new york gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
new york gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2017 Perşembe

Bazı yerler ev gibi: New York Kitapçıları

Kitap ve kitapçı severler için çok güzel bir yazı bu. Hem gezerken hem de yazarken çok keyif aldım. 

New York'ta karşıma çıkan her kitapçının kapısından içeri girdim. Renkli renkli kapılar vardı önümde. Utanmaz bir kırmızıya bürünmüş olanında kalbimin bir kenarını bıraktım; üstünde çocukluk kokusuna benzer bir koku taşıyordu. Bir tanesi iyilik dağıtan bir elbise giymişti üstüne. Kalbim biraz nefes aldı, insanlığa olan inancımı tazeledi. Biraz iyilik bile insanlığa iyi geliyor aslında. Kimisi hayallere daldırdı beni. Buralarda zor olsa da İstanbul'da bir yerde benim de böyle bir kitapçım olamaz mıydı?

Strand edebiyatın kalesi gibiydi. Kafam biraz karıştı. Hangi rafa yanaşacağımı, kitaplarla konuşmaya nereden başlayacağımı bilemedim. Rafların arasına yaslanmış onca kitap benimle tanışmak istiyordu. Birkaç bakışma, ufak dokunuşlar...
Öyle çok kitap, öyle çok adını duymadığım yazar, kıyısından bile geçmediğim ne çok konu vardı. Sahiden hangi kitap neredeydi? Türkçeye çevrilmemiş bunca yazar ve kitap var mıydı?


📚     Strand:

Strand'i listemin en başına koymamın bir sebebi var. Bunlardan en önemlisi buranın bağımsız bir kitabevi olması. 1927 yılında Benjamin Bass tarafından kurulmuş. Kitabevinin açıldığı ilk yer bugünkü yeri değilmiş. Bugün burayı Benjamin Bass'in oğlu Fred Bass ile kızı Nancy Bass Wyden işletiyormuş. Strand kitabevinin herhangi bir şubesi yok. Her köşeye bir kitapçı açmaktansa oldukları yerde, Union Square'a iki blok uzaklıktaki köşe başında, yaşamaya devam ediyorlar. Bu da onu çok farklı ve özel kılıyor.


Bu kitabevi şehrin simgesi olmuş. Kapısından içeri adım attığınız anda farklı bir dünyada olduğunuzu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Bez çantalar, üstünde birçok yazarın resminin olduğu kupalar, kokulu mumlar, hediyelik tabaklar, daha neler neler. Sloganları, 18 mil kitap :) Tam olarak Türkçe'ye böyle çevrilmese de içerideki kitapların uzunluğunun 18 mil ve üzeri olduğunu söylüyorlar, gülerek.


New York'un ünlü Strand Kitabevi ile ilgili birkaç popüler haber vermezsem de çatlarım. Hazır mısınız?



"Bugünlerde 240 kişinin üstünde çalışanın olduğu bu kitabevinde bir zamanlar kim çalışmış biliyor musunuz?"

Patti Smith'in "Çoluk Çoluk" kitabını okuyanlar, sevgili Patti'nin Robert Mapplethorpe'la şehre ilk geldikleri zamanda bir kitabevinde çalıştığını ve bundan da bıkkınlıkla bahsettiğini anımsar. İşte Patti'nin çalışmaktan hoşlanmadığı kitapçı bu kitapçı.

Robert Pattinson "Remember Me" filminde burada çalışan birini canlandırmış.

Joyce Carol Oates'ın "Three Girls" isimli hikâyesi de burada geçiyormuş.


📚     Barnes and Noble


En çok Barnes and Noble'da kendimi yuvamda hissettim. Union Square'da, hemen şu köşede olmalı diye koştura koştura gittiğim yerde değildi. New York'a ilk seyahatimin üzerinden geçen onca yıl içinde başka bir yere taşımıştım koca kitapçıyı. Birkaç bina farkla aynı yerdeydi aslında. Sapasağlam duruyordu.


İnsan zihnine güvenmek istiyor. Zaman içinde nasıl da yanıldığımı görünce anların önemini daha iyi anlıyorum. İçinde bulunduğun ruh halin, o anın içindeki mutluluğun, baktığın yeri farklı görmeni sağlıyor. İlk geldiğimde bu meydandaki Apple mağazasının büyüklüğü karşısında ağzım açık kalmıştı. Bu gelişimde buranın gözümde büyüttüğüm kadar büyük olmadığını fark ettim. Çünkü ilerleyen zamanla birlikte yaşadığım yer de değişti. Büyük Apple mağazaları bir alışkanlığa dönüştü.

Gelelim Barnes and Noble'a. Elbette hepimiz yerel kitapçıları seviyor ve destekliyoruz. Büyük kitapçıların da (Barnes and Noble sahiden çok büyük bir kitapçı) başka bir rahatlığı var. Burada aradığın her kitabı bulabilir, bir köşeye çekilip kitabını okuyabilirsin.
Barnes and Noble, New York günlerimde her gün uğradığım yer oldu. Binanın içindeki kafe de keyfime keyif kattı diyebilirim. Bir de klimaları insanı donduracak kadar soğukta çalıştırmasalardı her şey çok güzel olurdu.


📚     Housing Works Bookstore Cafe

Anne Hathaway'in nişanını yaptığı kitapçıdan bahsediyoruz.


