meydan okuyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meydan okuyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2017 Cuma

Gün 15- Cuma, Hayaller Paris, Gerçekler Sancaktepe!

Dün blog yazmayı unuttum. Gece gözümü kapadığım an bu gerçekle yüz yüze geldim. Bir vicdan azabı içimi kapladı ama çok yorgundum. Kalkıp yazsam da sadece yazmış olmak için yazacaktım ve o da bana tat vermeyecekti. "İyisi mi," dedim "Uyu Özlem!"


Şimdi buradayım. Tilkinin dönüp dolaşacağı yerin kürkçü dükkanı olduğu gibi, benim de dönüp dolaşıp geleceğim yer burası demek ki. Şimdilik iş yerindeyim. Dışarıdan kafamı şişiren bir gürültü geliyor. Bu akşam önce eve uğrayıp sonra pilatese gideceğim. Nihayetinde eve vardığım zaman kendimi rahatlamış, hafta içinde üstüme düşen tüm görevleri yerine getirmiş ve ayaklarını koltuğa uzatmaya hak kazanmış bir insan gibi hissedeceğim. Aklımda tek bir fikir var: Elimdeki kitabı okumak. Geçen postlardan birinde bahsettiğim Kasım Yağmuru isimli kitabı okuyorum. İzlanda'da geçiyor. Dilini de, hikâyesini de çok sevdim. Kahramanım an itibariyle yola çıktı. İzlanda'nın çevresinde direksiyon sallayacak. Kitabın bu denli hoşuma gittiğini fark etmemiştim ama yola düşüş kısmına gelince ben de bu yolculuğa ortak oldum. Hemen şoförün yanında, ön koltukta seyahat ediyorum. Dışarıdaki buz gibi İzlanda havasına rağmen arabanın radyatöründen yayılan sıcak havadan bunaldığım bile söylenebilir. Yol boyunca dilediğim her şeyi yapabilirim. Muhtemelen seyahat esnasında birkaç bardak sert kahve tüketirim. 

Yakın zamanda Starbucks'a uğramayı düşünüyorum. Sonbahar temalı karton bardakları çıkmıştır herhalde ortalığa. Biz yaşamasak da ya da kutlamasak da bal kabağı mevsimini (Halloween) seviyorum ben. Tarçın kokusunu, kış serinliğini, insanın kanını donduran soğuğu, battaniye kitap ilişkisini... İnsanın sevmeye gönlü olunca her şeyi seviyor. Sanıyorum sosyal medyanın ara ara hakkını teslim ettiğim özelliklerinden biri bu: Her şeyi sevecek bir sebebi durmadan önümüze sürecek birilerinin 7/24 görev başında olması. "Pozitifte kalalım." Olur mu? 😀  Ben söyleyince komik oldu bu durum. Kuzey geçenlerde, "Neşeli olunca aslında çok sempatik bir insan oluyorsun!" dedi. Ara ara beni kahreden inciler dökülüyor çocuğumun ağzından ama anneyim ne de olsa affediyorum.

Bugün malum Yazı Evi günüydü. Sabah evden geç çıkmama rağmen mucizevi bir şekilde kırk dakikada Kadıköy'de oldum. Sonra ders başladı. Yazılarımızı okuduk, eteklerimizdeki taşları döktük ve ben ders biter bitmez işe geldim. Cuma sabahları kendime ayırdığım bu yarım gün tazelenmemi sağlıyor. İstanbulda yaşamanın en güzel yanlarından biri Yazı Evi'nin kapısını dilediğim an çalabilmek. Yoksa sanki yıllardır sinemaya gitmemiş gibi hissediyorum kendimi.

Çok sevindiğim bir haberi size de vereyim. Paul Auster'ın kitabı Türkçe'ye çevrildi nihayet. Hemen siparişi verdim. Gelmesi birkaç gün sürer. Yanında da başka güzel kitaplar istedim elbette. İnternetten bile olsa kitap verişi verişi yapmak çok güzel. Kendisi benim tesadüfler, mutlu sonlar yazarım.
Bugünlük bu kadar der, yarın hem blog yazımı hem de 52 Liste yazımı yazacağıma söz veririm.


10 Ekim 2017 Salı

Gün 12- Salı, rutinin içinde kayboluş.

