marsilya gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marsilya gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2013 Salı

Cezanne ve Aix!

Hâlâ Aix en Provence'da Cezanne'ın peşinde gezmeye devam ediyoruz di mi? Ben bu şehre aşık oldum, itiraf ediyorum. Şimdi geriye dönüp baktığımda şehrin bana kesif bir huzuru anımsattığını daha yakından fark ediyorum. An itibariyle pencerenin hemen dışında usul usul yağan yağmuru, bir de orada bir kafenin terasında, elimde sıcacık bir kahveyle seyretmeyi ne çok isterdim. Kahveye, sessizce yağan yağmura ve Arnavut kaldırımlı sokaklara kendini teslim etmiş bir şehir gibisi yoktur.

Yine Cezanne'ın peşine düşeceğiz düşmesine ya, Cours Mirabeau üstündeki kafelerin hayalinden alamıyorum kendimi.

Cezanne'ı Aix en Provence sokaklarında kaldırımların üstüne işlenmiş ''C'' harfleri eşliğinde izledik. Yanımızdaki dokuz yaşındaki çocuğun, elinde harita ile sokaklara serpilmiş bu işaretlerin peşinde koşturmasını sizin de izlemenizi ne çok isterdim. Tabii Fransa'nın güney köşesinde yakaladığım bu keşif duygusunu çocuğum kendi şehrinin orta yerinde de yakalasaydı. Atlasaydık yandan çarklı ada vapuruna, köpüklerin arasından varsaydık  Burgaz Ada'ya.  Yol kenarlarına döşenmiş ''S'' harfinin ardına düşerek Sait Faik'i bulsaydık bir köşkün duvarlarının arasında...

Demem o ki, hayale yakın bir ruh halindeyim masamın başında...

Cezanne'a gelince... Gideceklere küçük bir uyarı: Şehre varmadan önce bilgisayar başına geçerek, Cezanne'ı anlatan tarihi üç yerin biletlerini alabilmek mümkün.


Liste şöyle:

  • Şehrin sokaklarında gezip, Cezanne'ın ve ailesinin yaşadığı evleri, Cezanne'ın okuduğu okulu ya da arkadaşlarıyla oturup içkisini içtiği kafeleri görmek için şehrin içinde mutlaka gezilecek. 
  • Merkezden 1.5 km uzaklıktaki stüdyosunu görmek ve Cezanne'a ait eşyalara dünya gözüyle bakmak için ATELİER CEZANNE'a bilet alınacak. Mümkünse her gün Cezanne'ın yaşadığı rutini bozmamak adına buraya yürüyerek çıkılacak ve yolun sonunda bu yapılandan pişmanlık duyulacak.
  • Cezanne'ın baba evi JAS DE BOUFFON'un içinde ise artık Cezanne'a ait bir iz bulmak mümkün değil. Geniş bahçenin içinde ayakta duran binanın ve içinin kesinlikle ciddi bir bakıma ihtiyacı var. Yine de evin ve bahçenin Cezanne hatırına kesinlikle gezilmesi gerekli! Tablolara konuk olan ağaçlar, havuz ve heykeller hâlâ oldukları yerde beklemekte.
  • Cezanne'ın 1895 yılından 1904 yılına kadar bir kulübe kiralayarak çalıştığı BIBEMUS QUARRİES (Bibemus Taş Ocakları) ise bir diğer alan. Cezanne burada taş ocaklarının ortasına şövalesini atarak 11 yağlıboya, 16 suluboya tablo yapmış.

5 Eylül 2013 Perşembe

Aix en Provence, Cezanne'ın Şehri...


