londra gezi rehberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
londra gezi rehberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Sherlock Holmes'un evi nasıldır sizce?

Kitapları ve kitap kahramanlarını seven herkes yazar evlerini, yazarların yazım rutinlerini, yarattıkları kahramanlarının yaşadığı yerleri merak eder. Ben şahsen ediyorum. Bir de bu yazılı metinlerin ekrana taşındığı zamanlar vardır. Çıkacak filmi heyecanla bekleriz. Sonra da filmin vizyona girdiği ilk gün koşar, sinemada arka koltuklarda bir yerden bilet alırız. Ben de birçokları gibi kendi hayalimde yarattığım kahramanları ekranda görünce hayal kırıklığına uğrayanlardanım. Eeeee, herkesin hayalini bir yerlerden yakalamak pek de kolay olmasa gerek. Yeri olmasa da Yüzüklerin Efendisi serisinin beni hayal kırıklığına uğratmayan filmlerden olduğunu da belirteyim. (Yazarın nasıl biri olduğunu tanımak herkesin hakkı elbette.😀 )


Gelelim asıl anlatmak istediğim müzeye: Sherlock Holmes Müzesi.

Sherlock'u ezelden beri severim çünkü zeki erkeklerden hoşlanıyorum. Her ne kadar BBC'nin ekranlara taşıdığı Sherlock dizisinde Benedict Cumberbatch'in canlandırdığı Sherlock pek bir asosyal ve kırıcı olsa da, onu da havalı buluyorum.


Londra'daki Sherlock Holmes Müzesi ise tek kelime ile harika. Çocuğunuz ve çocuk kalmış ruhunuzla birlikte Londra'ya gittiyseniz mutlaka bu müzeyi ziyaret etmelisiniz.Tabii benim gibi, "Nasılsa bilet buluruz." diye düşünüp bilet almadan gitmeyin çünkü 221B yazan kapının önündeki kuyruğa ağzınız açık bakar, "Yarın gelsek daha iyi olur" diye ağzınızın içinde sözcükleri geveleyip durursunuz.


Baker Street şehirdeki en ünlü sokaklardan biri. Önünde Sherlock Holmes'un kocaman bir heykelinin bulunduğu Baker Street metro istasyonundan çıkıp müzeye ulaşmanızsa çok kolay. 


Hadi size 221B Baker Street'in hikayesini anlatayım.

Sherlock Holmes ve Doktor Watson, Sir Arthur Conan Doyle'un yazdıklarına göre 1881 ile 1904 yılları arasında bu evde yaşamış. Regent Park yakınlarındaki Baker Street,  1880'li yıllarda "townhouse" (en az bir duvarları bitişik kullanılan, iki üç katlı ev tipi) diye adlandırılan evlerden oluşuyormuş. Sir Arthur Conan Doyle'un romanında adres olarak verdiği 221B gerçek anlamda Baker Street üstünde bulunmuyormuş çünkü yazar ola ki 221B üzerinde oturan bir ailenin kitap kahramanlarının izini süren hayalperestler tarafından rahatsız edilmesini istemiyormuş.



1930 yılına gelindiğinde bu sokak kuzeye doğru genişleyerek büyümüş ve kendi 221 numaralı binasını yaratmış. Yapılan binada Abbey National adında bir firma ikamet etmeye başlamış. Şirket çalışma hayatına başlar başlamaz bu adrese mektuplar yağmaya başlamış. Hayran mektuplarının yanı sıra dedektifin yardımını isteyen birçok mektup da geliyormuş. Mektuplar gün geçtikçe o kadar artmış ki şirket çareyi bu mektuplara cevap vermek üzere birini almakta bulmuş. Bir anlamda ünlü dedektifin sekreterliğini yapmaya başlamışlar.😀



1990 yılında Sherlock Holmes Müzesi açılmış. Kurgu kahramanlar olsa da Sherlock Holmes ve Doktor Watson'un yaşadığı bu ev, Sir Arthur Conan Doyle'un kitaplarında tasvir ettiği şekilde dekore edilmiş. Her ne kadar Sherlock'un da Doktor Watson'un da yaşadıkları tek gerçek yer  Sir Arthur Conan Doyle'un satır aralarıysa, biz hayalperestler her iki kahramanın da bu evde yaşadığına inanıyoruz.




Şöminenin karşısındaki koltukta ünlü dedektifin oturmadığına beni kim inandırabilir? Baker Street'e bakan masanın üstünde duran, el yazısıyla karalanmış onca not sadece bir hayalin ürünü olabilir mi?