Bu sabah uyandığımda evde olduğumun farkındaydım. Yastığım yine yerdeydi, Kuzey okula çoktan gitmişti. "Umarım çok geç olmamıştır." diye düşündüm. Kalktım, şarjda (bakınız TDK!) takılı telefona baktım. Saat dokuz olmuştu. Dışarıda aydınlık bir hava vardı. Tepesinde parlayan lambanın ışığıyla uyanmaktansa güneş ışığını tercih eden Selçuk'un sabah esintisi şeklindeki günlük vızıldamasını duymamak için perdeyi açtım. Perdelerimiz öyle kalın ki (benim tercihim) açılır açılmaz gün ışığı tüm odayı doldurdu. Yazın sıcak ışığından farklı bir ışık taşır kış aydınlığı. Bu sabahki de öyle bir aydınlıktı. Parlak ama serin. Ben banyoya yollandım sabah ritüellerim için, Selçuk yatakta kıpırdandı. Ben giyinip kahvaltıya indik, o uykusunun cila kısmına daldı. Çayımı alıp kızarmış ekmeğimin üstüne peynir sürerken o da kahvaltı masasındaki yerini almıştı. 
"Kruvasan yok mu kahvaltında?" diye sorarak erkenden gözüne giren güneş ışığının intikamını aldı benden. 
"Tulum peyniri var. Burdan buyur!" diye terslendim ben de. 


Sonrası malum. Arabaya biniş ve işe gidiş. Aynı terane. Paris'ten döndüğüm günün hemen ertesinde herhalde kimse benden mutlu olmamı beklemez. Bekler misiniz? Bu seferki gidişimde şunu tespit ettim. Paristeki son günümde de çekilmez bir insan oluyorum. Sanki etrafımdaki kimse beni sevmiyormuş gibi bir duyguya kapılıyorum. Tersleniyorum herkese. Kavga çıkarıyorum. Sonra uçakta ağlamaya hazır gözlerle kitabımı okuyorum. Uçak yemeğinin ne kötü olduğundan dem vuruyorum. Çayı-kahveyi bile reddediyorum. Oysa dönüşte herkes benden çok mutlu olmamı bekliyor. E, ne de olsa en sevdiğim kente gittim. Değil mi? 

Bu hafta salı gününden işe başlamış oldum. İyi tarafı pazartesi sendromunu atlamış olmam. Kuzey gelir gelmez derslerle çevrelendi, yapamadığı ödevlerin stresi sardı çocuğu. Aman boşver, dedim ona da. Eksi alırsın en fazla. Ucunda ölüm yok ya. 

Gün içinde blogda yazılan yorumlara geri cevap yazarken çok sevdiğim birinin verdiği güzel bir haberle havalara uçtum. Şimdilik kendisi sürpriz kontenjanından saklıyor bu haberi. Kendisi ilan ettiğinde ben de buradan söylerim herkeslere. Küçük dünyamda güzel şeylerin olması umut verici. Bazı insanların çok fazla güzel şeyi hak ettiğini düşünüyorum. Kelimeleri özel olan insanlar var. O kelimeler, o cümleler boşa gitmesin istiyorum. Dileğime kavuşunca da mutlu oluyorum. Bugün kocaman bir Nestle Antep Fıstıklı çikolatayı yemiş kadar mesudum dostlar. Hem de hiç vicdan azabı çekmeden. 
Dün akşamgözüm kapanırken yeni bir kitaba başladım. Her yılbaşında olduğu gibi geçen sene de Leylak Dalı ve Lalenin Bahçesi ile artık gelenekselleşen kitap hediyeleşmemizi yapmıştık. Leylak Dalı, Kasım Yağmuru isimli kitabı seçmişti kendisi için. Lale Abla da, "Nurşen kesin güzel bir kitap bulmuştur kendine. Ben de onu istiyorum." deyince kitap siparişine kendimi de eklemiş, üç tane kitap almıştım. Neredeyse bir sonraki seneye geldik ve ben kitabı elime yeni aldım. Aynı anda okuduğum kitapların sayısı hızla çoğalıyor. Olsun. Ne yediğimin farkında olmadığım gibi ne okuduğumun da farkında değilim. Kitap okumaya ayrılan zaman yetmiyor tabii ki. Uykudan çalıp da daha erken kalkıp daha geç yattığımda da vücudumdan çaldığım vakit yetmiyor. Daha çok şey yapabilmek için iş zamanından biraz aşırmam gerekiyor. Ya da günlerin biraz daha uzun olması. Kış da kapıda olduğuna göre güneş de yüzünü bizden başka tarafa çevirecek demektir. 
Şu aralar aklım Kuzey'den sebep mitoz ve mayoz bölünmeyle dolu. Haftaya salı fen sınavı varmış. Sanki mayoz bölünme uzmanıymışım gibi elinde bir fen kitabıyla çıkıp, "Şu soruya bir bakar mısın?" diyor. Anne olmak ve yıllardan sonra fen dersinde öğrendiklerini hatırlamaya çalışmak bir hayli zor. Oğlanla kitaplardan, filmlerden, hayallerden konuştuğum zamanı kesinlikle daha çok seviyorum. Teog kaldırıldı ya, belki yakında Finlandiya sistemine de geçeriz diye umut besliyorum. 
(Burada blog yazarı kahkahalarına uygun bir emoji bulamadığı için parantez içinde duygularını yazmak zorunda kaldı.)
😂