Buraya bayıldığımı söylememe gerek ver mı? Var, elbette. Bir kere burası bir yardım kuruluşu gibi çalışıyor. Yani burada çalışan hiç kimse çalışması karşılığında bir para kazanmıyor. Kitapçıda çok ucuz fiyata bulabileceğiniz bir sürü kitap var. Bir de sevimli kafe. Geniş mekanın orta alanını kaplayan masalardan birine oturuyor, kahvenizi alıyor ve dileğinizce çalışabiliyorsunuz. Tıpkı Amerikan filmlerindeki kitapçılar gibi burası. Bilgisayarını al, git çalış ve kitabını yaz. Üstelik harcadığın tüm para da AİDS hastalarının tedavisi için harcansın. Dilerim dünyayı bitiren hastalıklar azalır. Dertler, sıkıntılar varken böyle güzel kuruluşların, böyle güzel insanların olması da insana umut veriyor ama. Bunu da kabul edelim.



İyiliğin bulaşıcı olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Oradayken bir dolu kitap aldım ve içimi deli bir sevinç kapladı. New York'taysanız ve kitapçı seviyorsanız Housing Works Bookstore Cafe'ye uğramayı sakin ama sakın unutmayın.

📚     Three Lives & Company

Kırmızı kapılı kitapçı burası. Bana çocukluğumun Eren Kitabevi'ni hatırlattı. Bugün benim jenerasyonumda Küçükyalı'da oturup pasajın girişindeki bu kitapçıdan çok kere girmiş olanlar bile unutmuştur herhalde Eren Kitabevi'ni. Yaşlı sahibi muhtemelen çoktan aramızdan ayrılmıştır. Kırmızı kapılı Three Lives&Co. 'da ben de aynı hisleri uyandırdı. Bir binanın köşesini mesken tutmuş, içine girince kitap kokularının insanı sarıp sarmaladığı kayıp bir cennet.


İstanbul'da döndükten bir süre sonra IG'de bu kitabevi kapanmasın diye birçok sanatçının kampanya başlattığını gördüm. Sarah Jessica Parker'da bunlardan biriydi. Kitapçı sanırım yüksek kira artışı sebebiyle kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Yoğun kampanyaların ardından sonunda tehlikeyi atlatmıştı. Ama tabii ki sonu bilinmez. Bir dahaki New York seyahatimizde Three Lives Kitapçısı umarım her zamanki yerinde durur.




📚     Book- Off

Bir şehirde Book-Off gibi bir kitapçı varsa kimse kitaplar çok pahalıydı, alamadım bahanesinin ardına saklanamaz çünkü bu kitapçı 2. el kitap, cd, dvd merkezi. Dev bir sahaf. Ve çoğunlukla kitaplar 1 ya da 2 dolar civarı. Eeee, millet daha ne yapsın değil mi? İnsan burada kendini kaybediyor. Aradığınız kitabı bulmak için biraz çaba sarf ediyorsunuz elbet ama bu bile keyifli bir şey.

Bu arada Book-Off'un fotoğrafını çekmemiş gibi gözüküyorum. Oysa öylesine emindim ki fotoğraf çektiğime. Muhtemelen çekilen onlarca fotoğrafın içinde bir yerlerde 😁

📚     Mc Nally Jackson Books

Avrupa ya da Amerika'da (en fazla New York) insanı şaşırtacak kadar çok kitapçı var.


Bizdeki güzel kitapçıların da hakkını yemeyeyim ama kabul edelim ki mahalle kitapçılarının çoğu daha çok kırtasiye ihtiyacını gidermek için açılmış vaziyette. Karton mu lazım? Koş al. Ya da kalem, silgi için. New York'taki kitapçılar bu çizginin fazlasıyla dışında. Kitapçılarda kitap satılıyor. Elbette hediyelik sunumlar var ama kitapçıların aslı görevleri kitap satmak😀


Kırtasiye ihtiyacı için başka marketler var. Gelelim Mc Nally Jackson Books'a. Burası da New York'un güzel kitapçılarından biri. İçindeki kafe de dinlenmek ve kitabının keyfine dalmak isteyenler için sakin bir köşe.

Ben kitapçının içinde gezinirken kuytu bir köşede cep telefonuna gömülen Kuzey 😁

Cep telefonuna daldığı fark edilen ve maymunluk yapan Kuzey 😀

📚     The Mysterious Bookshop

Bu kitapçı benim listemin son maddesi. Polisiye, gerilim, korku, macera kitapları okumak isteyenler burası sizin yeriniz.



Elbette aynı zamanda tüm kitap severler için. New York'a gelip de böyle özel bir kitapçının kapısından içeri girmemek düşünülemez. Zaten kapının dışındaki isim tabelası bile size hemen içeri çekiyor.



Tavana kadar yükselen rafların kitaplarla dolu olduğunu, hali kaplı zeminde oturup elinize aldığınız kitabın sayfalarına daldığınızı hayal edin. Deri koltukta da oturabilirsiniz elbet.

İşte benim New York kitapçılarım 💖
Bu listeye eklenecek eminim daha çok kitapçı vardır. Var mı eklememi istediğiniz başka bir kitapçı?

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Meg Ryan ile Tom Hanks kahvelerini nerede içtiler dersiniz?

Nora Ephron filmlerini severim.

Üstlerinde içimi ısıtan bir naiflik, yüzümü güldüren espriler, film boyunca hakkında konuşulan bir kitap, vefayla bahsedilen bir film, dozunda romantizm ve bolca yaşama sevinci taşırlar. Ailem gibi hissettiğim oyuncular başrollerde oynar ve bana şunu hissettirirler: Her şeye rağmen yaşamda tutunulacak bir dal mutlaka vardır.