Bugün müzenin olduğu 221B numaralı binanın gerçek numarası olmadığını söylemem şart. 2002 yılında Abbey National içinde bulunduğu 221B nolu binayı terk edene kadar sokakta biri müze biri de bu bina olmak üzere iki tane 221B varmış. Müze, açıldıktan sonra hayran mektuplarını artık kendilerinin cevaplaması gerektiğini Abbey National'a bildirmiş. Bilin bakalım ne olmuş? Şirket bunu kesinlikle kabul etmemiş. "Mektupları daha önce olduğu gibi yine ben cevaplayacağım." demiş müzeye kesin bir dille. (Pek tabii 221B adresinde firma oturuyor.) Bu anlaşmazlık mahkeme kapılarına kadar uzanmış. Nihayetinde şirket 221B adresinden taşınınca sorun da çözülmüş. Royal Mail bu durumdan sonra gelen mektupları müzeye götürmeyi kabul etmiş.

Bana sorarsanız müze binasının da en az Sherlock Holmes kadar güzel bir hikâyesi var.

Gelelim müzeye... 




Birkaç sene önce Kuzey'in elinden tutarak içine girdiğimiz müze görülmeyi hak ediyor. Kapısında bekleyen bir Scotland Yard polisi var. Dilerseniz hemen oracıkta sizinle bir fotoğraf çektiriyor. Adımınızla birlikte hâlâ yaşamaya devam eden bir dünyanın içine dalıyorsunuz. Şöminenin karşısındaki koltuktan, duvarları kaplayan duvar kağıtlarına, sehpanın üstünde duran büyüteçten Sherlock'un piposuna kadar her şey incelikle düşünülmüş. El yazısı notların içindeki gizemi ararken buluyorsunuz kendinizi. Kuzey, tüm müzeyi elinde fotoğraf makinesiyle gezmişti. Detaylardan nasıl da büyülendiğini dün gibi hatırlıyorum. Müzeyi gezdikten sonra da hediyelik dükkanına girmiştik. Burası Kuzey'den çok benim kendimi kaybettiğim bir yer olmuştu. Eee, siz de kabul edersiniz ki kız çocukları erken çocuklarından daha meraklı oluyor böyle şeylere.😉

Meraklısına Not:
📌 Mümkünse önceden internetten biletinizi alın. Diyelim ki gittiniz ve biletinizi oradan alacaksınız. Müze satış kapısından içeri girin ve sıraya girmeden önce biletinizi alın.





24 Haziran 2014 Salı

İskoçya Notları: Edinburgh hazırlıkları!

Seyahatimize az bir zaman kaldı. Önüme defterimi açmamdan, orada burada dağınık duran notları toparlamamdan, otel-uçak çıktılarını dökmemden anlıyorum bunu. Bir de işten-güçten çok sıkıldım. Kim ne derse desin, İstanbul yoruyor insanı. Bu şehirde çalışıyor olmak zor geliyor bana. Trafiği bile başka bir kenara koydum artık! En çok yoran, yıldıran İstanbul'un hoyrat insanları!

Çek git diyeceksiniz buralardan! Olmuyor! Ben de diyorum kocaya, dinlemiyor!
Şimdilik burada yaşamaya devam! Sızlanmamak gerektiğini bilerek, ama sızlanarak!

Tatil hayalinin içine fırlatıp atmak gerek bünyeyi. Hiç olmadı, kitapların dünyasına sığınmak.
Birkaç gün önce blogdan dost arkadaşlarımdan biri instagramdan okumakta olduğum kitaplardan biriyle ilgili, ''nasıl?'' dedi.
İlk cildindeydim okuduğum kitabın. Uzun zamandır okumayı düşündüğüm, nedense her seferinde kararsızlıkla bir süre elimde tuttuğum, akabinde de rafa geri bıraktığım kitaplardan biriydi. Bunun sebeplerinden biri bir dolu ciltten oluşmasıydı sanırım. Okumaktan korkmamama rağmen, bir türlü kitapla beraber kasaya kadar yürüyecek cesareti bulamamıştım.

Benden önce Alexander McCall Smith'le Kuzey tanıştı. İş Bankası Yayınları'nda çıkan bütün çocuk kitaplarını okudu: Çikolata Para Macerası, Patlayan Balonlar Macerası hemen aklıma gelen kitaplardan birkaçı...
Bizim yolculuk rotası İskoçya tarafları. Edinburgh'dan başlayacak, trenle Liverpool'a gidecek, hemen Liverpool'un yakınlarındaki Manchester'a gidecek, oradan da Oxford'da geçeceğiz. Oğlumun beynini yıkama çalışmalarına başladım bile!

