m train etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
m train etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2015 Salı

Patti Smith: M Treni


''Siyah çayın kokusu Oz'daki gelincik tarlaları gibi bir etki yaratıyor, insanı sersemletiyordu sanki.''
                                                                                                                                                 M Treni


Farklı bir kadın Patti. 
Onun müzikleriyle büyümedim, ondan yaşça da küçüğüm.
Aynı kültürün insanı değiliz, muhtemelen aynı değer yargılarına da sahip değiliz. 
Patti'nin yol kenarlarında konakladığı otellerin hiçbirini kalmadım. O da benim yaşadığım coğrafyayı tanımıyor. Künefe hiç yememiştir hayatında, Zeki Müren'i bu halkın ne kadar çok sevdiğini anlayamaz, Heybeli de Heybeli'de yaşanacak bir mehtap da usunda en ufacık bir titreme yaratamaz. Yıllar önce  Amerika'ya yerleşen bir arkadaşım var. Bir konuşmamızda Türkiye'ye her gelişinde bavuluna atıp Amerika'ya götürdüğü Hacışakir sabunlardan bahsetmişti.
Onu anlamıştım. 
Onu sizin de anladığınızı biliyorum.


Peki, Patti'yi anladım desem?
Sadece kendimizden izler bulduğumuz yazarları ve kitapları mı seviyoruz?
Tek sebep bu olmasa gerek. 
Öyle olsa fantastik hikâyeleri, katilin peşinden koşturduğumuz polisiye romanları sevmezdik, değil mi?
Sanırım ruhumuza dokunan, kalbimizde bir yeri sızlatan kitapları daha özel bir yere koyuyoruz. Nefes almadan okuduğumuz ya da okuduğumuz bir paragraftan sonra hayallere daldığımız kitaplar böyle kitaplar.

M treni, herkesin seveceği bir kitap değil. 
Patti Smith de herkesin seveceği bir yazar değil zaten.
Bir açılıp bir kapanan, kırılmaya hazır bir dünyası var. Onu kitapta anlattığı gibi her gün gittiği Cafe 'Ino'da hayal edebiliyorum. Neredeyse kitabın her sayfasında kahve içiyor, kokusu burnuma dek geliyor. Defteri önünde açık. Beyaz sayfaya bakıyor. Yazmak için bir yerlerden başlaması lazım. Bazen ne kolaydır bazen de ne zordur bu. Tıpkı bizim gibi. Hayatı düz bir çizgide ilerlemiyor.
Bir hayalin peşine takılıp yola düşebiliyor. Sevdiği ve kaybettiği tüm aşklarını sahipleniyor. Ne büyük cesaret!


Aynı sizin ve benim gibi amaçsızca yürüyüşlere çıkıyor. Ayakları onu nereye götürürse oraya gidiyor. Rüyalarında kayboluyor, tanımadığı bir kovboyla sohbet ediyor. Annesini anne olduktan çok sonra bile anlamaya çalışıyor. İyi yazarların, iyi edebiyatın esiri oluyor. Bir kitapta okuduğu hayali bir objenin, bir mekanın peşine düşüyor. Fotoğraf makinesini elinden hiç düşürmüyor. 
Aynı yazarı sevdiğinizi fark ediyorsunuz. ''Aynı Murakami mi okumaktan keyif aldığımız?,'' diye soruyorsunuz kendinize. Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde aynı sizin gibi onun da kuyunun dibinde saatlerce oturduğunu düşününce elinizde olmadan şaşırıyorsunuz. Dünyanın bir ucundaki bu gerçek kadınla daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde buluştuğunuzu anlıyorsunuz; aynı dileğin içinde bir yerde.


Kitabı hâlâ bitirmedim. Ortalarındayım. Yavaş yavaş ilerliyorum. 
Kitabın başında Patti'nin rüyasında ortaya çıkan kovboy şöyle diyor Patti'ye: 
''Hiçbir şey hakkında yazmak o kadar da kolay değildir.''

Haklı değil mi sizce de?