mutluluk nedir? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk nedir? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2017 Pazar

Liste 27- Zihinsel, bedensel ve ruhsal mutluluk

52 Liste Projesi

Liste 27- Zihinsel, bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklı hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.



Arkadaşlarım, canlarım, olmazsa olmazlarım...

Bu listenin cevabını çok iyi biliyorum. Belki sizler de beni okuduğunuz için nasıl bir tip olduğumu iyi kötü tahmin ediyorsunuzdur. Mesela kavgacı değilim ama zaman zaman çabuk parlayabiliyorum. Etrafıma karşı iyi olmam için benim kendimi iyi hissetmem gerek. Uzun zaman önce değiştirme şansı olan hayatını değiştirmeyip de bunun yerine dır dır etmeyi tercih eden insanları hayatımdan çıkardım. Kolay bir şey değil bu dediğim ama başardığımı sanıyorum. Onlar hayatımdan eksildikçe de yerine pırlanta gibi her döndüğünde ışıl ışıl parlayan insanlar girdi. İlkokuldan beri arkadaşım olan Berfu hayatımın ışığı. Hep aydınlık, hep iyi kalpli, her vermeyi seven. Çocuğumu emanet edebileceğim yegane insanlardan biri. Sonra Duycu'cum. Canım arkadaşım, dert ortağım. Kendisi ne zaman raydan çıkmaya cüret etsem hemen beni doğru yola sokar. Sakinleştirir, açımı değiştirir, anne olduğumu anımsatır. Onunla konuştuktan sonra hayat daha kolay gelir insana. Nilüfer, nice büyük işler başarmasına rağmen bunların hiçbirini gözünüze sokmaz. Hep eğlenceli şeyler anlatır, olayların ciddiyetinin altını bir güzel çizerken bir şeylerin ağırlığını da hafifletir. İnsana ilham veren bir yanı vardır. Motivasyon vermeyi bilir, onunla sohbetten sonra her şeyi yapabilirmişsiniz gibi hissedersiniz. Seyahate renk katar, bilmediğiniz bir sürü şey anlatır, bir de yeni şeyler deneyimler. 
Yan komşum Figen'e gelince. Onunlar konuşurken kalkıp spor yapasım geliyor. Yediği yemekten de yaptığı spordan da sonuna kadar keyif alır. 

Tüm arkadaşlarımı burada yazmam mümkün değil. Yazı Evi'ndeki eğitmenlerim artık dostlarım mesela. Yazı yazdığım masanın etrafında toplandığım arkadaşlarım içimi döktüklerim. Ve bugünlerde onlarla birlikte Datça'dayım. Onlar da hayatımı güzelleştiren, az kelime ile çok şey anlatabildiğim güzel insanlar. Simla, en zor zamanımda hiç tereddüt etmeden yanıma koşan can arkadaşım. Oğlumun manevi annesi kendisi. Yazamadığım nice insan var daha etrafımda. Hepsiyle neşeli sofraları paylaşıyoruz. Sevinç ve Çağlar her iki haftada bir görmezsem çıldırdıklarım. Beraber seyahatlere çıkıyor, şarap kadehlerini havaya kaldırıyor, bol bol gülüyoruz. 

Demem o ki arkadaşlarım ruh sağlığımın olmazsa olmazı. Onlarla hayat her türlü güzel. Onlar benim yaşamımın yol arkadaşları. Sıkı sıkı sarıldığım, kavga ettiğim, sonra da yaptığımız salaklıklara güldüğüm dostlarım. İyi ki varlar. Ruhum onlarla daha sakin, daha dingin.

Okumak ve yazmak....