Aix en Provence'a gittiğimizde aylardan Temmuz'du. Hava sıcak mı sıcak... Çantamda buraya gelmeden aylar önce doldurmaya başladığım defterim; şimdi tam da buraya gelmişken açılıp okunmayı, hatta içine bir de yaşanmışlıkla yazılmayı bekliyor. 
Bu kadar sıcak bir havada gezmekten hoşlanmamamıza rağmen yapacak bir şey yok: Mevsim lavanta mevsimi! 
Aix en Provence ise Cezanne'ın şehri. Arabamızı park ettikten sonra hemen kendimizi şehrin merkezinde buluyoruz. Sıcağa inat her köşe başını mesken tutmuş çeşmeler hemen gözüme çarpıyor. Durmaksızın akıp duran ılık sularından üzerleri yosun tutmuş yeşil çeşmeler...
Pek havalı Cours Mirabeau Caddesi karşımızda. Caddenin iki yanında 17. ve 18. tüzyıldan kalma binalar ve kaldırımların üstünde kocaman gövdeleriyle uzanan ve gölgesini esirgemiyen çınar ağaçları...


Cours Mirabeau Caddesi 53 Caddesi 53 numara üstünde Cezanne'ın ve emile Zola'nın yıllarca oturup kahvelerini yudumladıkları ve sohbet ettikleri kafe ''Café des deux Garçons'' ( Kafe İki Garson)


Yeşil tenteli kafeyi görünce dayanamıyorum. Hemen oturup bir şeyler içmek istiyorum. Oysa daha yeni ayak bastık şehre.  Yan masada gördüğüm ve gözüme çok havalı görünün o yeşil içecekten istemeye karar veriyorum. Yok, hayır! Elbette kocamın, 'karşılıklı kahve içelim' önerisini kabul etmeyeceğim. Hayatta her zaman bildiklerimizi tekrar edersek, gelişim göstermek için oturmuş bekleyen ruhumuz ne ile beslenecek?
Anlıyorum ki cevap, mentollu yeşil içecekte değil!


Buradan sadece 25 kilometre uzaklıktaki Marsilya ile Aix en Provence arasında böylesine bir fark olması inanılır gibi değil. Marsilya ne kadar ruhunu kaybetmişse, burası da tam tersi bir izlenim bırakıyor insanın üstünde. Hemen kafenin yanı başındaki binada Cezanne'ın babasının şapkacı dükkanı varmış. Şimdilerde eskimiş olan binanın sarı boyasının üstünde hâlâ şapkacının duvara yazılmış ismi duruyor. 
Cezanne genellikle her öğleden sonra bu kafeye gelir, akşam yemeğinden önceki zamanını burada geçirirmiş. Zola ile dostlukları yazarın kaleme aldığı, '' Eser'' adlı romanından sonra bitmiş. Kitabı okuyan Paul Cezanne'ın Emile Zola'nın kitabında sefil bir insan olarak tanımladığı kişinin kendisi olduğunu anladıktan sonra, bir mektup yazarak Zola ile dostluklarını bitirmiş. Zola'nın tüm ısrarlarına rağmen bir daha da asla arkadaşıyla görüşmemiş. 

Şehrin her yeri Cezanne'ın izleriyle dolu. Kafeden kalktıktan sonra elimizdeki haritaya bakarak bir bir Cezanne'ın gitmemizi istediği her yeri aramaya başlıyoruz. Cours Mirabeau üstünde uğrayacak yerlerimiz var.
Mirabeau üstünde 13 numarada Café Oriental, 44 numarada Café Clement. İki kafede Cezanne'ın uğradığı kafelerden. 

Cours Mirabeau Caddesi 30 numarada Cezanne'ın annesi ölene kadar oturmuş. Cezanne her akşam annesini ziyaret eder, artık yürüyemeyen annesini kucağında taşıyarak aşağı indirir, sonra da arabaya bindirerek gezdirirmiş. Hayırlı evlatmış yani Cezanne... Madam Cezanne bu evde 25 Kasım 1897'de ölmüş.

O kadar şanslıydık ki, bizim gittiğimiz gün bu geniş cadde üzerinde bir pazar kurulmuştu. 