Sonra ver elini Londra!
Selçuk Londra'yı özlemiş. Amacımız Edinburgh'u görmek olsa da, çaktırmadan hep gezinin o kısmını kısaltmaya çalıştı. Ben Edinburgh için farklı hissediyorum. Daha gitmeden orayı çok seveceğimi ve döndükten sonra pastoral bir İskoçya seyahati için planlar yapacağımı şimdiden hissediyorum. Aklımda olan bir kaç planı ne yazık ki bu seyahatte yapamayacağız. Bunlardan bir tanesi Fort Williams'dan kalkan buharlı Jacobite Treni'ne binemeyecek olmamız. Ne yazık ki Edinburgh'da geçireceğimiz kısa zaman en az iki günde gerçekleşecek bu tren seyahatine katılamamamızın temel sebebi.
Harry Potter filmlerini bizim aile gibi hayranlıkla seyredenler,  trenin okula giderken üstünden geçtiği köprüyü hemen anımsayacaktır. Bu tren ve üstünden geçilecek köprü başka bir seyahatin gidiş bileti olacak anlaşılan :)




Alexander McCall'un yazımızla olan ilgisi ise kendisinin İskoçyalı bir yazar olmasından kaynaklanıyor. ''İskoçya Sokağı 44 Numara'' serisinden bahsediyorum.
İnstagram'da bana kitabı soran arkadaşıma şöyle bir şeyler yazdım: Dondurma gibi, hafif ve insanı iyi hissettiriyor. Sahiden kitap bana çok iyi geldi. Ama tarif edemeyeceğim garip bir hal de var üstünde. Edinburgh'da İskoçya Sokağı'nda 44 numaralı apartmanda yaşayan bir grup insanın yaşamlarının anlatıldığı kitap basit bir dille kaleme alınmış. Okuduğum iki cilt boyunca Edinburgh yaşantısı ile ilgili geniş bir bilgi bulamasam da, İskoç halkını dürüstlüğü her nasılsa kitabın sayfalarından yaşadığımız dünyaya akıyor. Tarif etmesi zor bir naiflik var yaşamların her birinde. Belki de bu yüzden benim insanların yozluğundan ve kabalığından şiddetle bunaldığım şu günlerde kitap bana kendimi çok iyi hissettirdi. Öyle ki hâlâ tam olarak tanımlamayı başaramadığım kitabın iki cildini daha aldım; en çok da küçük Bertie'yi merak ederek.

Bir de İskoçya turu hazırlıkları içinde Edinburgh'da gezmeyi tasarladığım ''Writers' Museum'' var. İskoçyalı meşhur yazarların eşyalarını görebileceğimiz bu müze gitmeyi çok istiyorum. Müzede eşyalarının bulunduğunu okuduğum R. L. Stevenson'un Dr. Jenkyll ve Mr. Hide isimli kitabını hem Kuzey için hem de kendim için aldım.




Şimdilik bizden haberler bu kadar! Edinburgh'la ilgili acil öneriler için buradayız ve bekleriz.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Londra'ya gitmek istememizin asıl sebebi budur! Harry Potter!

Bizi Londra'ya sürükleyen rüzgâr Harry Potter rüzgârı! Başka yerlere gitmenin hayalini kurup, programlar yaparken Warner Bros.'un Harry Potter stüdyolarını Londra yakınlarına taşıdığını öğreniyoruz. Malum oğlan böyle dediğimi duymasın ama ''Çakma Harry''.

Şöyle bir konuşma geçiyor aramızda:
-Anne, neden ben dururken bu Daniel'ı oynatmışlar Harry diye? Ben Harry'ye daha çok benziyorum. 
Çok akıllı gözükmesine rağmen, küçük bir çocuk olduğunu aklımdan çıkarmamaya çalışıyorum. Normalde vereceğim cevap ''Oğlum sen manyak mısın?'' olması gerekirken daha absürt bir cevap veriyorum. 
- Biz deneme çekimlerine katılmadıkta ondan!

Stüdyolarla ilgili anlatılacak çok şey var. Hogwards'ın yüksek duvarlarından içeri girer girmez yolculuk başlıyor. Biz de oğlan kadar heyecanlıyız desem yalan olmaz! 

Şimdi fotoğraflarla Pottermania!