3 Ekim 2017 Salı

Gün 5- Salı, Ruh Terbiyecisi...

52 Liste Projesi

Liste 40- Ruhumu sakinleştiren şarkılar...


Kaplumbağa terbiyecisi varsa, elbet ruh terbiyecisi de vardır. Bugünkü meydan okumanın isminin böyle olmasının sebeplerinden biri bu yazıyı aynı zamanda 52 Liste Projesi ile birleştirecek olmamdan kaynaklanıyor. Böyle de pratik bir zekam vardır, kendimi övmüş gibi olmayayım. Ben bu blog işine kafayı bu kadar sarmışken, işlerinde kontrolümden geçmeyi bekleyen onlarca fatura bekliyor. Kendime o işi bugün halledeceğime dair söz verdim; en azından başlamayı düşünüyorum. 
Bu sabah evden çıkarken kendimi bir Hintliye benzettim. Geçmiş yıllarda bir film seyretmiştim. Hindistan'da geçiyordu ve Hindistan'da sefer tası ile yemek dağıtma işini anlatıyordu. Nefis bir filmdi. Severek izlemiştim. Adı neydi anımsamıyorum. Google efendiye sorsam hemen söyler ama nedense canım bunu yapmak istemedi. Öğrenmek isteyen muhtemelen bir iki arama sözcüğü ile bu işi halleder. 

Ben de sabahları tıpkı Hintliler gibi elimde bir bez çanta, içinde yemeklerimle evden çıkıyorum. Genellikle içinde bir tas salata, bir kase ev yoğurdu, bir meyve oluyor. Birkaç senedir dışarıdan yemek almayı kestim. Fazla yağlı geliyor, illa ki bir küsur buluyorum yediklerimde. Böyle daha mutluyum ve daha sağlıklı beslendiğimi düşünüyorum. Bu demek değil ki dışarıda yemek yemiyorum. Elbette yiyorum ama o zaman da evde pek yemek fırsatı bulamadığım şeyleri tercih ediyorum. Balık, bunların başında geliyor. Bir ara kafayı vejetaryen olmaya takmıştım. Sonra düşündüm, taşındım çok fazla et yemememe rağmen, kendimi bilmediğim/ içinde rahat hissedemeyeceğim bir kılıfa sokmamaya karar verdim. Kendime kural koyduğum zaman sonu her seferinde mutsuzluk oluyor. Tatlı yemeyeceğim dersem normalde yediğimden daha fazla yerken buluyorum kendimi çünkü beynim devamlı aynı mesajı tekrarlarken, ben o düşünceye takılıp kalıyorum.

Dün akşam eve gider gitmez Kuzey'le kendimizi dışarı attık. Koşacağız diye söz vermiştik birbirimize. Bu sefer önden önden koşup beni gerilerde bırakmadı çocuğum. Otuz beş dakika boyunca kâh yürüyerek, kâh koşarak site boyunca gittik, geldik. Aslında koşmak bahane, işin en güzel yanı bu zaman aralığında onunla sohbet etmek. Yaşından dolayı olsa gerek, konuşmalarında, anlattığı olaylarda, başından geçen nice tecrübede hep bir hainlik/hinlik gizli. Baştan söyleyeyim, durum çok hoşuma gidiyor. Beni, bir zamanlar onun yaşında olduğum yıllara götürüyor ve hissettiklerine yakın duygular içimde beliriyor. Bir gülüşle, anlattığı mizahi hikâyelerle, içinde öğretmen-öğrenci ilişkisi barındıran anekdotlarla beni otuz yıl öncesine taşıyor ya, daha ne diyeyim ben bu çocuğa. Kendim nasıl bir öğrenciysem, oğlum da öyle bir öğrenci işte. Not konusuna gelirsek, ona söylemesem de kesinlikle benim aldığımdan kat be kat güzel notlar alıyor.

