new york gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
new york gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2016 Salı

Ömrümde gördüğüm en güzel müzelerden biri: Morgan Library

Ah kitaplar... 
New York seyahatime en çok kitapçılar damga vurdu. Bunun böyle olmasının dışında bir şey de düşünülemezdi zaten. Çünkü küçüklüğümden beri kitapları çok sevdim. Kendimi evimde hissetmek için her gittiğim yerde kitapçı gezmem belki de bu yüzden. Güzel kitapçıların olduğu şehirler hiç tereddütsüz benim şehrim oluyor. Belki de bu yüzden New York da sevdiğim güzel şehirler arasındaki yerini aldı. 

Fotoğraf şuradan
Kitapları ve kitapçıları bu kadar severken ömrünü nadide kitapların peşinde geçirmiş, bir elyazması için dünyanın bir ucuna gitmiş, yolların, maceraların ve sınırsız hayallerin sahibi bir adamın yarattığı bir cennete gitmemem düşünülemezdi. Hangi kısmın beni daha çok büyülediğini bilmiyorum. Seyahat fikrinin ötesine geçen bir şeyler vardı bence Pierpont Morgan'ın yola düşüşlerinde. Ona kapıldım. Morgan'ın evine doğru yola çıktım.

Madison Avenue üstünde görkemli bir bina; sıcak, insanda içeri girme isteği uyandıran. Şimdi müze haline dönüştürülen evin sahibi az önce adını andığım Pierpont Morgan isimli Amerikalı bir banker. Ailesinin ve kendisinin uzun ve görkemli bir hikâyesi var. Müzeye dönüştürülen bu ev, Pierpont Morgan'ın yıllarca peşlerinden koşarak biriktirdiği kitapların toplandığı özel kütüphanesi.


Müzeyi, tüm duvarları kaplayan onca kitabı, geniş pencereleri, içeri süzülen nazik ışık demetini, bordonun hakim olduğu huzur veren dekoru, Pierpont'un çalışma odasını ve masasını görünce insan, kendini ender bulunan kitapları, karalamaları, baskıları toplamaya adamış birinin nasıl biri olabileceğini düşünürken buluyor.

Sen kimsin Morgan Pierpont?


Uzun bir hikayesi var Morgan'ın. Şanlı bir geçmişi var.. Siz de benim gibi kütüphanenin resmi sitesinde gezinirseniz Morgan hakkında daha geniş bir bilgiye ulaşırsınız. Kısaca anlatmak gerekirse kahramanımızın kökleri New England'a kadar uzanıyor. Neredeyse beş jenerasyon ötesine dek New England'da süren bir yaşam var. İhtilalden önce Amerika'ya yerleşiyorlar. Para, pul, kültür, sanat ne ararsan bu ailede mevcut. Pierpont Morgan'ın James Pierpont isimli atalarından biri, aynı zamanda Yale Üniversitesi'nin kurucularından. Daha ne olsun değil mi?



Köklü ve zengin bir aile...


Pierpont Morgan'ın büyükbabası öldüğünde oğluna (yani Pierpont'un babasına) kurmuş olduğu sigorta şirketini ve 1 milyon $ değerinde bir arazi bırakıyor. Sene 1847. 1900'lü yılların başlamasına yüz elli yıl gibi kısa bir zaman var yani. Sonrasında baba Morgan evleniyor, ilk çocuk bugün müzesini gezdiğimiz Pierpont Morgan'ın ta kendisi. Peşinden üç kız ve bir erkek kardeşi daha oluyor ama erkek kardeşi on bir yaşındayken ölüyor. İlerleyen yaşlarında Morgan'ı Avrupa'da bir eğitim hayatı bekliyor. Bu sırada iyi derecede Fransızca ve Almanca öğreniyor. Yirmi yaşında New York'ta bir bankada çalışmaya başlıyor. Sene 1857.