Navette denilen çeşit çeşit kurabiyeler vardı bir tezgahta. Hepsinden birer tane aldım kurabiyelerin...
Bir de lavanta balına dayanamadım. Yolumuz üstünde her gördüğüm pazardan çantama ufakta olsa bir kavanoz bal almadan ayrılmadım. 
Peynirlerden bahsetmeme gerek yok zaten değil mi? 
Buna ek olarak bir de trüf mantarıyla tanıştım. Utanmadım dokundum. Taş gibi sertti. Görünüş itibariyle mantarla uzaktan yakından ilgisi yoktu. 


Pazarın keyifli atmosferinde bir müddet gezindikten sonra Cours Mirabeau Caddesi'nin sonuna kadar yürüyüp, Aix en Provence'ın en büyük çeşmesi La Rotonde'u gördük. Her saat başı kalkan minik gezi trenine binmek istesek de, trende oturacak bir koltuk bile yoktu. Bir sonraki gelişimizde dedik birbirimize havadan bir umut dağıtarak...
Bu şehre ayırmadığımız bir gece için bereberce hayıflandık. Fazla otel değiştirmemek adına Marsilya'da bir gece daha kalmak istemiştik ama dönerkeno geceye ait olmak üzere ruhumuzu Aix en Provence'da bıraktığımızı farkettik.
Şimdi buradan turist ofisine! Cezanne ile işimiz daha bitmedi.

13 Ağustos 2013 Salı

Cebimdeki Yolculuk: Marsilya 3

Nerde kalmıştık?
Hımm, sevdiklerimiz ve sevmediklerimizle Marsilya, değil mi?

Yol ve yolculuk bambaşka bir olgudur, bunu hepimiz biliyoruz zaten!
...ve en önemlisi kendi yol tecrübelerimizi kendimizin yaratmasıdır.
Yolculuğu farklı kılan ne çok şey vardır: Sevdiklerinle yolda olmak en güzelidir, dilediğin yerde dilediğin kadar kalmak ve yol halini aceleye getirmemek.

Yol halini aceleye getirmemek! Sırf bu sebepten başkalarıyla yolculuk etmeyi sevmiyorum ben. Tecrübelerimle sabitledim ki, kalabalıkların içinde bunalıyorum ben. Bir şehri ilk kez tanımanın heyecanının yanında, kimi şehirlerin sık sık uğranan tanıdık rahatlığı benim ruhuma iyi geliyor. Kendimi evimde hissetmekten çok, böyle şehirlerde (Sizler için tahmin etmesi zor olmayacaktır herhalde bu şehrin neresi olduğu!) şehrin sakini gibi hissetmek derdime derman oluyor. Ne dertmiş ama değil mi, beni bu kadar gezme sevdalısı yapan?

Geri dönüp soyuma sopuma dikkatlice bakacağım bir ara... Evinden çıkmayı hiç sevmeyen bir ananın böyle gezme tozma sevdalısı bir kızı olsun, şaşılacak şey!

Yine bir dolu lakırtı ettim kendimi tutamayarak.

Marsilya'yı kendime çok yakın bulmadım nihayetinde. Bundan sonra bu şehir benim için Aix en Provence'a giden bir durak olabilir ancak.

Marsilya'dan geriye akılmda ne kalacak şimdiden biliyorum.
-Hakkını yemeyi kesinlikle hak etmeyen devasa limanı ve tekneleri




Mavi denizi ve içinde bir roman kahramanının hapsedildiği hapishanesiyle If Şatosu

-Marsilya'yı Monte Cristo Kontu ile romanının baş köşesine oturtan Alexandre Dumas
-Nefis yemekleri ile Au Vieux Clocher
-Tepesinde kocaman bir varak Meryem Ana heykeli taşıyan, denizcilerin koruyucu kilisesi Notre-Dame de la Garde



Daracık sokaklarda kıvrılarak ilerleyen küçük gezi treni

-hiç sevmediğim ve denizden babam çıksa yerim diyen benim için bile işkenceye dönüşen meşhur balık çorbası bouillabaisse
-göçmen yalnızlığı taşıyan yüzler

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Aix en Provence, seni unutmam ne mümkün!