Bir günümü anlatacakken ben nereden buraya geldim? Koşuyordum değil mi? 😀

Dün akşam blogda paylaşacağım yazıyı gözden geçirirken bilgisayarımdan da Passenger ezgileri yayılıyordu. Tüm evi nasıl güzel bir hava sardı, inanamazsınız. Sanırım bu akşam da Passenger'la baş başa kalmaya karar verdim. Bir de mum yakacağım ortalık iyice şenlensin diye. Romantizmin sonu yok ne de olsa. Arkadaşlarımın yalnız içtim diye kızmayacaklarını bilsem, dolapta buz gibi onların gelişini bekleyen köpüklü şarabı da açıp içeceğim de içemiyorum işte :) Şişeleri ta St. Malo'dan alıp bavula sığdırırken niyetim bu şişeleri onlarla birlikte içmekti. Şimdi sözümden dönemem. Bu durumda akşam beni demini almış bir Tirebolu 42 bekler. Köpüklü şaraptan demli bir çaya geçiş yapabilen kaç kişiyiz buralarda ?

Şimdi 40. haftasına ulaştığım liste projesinde sorulan ruhuma iyi gelen yirmi şarkıyı yazmam gerek.

Hiç de bilmem bu işleri. Sadece neler dinlediğimi düşünerek bu soruya cevap verebilirim. 

📌 Kendi küçük dünyamda durmadan ama durmadan ve bıkmadığım bir şarkı var ki onu yazmadan duramam. Edith Piaf'tan "Sous les ciel de Paris. Edith'ciğim söylemiyorsa, başka bir sesi canım çekiyorsa o zaman bu şarkıyı Zaz'dan dinlemek isterim.

📌 Burada bir şeylerden bahsederken zaman zaman bana eşlik eden müziklerden bahsediyorum. O yüzden adını duymuşsunuzdur belki, İnger Marie Gundersen diye Norveçli bir sanatçı var. Ne yazık ki Spotify'de çok şarkısı yok. O yüzden onu hep albümlerinden dinliyorum. Bildiğimiz caz parçalarını seslendiriyor.

📌 Nina Simone... Bizimkilere her dinletişimde sanki ilk kez duyuyorlarmış gibi, "Bu şarkıyı süper söylüyor, ne olur bi' dinleyin." deyip "My Baby Just Cares For Me" parçasını dinletiyorum. Sanırım bu parçayı dinleyip de mutlu olamayacağım bir zaman dilimi yok. Işıklar içinde uyusun Nina'cım.

📌 R.E.M'in Losing My Religion adlı parçası. Zaman içinde yolculuk yaparım resmen bu parçayla. Bağıra bağıra söylemeye başlar, kendimi açık eder, bizimkileri utandırırım.

📌 Michael Buble en iyi yürüyüş arkadaşım. Onunla yollar kısalıyor. Yeni yıla yakınsak Christmas şarkılarını dinliyorum, değilsek canım ne isterse. Hatta Spotify hangi şarkıyı hangi sırada çalmak istiyorsa ona da itiraz etmiyorum.

📌 Passenger deyip duruyorum zaten ne zamandır. Ne ses var yahu o çocukta. Tamam, Kuzey'le birlikte nice başka şarkıcı dinliyorum. Mesela Ed Sheeran'ı çok seviyorum. Amma ve lakin Passenger ve yukarıda adını yazdığım The Boy Who Cries Wolf albümü ve bu şarkı nefis. Bu arada albümün adı "Yalancı Çoban" anlamına geliyormuş. Evet,  şu masalddaki gibi.