Dedenin ölümü ile Morgan'ın ölümü arasındaki tarihler sizi şaşırtmasın. :)
Müzenin sayfasında anlatılan bir takım finansal bilgiler var. Bu kadar çok parayı benim kafam almıyor. Uzun lafın kısası, babası gibi Morgan Pierpont'ta banker. Ailenin ne kadar çok parasının olduğunu anlamamız için şu örmek yeterli sanırım. Öyle çok paraları var ki Amerikanın yeniden yapılanması için gereken parayı Amerikan Hükümetine bu aile veriyor.

Morgan'ın banker babası Junies, 1890 yılında öldüğünde ailenin arazilerinin değeri 12.4 milyon $.

Para elbette önemli ama Pierpont'un ruhunda entellektüellik var. En büyük ilgi alanı kitaplar. 

Peki bu arada Pierpont Morgan'ın yaşamında neler oluyor?

Hayatının baharında, Avrupa'dan döndüğü sıralarda aşık oluyor. New York'un tanınan işadamlarından (Davul bile dengi dengine çalar!)ve sanat hamilerinden birinin kahverengi saçlı, güzel kızına ilk görüşte vuruluyor. Kızın adı Amelia Sturges. Biz ona Memie diyoruz.


Memie ve ailesi 1859 yılında büyük bir Avrupa turu yapmaya karar veriyorlar. Avrupa'yı elinin içi gibi bilen Pierpont, hemen aile için bir rota çiziyor. Turun son ayağı olan Londra'da Morgan da aileye katılıyor. İki hafta boyunca her gününü aşık olduğu kızın yanında geçiriyor ve onlarla birlikte Atlantik'i geçerek New York'a geri dönüyor. 1860 yılının baharının sonunda kızı evlenmeye razı ediyor. Ne yazık ki Memie'ye musallat olan ve bir türlü geçmek bilmeyen bir öksürük var. Yine de evlilikleri için düşündükleri tarihi ertelemiyorlar ve 1861 yılında evlenip balayı için Akdeniz'e doğru yola çıkıyorlar. Paris'te Memie'ye tüberküloz teşhisi konuyor. Pierpont'un yoğun ilgisine ve bakımına rağmen 1862 yılının şubat ayında Memie ölüyor. Pierpont dul kaldığında 24 yaşında.

Hayat devam ediyor.


Aradan fazla bir zaman geçmiyor. 1865 yılında Pierpont bu sefer Frances Louisa Tracy ile evleniyor. Birbirlerinden öyle farklılar ki. Morgan New York'u, çalışmayı, oradan oraya koşuşturmakla geçen sosyal bir yaşamı, macera dolu seyahatleri, sanatı, güzel döşenmiş evleri, giyinip kuşanmayı, yatları seviyor. Oysa Fanny çocukları ve yakın birkaç arkadaşıyla birlikte olacağı sessiz bir yaşamı tercih ediyor. Pierpont ve Fanny'nin dört çocukları oluyor. Büyük kızları Louisa evlenene kadar tüm seyahatlerinde babasına eşlik ediyor. Aile 1882 yılında şimdi müzeye çevrilen Madison Avenue 219 numaralı eve taşınıyor. Pierpont, yaşadığı süre boyunca seyahatlerinden arta kalan üm zamanda bu evde oturuyor.


Pierpont'un hikayesi yukarıda anlattığım gibi. Benim ana hatlarıyla anlattığım yaşam öyküsünün içinde nice acı, nice kahkaha nice anı gizlidir. Bunu bilmek mümkün değil. Hayal edebildiklerim kendi yaşamımın acı-tatlı anılarından öğrendiklerim. Morgan'ın evi, günümüzde hemen yanına yeni yapılan modern bir bina ile birleştirilmiş. Geniş cam kapıdan içeri girince önce giriş biletinizi alıyor, sırt çantanızı bırakıyor ve Morgan'ın evinin giriş kapısından kütüphanenin içine giriyorsunuz. O kapıdan geçer geçmez de bir adamın ömrünü adadığı tutkusu sizi sarıp sarmalıyor. Kitap seven herkesin önünde saygıyla eğileceği bir mabed burası. 
Elbette ''Benim de o kadar param olsa...'' diye kurulacak nice cümle içimizden çıkmak  için sabırsızlanacaktır ama öyle değil bence. Morgan Library and Museum, bir adamın hayatının uzun yıllar sürecek şanlı hikâyesi. Bu adamın tutkusu olmasaydı yok olup gidecek nice ilk kitap orada huzur içinde yatıyor. 