Akdeniz'in kıyısına eni konu yerleşmiş bir şehre belki de haksızlık ederek ayrılıyorum Marsilya'dan. Bana sunduğu birçok kıyağa rağmen hem de! Oturup düşündüğümde konakladığımız Mercure Oteli'nin bize sunduğu konforu es geçemeyeceğimi anlıyorum. Bir kere sonuna kadar kullanabildiğiniz ve her gün yeniden doldurulan minibar  üstüne kolayca çizgi çekilmeyecek kadar güzel bir hizmet. Bunun için beş kuruş para talep etmiyorlar sizden. Güneşin peşiniz sıra tepenizde dolandığı bir şehir için bulunmaz nimet: zira bizim oğlan ice-tea tüketimiyle bütçemizde kocaman delikler açıyor.
Avrupa'da içeceklerin bu kadar pahalı olması, insanı kesinlikle daha ucuz olan şaraba ve biraya yönlendiriyor bence. Zaten hiç sevmem yemeğime eşlik eden alın alı bir şarabı ya da öğlen yemeğinden önce tadına baktığım buz gibi bir birayı. Kuzey'in yaşı küçük; cebimizdeki deliğe rağmen ice-tea içmesini destekliyoruz.

Yolun başka bir dönemecindeyiz. Bir gece daha kalacağız Marsilya'da ama gün Cezanne'ın şehri Aix en Provence'a gitme vakti. Sanki beklediğim gün bugünmüş gibi hissediyorum. Yoldaki ayak izleri hep ilgimi çekmiştir, artık siz de biliyorsunuz bunu....

Fransa kırsalına yolculuk... Marsilya'dan 26 kilometre ötesine uzanıp, Cezanne'ın tüm hayatını geçirdiği bir şehre ulaşacağız. Nasıl da yakın, bir o kadar imkansız...
Ben doğmadan tam 136 yıl önce doğmuş bir yaşama sadece yirmi altı km ötede duruyor olmak mucize değil mi sizce de?

Buraya gelmeden önce bir kitap almıştım elime. Kitapçı raflarında erişememiştim kitaba da, Nadir Kitap yetişmişti imdadıma. Eski kitapların hepimizin uğradığı o devasa kitapçı raflarında olmaması ne yazık! Kendisi de Cezanne gibi bir ressam olan Emile Bernard, ''Cezanne Üzerine Anılar'' isimli kitabında Marsilya'dan Aix en Provence'a olan yolculuğunu anlatarak başlar yazdıklarına. Cezanne'ı bulmak için Aix en Provence'a ilk gidişinde uzun bir yolu katetmek zorunda kalmıştır, sonraki gidişini ise anlata anlata bitiremez. Artık Marsilya- Aix en Provence arasına elektrikli tren konulmuştur ve yol sadece iki saate inmiştir. 

Şimdi biz Marsilya Tren İstasyonu'ndan kiraladığımız bir arabanın içindeyiz. Kısa bir yolculuk yapacağız. Emile Bernard'ın içinde taşıdığı kadar büyük bir heyecanı taşımıyoruz içimizde... Bizimki 21. yüzyılın gel geç heveslerinden biri. Her şeyi hemen tüketmeye hazır bir zamanın çocuklarıyız ne yazık ki. Kuzey'i başka bir hayatın içine sokabilmek için, önündeki yola onun görebileceği küçük şekerlemeler bırakıyorum. 

Önceden hazırlayıp, üstüne bilmeceler yerleştirdiğim bir haritayı eline tutuşturuyorum. Aix en Provence'da izini sürmesi gereken evler, okullar, kiliseler ve kafeler var. 

Emile Bernard, 'Ustam' dediği Cezanne'ı bulmak için çıkmıştı yola. Marsilya şimdiki kadar kalabalık değildi o zamanlar. Yolda karşısına çıkanları yolundan çeviriyor, bu şehirden az ötede başka bir şehirde yaşayan büyük ressamı soruyordu. Cezanne'ı kime sorarsa sorsun, aldığı cevap hep aynı oluyordu. Ya hayır diyordu karşısına çıkanlar, ya da olumsuz anlamda başlarını iki yana sallıyorlardı. 