Daha nice şarkı var beni dinlendiren. Yirmi tane sıralayabilir miyim bilmiyorum. Ya da gerekli mi?
Ama dönüp dolaşıp Norah Jones, Diana Krall, Stacey Kent gibi sanatçıları dinlediğime göre beni sakinleştiren caz müzikten hoşlandığım aşikar. Ama Amy Winehouse'da dinlerim. Quenn'e taparım. Ara ara geçmişe döner Michael Boulton dinlerim. Madonna'ya taparım. İşte böyle. Aklıma geldikçe de yazarım. :)

19 Şubat 2017 Pazar

Apartman Sohbetleri #2

Çocukluk Eğlenceleri

Dayanamayıp meydan okumanın ikinci sorusunu da cevaplayacağım. Bu arada 52 Liste Projesi için de yarına hazırlamam gereken bir yazı var. Tüm gün gezdikten sonra hangi birini yetiştireceğim bilinmez ama olsun. Paşa gönlüm böyle istiyorsa böyle yapacağım. 

Ben Küçükyalı'da büyüdüm. Bana göre nefis bir yerdi büyüdüğüm yer. Bir kere sevgi dolu bir yerdi. Komşuluk vardı. Herkes birbirini tanırdı. Çocukluğumla ilgili ilk anılarım yine oturduğum apartmana gelip dayanıyor. Apartman sakinlerinin kız çocukları apartmanın merdivenlerinde evcilik oynardık. Biz üçüncü katta oturuyorduk. Tam dördüncü kat merdivenlerinin başında. Dördüncü kat yani apartmanın çatısı camla kaplıydı. Gökyüzü olabildiğince gözükürdü o boşluktan. Bu yüzden apartmanın üst iki katı da aydınlık olurdu. Biz de bu katın merdivenlerinin başına bir kilim serer, minyatür çay setimizi, mini minnacık mobilya takımlarımızı alır oyun oynamaya dalardık. Gelen geçen de bir şey demezdi bize. Aşağı inenlere, yukarı çıkanlara sorardık: Ne içmek istersiniz?

Mahalle hayatımız var tabii bir de!
Bizim mahallenin aşağı mahalle ile yaptığı maçlar. Büyükler biz çocukları alır, tren yolunun arka tarafındaki boş araziye giderlerdi. Bizim mahallenin gençleri, aşağı mahallenin gençleriyle maç yaparlardı. Allahım nasıl eğlenceli olurdu o maçlar? Şimdi tam da bu maçları anlatırken aklıma Milliyet Gazetesi'nin düzenlediği müzik yarışması geldi. Okulca toplanır, yarışan arkadaşlarımızı ve okulumuzu desteklemek için büyük spor salonlarında yapılan yarışmalara giderdik. Ah eski günler ahhh!

Gelelim kişisel eğlencelerime. Bir kere benim kendimden bir buçuk yaş küçük bir kız kardeşim vardı. Daha ne olsun değil mi? Onunla oynardım. Büyüme çağımızda babamla olan tartışmalarımızın öncülüğünü hep ben yapmışımdır. O tartışacak pozisyona gelene kadar onun önündeki kapıları açmış olurdum. Ama eğlence anlayışımız farklılık gösterirdi. Ben okulu da oturup saatlerde ders çalışmayı da çok severdim. O ise eski Türk filmlerine bayılırdı. Hâlâ da öyledir. Filiz Akın'lı, Gülşen Bubikoğlu'lu, Kadir İnanır'lı filmler ne zaman televizyonda milyonuncu kez gösterilse bizimki ekranın başındadır. 


Küçük bir odamız vardı onunla. Karşılıklı iki yatak, bir gardrop, iki başucu dolabı, bir de çalışma masası. Kuytu bir odaydı ve apartmanın boşluğuna bakardı. O odayı ve loşluğunu ne zaman hatırlasam içim sevinçle dolar. Başucu lambasını açar ve kitap okumaya dalardım. Hatırlar mısınız bilmem Serhat Yayınları vardı. Bu yayınevinin kitaplarına bayılırdım. Heidi, Polyanna, Sevimli İkizler...