Bir gün New York'a giderseniz ve kitaplar sizin için önemliyse mutlaka gidin diyeceğim ender mekanlardan biri Morgan Library and Museum.

28 Haziran 2016 Salı

Elmadan bir ısırık: New York

Manhattan'da küçücük bir ev kiraladık. 72.Caddede, Central Park'ın hemen yanı başında. Bir arka sokağımızda Doğal Tarih Müzesi var. Selçuk günlerce internet üzerinde bir ev bulmak için uğraştı. Ben Central Park'a yakın olsun diye ısrar ettim. Her sabah erkenden uyanıp koşmaya niyet etmiştim. Şimdilik sadece bir sabah koştuğum düşünülürse pek de başarılı sayılmam. Yine de her akşam uğradığımız, birkaç saatimizi geçirdiğimiz bir yer oldu Central Park. gün içinde o kadar çok yürüyoruz ki ayaklarımın ağrısından sabah kalkıp bir de koşuya çıkmayı düşünemiyorum. Kuzey, her akşam parka gidip top oynuyor. Biz de bir köşede oturup onu seyrediyoruz. 


Ev, çok basit döşenmiş. İnternetten de gördüğümüzden farklı değil. Dar bir apartmanın ikinci katında. Sex and the City'de Carrie'nin oturduğu ev gibi aynı. Birbirine bitişik evler ve birinci katta kadar çıkan merdivenler var. Pencereden baktığında New York'ta olduğuna inanıyorsun; öyle sahici bir sokak. Sokağın bittiği yerde Central Park olduğuna inanmak zor geliyor. Çünkü ağaçların olduğu bir dünyanın sadece bir sokağın bitiminde olabileceğine ikna edemiyorum kendimi. Sanırım hemen herkesin bir köpeği var çünkü sabahları ve akşamları köpeklerini gezdiren insanları seyrediyorum pencereden. 

Dönerken bırakırım diyerek evdeki çaydanlıklardan birini getirdim buraya kadar. İyi ki de getirmişim. Yoksa pencereden bakıp hayatı izlemek böyle keyifli olmazdı. On beş gün demleme çay olmadan yaşamak için uzun bir süreç.

Her girdiğim kitapçıdan bir kitap almamak için zor tutuyorum kendimi. Kitap dediğin meret çantayı çok ağırlaştırıyor. Selçuk'un alışveriş kilolarından çalmayacağım kadar kitap almalıyım. Oysa girdiğim her kitapçıdan bir şey almak istiyorum. Kimi zaman kitap, kimi zaman kırtasiye eşyaları. İnsanın başını döndürecek kadar güzel şeyler var buralarda. 
Kendi kendimize bir rutin tutturduk. Dışarılarda gezip gezip bir kitapçıda soluklanıyoruz. Kitapçı genellikle Barnes and Noble oluyor. Kuzey de buraya gelmek için sabırsızlanıyor çünkü interneti çok iyi çekiyormuş. Selçuk'la ikisi hemen gidip kendilerine birer kahve alıyorlar. Kuzey karamelli soğuk frappuçino alıyor, Selçuk çikolatalı latte. Normalde İstanbul'da kahve içmeyen Selçuk beni şaşırtıyor. Ben bildiğiniz kahveyi içiyorum genellikle. Ara ara ağzıma şekerli bir şeyler atsam da tercihimi genellikle Starbucks'larda satılan Cheese Cake Factory'nin nefis cheesecake'lerinden yana kullanıyorum. Bir daha nerede bulacağım böyle güzel cheesecakeleri?  Aklımca kalori ortalaması yapıyorum işte. Kalorisi az kahve umarım bir şeyleri kurtarıyordur. 