Harry Sally ile Tanışınca, Mesajınız Var, Sevginin Bağladıkları ( Sleepless in Seattle), Julie & Julia ya da Michael desem bu filmlerin hepsini hatırlarsınız eminim. Yüzünüzde nefis bir tebessüm oluştuğunu saklamayın sakın çünkü benim o tebessümlere ihtiyacım var. 


Kitaplar, filmler, göremediğim şehirler, varabildiğim kentler beni mutlu eden şeyler. Ruhum ne zaman bir açmaza saplansa yönümü bu saydığım şeylere çeviriyorum. Küçük mutluluklarımı yaşamımın özü kılmaya çalışıyorum. 


Peki ya film mekanları?
Siz de benim gibi bir filmde gördüğünüz bir yerde olmayı hayal ediyor musunuz?


New York'ta 72. caddede bir evde kaldık. Town House dedikleri tarzda bir binaydı. Birbirine bitişik yapılmış binalar önlerinde uzanan birkaç basamaklık merdiven girişleriyle birbirinden ayrılıyordu. Tıpkı filmlerden tanıdığımız evler gibi. Orada bulunduğumuz on beş gün boyunca o merdivenlerden çıkıp anahtarımızla giriş kapısını açıp evimize girdik. Her merdivenin ayrı bir köşesinden ses çıkıyordu. Ahşabın o tanıdık tınısı...
Evin olduğu sokak Central Park'a açılıyordu ve hemen arka sokağımızda Doğal Tarih Müzesi vardı. Her gece sokağa bakan pencerenin önünde oturup çayımı içtim, defterime bir şeyler karaladım ya da film seyrettim. 


Oradayken farkında değildim ama bu bölge Mesajınız Var filminin çekildiği bölgeydi. Filmin kahramanları Kathleen ve Joe ile arada yıllar olsa da aynı metro durağının önünde oturmuş, köşedeki aynı sosisçiden sosisleri götürmüştük. ''Aman Allahım bu ne ya? 5 dolara gazete mi olur?'' diye gazete almadığım köşedeki gazeteci hâlâ aynı yerde duruyordu. 
Sevdiğim bir Hollywood sanatçısıyla aynı yerde yemek yemek ya da aynı sokakta yürümek kadar basit değil anlatmak istediğim. Hayat bazı yerlerde daha yavaş ilerliyor gibi sanki; onu seviyorum. Yıllardır aynı köşede duran gazeteci benim için çok kıymetli.


''Mesajınız Var" filminde Kathleen ile Joe bir kafede buluşurlar. İlk buluşmaları olacaktır bu ve Cafe Lalo'ya giderler. 
Aradan yıllar geçer. Benim bu filmi seyretmemin üstünden koca bir gençlik akar. İlk aşkların insanda bıraktığı izler silinir. Film bile hayal meyal aklımdadır. Olacağını düşünmediğin bir gelecek zamanda New York'ta konakladığın evden çıkarsın, o kafeye gitmek ve kahvaltını etmek için yürürsün.


Size bir şey söyleyeyim mi? Hayal kurmak nefis bir şey! Her zaman gerçekleşmese de öyle!
Cafe Lalo da bir kafeydi işte. Bir film karesinin orta yerine oturmuş, yıllar sonra karşıma çıkmıştı. Kafe çok kalabalıklaşmadan kahvaltımızı ettik, içerinin fotoğraflarını çektik ve sonra da bir keyif kahvesi yudumladık. 

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Her gidişin bir dönüşü var.

Eve döndük. 

Bir seyahat daha bitti.

Aslına bakılacak olursa bu benim bir şehirde yer değiştirmeden en uzun kalışım oldu ve her dakikasından çok keyif aldım. Şaşırtıcı bir şekilde devamlı fotoğraf çekip durmadım. Kendimi şehrin akışına teslim ettim. Saatlerce yürüdüm, bir yanıma gökdelenleri alıp şehri keşfettim. Central Park'ta ağaç gövdelerine sırtımı yasladım, çimlere yattım, uzun uzun gökyüzüne baktım, sabah erkenden kalkıp parkta koştum.


Müzelerde dolaştım. Guggenheim hariç, gitmeyi hedeflediğim tüm müzelere gittim. Guggenheim Müzesine gidecek, spiral merdivenlerini fotoğraflayacak vaktim de vardı ama şehirden kopamadım. New York'un beni sarıp sarmalamasına izin verdim. Coştum, kahkahalar attım, güneşe yüzümü verdim. 

Sokaklarda sosisli sandviç yedim. Gray's Papaya en çok sevdiğim oldu. Köşe başlarını mesken tutmuş Starbucks'lardan kahve aldım. Elimde kağıt bardaklarla dolaştım. Tam on beş gün boyunca telefonumu kapalı tuttum. En sevdiğim parkın hangisi olduğunu uzun uzun düşündüm. Bu şehirde yaşasaydım sabahları Central Park'ta koşacağıma ama akşamları mutlaka Bryant Park'ta bir kahve içip, kitap okuyacak kadar oturacağıma karar verdim. Girdiğimiz her mağazada, her kafede insanlar nasıl olduğumu sordu, hepsine gülümsedim, neşeyle cevap verdim. İnsanların birbirine nefretle değil de sevgiyle yaklaştığı bir yerde hayatın tadını çıkarmaya çalıştım.


''Homeless but not hopeless'' yazan bir evsize üstümdeki tüm bozuklukları verdim. İki sosisli bir kola ısmarladım. Şehrin tüm kitapçılarını tek tek gezdim. Bazılarını akşam rutinim haline getirdim. Günün akşama dönen kısmını Barnes and Noble'da geçirdim.Şehrin dört bir yanındaki ücretsiz interneti kullandım. Kiraladığımız eve gitmeden önce ''Whole Food Market''ten alışveriş yaptım. Akşam yemeklerini evde yedik. Sabahları götürdüğüm küçük çaydanlıkla çay demledim. 