Her gün okumam şart. Kitapları birbiri ardına bitirmem, bir kitaptan diğerine yolculuk yapmam şart değil ama okumalıyım mutlaka. Yoksa bir şeyler eksik hayatımsa. Ne zaman yoğunluğun içinde okumaya fırsat yaratamasam mutsuzluk kaplıyor içimi. Sinirli oluyorum. Tüm gün başkaları için yaşamışım da kendim için hiçbir şey yapmamışım hissi sarıyor içimi. Kuzey'in bebekliğinin ilk zamanlarında b duyguyu çok derinden yaşamıştım. Bebeğimi beklerken beni nelerin beklediğini okumuştum da bir bebeğin insanın tüm yaşamını kaplayacağını anlayamamıştım. Size ait olan ve sizi siz yapan her şeyi bir süreliğine bir rafa kaldırıyorsunuz ve kendinizi bir başka yaşamın eline teslim ediyorsunuz. Onunla birlikte gülmek, onunla birlikte ağlamak, ağladında ne için ağladığını keşfetmeye çalışıp tüm cevapların sizin içinizde olduğunu düşünmek. Benim için zor bir dönemdi. O zamanlar da beni en çok rahatlatan şey Kuzey için bir günlük tutmak olmuştu. Ne zaman onu uyutup defterimin başına otursam mutlu oluyordum. 
Okumak ve yazmak ( konu ne olursa olsun) bana hep iyi geliyor. 

Yürümek, spor yapmak...

Sporu bedenim yerine ruhum için yapıyorum. Elimden geldiği kadar elbette. Geçen sene Kuzey'i servise bindirdikten sonra her sabah bir saat yürüyordum ve işe gittiğim zaman pamuk gibi oluyordum. Terlemek, toksinlerden kurtulmak ve kendi düşüncelerimle baş başa olmak bana çok iyi geliyor. Dün de yarım saat yatıp kalkıp egzersiz yaptım mesela. Nasıl bir iç huzuru anlatamam. Keşke buraya yazdığım gibi bana kendimi iyi hissettiren bu şeyleri her daim hatırlasam. Keşke günde en azından kırk beş dakika spor yapmak vazgeçemediğim bir alışkanlığım olsa. Ne güzel olur.

Seyahat etmek, Paris'i düşlemek, tren yolculukları yapmak...

Tatildeyken bir mutluyum ki sormayın. Ne zaman bir kafeye otursam hemen defterimi açıp yeni aldığım kararlarımı yazıyorum. Dönünce günde iki litre su içeceğim, her gün bir saat yürüyeceğim, daha sakin bir insan olacağım, geceleri geç yatıp mutlaka iki saat yazı yazacağım, çok erken kalkacağım.... Bunların hepsini yapabilceğime dair inanılmaz bir güç oluyor içimde. Yazmasam patlayacağım o denli kuvvetli bir inanç. Seyahat tüm ruhuma iyi geliyor. Tüm hayatımı havaalanlarında, kafelerde, sokaklarda geçirebilirmişim gibi. Tazeleniyorum, dinçleşiyorum, mutlu oluyorum. Dünyanın büyün sokakları çok muhteşem. Yaşamak da sahiden çok güzel bir uğraş. 

15 Aralık 2015 Salı

Paris: Charles Aznavour konseri

     Bugün geçmişte kalmış ve zamansızlıktan yazılamamış bir günü kenarından aralamak istedim. Peşinden hızlı bir Hindistan turu yapmamış olsaydık eminim birkaç gün geçirdiğimiz Paris gezimizi buraya yazmış olurdum. Gitmemizin neredeyse iki senedir peşinden koştuğumuz bir sebebi vardı: Charles Aznavour Konseri.


Paris'e gitmek için sebebe ihtiyaç mı var? Elbette var.

     Ne zaman ağzımdan Paris lafı dökülse Selçuk başına geleceklerden korkmaya başlıyor; zira Paris demek alınacak uçak biletleri ve otel masrafı demek. Hal böyle olunca Selçuk'un her sene gitmek zorunda olduğu fuarları canı gönülden destekliyorum. 2016 yılında gideceğimiz Küba seyahati Paris fuarı ile çakıştığı için derin üzüntü içindeyim mesela. Selçuk bunu duyunca şok geçirdi.