Her gün ha babam yürüyoruz. New York'un bir köşesinden diğer köşesine. Güya metro biletimiz var ama ne yaparsak yapalım eve döndüğümüzde 20.000 adımı atmış bulunuyoruz. Daha önce de söylediğim gibi güzel günler su gibi akıp gidiyor. 
Burada inanılmaz bir meyve suyu çılgınlığı var. Herkesin elinde bir meyve suyu. Sadece meyce suyu değil elbet, sebze suları da var. Her sokakta bir ya da birkaç tane meyve suyu dükkanı. İçleri tıklım tıklım. İstanbul'da da bu kadar popüler olmasına şaşmamak lazım. Bir meyve suyu 5-7$ arasında. Biz de daha pahalı. :)

Daha önce Miami'ye geldiğimde yeme-içme olayı bu kadar pahalı gelmemişti. New York pahalı bir şehir. Kirası da yemesi de yaşaması da. İyi para kazanmıyorsan Manhattan'da yaşaman mümkün değil. New Jersey, Brooklyn gibi şehrin diğer taraflarında yaşamayı düşünebilirsin. Pek tabii insan Manhattan'da yaşamak ister. Hayat burada bir başka akıyor. Central Park, şehrin içinde bir orman sanki. Ben de herkes gibi Manhattan'da yaşamak isterdim. Müzelere gitmek, kahvemi alıp Central Park'ta çimenlerin üstünde oturmak ya da sabah yürüyüşümü yapmak falan. 

New York aklımı başımdan aldı sanırım. Bu şehre demir atmak istermişim gibi hissediyorum. 


31 Mayıs 2013 Cuma

Peki ama ya Gezi Parkı?

New York'ta karşıma çıkan ilk park Bryant Park'dı. Gertrude Stein'ın büyük bedenine emanet edilmişti.
 Halkın nefes alması için gökdelenlerin ortasında bir vaha gibiydi. Eh, takdir etmek gerekirdi ki, öğle yemeklerini yemek için insanlar AVM'ler yerine bir ağacın gölgesini tercih ediyordu.


San Francisco- Muir Woods
 Ahşap çitlerle çevrili patikanın dışına çıkıp, ağaçlara dokunmak yasak. Özenle ayrılmış ağaçlar dışında; zira San Francisco'da bulunan sekoya ağaçları bin yıllık uzak bir tarihe tanıklık ediyorlar!!!

New York'un orta yeri- Madison Square Park


Central Park
Hepimizin gitmeden tanıdığı Central Parkı anlatmaya gerek bile yok. İsteseler parkın kapladığı alana bir tane daha New York şehri sıkıştırırlar. Bir hayli AVM'de konailir tabii yerine!!!!

Parc Monseau
 Alice Harikalar Diyarı'nın Alice'inin eteklerine hiçbirimiz çocukken tırmanamadık. Hangi biriniz o tavşan deliğinden aşağı kendini bırakmayı ve büyülü bir yola çıkmayı hayal etmedi? Paris'in orta yerinde çocuklar, Alice ve tavşanıyla arkadaş!!!!

Luksemburg Bahçeleri...
Parkın bu heykelin arkasında kalan giriş kapısında Fareli Köyün Kavalcısı karşılıyor ağaçların arasına karışmak isteyenleri... Öğle arasında masallara yolculuk kabul görüyor dünyanın her bir köşesinde...


Güvercinler, minik kırıntıların peşinde...

Hyde Park!! Kuzey ve annesi engelleyemedikleri bir özentinin parçası olmuş durumdalar!!!
Birkaç gündür dilimin ucundan fırlayan cümleleri buraya döküp döküp siliyorum. Anlayamıyorum!!!
Haydi Türkiye AVM'lere diyorum!!!!