Paul Auster'ın peşinden Brooklyn'e gittim. sabahları uğradığı kafelere uğradım. Belki Paul Auster'a denk gelirim diye içimdeki umudu besledim. Denk gelmesem de onunla aynı kafede bir kahve içtiğimizi bilerek, Brooklyn'deki Barnes and Noble'da oturdum. Daha önce gidip de beğenmediğim Brooklyn'i sevdim. Paul Auster'in gözleriyle etrafıma baktım. Sunset Park kitabını yazdıran Green-Wood Cemetery'de yürüdüm.


Alışveriş yaptım. Metroya bindim. Katz'de pastrami, Dean Deluca'da sushi, China Town'da çin yemeği yedim.
Hiç uyumayan bir şehirde uyudum ve sabahları New York'ta olduğumu bilerek uyandım.

Şimdi evdeyiz. Yeni yollar düşlüyoruz.

28 Haziran 2016 Salı

Elmadan bir ısırık: New York

Manhattan'da küçücük bir ev kiraladık. 72.Caddede, Central Park'ın hemen yanı başında. Bir arka sokağımızda Doğal Tarih Müzesi var. Selçuk günlerce internet üzerinde bir ev bulmak için uğraştı. Ben Central Park'a yakın olsun diye ısrar ettim. Her sabah erkenden uyanıp koşmaya niyet etmiştim. Şimdilik sadece bir sabah koştuğum düşünülürse pek de başarılı sayılmam. Yine de her akşam uğradığımız, birkaç saatimizi geçirdiğimiz bir yer oldu Central Park. gün içinde o kadar çok yürüyoruz ki ayaklarımın ağrısından sabah kalkıp bir de koşuya çıkmayı düşünemiyorum. Kuzey, her akşam parka gidip top oynuyor. Biz de bir köşede oturup onu seyrediyoruz. 


Ev, çok basit döşenmiş. İnternetten de gördüğümüzden farklı değil. Dar bir apartmanın ikinci katında. Sex and the City'de Carrie'nin oturduğu ev gibi aynı. Birbirine bitişik evler ve birinci katta kadar çıkan merdivenler var. Pencereden baktığında New York'ta olduğuna inanıyorsun; öyle sahici bir sokak. Sokağın bittiği yerde Central Park olduğuna inanmak zor geliyor. Çünkü ağaçların olduğu bir dünyanın sadece bir sokağın bitiminde olabileceğine ikna edemiyorum kendimi. Sanırım hemen herkesin bir köpeği var çünkü sabahları ve akşamları köpeklerini gezdiren insanları seyrediyorum pencereden. 

Dönerken bırakırım diyerek evdeki çaydanlıklardan birini getirdim buraya kadar. İyi ki de getirmişim. Yoksa pencereden bakıp hayatı izlemek böyle keyifli olmazdı. On beş gün demleme çay olmadan yaşamak için uzun bir süreç.

Her girdiğim kitapçıdan bir kitap almamak için zor tutuyorum kendimi. Kitap dediğin meret çantayı çok ağırlaştırıyor. Selçuk'un alışveriş kilolarından çalmayacağım kadar kitap almalıyım. Oysa girdiğim her kitapçıdan bir şey almak istiyorum. Kimi zaman kitap, kimi zaman kırtasiye eşyaları. İnsanın başını döndürecek kadar güzel şeyler var buralarda. 
Kendi kendimize bir rutin tutturduk. Dışarılarda gezip gezip bir kitapçıda soluklanıyoruz. Kitapçı genellikle Barnes and Noble oluyor. Kuzey de buraya gelmek için sabırsızlanıyor çünkü interneti çok iyi çekiyormuş. Selçuk'la ikisi hemen gidip kendilerine birer kahve alıyorlar. Kuzey karamelli soğuk frappuçino alıyor, Selçuk çikolatalı latte. Normalde İstanbul'da kahve içmeyen Selçuk beni şaşırtıyor. Ben bildiğiniz kahveyi içiyorum genellikle. Ara ara ağzıma şekerli bir şeyler atsam da tercihimi genellikle Starbucks'larda satılan Cheese Cake Factory'nin nefis cheesecake'lerinden yana kullanıyorum. Bir daha nerede bulacağım böyle güzel cheesecakeleri?  Aklımca kalori ortalaması yapıyorum işte. Kalorisi az kahve umarım bir şeyleri kurtarıyordur. 

Her gün ha babam yürüyoruz. New York'un bir köşesinden diğer köşesine. Güya metro biletimiz var ama ne yaparsak yapalım eve döndüğümüzde 20.000 adımı atmış bulunuyoruz. Daha önce de söylediğim gibi güzel günler su gibi akıp gidiyor. 
Burada inanılmaz bir meyve suyu çılgınlığı var. Herkesin elinde bir meyve suyu. Sadece meyce suyu değil elbet, sebze suları da var. Her sokakta bir ya da birkaç tane meyve suyu dükkanı. İçleri tıklım tıklım. İstanbul'da da bu kadar popüler olmasına şaşmamak lazım. Bir meyve suyu 5-7$ arasında. Biz de daha pahalı. :)

Daha önce Miami'ye geldiğimde yeme-içme olayı bu kadar pahalı gelmemişti. New York pahalı bir şehir. Kirası da yemesi de yaşaması da. İyi para kazanmıyorsan Manhattan'da yaşaman mümkün değil. New Jersey, Brooklyn gibi şehrin diğer taraflarında yaşamayı düşünebilirsin. Pek tabii insan Manhattan'da yaşamak ister. Hayat burada bir başka akıyor. Central Park, şehrin içinde bir orman sanki. Ben de herkes gibi Manhattan'da yaşamak isterdim. Müzelere gitmek, kahvemi alıp Central Park'ta çimenlerin üstünde oturmak ya da sabah yürüyüşümü yapmak falan. 