     İlk kez bir ilkbahar sabahında Selçuk elinde bilgisayarla bahçeden içeri girdi. O bahçedeki masada çayını içip, internette geziniyordu. Ben mutfak masasında oturuyordum. Muhtemelen Kuzey'le ödev yapıyorduk. Yoksa ne işim olabilir güneşli bir günde evin içinde?
     Charles Aznavour'un Cenevre'de konseri vardı. Açıkçası Cenevre'ye daha önce gitmiştik. Bir daha gitmek aklımın ucundan bile geçmezdi. Küçük bir kentti, çok pahalıydı ve bu şehrin dışında gidilecek bir sürü şehir vardı. Selçuk'un ''ne yapsak acaba bakışı''na dayanamadım. Uzun zamandır, ''Charles Aznavour ölmeden bir kez dinleme fırsatım olsa!'' diyip duruyordu. Eh, adamcağızın 90 yaşında olduğunu gözden kaçırmamak gerek.

      Kıydık paraya!
      Paranın hayaller karşısında ne önemi var zaten! (Klasik ikna yöntemi: Çalışır, öderiz!)

     Cenevre'ye iki uçak bileti aldık, otel rezervasyonumuzu yaptık. Konser biletlerinin parasını da bir güzel kredi kartından geçirdikten sonra gidiş tarihimizi beklemekten başka yapacak bir şey kalmadı. Bu esnada Selçuk devamlı, ''Adamcağıza bir şey olmaz inşallah konsere kadar!'' diye başımın etini yedi.
     ''Söyleye söyleye öldüreceksin adamı yahu!'' dedim ben de en nihayet.
     Sonunda gideceğimiz gün geldi çattı. Oğlanı, yapılacak ödevlerini, çalıştırılacak derslerini falan bir kenara bıraktık. ''Babanın hayalini gerçekleştirmeye Cenevre'ye gidiyoruz biz,'' diye son cümlemizi kurduktan sonra uçağa atlayıp yola çıktık.


     Cenevre bildiğimiz Cenevre'ydi. Göl kıyısındaki binaların hemen hepsinin üstünde devasa reklam panoları vardı. Saat markaları birbirleriyle yarış halindeydi. Selçuk, vitrinlere yanaşıp kendine saatler beğendi, İstanbul'da bu saatlerin daha ucuz olduğunu söyledi. Gölün ortasındaki dev fıskiye olduğu yerde duruyor ve ara ara gökyüzüne tırmanmaya çalışıyordu. 
     Eski Şehrin en sevdiğimiz meydanı, Bourg-de-Four- Square'a çıktık. Oradaki kafelerden birine oturduk, serin havada kahvelerimizi yudumladık. Avrupa'nın en sevdiğim yanı bu geniş meydanları... Hayat, hava koşulları nasıl olursa olsun akmaya devam ediyor. İnsanlar arkadaşlarıyla buluşmak için kafelere geliyorlar. Bir kahve içmek için birileriyle buluşmaya da gerek yok üstelik. Dilediğiniz bir masaya oturabilir, geçmiş zamanları hatırlatan soluk sokak lambalarının ışığında kitabınızı  da okuyabilirsiniz. 

      Gün geçip de beklenen geceye varınca konserin olacağı salonun önüne gittik.
     Hiç de beklediğimiz gibi bir kalabalık yoktu. Girişe yaklaşınca kapının önüne konmuş bir masanın etrafına oturmuş bir grup insanla karşılaştık. Üzerimizde bomba etkisi yapacak haberi böylece öğrenmiş olduk. Charles Aznavour hastalanmıştı, hastanede tedavi görüyordu, endişelenecek bir şey yoktu. İlerleyen bir zamanda konser tekrar edilecekti. Tekrar gelirdik, ne olurdu?
      Televizyonda yapılan açıklamayı görmemiş ya da gönderilen maili almamış mıydık? 
Almamıştık vallahi. Televizyonda duyup da anlayacak kadar Fransızca bilmediğimiz gibi televizyonu da hiç açmamıştık zaten. Evet, internete de girmemiştik. İstanbul'da her gün internete girdiğimiz zaman yeterdi de artardı bizim için.
      İnternetsiz  hayatın tadına birkaç gün bakmak süper olur gibi gelmişti.