28 Ağustos 2010 Cumartesi

New York'ta alışveriş

     Jetlag olma durumuna hep güler geçerdim. Daha önce okyanus aşırı birkaç seyahatim olmuşsa da hiçbirinde saatlerim birbirine karışmamıştı. Gidişimde de bir sıkıntı yaşamadım ama dönüş yok mu o dünüş, geldiğimden beri yorgunluktan bitmiş durumdayım. Dün geceyi sabaha karşı altı sularında yatağı görerek sonlandırabildim, tabii şimdi de uyumak istiyorum...
   New York iyi geldi bana. Deniz, güneş, kum üçlüsünden sonra yollarda olmak ne güzeldi yine..Ayaklarım yoruldu ama ruhum dinlendi. Birçok filmde karşımıza çıkan New York, filmlerde tanıdığımdan farkı bir yüzünü göstermedi bana. Gökdelenler, bir ellerinde telefon diğer ellerinde kağıt bardaktaki kahveleriyle sokaklarda hızla yürüyen insanlar, köşe başlarına konuşlanmış hot dog satan arabalar, Starbucks Kafeler ve şehrin hiç susmayan sesi... Uğramadığım köşeleri oldu mutlaka. Daha önce dediğim gibi mesela Paul Auster'in mekanı olan Brooklyn, güzel Manhattandan sonra beni hiç cezbetmedi. Manhattandaki gökdelenlerden, kalabalıktan, adanın hızından sonra burası sakin ve yavan geldi bana. Bu şehirdeki gibi bir perakende satış durumuyla da hiç karşılaşmadım. Apple da bir şey alabilmek için 45 dakika sıra beklemem gerekti. İnanılmaz bir görüntüydü gerçekten. I-phone 4 ellerinde kalmamış, herkesin elinde bir I-pad.

    Abercrombie ise başka bir dünyaydı. Kapıda bekleyen yakışıklı, yarı çıplak çocuklar müşterileri kapıda karşılıyorlardı ve inanmayacaksınız ama kapıda her saat kuyruk vardı. (O kuyruğa bede girdim) Sanırım kuyruk psikolojisi insanı alışveriş yapmak zorunda hissettiriyor.
Evet Manhattan'in her köşesinde bir alışveriş çılgınlığı var. Biz de alışveriş yapmak için New York'a bir saat uzaklıktaki Woodbury Common Outlet Center diye bir alışveriş merkezine gittik. 220 adet çok ünlü markanın bulunduğu bu outlet merkezi muhteşemdi. Kesinlikle tatilin alışveriş anlamında ilk günlerine denk getirilmeliydi. Hatta sırf alışveriş yapmak için New York'a gidiliyorsa, bir gün burası için yeterli değil. Ugg'dan Dior'a, Gucci'den Chanel'e, Timberland'den Fossil'e aklınıza gelebilecek birçok marka burada bulunmakta ve fiyatlarda gayet uygun.

   New York sokakları bloklarla isimlendirilmiş bir şehir. Kaybolmak mümkün değil. Gelişimizden birkaç gün sonra metroyu kullandık Brooklyn'e gitmek için. Gelişmiş bir metro ağı olduğu doğru fakat metro hızı ve sıklığı açısından bence Paris metrosu çok daha iyi. Tren aralıkları çok uzun geldi bana. 8 Usd karşılığında Metro Card alıyorsunuz ve 4 kez metroyu kullanabiliyorsunuz. Bir de bu şehirde uygulanan bir vergi var ki onun ne olduğunu bir türlü anlayamadım çünkü oran her seferinde değişiklik gösteriyor ve tax free diye bir şey de yok.
     Yeme içme durumu ise bambaşka bir olay. Alışveriş bana ne kadar ucuz geldiyse, yemek yemek de o kadar pahalı geldi. Her köşe başında hot dog satan seyyar arabalar duruyor. Küçük sosisli 2 Usd. Nasıl bir kuyruk önlerinde inanılmaz. Bu küçük arabalardan seyahatimiz boyunca çokça faydalandık. Akşam yemekleri içinse her seferinde ayrı bir restoran seçtik. Denildiği gibi porsiyonlar gerçekten çok büyük, neredeyse iki kişilik. Benim en keyif aldığım yemeklerden biri de meşhur Planet Hollywood restoranı oldu. Times Square da bulunan bu restoranda bazı filmlerde giyilmiş sergilenen kıyafetler eşliğinde gayet lezzetli burgerlerimizi yedik.