New York aklımı başımdan aldı sanırım. Bu şehre demir atmak istermişim gibi hissediyorum. 


26 Haziran 2016 Pazar

New York Günlüğü: Barnes & Noble

İtiraf etmem gerekirse uzun zamandır böyle bir anı hayal ediyordum. New York'a gelecek, Barnes and Noble'da bir masaya oturacak, kahvemi alacak ve duvarlarda resimleri olan edebi kahramanların karşısında yazı yazacaktım. Öyle deftere falan yazmayı da hayal etmiyordum açıkçası. Bütün yazarlar nasıl bir kafede oturup, bilgisayarlarının karşısında yazıyorlarsa öyle yazacaktım. Her şehrin bir raconu var, değil mi? New York'da az da olsa havalı takılabileceğiniz bir şehir.


İşte böylece şimdi bulunduğum yerdeyim. Beyaz çikolata eklenmiş kahvem masanın bir köşesinde duruyor ve ben bilgisayarın önünde yazmak için hazır bekliyorum.
Bu ülkenin dünyayı ne hale soktuğu malum ama kendi vatandaşları için ülkelerini bir cennet yaptıkları da aşikar. İnsana havadan uçup da kafanıza konarmış gibi bir rahatlama hissi geliyor. Her şeyi yapabilirmişsiniz, hayallerinizin sadece bir adım ötesindeymişsiniz gibi.
Şu raflarda duran kitaplar var ya, Referans yazısının altında duranlar, onlar nasıl bir yazar olabileceğinizi anlatıyorlar. İki ay içinde bir kitabı yazıp bitirmeyi garanti edenler bile var. Stephen King'in ''Yazmak'' üzerine kaleme aldığı kitabı bilmem kaçıncı baskısını yapmış. Rafta görünce bu kitabı da okuduğumu ama hala bir kitap yazamadığımı anımsıyorum. Olsun, her şeyi yapabileceğime ilişkin ruh hali hâlâ üstümde. Bu şehirden ayrılana kadar da gidecek gibi durmuyor.

Kafede otururken etrafımdaki masaların hepsinin kitap okuyan, önündeki bir deftere bir şeyler yazan, bilgisayarının klavyesine ritmik hareketlerle dokunan insanlarla dolu olduğunu fark ediyorum. Yazmak için bir sebep daha işte: Herkes yazıyor. Yazmak, çoğu kişiye iyi geliyor. En azından bu kitapçının kafesini dolduran bunca insana.
Burada yaşasam her gün buraya gelir, her gün kahvemi alır, aklımda dolanıp duran hikayemin her gün bir bölümünü yazar mıyım? Bilmiyorum. İnsan böyle soruların cevaplarını bilmiyor ama yapamadığı şeyler için elbet özürler sıralıyor.
Çok işim var, yazmak için vakit kalmıyor, yazacağım da ne olacak, yazsam kim okuyacak?
Sen yaz da kimse okumasın. Kimin umurunda?

Tatil modundayım ve hayatımın yaşadığım şu anından çok mutluyum ya yazdıklarımın hiçbirinde sitem yok. Şurada oturmuş, iki satır da olsa bir şeyler yazıyorum. Kelimeler aynı düşündüğüm gibi dökülüyor ekrana. Ne sıraya koyuyorum onları, ne bir şekil vermeye çalışıyorum, ne de düzene sokmak için çaba harcıyorum.
Uzun zamandır içine beyaz çikolata katılmış böyle şekerli bir latte bile içmemiştim. Tıpkı özgür bir ruh gibi kalorilerin hesabını yapmayı bile bir kenara bıraktım. Sahiden mutlu olmalıyım. Bir de ense kökümü donduran klima olmasa.

Tam karşımdaki duvarda, kahve servis edilen bar tezgahının hemen üstünde Emily'nin fotoğrafı duruyor. Bildiniz Emily Dickinson! Üstünde o bildik asaleti, portresini çizen ressama poz veriyor. İngilizcem Emily'nin şiirlerini kendi dilinden okumaya yetmiyor. Bazen buna üzülüyorum. Oysa başkalarının hislerinin karıştığı bir çeviri okumak yerine Emily'ye kendi dilinin üstünden dokunmak isterdim. Kim bilir, belki bir gün deneyecek cesareti bulurum ya da kendimi olduğum gibi kabul ederim.


Barnes and Noble'dayım. Uzun zamandır hayal ettiğim gibi bilgisayarım önümde açık.
Kendimle sanki dünyayı değiştirmişim gibi gurur duyuyorum; öyle mutluyum. Buraya gelmeden az önce Gay Pride'ı izlemek için toplanmış onca kalabalığın içine karıştım ve önümden gelip geçen tüm insan oğlu ve kızlarını delicesine alkışladım. Kuzey de yanımdaydı.
Öyle mutluyum işte!
Bazen dünyada güzel şeyler de oluyor.
Keşke her yer iyilikle dolu olsa!

14 Haziran 2016 Salı

Her kitabın okunacağı kendi özel zamanı var!

Her kitabın okunacağı özel bir zaman var.