Sonraları Altın Yayınları'nın ciltli kitapları çıktı. Kadınların mücevhere duyduğu aşk gibi bir aşktı benim bu kitaplar için hissettiklerim. kabul etmek gerekirdi çok havalıydı bu ciltli kitaplar. Sert cildin üzerindeki parlak kuşe kağıda basılmış kabı çıkartır, buruşup yıpranmayacağı bir yere kaldırır, kitabı bitirdikten sonra da bu kabı tekrar cildin üzerine geçirirdim. Ne mesut saatler geçirdim bu kitaplarla. Yeri gelmişken Enid Blyton'u, Afacan Beşler'i, Yediler'i anmazsam olmaz. Yıllar sonra Enid Blyton'un kadın olduğunu öğrenince şok geçirmiştim. Bir de huysuz bir kadınmış, biliyor musunuz?
Sonraları annemin Kerime Nadir'lerine ve Agatha Christie'lerine dadandım. 
Çocukluğum geçtiği loş odada ne çok kitapla dostluk kurduğumu anlatamam. 

Çocukluk eğlencelerim de büyümüş halimin eğlencesinden pek farklı değilmiş aslında. 😀

Şimdi artık bu yazıyı sonlandırıp, ders çalışmak istemeyen Kuzey'e gaz vermem ve 52 Liste Projesi için yarınki yazıyı yazmam gerekiyor. 
Öperim efenim 💓

18 Şubat 2017 Cumartesi

Apartman Sohbetleri #1

Döndüğümden beri koşturuyorum. Öyle tatlı tatlı gezersem, dönünce de yığılmış bir sürü şeyi halletmek gerekiyor. Ama kimin umurunda değil mi?



Gelir gelmez elbette neler kaçırmışım diye merak ettim. Elime çayımı aldım, bilgisayarın karşısına oturdum. Amaç bloglarda neler dönüyor onu öğrenmek. Biliyorsunuz bloglar eğlenme yollarımdan biri. Akşam Sefası bir meydan okumadan bahsediyor, Leylak Dalı'da. Bir baktım ki Fermina da "Yazın hadi ama!" diyor. Kalabalık olunca çok eğlenceli oluyormuş. Bu meydan okuma da İlham Kedisi'nin başının altından çıkmış. Listeyi, soruları merak edenler BURAYA başvuracak yani😀

Nasıl bir apartmanda büyüdün?

52 Liste Projesi'ni her hafta düzenli olarak yapmaya niyet ettiğimden yeni bir meydan okumayla başa çıkabilir miyim bilmiyorum ama "Nasıl bir apartmanda yaşadığımla" ilgili bir soruya ilgisiz kalmam mümkün değil.😀  Geçmiş zamanların ve geçmiş insanların güzelliği midir bilmiyorum ama büyüdüğüm apartman hayatımın en güzel dönemine de tanıklık ediyor.
İster istemez şimdiki komşuluk ilişkilerini, sabahın köründe çıkıp gece yarılarında girip otel gibi kullandığımız evlerimizi düşününce, "Biz büyüdük ve kirlendi dünya!" demeden duramıyorum. Yazının başlığını dilersek, "Geçmişe Ağıt" şeklinde de değiştirebiliriz. 

Zemin katı saymazsak dört katlı bir apartmanın üçüncü katında büyüdüm ben. Küçükyalı'da sahile yakın, dört bloktan oluşan bir sitedeydi oturduğumuz ev. Apartmanın arka çıkışından çıkıp Hasan Amca'nın tarlasını geçince denizle burun buruna gelirdin. Sahil yolu falan yapılmamıştı o zamanlar. Bildiğin sahil vardı, kumuyla deniziyle. Yaz geldiği gibi yaşamın akışı da değişirdi. Akşam yapılacak salatanın domateslerini almak için Hasan Amca'nın bahçesine giderdik. Hasan Amca sabahtan toplanmış domatesleri biberleri tartar, annemin eline tutuşturur, kenardaki muslukta yıkadığı olgun bir domatesi de elime verirdi. Sulu sulu olurdu Hasan Amca'nın domatesleri. Ağzımın suyu aka aka yer, toprak kokusunu içime çekerdim. Bu meydan okuma münasebetiyle de Hasan Amca'nın ruhu şad olsun.

Oturduğumuz apartmana daha gelemediğimi biliyorum. Nasıl geleyim?