27 Ağustos 2010 Cuma

New York Gezi Notları: Elmadan bir ısırık...


     Buket Uzuner ''New York Seyir Defteri'' adlı kitabında üç şehri karşılaştırır: Paris, İstanbul ve New York. Paris şehrine olan aşkımı ve tutkumu sağır sultan bile duydu diye düşünüyorum. İstanbul ise benim için yaşadığım, işimin bulunduğu, ailem ve birkaç dostumdan ibaret bir şehir. Çünkü benim için bir şehrin coğrafyasından çok, beraber yaşadığımız insan topluluğunun birbirlerine karşı nasıl davrandığı önemli. Bu şehirde yaşam beni yoruyor. İşten eve gelip arabamı park ettiğimde camdan sarkan bir komşumun! benim park ettiğim yeri meğerse eşi için ayırmış olduğunu bağırarak söylemesi, sabah kalkıp işe giderken trafikte kendini bilmez şoförün küfürlerine muhatap olmak, anlam veremediğim bir nefret ve hoşgörüsüzlük içinde yaşamak ve neredeyse herkesin kendisini çok zengin, çok kültürlü, çok akıllı, çok bilmem ne gösterme çabalarını anlamaya çalışmak ya da artık çalışmamaktan gerçekten yoruldum ve sıkıldım. Tamam üstüne yüzlercesini ekleyebileceğim bu sıkıntıların tümünü güzel İstanbul'un üstüne yüklemek haksızlık biliyorum ama bu güzel şehirde bu insanlarla yaşamak zor biliyorum. Ben de zaman zaman beraber yaşadığımız insanları değiştiremeyeceğime göre şehir değiştirme hayalleri kuruyorum.
     Buket Uzuner, Paris'i Avrupalı ve Akdenizli aristokrat bir karaktere benzetir. Hüzünle ama el sıkışarak ayrılmış eski bir koca gibidir Paris der. Rastlanıldığında incitecek ayrıntılara girmeden bir kahve ya da şarap eşliğinde konuşulan, uzaktan da olsa hep gözetilen eski eş...
New York ise, bir kere aşık olundu mu, asla unutulmayacak, ayrılık gelip çattıktan sonra bile kalbinin hep bir köşesinde mevzilenmiş, güçlü, tutkulu ve romantik bir sevgilidir.
İstanbul'u ve New York'u ise birbirlerine çok benzetir.
Bana da çok uzak gelmedi New York İstanbuldan.

     Gecenin geç bir saatinde vardım New York'a ve arkadaşlarımdan aldığım tavsiyelerle taksi ile geldim meşhur Times Square'deki otelime. Kahvaltısı da dahil olunca otelin konaklama fiyatına sabah ilk işim kahvaltıya inmek oldu. Tamam çok mükellef bir kahvaltı değildi beklentim ama kahvaltının sadece kruvasan ve kahveden ibaret olması da büyük bir şok yaşamamıza sebep olmadı değil. ''Nasıl yani?'' dedi sevgili kocacığım ''Hepsi bu mudur? Bak bakalım belki başka bir köşede yiyecek bir şeyler vardır.'' Ertesi günden itibaren kahvaltıyı kaçırmamak için hiç acele etmedik, hatta hep kaçırdık. :) Otelin karşı köşesinde süper omletler yapan harika bir yer keşfettik ve kahvaltılarımızı orada yapar olduk.