IKEA'dan alınma kitaplıklarımızın içinde, çalışma masasının üstünde, salondaki köşe sehpada okunmayı bekleyen onlarca, yüzlerce kitap var. Evde bunca okunmamış kitap varken kitap almaya devam ediyorum.


Bazı kitaplar sıcak yaz günlerini, bazıları ılık bir eylül sabahını, kimisi de lapa lapa kar yağan bir kış gününü bekliyor. Kimi kitapların ilk sayfasında ummadığım bir ayaz yüzümü ısırıyor, bazı sayfalarda tuhaf bir cümle sayfanın içinden çıkıp beni sımsıkı kucaklıyor.
Şimdi New York'a gitmeye az bir zaman kalmışken kitaplığın önünde gezinip durmam bu yüzden. New York'a yakışan kitapları bulmak için dolanıyorum. Haziranın ilk günlerine ve gdeceğim yere yakışan kitabı/kitapları bulmak hedefim.

Paul Auster yolculuğuma ve öncesine en yakışan isim. Kış Günlüğü, birkaç kış öncesinin kısa, soğuk gecelerine çok iyi gelmişti. Kırmızı Defter de karamsar ruh halime. 
Ne zaman içim daralsa, konusu ne olursa olsun bir Paul Auster romanı alıyorum elime. Bu kadar sevdiğim bir yazarın tüm kitaplarını peşi sıra okumamamın tek nedeni yazdığı her şeyi tüketmekten korkmam.

Paul Auster benim için can simidi, nefes darlığımın çaresi.

Hayatımızı şekillendiren rastlantılar açık açık dile gelmese de, Auster'ın satırlarından bana ulaşıyor. Rastlantılar, insanın kendine inanmasını kolaylaştırıyor bence. Tabii ya, her şey elimizde değil, öyle değil mi? Rastlantının içinde taşıdığı şans faktörü yaşamı kolay kılıyor. İnsanı hafifleten, sıkıntılarından arındıran bir hoşluk taşımıyor mu sizce de yaşama teslim olmak.
Sırf bu sebepten Paul Auster, karanlık gecenin sabahındaki gün ışığı gibi geliyor bana. her yeni gün başka bir şeye gebe olabilir.

New York seyahati aklıma düşünce Sunset Park'ı alıyorum elime. Hayat tesadüflerden ibaret ya, dünyanın bir ucundaki Paul Auster'a duyabileceğini umut ettiğim bir sesle, ufak bir mesaj iletiyorum.
Bir zaman sonra oralarda bir yerde olacağım Paul Auster! Kim bilir belki bir kafede ya da Sunset Park civarındaki bir sokakta denk düşeriz. Yanına gelip de bir imza isteyecek cesaretim olmasa da, seni gördüğüme ve rastlantıların gücüne dair anlatacak ne müthiş bir hikayem olur.

31 Mayıs 2013 Cuma

Peki ama ya Gezi Parkı?

New York'ta karşıma çıkan ilk park Bryant Park'dı. Gertrude Stein'ın büyük bedenine emanet edilmişti.
 Halkın nefes alması için gökdelenlerin ortasında bir vaha gibiydi. Eh, takdir etmek gerekirdi ki, öğle yemeklerini yemek için insanlar AVM'ler yerine bir ağacın gölgesini tercih ediyordu.


San Francisco- Muir Woods
 Ahşap çitlerle çevrili patikanın dışına çıkıp, ağaçlara dokunmak yasak. Özenle ayrılmış ağaçlar dışında; zira San Francisco'da bulunan sekoya ağaçları bin yıllık uzak bir tarihe tanıklık ediyorlar!!!

New York'un orta yeri- Madison Square Park


Central Park
Hepimizin gitmeden tanıdığı Central Parkı anlatmaya gerek bile yok. İsteseler parkın kapladığı alana bir tane daha New York şehri sıkıştırırlar. Bir hayli AVM'de konailir tabii yerine!!!!

Parc Monseau
 Alice Harikalar Diyarı'nın Alice'inin eteklerine hiçbirimiz çocukken tırmanamadık. Hangi biriniz o tavşan deliğinden aşağı kendini bırakmayı ve büyülü bir yola çıkmayı hayal etmedi? Paris'in orta yerinde çocuklar, Alice ve tavşanıyla arkadaş!!!!

Luksemburg Bahçeleri...
Parkın bu heykelin arkasında kalan giriş kapısında Fareli Köyün Kavalcısı karşılıyor ağaçların arasına karışmak isteyenleri... Öğle arasında masallara yolculuk kabul görüyor dünyanın her bir köşesinde...


Güvercinler, minik kırıntıların peşinde...

Hyde Park!! Kuzey ve annesi engelleyemedikleri bir özentinin parçası olmuş durumdalar!!!
Birkaç gündür dilimin ucundan fırlayan cümleleri buraya döküp döküp siliyorum. Anlayamıyorum!!!
Haydi Türkiye AVM'lere diyorum!!!!