22 Ağustos 2012 Çarşamba

Hâlâ Londra'da Piccadilly Caddesi üzerindeyiz :)

Hâlâ Londra'da Piccadilly Caddesi üzerinde yürümeye devam ediyoruz. Hatırlarsanız seri halinde ilerleyen Londra yazılarımızın kitap evleri bölümünde yine aynı cadde üzerindeki Hatchards'a girmiş, Orhan Pamuk kitaplarını gurur duyarak yayımlamıştık. Şimdi kitapçıdan çıkıyoruz ve hemen yanındaki yeşillere bürünmüş devasa mağazanın içine giriyoruz. Vitrinler insanın nefesini kesecek güzellikte, kapının içine adımımı attığımda da Fortnum & Mason beni yanıltmıyor.





Burası 1707 yılından beri hizmet veren çay, kahve çeşitliliğiyle insanı şaşırtan, sunduğu bisküvi çeşitleriyle bu gezgin kişiliğin ağzının suyunu akıtan bir mağaza. Daha neler yok ki içeride? Çeşit çeşit ballar, reçeller, marmelatlar, kupalar, çay keyfini zevke dönüştüren demlikler...





İçerinin havası bir sarayın havasını andırıyor. Elbet bir sarayda yaşamışlığım yok; ama aklımdan bir prenses olmakla ilgili düşünceler gelip geçiyor. Bu şehir beni kötü mü etkiliyor ne? Sanırım en son Hamleys oyuncakçısında Prensesimiz Kate'in legodan yapılma hali beni etkiledi galiba yoksa Diana'nın çektikleri de dün gibi aklımda. Neyse bu hayallerden kendimi sıyırıp yoluma devam ediyorum. Fortnum & Mason'ın kırmızı halıları bana esaslı bir hoş geldin diyor. Çok eski bir bina, her köşesinde farklı bir detay dikkati çekiyor.



Antika bir saat bir köşede keyifle dolaşan turistlerin ilgisini çekiyor; önünde fotoğraflar çektiriliyor. Antika saat belli ki bu duruma alışkın, hiç istifini bozmuyor, yıllardan beri durduğu şekilde dimdik duruyor kendi köşesinde, hep olduğu gibi tıklamaya devam ederek. Merdiveni kullanarak çıkılan katlar boyunca yağlıboya tablolar asılmış. Küçük çaplı bir müze gibi burası.

17 Ağustos 2012 Cuma

Regent Caddesi'nde yürümeye devam ediyoruz. Yolumuz bir oyuncakçıya çıkıyor.

Hamleys... 250 yıllık bir oyuncakçı yolunda ilerliyoruz.

Londra sokaklarında Oxford ve Regent caddelerinde yürümek çok keyifli. Yanyana sıralanmış bildiğimiz, bilmediğimiz bir dolu dükkanın önünden geçiyoruz, olimpiyat ruhuyla dolup taşmış insan seli içerisinde kendimize yol bulmaya çalışıyoruz. Sokaklar kalabalık mı kalabalık, gökyüzü apaydınlık. Bu şehre daha önce gelmememin sebebini bilsem de, sırf vize eziyetine inat şehre haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Geldikten sonra da uzun yıllarını Londra'da geçirmiş olan arkadaşlarıma beş gün boyunca bizi terleten havadan biraz sıkıntıyla bahsedince şaşırmış gözlerle yüzüme bakıyorlar. Üst üste on kez daha bu şehre ayak bassam, Londra'nın güneşli hava açısından bize yaptığı kıyağı bir daha bulamayacağımı söylüyorlar.
Haklı olabilirler mi acaba? İnsan mutlu olmayı bilmeyen bir canlı mı yoksa?

Londra'da geliş sebeplerimizden birini daha gerçekleştirmiş olmaktan gurur duyuyoruz. Tatilimiz  planlanmaya başlandığı günden beri çocuk keyfi tadında ilerleyip duruyor. Gezinin sonunda yanımızdaki küçük adamı çok mutlu edebilmenin gururu biz ebeveynlerin yüzünden açıkça okunuyor. 

Şehre ayak bastığımız andan başlayarak Harry Potter stüdyolarına ne zaman gideceğimizi sorup duruyor. Allah'tan geldiğimizin hemen 2. sabahına biletlerimizi almışız. Yoksa oğlanın sabrının beklemeye yetmeyeceği çok aşikar! 

Şimdi oyuncakçı peşinde olan çocuğu olanlara ve içindeki çocuk hâlâ yaşayanlara Hamley's geliyor.

















Hadi bakalım:)