Bernard, Aix en Provence'a vardığında da değişen pek bir şey olmadı. Cezanne' ı tanıyan kimse yoktu kendi yaşadığı şehirde. Birkaç denemeden sonra karamsarlığa kapıldı. Sonradan Pazar günleri Cezanne'la beraber birlikte gidecekleri kilisenin yanında gördüğü bir adam, Belediye kayıtlarına bakmasını akıl verdi de, Emile Bernard'ın aklı başına geldi. 

Cezanne'ın evinin adresi kayıtlarda yazılıydı. 

Bugün Cezanne'ı hepimiz tanıyoruz. Şimdi biz Paul Cezanne'ın peşinden Aix en Provence'a gidiyoruz. 

11 Ağustos 2013 Pazar

Cebimdeki Yolculuk: Marsilya 2

MARSİLYA'DA BİR KÖŞE BAŞI: Au Vieux Clocher


Kimi güzel anlar vardır; ister bir yere not edin, ister etmeyin siz yaşadığınız sürece var olmaya devam ederler. Marsilya'da aradığımı bulamasam da, gölgesi büyük bir ağacın hayali hiç çıkmıyor aklımdan.


Üstelik defterimin köşelerinden birine, gölgesi paylaştığım güne dair birkaç satır düşmüşüm: Yeryüzünün hangi köşesi olursa olsun, sevdiklerin yanındaysa mutluluğu hep yanında taşıyorsun demektir.

Marsilya şimdi benim aklımda kırmızı plastik sandalyelerin iki geniş binanın köşesini tuttuğu yerden ibaret! Tıklım tıklım bir köşe burası. İki sevimli bistro yan yana kurulmuşlar. Bir tanesi ağzımın suyunu daha fazla akıtıyor ya, herkesin istediği olsun diyorum. Ben ne olsa yerim zaten!


Kırmızı plastik sandalyeli bistro-kafe karışımı yere oturuyoruz.


Binalar o kadar eski ki, sinemaseverleri İtalya ya da Fransa'nın köylerine kadar götüren film karelerini hatırlatıyor bana. Yıllara meydan okuyan binanın ahşap kapısından içeri girip, bilmediğim hayatlara konuk olma hissi uyandırıyor. Öyle birden bire, hiç beklenmedik bir anda kapının tokmağını vurmak ve içeri buyur edilmeyi ummak... Böyle çok film izledim, çok kitap okuduğum ben.

Buralara da bir film, birkaç kitap, sayılarını unuttuğum onca hayal sürüklemedi mi beni?

Garson kızların hiçbiri İngilizce bilmiyor; gülümseyerek sipariş alıyorlar. Fransa sınırları için zor bir şey aslında gülümseyen garson bulmak... Belki de bize burayı sevdiren ağacın gölgesinden çok, yüzlere yerleşmiş gülümsemeler. Sonra yemeklerimiz geldiğinde Marsilya'da bulunabilecek en iyi pizzacıyı bulduğumuzu düşünüp, kendimizi kutluyoruz.






Onca yorgunluğun ve sıcağın üstüne, adamakıllı acıkmış olarak bu basit sandalyelere oturunca saatlerden yürüdüğümüzün farkına varıyoruz. Hava nasıl da sıcak!
Plastikten oldum olası haz etmem. Nerdeyse sırf bu sebepten bu keyifli mekanı ve kalbimde Marsilya ile ilgili yer etmiş en güzel anıyı kaçıracağımı farkediyorum.


Bence;
Marsilya'da muhteşem pizzalar ve salatalar yapan bu küçük restaurantı kesinlikle atlamamak lazım. 
Burası Marsilya'da mutlaka gidilmesi gereken restaurantlar içinden bence başı çekiyor! 