28 Ağustos 2010 Cumartesi

New York'ta alışveriş

     Jetlag olma durumuna hep güler geçerdim. Daha önce okyanus aşırı birkaç seyahatim olmuşsa da hiçbirinde saatlerim birbirine karışmamıştı. Gidişimde de bir sıkıntı yaşamadım ama dönüş yok mu o dünüş, geldiğimden beri yorgunluktan bitmiş durumdayım. Dün geceyi sabaha karşı altı sularında yatağı görerek sonlandırabildim, tabii şimdi de uyumak istiyorum...
   New York iyi geldi bana. Deniz, güneş, kum üçlüsünden sonra yollarda olmak ne güzeldi yine..Ayaklarım yoruldu ama ruhum dinlendi. Birçok filmde karşımıza çıkan New York, filmlerde tanıdığımdan farkı bir yüzünü göstermedi bana. Gökdelenler, bir ellerinde telefon diğer ellerinde kağıt bardaktaki kahveleriyle sokaklarda hızla yürüyen insanlar, köşe başlarına konuşlanmış hot dog satan arabalar, Starbucks Kafeler ve şehrin hiç susmayan sesi... Uğramadığım köşeleri oldu mutlaka. Daha önce dediğim gibi mesela Paul Auster'in mekanı olan Brooklyn, güzel Manhattandan sonra beni hiç cezbetmedi. Manhattandaki gökdelenlerden, kalabalıktan, adanın hızından sonra burası sakin ve yavan geldi bana. Bu şehirdeki gibi bir perakende satış durumuyla da hiç karşılaşmadım. Apple da bir şey alabilmek için 45 dakika sıra beklemem gerekti. İnanılmaz bir görüntüydü gerçekten. I-phone 4 ellerinde kalmamış, herkesin elinde bir I-pad.

    Abercrombie ise başka bir dünyaydı. Kapıda bekleyen yakışıklı, yarı çıplak çocuklar müşterileri kapıda karşılıyorlardı ve inanmayacaksınız ama kapıda her saat kuyruk vardı. (O kuyruğa bede girdim) Sanırım kuyruk psikolojisi insanı alışveriş yapmak zorunda hissettiriyor.
Evet Manhattan'in her köşesinde bir alışveriş çılgınlığı var. Biz de alışveriş yapmak için New York'a bir saat uzaklıktaki Woodbury Common Outlet Center diye bir alışveriş merkezine gittik. 220 adet çok ünlü markanın bulunduğu bu outlet merkezi muhteşemdi. Kesinlikle tatilin alışveriş anlamında ilk günlerine denk getirilmeliydi. Hatta sırf alışveriş yapmak için New York'a gidiliyorsa, bir gün burası için yeterli değil. Ugg'dan Dior'a, Gucci'den Chanel'e, Timberland'den Fossil'e aklınıza gelebilecek birçok marka burada bulunmakta ve fiyatlarda gayet uygun.

   New York sokakları bloklarla isimlendirilmiş bir şehir. Kaybolmak mümkün değil. Gelişimizden birkaç gün sonra metroyu kullandık Brooklyn'e gitmek için. Gelişmiş bir metro ağı olduğu doğru fakat metro hızı ve sıklığı açısından bence Paris metrosu çok daha iyi. Tren aralıkları çok uzun geldi bana. 8 Usd karşılığında Metro Card alıyorsunuz ve 4 kez metroyu kullanabiliyorsunuz. Bir de bu şehirde uygulanan bir vergi var ki onun ne olduğunu bir türlü anlayamadım çünkü oran her seferinde değişiklik gösteriyor ve tax free diye bir şey de yok.
     Yeme içme durumu ise bambaşka bir olay. Alışveriş bana ne kadar ucuz geldiyse, yemek yemek de o kadar pahalı geldi. Her köşe başında hot dog satan seyyar arabalar duruyor. Küçük sosisli 2 Usd. Nasıl bir kuyruk önlerinde inanılmaz. Bu küçük arabalardan seyahatimiz boyunca çokça faydalandık. Akşam yemekleri içinse her seferinde ayrı bir restoran seçtik. Denildiği gibi porsiyonlar gerçekten çok büyük, neredeyse iki kişilik. Benim en keyif aldığım yemeklerden biri de meşhur Planet Hollywood restoranı oldu. Times Square da bulunan bu restoranda bazı filmlerde giyilmiş sergilenen kıyafetler eşliğinde gayet lezzetli burgerlerimizi yedik.

27 Ağustos 2010 Cuma

New York Gezi Notları: Elmadan bir ısırık...


     Buket Uzuner ''New York Seyir Defteri'' adlı kitabında üç şehri karşılaştırır: Paris, İstanbul ve New York. Paris şehrine olan aşkımı ve tutkumu sağır sultan bile duydu diye düşünüyorum. İstanbul ise benim için yaşadığım, işimin bulunduğu, ailem ve birkaç dostumdan ibaret bir şehir. Çünkü benim için bir şehrin coğrafyasından çok, beraber yaşadığımız insan topluluğunun birbirlerine karşı nasıl davrandığı önemli. Bu şehirde yaşam beni yoruyor. İşten eve gelip arabamı park ettiğimde camdan sarkan bir komşumun! benim park ettiğim yeri meğerse eşi için ayırmış olduğunu bağırarak söylemesi, sabah kalkıp işe giderken trafikte kendini bilmez şoförün küfürlerine muhatap olmak, anlam veremediğim bir nefret ve hoşgörüsüzlük içinde yaşamak ve neredeyse herkesin kendisini çok zengin, çok kültürlü, çok akıllı, çok bilmem ne gösterme çabalarını anlamaya çalışmak ya da artık çalışmamaktan gerçekten yoruldum ve sıkıldım. Tamam üstüne yüzlercesini ekleyebileceğim bu sıkıntıların tümünü güzel İstanbul'un üstüne yüklemek haksızlık biliyorum ama bu güzel şehirde bu insanlarla yaşamak zor biliyorum. Ben de zaman zaman beraber yaşadığımız insanları değiştiremeyeceğime göre şehir değiştirme hayalleri kuruyorum.
     Buket Uzuner, Paris'i Avrupalı ve Akdenizli aristokrat bir karaktere benzetir. Hüzünle ama el sıkışarak ayrılmış eski bir koca gibidir Paris der. Rastlanıldığında incitecek ayrıntılara girmeden bir kahve ya da şarap eşliğinde konuşulan, uzaktan da olsa hep gözetilen eski eş...
New York ise, bir kere aşık olundu mu, asla unutulmayacak, ayrılık gelip çattıktan sonra bile kalbinin hep bir köşesinde mevzilenmiş, güçlü, tutkulu ve romantik bir sevgilidir.
İstanbul'u ve New York'u ise birbirlerine çok benzetir.
Bana da çok uzak gelmedi New York İstanbuldan.

