler duruyor. Çoğu apartmanın altına açılmış pasajlar. İçine girdiğinizde farklı farklı şeylerle karşılaşmak mümkün. ''Pasajlar Şehri'' diyorlar Leipzig için; bu tanımı hakkıyla kazanmış elbet. 

Haritasız da gezinmek pek zor değil şehirde; yine de bana soracak olursanız gezginin eline harita yakışıyor. Bir de hazırlanmadan geldiyseniz bir şehre, belli başlı yerleri kaçırmadan gezmeye yarıyor. 
Kısa bir hazırlığım var şehri gezmek için.


İşte karşımıza çıkan kilise... 

Kilisenin içine girip gezmeye başlıyoruz. Gittiğimiz şehirlerin çoğunda artık karşımıza çıkan her kiliseyi gezmiyoruz. Kilise gezmek bir müddet sonra bıkkınlık verecek boyuta gelebiliyor çünkü. Leipzig'de ise bu tutumumuzu bir kenara bırakıyoruz, şehre gelme sebeplerimizin başında Bach'ın yıllarca kontorluk yaptığı kiliseyi gezmek var. Şehir zaten küçük ve bizim bu sokaklarda harcayacak kocaman bir günümüz var. Bu kiliseyi de es geçmek istemiyoruz. 

Yukarıda bahsettiğim gibi bu kilise Bach'ın kantorluk yaptığı kilise değil ama karşımızda duran kilise Leipzig'in en eski ve en büyük kilisesi. Gotik tarzda yapılan kilisenin batı yüzünde Romanest öğeler var. İçine girdiğim zaman şaşırıyorum, karşılaşmayı beklemediğim beyaz bir kilise buluyorum karşımda. Tavana doğru yükselen palmaiye ağaçı şeklindeki kolonlar, tavanı yaşayan bir olgu gibi algılamamı sağlıyor. Bu şekilde dümdüz yükselip, tavana ulaşınca kıvrılarak dönüp bir ağaç görüntüsü veren kolonlara bir de Paris'te St. Severin Kilisesi'nde rastlamıştım. Görüyorsunuz, pek fazla kilise gezmiyorum artık desem de bazı benzerlikleri görebiliyorum :-)




Kiliseyi gezdikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Ufak bir tur attıktan sonra önce Goethe'nin heykelini göreceğiz, sonra adı şehirle birlikte anılan bir pasajın içinde gezineceğiz, sonra Bach'ın Kilisesi'ni gezdikten sonra, bestecilere layık bir yerde kahvenin tadına bakacağız

23 Şubat 2013 Cumartesi

Leipzig garında bir garip yolcu...

Tren istasyonunda indiğimizde başımı hemen yörüngesinin etrafında gezdirmeye başladım. Etrafın kalabalığının nasıl da tüm dünyamı güzelleştirdiğini düşünüp, bir kez daha kendime hayretleri içimde baktım. Trene binenler, trenden inenler, beklediğine kavuşanlar, hayal kırıklığına gebe duranlar, etrafı saran mis gibi kahve kokuları, kendi etraflarında kim bilir kaçıncı turunu tamamlayan sosisler, misler gibi iştahımı kabartan vanilya kokulu donutlar... 

Sonra hemen garın içinde canı sıkılanları ya da vakit geçirmek isteyenleri ağırlayan kocaman kitapçı...
Leipzig Garı çok büyük, alt katı alışveriş merkezine dönüştürülmüş. Garın içinde duş dahi alma imkanı tanıyan bir tuvalet alanı... Bir trenden diğerine yol alacak yolculara, sırtına çantasını takmış gezginlere, öğrenci harçlığıyla yollara düşenlere hizmet veriyor.





Elbette kitapçıyı geziyorum. Saat sabahın 10'u daha... Uzun bir tren yolculuğu yaptığıma göre telaşı artık dünyanın başka bir köşesinde bırakmam gerektiğini öğrenmiş olmalıyım. 
Gardan dışarı çıktığımda hafiften serpiştiren kar damlalarını görüyorum; az sonra o da yağmaya çalışmaktan vazgeçiyor zaten. Danışmadan aldığım harita da elimde...

Gardan dışarı çıkar çıkmaz hemen karşımızda uzanan parke taşlı yoldan ilerlemeye başlıyoruz. Bu yol bizi gitmeyi umduğumuz yola taşıyacağını biliyoruz. Leipzip her köşe başında kitapçı barındıran ve pasajlar kenti diye anılan bir şehir. O pek meşhur pasajlar da hemen karşımıza çıkmaya başlıyorlar zaten. 