Adres: 12 places des augustines, 13002 Marseille, Fransa


31 Temmuz 2013 Çarşamba

Cebimdeki Yolculuk: Marsilya 1

   Marsilya'ya gideceğiz diye çıktık yola. Tabii artık çok geziyoruz ya, yolculuklara çıkarken daha rahatız. Nerde o bilmediği bir yere gitmeden önce ıncık cıncık şehrin her şeyini internetten, kitaplardan araştıran, okuyan, öğrenen Özlem? 

   Elbette yine araştırıyorum internetten! Daha çok mutlaka görülmesi gereken yerler, yenmeden dönülmemesi gereken yemekler, ardında iz bırakmış yazar ya da sanatçılar araştırma alanımın içinde yer alıyor. Diğer yanda bekleyen havaalanından nasıl şehre giderim, otobüs mü tren mi gibi basit sorunları ruhumun meyline teslim ediyorum. Ruhumun meyil eden tarafı ise her zaman trenden yana oluyor.

     Böyle oluyor da ne oluyor peki? Papaz her zaman aynı pilavı yemiyor. İşte Marsilya'da da başıma gelenlerin hepsi, bu bulamadığım papazın yüzünden geliyor.

    Marsilya Havaalanına indiğimizde de terslikler öne bavulların gecikmesiyle başlıyor. Şükür ki, şimdiye kadar hiç valiz kaybı yaşamadık ama bavul beklerken havaalanında helalinden bir saat kaybediyoruz. Daha havaalanından ayrılmadan acıkan Kuzey'i doyurmak için çıkışta Burger King'de atıştırıyoruz. (Utançla itiraf ediyorum!)

    Çıkışta şehre gitmek için otobüs bileti alan ahaliyi takip etmeyip, her zamanki gibi trene yöneliyorum ve biletlerimizi alıyorum. Tren bileti otobüsten daha ucuz! Bilmediğim tek ayrıntı trene binebilmek için, tren istasyonu ile havaalanı arasında ring seferi yapan otobüsü yakalamak!
   Lanet otobüsü bir saat bekliyoruz ve yanlışlıkla başka otobüse biniyoruz. Bindiğimiz yanlış otobüsün içinde, burnumun dibine kadar tıka basa bavullarla beraber gide gide havaalanının otoparkına gidince gülme krizine tutuluyorum. Kendimi öldürmek istemem biz havaalanı otoparkına doğru yolculuk yaparken, asıl otobüsü kaçırmış olmamızı anladığım dakikalara denk geliyor. Bu hissin aniden gelip yerleşmesini, etrafımda geçen karga ve kılavuz muhabbetleri de tetiklemiş olabilir. Bir saatlik fazladan bir zaman kaybının ardından tren istasyonuna gittiğimizde, tren istasyonunun terkedilmiş olduğunu görüyoruz.

Şimdi Marsilya'ya gidecek olan arkadaşlarıma altın değerinde tavsiye: Trene binmeyin arkadaşlar! Trenle olan sevdanızı uzun, güzel yollara saklayın. Havaalanından çıktıktan sonra uzun kuyruğun arkasına takılıp, biletinizi alın ve sizi Marsilya'ya götürecek otobüse atın kendinizi!!!

Trene binmek tek koşul altında anlamlı: Havaalanından Aix en Provence tarafına gidecekseniz.

    Tatil ruhu güzel. İnsanı hep sakin kılıyor. Bizim ailemizde böyle küçük aksiliklere sinirlenecek tek kişi benim ama başımıza gelen durumdan ben sorumlu olduğum için sesimi çıkartmıyorum. 
    Marsilya'da tren istasyonunda trenden indiğimizde artık mutluyum. Üç kişilik ailemizin kıyafetlerini de tek bavula sığdırdığımız için, Kuzey'le ben elimizi kolumuzu sallayarak yürürken bavulu çekme görevini Selçuk'a bırakıyorum. Canım isterse oğlana bile bırakırım, kızdırmasın beni. 

Herhalde bavulu da ben taşımayacağım, zaten tüm tatil planını yapıyorum!
Limanın önü... Sokak çalgıcılarını Avrupa'nın her yerinde görmek mümkün.