      Korkularımızla Charles Aznavour'u öldürmedik ama hastanelik ettik galiba. 
    Biletlerin parasının iadesiyle uğraşma işi tabii ki bana düştü.  Paramızı geri alana kadar canım çıktı. Aynen böyle! Güya sigorta da yaptırmıştım ama hiçbir işe yaramadı yaptırdığım sigorta. Yoğun mailleşmenin ardından paramızı zor bela iade ettiler. Uçak ve otel parası sırf konser için gidilmiş bir seyahatin tatlı kazığı olarak yanımıza kâr kaldı. Bu seyahatin en güzel yanı Cenevre'den Bern'e gidip sevgili Server ile tanışmam oldu. Bern de Server de şahaneydi. Üstelik bir de tren yolculuğu yaptık. 

     Sonra elbette evimize döndük. Gel zaman git zaman Selçuk internette Charles Aznavour'un peşinde gezinmeye devam etti. Yine bir gün elinde bilgisayarla bahçe kapısından içeri girdi. Ben yine mutfak masasında oturuyorum. Lafı dolaştırmama gerek yok. Şimdi yazınca anladım, biz galiba hep ayrı masalarda oturuyoruz. ''Paris fuarının olduğu zaman Charles Aznavour konseri var, hemen bilet alalım,'' dedi. Sonuçta konser olmasa da Paris boşa gidilmiş bir şehir sayılmazdı. En azından benim için. :)

     Aceleyle bilet almaya çalışırken bir yanlışlık yaptım. Charles Aznavour'un Paris'teki konserinin bir gecesine bilet alacakken yanlışlıkla iki gecesine birden bilet aldım. Evet, yaptım. Kredi kartımdan çekilen para bunu kanıtlıyor zaten. Sigorta da yaptırmıştım. Hatamın üzerine organizatör firmaya mail attım, yanlış bilet almışım birini iptal edin dedim. Etmediler. Sigortam da var dedim. Bize ne dediler. Sigorta ölmediğiniz takdirde işe yaramıyor, onu baştan söyleyeyim. Yaptırmayın yani!
Bir noktadan sonra işin ucunu bıraktım ve ne güzel Paris'te iki gece için konser biletimiz var. Hayalini iki kez gerçekleştiririz moduna girdim. İyi ki de girmişim. Bir daha nerede Charles Aznavour konserine gidecektik?

      Bu uzun girişin hepsi Paris'te gittiğimiz Charles Aznavour konserini anlatmak içindi. 
    Abartmadan söylüyorum, iki kez bilet parası ödememin bununla ilgisi yok: Nefis bir konserdi. Paris'te gittiğim ilk konserdi ve benim için anlamı büyüktü. Tahmin ettiğim gibi konser tam zamanında başlamadı. Salon tam olarak dolduktan sonra Aznavour sahneye geldi ve konuşmadan şarkı söylemeye başladı. Herkes çok şık giyinmişti. Salonun büyük bir kısmının yaş ortalaması yüksekti ama orta yaşta da çok dinleyici vardı. Salondan çıt çıkmıyordu. Birisi en ufacık bir gürültü çıkarttığında yanındaki hemen ''Şişt!'' diyerek uyarıyordu. Öyle telefonumu çıkarayım, Aznavour'un yüzüne flash patlatayım falan gibi bir şey de imkan dahilinde görünmüyordu. Burası benim gerçekten şaşırdığım kısımdı. Adam doksan yaşında ve konserine gelmişsin. İnsan bir fotoğraf çekmek ve geceyi ölümsüzleştirmek ister değil mi? Cep telefonunu çıkarıp fotoğraf çekmek isteyenler esefle kınandı, ikaz edildi ve konseri bozacak hiçbir şeye izleyici izin vermedi. 
     Ben böyle bir konsere hayatımda tanıklık etmedim. Birkaç poz fotoğraf çekemedim diye yandım.
Neyse ki konserin sonunda herkes ayakta sanatçıyı alkışlarken fotoğraf çekme fırsatı çıktı. O zamana kadar da ben, ''Anı yaşa Özlemcim ne fotoğrafı?'' kıvamına geldiğim için bir iki fotoğraf çektikten sonra kendimi Selçuk'un yüzünden yayılan mutluluğun seyrine bıraktım.

     İki gece sonra tekrar konsere gittik. 
     Başka bir gece için fazladan biletimiz olsaydı yine giderdik. 
     Selçuk öyle mutlu, öyle mutluydu.