Matbaacılık konusunda çok gelişmiş bir şehir Leipzig. Bu yüzden şehrin tüm ara sokaklarına büyüklü küçüklü bir sürü kitapçı yayılmış. Frankfurt'tan sonra Almanya'nın en büyük 2. Kitap Fuarı yine bu şehirde yapılıyor. Kitapların, kitapçıların ve kitap fuarının dışında şehrin bu kadar dillerde olmasının en büyük sebebi müzik. Klasik müziğin kalbi bu şehirde atıyor. Bu övüncü hakkıyla taşıdıklarını da itiraf etmek şart. 
Bu sene Leipzig'e ünlü besteci Wagner'ın doğumunun 200. yılı kutlanacak. Biz kutlamanın yapılacağı zaman ne yazık ki şehirde olup, o havayı koklayamayacağız. Erken bir kutlama için şehre önceden konuk olduk işin açıkçası. 
Bu kutlamaları göremesek de, Bach'ın adını kazıdığı bu şehri ve yine ünlü bestecinin yıllarını  verdiği kiliseyi görmeden dönmeyeceğiz. Tabii bir de Bach'ın mezarını...

21 Şubat 2013 Perşembe

Sonu belli bir tren yolculuğu...

Sabahın köründe telefonun alarmının sesiyle gözümü zorlukla açıyorum. Yorgunluk üstüne yorgunluk eklemek konusunda kendime rakip tanımıyorum. Hani kendime yapacağımı yapıyorum da, benim yaptığım işkencelere kocamda katlanmak zorunda kalıyor ya, sabrı için kendisini tebrik ediyorum. Bence bu dünyada kendisini sınamasının bir yolu bu diye düşünüyorum. 
Frankfurt'tayız. Her sene fuar nedeniyle mutlaka ziyaret ediyoruz bu şehri ve ben her sene mecburi istikamet olan bu şehre, başka bir şehri eklemeyi alışkanlık haline getirdim. 

Selçuk, Frankfurt yollarına düşmeden bir gece önce geliyor eve. İzmir'de katılması gereken fuarı bana refakat edeceği için daha bitmeden bırakmış, gece geç saatte boşalttığı valizini bu sefer daha soğuk hava koşulları için tekrar dolduruyor. 

Sabahın beşinde yollara düştüğümüz yetmezmiş gibi, şimdi de iki günlük yorucu fuar koşuşturmasından sonra yine telefonun sesiyle uyanıyoruz. 

Çok sevdiğim tren seyahatlerinden birini yapacağım yine. Frankfurt'a 400 km. uzaklıktaki Leipzig'e gidiyoruz. 3.5 saat süren bir yolculuk için trende yerlerimizi alıyoruz. Birkaç ay önce aldığım tren biletini hızlı tren olarak almamış olmamın bir sebebi vardır herhalde. Ya Leipzig'e hızlı tren yok, ya da tren bileti umduğumun üstünde çıktığı için almamış olabilirim. Nedenini tam olarak hatırlamıyorum bile.  Merak edenler için gitmeden aylar önce aldığım biler için 2 kişiye gidiş- dönüş 114 Euro vermişim. 

Yine trenin gidiş yönünün tersindeki koltukları seçerek olasılık hesabına vurulduğunda zorlukla yakalayabileceğim bir başarıyı elde etmişim. 

''Yine mi?'' diyor sevgili koca.
''Senin yüzünden!!'' diyorum hiç utanıp sıkılmadan. ''Sana sordum hangi koltukları alalım diye, sen de sen seç dedin bana'' diye söyleniyorum. 

İşin doğrusu onun için herhangi bir sorun da yok. Ters yönde gitmeye dayanamayacak olan benim hassas midem. 

Allah'tan tren boş...
Sırt çantamızla yemek salonuna doğru seyrediyoruz hemen. İki çay söyleyip çantamızdan sandviçlerimizi de çıkardığımızda artık keyfimize diyecek yok. 


Tren ''tıngır mıngır'' ya da ''çuf çuf'' efsanelerini geçmişte bırakarak, neredeyse hiç ses çıkarmadan karşımıza çıkan kasabaların arasından sessizce geçiyor. 
Üstlerine geçirdikleri kalın montlara sarınmış sabah insanları yanlarında köpekleriyle tarlaların arasında dolaşan patika yollar üzerinde yürüyüş yapıyorlar. 

Biz de keyifli bir yolculuğun kenarında bir şehirden diğerine doğru ilerliyoruz.

Devamı gelecek.... Beni izlemeye devam edin:)