Hemen yan tarafta İf Şatosu'na giden tekneler kalkıyor.


Şehrin her bir meydanında Dali'ye selam yollayan heykeller var.
    İstasyondan denize doğru  bir yol tutturuyoruz. Otelimiz aşağıda. Ara sokaklardan ilerlerken kendimi daha önceden tanıdığımı düşündüğüm sokak aralarında buluyorum. Bildik küçük kahvehaneler ve masalarda miskin miskin oturan erkek yoğunluklu bir nüfus. Cezayir ya da Fas'a gitsem bundan farklı bir şeyle karşılaşmazdım diye düşünüyorum. 
...ama şehre daha yeni geldik, hemen bir hükümde bulunmamak gerek.

    Yıllar önce eşiyle beraber gezmeyi çok seven bir abimizin Marsilya'ya gelip, aynı günün akşamında bulduğu ilk uçakla Paris'e dönüşü geliyor aklıma. Geldiği gibi hemen kafamdan kovalıyorum bu düşünceyi. Yok artık, haklı falan olamaz!

     Marsilya ile ilgili ilk izlenimin bu düşüncelerden ibaret. Ne yazık ki kaldığımız iki günün sonunda da şehirle ilgili düşüncelerim değişmiyor.

    Marsilya hem Paris'ten sonra gelen en büyük şehir, hem de Akdeniz'e kıyısı olan en  büyük şehir. Yine de benim gönlümde hiç güzel izler bırakmıyor. Geniş bulvarlar üstüne, Paris'ten tanıdık olduğum Hausmann tarzı binalar döşenmiş olmasına rağmen, ana cadde üzerindeki binalar bakımsız, pencereleri kirden, isten ve terkedilmiş olmaktan hüzünlü... Heybetli çınar ağaçlarının altında göçmen halkın açtığı tezgahlar var. Yerlere açılmış naylon tezgahların üstünde çeşit çeşit takılar, sahtenin acıklı duruşunu üstlerinde taşıyan ünlü markalı çantalar, hasırdan şapkalar...

    Tezgahlardaki kadınlar daha çok Afrika ülkelerinden göç etmişler, başlarında  hafifçe doladıkları renkli örtüler, üstlerinde etnik desenlerle cıvıl cıvıl elbiseler ve ayaklarında sandaletler var. Bir de çoktan kaybettikleri umudun derin çizgileri.

    Temmuz'un başları ve hava çok sıcak. Muhtemelen biz buradan ayrıldıktan sonra şehri daha da sıcak günler etkisi altına alacak. Sıcağın verdiği yorgunluk sokakta gördüğüm herkesin yüzüne yansımış. Tam yazlık havasında bir şehir Marsilya: Bir kot, bir atlet, bir de parmak arası terlikler.
    Rastgele girdiğimiz bir sokak arasında duvarlardaki yön gösteren resimlere bayılıyoruz.








    Liman çok canlı. Sayısını tahmin edemediğim binlerce tekne yan yana dizilmişler. Alabildiğince uzanan sahil boyunca restoranlar, bistrolar... Beni sık aralıklarla Paris yollarına düşüren bohem kafelerden hiçbirini bulamıyorum bu şehirde.

Nerede benim kafelerim? Fransa'nın en büyük 2. şehrinde aradığım Fransız ruhunu bulamıyorum.

Marsilya benim için kocaman puntolarla yazılmış bir ''göçmen kenti'' kimliği kazanıyor. Belki de bundan olsa gerek şehir bana denizine, tuzuna ve güneşine rağmen umudunu kaybetmiş gibi geliyor. Kahve keyfini unutan bir şehirden tüm beklentilerimi kaybediyorum birden...

30 Temmuz 2013 Salı

Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim.

Şöyle diyorum kendime: ''Kışın soğuğunda kendine verdiğin sözleri unutma! Yazı özlemle beklemiştin. Şimdi baharın yorgunluğu, yazın sıcağı derken sızlanmaya başladın yine!''