Evimizin önünden tren yolu geçerdi. Onun hemen berisinde de minibüs yolu dedikleri yol. Annem yıllardır aynı mahallede yaşıyor. Ben büyüdüğüm o mahalleden çoktan kanat çırpmış olsam da anneme her yakınlarıma mı taşınsan dediğimde, "Yok kızım ben yapamam öyle minibüsten, trenden uzak!" diyor. Onun hayatı marketlerin yan yana dizildiği, sahilde yürüyüşler yaptığı, komşularında sabah kahvaltısı ve beş çayı keyfi sürdüğü bir yerde geçiyor. Çok haklı diye düşünüyorum. 

    Dört paragraf sonunda ancak konuya girebildiğim, büyüdüğüm apartmanda yaşayan herkesin üstümde emeği vardır diyebilirim. Sanki çok uzun zaman önceymiş gibi geliyor ama öyle değil aslında. Herkesin evinde telefon olmadığı bir zamandan bahsediyorum. Bizim apartmanda tam da evimizin üstündeki dairede telefon verdi. Şaziye Ciciannem ile Veli Dede yaşardı orada. Yetişmiş çocukları vardı ama hepsi Almanya'da yaşıyordu. O yüzden ne zaman üst katımızdaki evin tabanından bizim evin tavanı tekmelense hemen yukarı koşardık. Bu iki anlama gelirdi. Ya telefona çağrılıyorduk ya da ciciannemin bize ihtiyacı vardı. Hayatımda tanıdığım en iyi insandan bahsediyorum. Nur yüzlü ciciannem. Dudaklarından hiç dua eksik olmazdı. Büyüdüğüm zamanlarda bile ne zaman canım sıkılsa, " Cicianne beni bir okusana!" diye kapısında dikilir, ayakkabılarımı çıkardığım gibi masanın etrafındaki sandalyelerden birine otururdum. Ciciannem de mutfaktan aldığı bir bardak suyla karşıma. Başörtüsünü düzeltir, pamuk saçlarını elleriyle başörtüsünün altına sokuştururdu. Duaları birbirinin peşi sıra okur, ağzı yırtılacakmışçasına esner, eliyle bir yandan ağzını kapatırken gözlerinden akan yaşları silerdi. En son baş parmağını dudağına götürür ve tükürüklerdi. Tuhaftır ki en sevdiğim kısım burası olurdu. Tükürüğünü iki kaşımın arasında alnıma kadar sürerdi. Sonra da suyu uzatırdı içeyim diye.
O an ferahlardım. 
"Prensesim!" derdi. "Nazarlara gelmişsin sen."
Elbette cicianneme göre çok güzeldim. Ortalama bir güzellikten bahsetmiyorum burada, bir prensesin olması gerektiği kadar güzeldim. Elbette tebaamın nazarına geliyordum.😂 
Evimizin üst katında oturan bu yaşlı kadın her zaman kapısını bana ve kardeşlerime açtı. Okuldan koşa koşa eve gelip, annemi evde bulamadığım çoğu zaman yumruklayarak kapısını çaldığım ve "Cicianne tuvaleti kullanabilir miyim? Altıma yapmak üzereyim." dediğim çok zaman olmuştur. 
Tüm apartmanın kıymetlisiydi ciciannem. 

Liseyi bitirmeme yakın zamanlarda bir gün babama çocuklarının çok uzakta olduğunu ve eğer ölürse onu mezara onun indirmesini istediğini söylemişti. Duyunca buz kesmiştim. Babam ciciannemin bu isteğini yerine getiremeyecek kadar erken gitti bu dünyadan. Her sabah babamın arabasıyla işe giderken arabaya binmeden önce apartmana bir kez daha bakardım. İki kadın olurdu camda. Biri annem, diğeri de bir üst kattaki ciciannem. Canım ciciannem de bir gün gidince sanki apartmanın suyu çekilmiş gibi oldu. Her gece dualarımın gitmesini dilediğim ruhlardan biri de onun ruhudur. 🙏