     Gecenin geç bir saatinde vardım New York'a ve arkadaşlarımdan aldığım tavsiyelerle taksi ile geldim meşhur Times Square'deki otelime. Kahvaltısı da dahil olunca otelin konaklama fiyatına sabah ilk işim kahvaltıya inmek oldu. Tamam çok mükellef bir kahvaltı değildi beklentim ama kahvaltının sadece kruvasan ve kahveden ibaret olması da büyük bir şok yaşamamıza sebep olmadı değil. ''Nasıl yani?'' dedi sevgili kocacığım ''Hepsi bu mudur? Bak bakalım belki başka bir köşede yiyecek bir şeyler vardır.'' Ertesi günden itibaren kahvaltıyı kaçırmamak için hiç acele etmedik, hatta hep kaçırdık. :) Otelin karşı köşesinde süper omletler yapan harika bir yer keşfettik ve kahvaltılarımızı orada yapar olduk.

     İlk gün otelimize çok yakın olan Fifth Avenue üzerinde yürüdük. Ünlü gökdelenlerin önlerinden geçtik, parklarda oturduk, mağazalara girdik, çıktık. Manhattan adasından da on gün boyunca hemen hemen hiç ayrılmadık. Etrafta gördüğüm neredeyse her köşe başında bulunan Starbucks Kafeler de bana devamlı İstanbulu hatırlattı durdu. En çok Barnes and Noble kitapçılarını sevdim. Her gördüğüm yerde hiç vakit kaybetmeden kendimi attım içeriye, hatta bir dolu da kitap aldım kendime. Kitapçı severler çok yakından tanırlar ne hissettiğimi. Dünyanın neresinde olursanız olun kitapçılar hep aynı kokarlar çünkü ve hep aynı sıcaklığı yayarlar etrafa. Tabii Barnes and Noble'ların girdiğim hepsinin içinde Starbucks Kafe barındırmalarından dolayı üstüne eklenen bir de güzel kahve kokusu vardı. Hep yakışmıştır bence zaten bir fincan kahve ve kitap birbirlerine.

     Söylemeden geçemeyeceğim, Bir Dilim Sohbet isimli güzel blogda duyup, yazılan övgü dolu yazı sebebiyle hemen alıp okuduğum ve bayıldığım ''Kirpinin Zarafeti''nin yazarının diğer kitabını görüp hemen aldım burada. Bu seyahat boyunca en sevindiğim olaylardan biridir bu.:)
Sonra bir de sahaf havasını içinde barındıran Strand isimli kitapçı vardı ki o da ayrı bir güzellikteydi. Oradan da gezi yazılarını içeren bir dolu kitap edindim kendime, hem de gayet uygun fiyatlara. Bu kitapçının üst katında bazı kitapların ilk baskıları ya da bazı yazarların imzalı kitapları bulunuyordu.
Buket Uzuner yine aynı adlı kitabında, bu kitapçılarda gittiği imza günlerinden bahseder. New York'ta yaşadığı o yıllarda çok sevdiği yazar Paul Auster'ın kendi vatanının yazarları ve okurları tarafından çok az tanınmasını da hayret ve üzüntüyle karşılar. Bense yağmurlu bir günde sığındığım Strand'in camekanında ilk baskı bir Paul Auster kitabının 1500 Usd karşılığı satılık olduğunu ifade eden ilanı görünce, kendisinin artık çok sevilen ve okunan bir yazar olduğunu tasdiklemiş oldum:) Kim bilir böylece New York'ta oluş misyonumu tamamlamış olmuşumdur:)


26 Ağustos 2010 Perşembe

New York'ta ne var ne yok?

10 günlük bana göre uzun bir New York seyahatinden az önce dönmüş bulunmaktayım. Üzerimde nasıl bir yorgunluk hissi. Uyumamak için tüm gücümle direnmeye çalışıyorum ama göz kapaklarım bana ihanet ediyor. Mutfaktan kaynamakta olan güzel çayın fokurtularını duyuyorum. Kafamda sevgili kocaya nasıl çay getirtirim kendime diye planlar yapsam da, yan odada kendince uzun zamandır ayrı kaldığı futbol maçlarıyla yaşadığı buluşmayı bozmak istemiyorum.
Gelir gelmez hemen bavulları ortaya açtık. Her alışveriş dönüşü yaşandığı gibi ganimetler ortaya döküldükten sonra tatlı tatlı sen daha fazla almışsın kavgası yaşadıktan sonra, keşke şunları da alsaydık diye hayıflandık durduk. Kaç gündür babaannesinin yanında özledim seni çığlıkları atan minik oğlum, son iki gündür bulduğu arkadaşı yüzünden beni terketti. Sanırım birkaç gün sonra dönebilirim dedi bana telefonda :=(
Yarın işe gitmeyeceğim. Bu yüzden dinlenmiş olarak kendi New York'umu yazabileceğim.