Özlediğim bahar çoktan geldi geçti, yazı yaşıyoruz. Kızgınlığım özlenen günleri beklerken zamanın bu kadar ağır ilerleyip, tatil denen o tadından yenilmez meredin hemen maziye karışmasından!

Tatil çoktan bitti. Üstümde hâlâ yorgun bir tembellik! Tembellik yorgun mu olur demeyin, vallahi olur! Çalışmaya tembel olduğun günlerdir benim lügatımda öyle günler; o günlerde kitap okursun, müzik dinlersin, gölgesinde tembellik yapabileceğin bir ağacın altında küçük yudumlarla çay içersin. Hayat böyle tembelliklerle doluysa, şahanedir, şahane!

Benim durumumsa şudur: işe gitmesem, uyusam, hava da çok mu sıcak sanki, off ya çok sıkıldım...

Tatil dönüşü sendromundayım uzun lafın kısası!



Bu sene Temmuz başlarında Marsilya'dan başlayacak bir yolculuk yapmaya karar vermiştik. Niyetimiz bir araba kiralamak ve ailece arabaya doluşup yollara düşmekti.
Marsilya'ya gidip, yine Marsilya'dan dönseydik güzergahımız biraz daha değişik olacaktı ama THY'nin gidiş- dönüşlük promosyon biletlerini vaktinde karar veremediğimiz için kaçırdık gitti.

Biraz ahlayıp uflasam da biz de rotamızı değiştirdik.
Marsilya'ya gidecek, orada üç gece kalacaktık. Son geceki konaklamamız esnasında da Aix en Provence'a günü birlik bir yolculuk yapacaktık.

Aix en Provence'da hiç kalmadık ama şehrin kendisine hayran kaldık bilesiniz. 
Şimdiye kadar yazdıklarımı okuyup, benim tatil anlayışımı kendi tatillerine yakın bulan arkadaşlarım varsa, burada kesinlikle bir gecenizi geçirin derim. 

Marsilya'dan çıktıktan sonra ise arabamızı Avignon'a sürdük. İki gecemizi de burada geçirecektik.
Masal gibiydi Provence denen bölge kasabalarında gezmek. Avignon'da konakladığımız süre boyunca Luberon Bölgesi diye adlandırılan bölgedeki kasabaları gezdik. Civarda bulunan bir dolu kasaba arasında seçimler yaparken Russell Crowe ile Marion Cotillard'ın başrollerini oynadığı, Ridley Scott'un yönetmenliğini yaptığı ''İyi Bir Yıl'' filminin geçtiği yerlerde dolaştık durdu.

Lavanta tarlaları bu yollarda araba sürerken yol arkadaşımdı. Temmuz'un başında yola düşmemizin asıl sebebi de buydu zaten: Lavanta tarlalarını görmek istiyorsak Haziran sonu, Temmuz başında Provence'da olmamız gerekiyordu. Bu tarihler aynı zamanda Avignon'da her sene gerçekleşen festivalin tarihiyle de aynı! Şehri kalabalık görmenin dışında, Avignon gece gündüz şarkılar söylüyordu tüm konuklarına...

Köyleri, kasabaları, Van Gogh'un adımlarını miras bıraktığı yerleri, Cezanne'ın evini, atölyesini görmenin peşinde dolaştık durduk. Hayal ettiklerimizi ve planladıklarımızı tam anlamıyla gerçekleştiremedik. Sahip olduğumuz zaman öyle hızlı ilerliyordu ki, yaptıklarımız-gördüklerimiz yanımıza kâr kaldı ama yüreğimizde bir dolu hayalle geri döndük.

Peşi sıra birbirine eklediğimiz hayallerimiz biraz fazla geldi; vakit uçtu gitti.

İki gecemizi Avignon'da geçirdikten sonra yine bize yol göründü. Bu sefer Fransızların şu dillere destan Riviera'sı için yollara düştük. Nice ayrılan süre ise sadece iki gündü.
Bakalım bu tatilde biz ne yaptık?