Anlattığım şeyler acı gibi gelebilir. Çünkü böyle hem sevgiyle hem de hüzünle anacağım çok kişi yaşadı o apartmanda. Sanırım sevginin çok olduğu yerlerde hüzün de çok oluyor. İki kat aşağımızda oturan İlker en yakın arkadaşımdı. Hâlâ da öyledir. Rakı arkadaşımdır benim. Canım rakı içmek isteyince onu ararım. Eski günlerden konuşur, birbirimizle alay ederiz. Şimdi geriye baktığımda iki oda bir salondan ibaret o minicik evde üç kızkardeş nasıl büyüdüğümüze şaşıyorum. Annem zaman zaman evde bir şeyi koyacak yer bulamayıp da söylendiğimde, "İki odalı evde büyüttüm ben sizi!" diye azarlıyor beni. 😀  Haklı tabii. 
Banyodaki gazlı şofbeni, gaz kaçağı olması ihtimaline karşı kapıyı aralık bırakma zorunluluğumuzu, kaygılı babacığımın her beş dakikada bir kapıyı tıklatıp, "Kızım bir ses ver." diye seslenişini dün gibi hatırlıyorum. Salondaki kaloriferin üstündeki mermerin üzerine tüner, caddeden 29 Ekim'lerde yapılan geçit törenlerini izlerdim. 
Trenler geçerdi, geçerdi, geçerdi.
Babam yaşadığı zamandan daha büyük kahkahalar atardı. 
Pazar sabahları kovboy filmleri oynardı bizim evde!
Biz kızılderilileri tutardık.

26 Nisan 2016 Salı

Çelınç- Gün # 9: Hangi alanda iyi olmak isterdiniz?

Bu çelınç meselesi beni zorlamaya başladı. O yüzden seyrek aralıklarla, canımın istediği sıklıkla soruları cevaplıyor olabilirim. Görüldüğü üzere şimdilik hiçbir soruyu atlamadım. Bu soru karşısında da cesur davranacağım ve gönlümden geçeni buraya yazacağım.
Efendim lafı uzatmama gerek yok: Yazar olmak isterdim.



Sabahleyin dokuz gibi uyanmak, uzun bir kahvaltının ardından yazmak üzere dağların yamaçlarına bakan yazı odama çıkıp yazmak isterdim. Pencerenin kenarına yasladığım çalışma masamı görüyorsunuz değil mi? Bu kadar dağınık olduğuna bakmayın. Her şeyin nerede olduğunu biliyorum. Sadece biraz dağınık çalışıyorum. Masanın üstündeki küçük notlar bana sabah masama oturduğum zaman anımsamam gerekenleri hatırlatıyorlar.
Çalışmaya başlamadan önce odanın diğer köşesindeki kahve makinesinin yanına gidiyor ve kahvemi demliyorum. Nasıl her yazarın bir yazma ritüeli varsa benim de var. Kahve kokusunun odayı sarmasını bekliyorum. Masaya oturmak ve kafamdaki düşünceleri beyaz ekrana dökmek için kahvenin kokusunun kelimelerime dokunması şart. Bazen kahvem bitse yazamayacak mıyım diye düşünüyorum. Belki de öyledir. Kelimelerin hikmeti benim içimden öte kahvenin çekirdeğindedir.

Bazen ekrana bakıyor ve taş kesiliyorum. Böyle zamanlarda dünyanın kim bilir hangi köşesinden aldığım defterlerden birini önüme alıyor ve düşünmeden yazmaya başlıyorum. Kalemin ucu deftere değdiği an düşündüğümün bile farkında olmadığım nice şey saçılıyor ortalığa. Şaşkınlıkla yazdıklarımın ucunu yakalamaya çalışıyor, bazılarını yazmakta olduğum yazının içinde kullanıyor, bazısını da unutmak üzere defterin arasında bırakıyorum. Unutulan yazıların hepsi yazılmamış gibi oluyor. Varoluşlarının yegane sebebi yazılacak başka bir şeyleri dilimin ucuna getirmek. 

Kelimeler konuşurken değil de yazarken önemli benim için. 

Öyle ya da masanın başında saatlerimi geçiriyorum. Yazmak, çaba isteyen bir uğraş. Emek vermezsen olmuyor. Günün yarısı yazının, diğer yarısı ise okumanın. Genellikle okumalarımı yazdığım şeye göre şekillendiriyorum. Bazen de kafamın dağılmasını istediğimden sevdiğim birinin biyografisine dalıyorum. Başka birinin hayatının içine dahil olmak ne tuhaf bir şey! 
Merak insanın içinde yaşayan bir virüs bence. Kişiyi kozasından dışarı çıkmaya ve keşfetmeye zorluyor.
...


Ne? Biri bir şey mi dedi? 
Ben mi? 
Hangi alanda mı iyi olmak isterdim? 
Bilmiyorum ki!