     İlk gün otelimize çok yakın olan Fifth Avenue üzerinde yürüdük. Ünlü gökdelenlerin önlerinden geçtik, parklarda oturduk, mağazalara girdik, çıktık. Manhattan adasından da on gün boyunca hemen hemen hiç ayrılmadık. Etrafta gördüğüm neredeyse her köşe başında bulunan Starbucks Kafeler de bana devamlı İstanbulu hatırlattı durdu. En çok Barnes and Noble kitapçılarını sevdim. Her gördüğüm yerde hiç vakit kaybetmeden kendimi attım içeriye, hatta bir dolu da kitap aldım kendime. Kitapçı severler çok yakından tanırlar ne hissettiğimi. Dünyanın neresinde olursanız olun kitapçılar hep aynı kokarlar çünkü ve hep aynı sıcaklığı yayarlar etrafa. Tabii Barnes and Noble'ların girdiğim hepsinin içinde Starbucks Kafe barındırmalarından dolayı üstüne eklenen bir de güzel kahve kokusu vardı. Hep yakışmıştır bence zaten bir fincan kahve ve kitap birbirlerine.

     Söylemeden geçemeyeceğim, Bir Dilim Sohbet isimli güzel blogda duyup, yazılan övgü dolu yazı sebebiyle hemen alıp okuduğum ve bayıldığım ''Kirpinin Zarafeti''nin yazarının diğer kitabını görüp hemen aldım burada. Bu seyahat boyunca en sevindiğim olaylardan biridir bu.:)
Sonra bir de sahaf havasını içinde barındıran Strand isimli kitapçı vardı ki o da ayrı bir güzellikteydi. Oradan da gezi yazılarını içeren bir dolu kitap edindim kendime, hem de gayet uygun fiyatlara. Bu kitapçının üst katında bazı kitapların ilk baskıları ya da bazı yazarların imzalı kitapları bulunuyordu.
Buket Uzuner yine aynı adlı kitabında, bu kitapçılarda gittiği imza günlerinden bahseder. New York'ta yaşadığı o yıllarda çok sevdiği yazar Paul Auster'ın kendi vatanının yazarları ve okurları tarafından çok az tanınmasını da hayret ve üzüntüyle karşılar. Bense yağmurlu bir günde sığındığım Strand'in camekanında ilk baskı bir Paul Auster kitabının 1500 Usd karşılığı satılık olduğunu ifade eden ilanı görünce, kendisinin artık çok sevilen ve okunan bir yazar olduğunu tasdiklemiş oldum:) Kim bilir böylece New York'ta oluş misyonumu tamamlamış olmuşumdur:)


26 Ağustos 2010 Perşembe

New York'ta ne var ne yok?

10 günlük bana göre uzun bir New York seyahatinden az önce dönmüş bulunmaktayım. Üzerimde nasıl bir yorgunluk hissi. Uyumamak için tüm gücümle direnmeye çalışıyorum ama göz kapaklarım bana ihanet ediyor. Mutfaktan kaynamakta olan güzel çayın fokurtularını duyuyorum. Kafamda sevgili kocaya nasıl çay getirtirim kendime diye planlar yapsam da, yan odada kendince uzun zamandır ayrı kaldığı futbol maçlarıyla yaşadığı buluşmayı bozmak istemiyorum.
Gelir gelmez hemen bavulları ortaya açtık. Her alışveriş dönüşü yaşandığı gibi ganimetler ortaya döküldükten sonra tatlı tatlı sen daha fazla almışsın kavgası yaşadıktan sonra, keşke şunları da alsaydık diye hayıflandık durduk. Kaç gündür babaannesinin yanında özledim seni çığlıkları atan minik oğlum, son iki gündür bulduğu arkadaşı yüzünden beni terketti. Sanırım birkaç gün sonra dönebilirim dedi bana telefonda :=(
Yarın işe gitmeyeceğim. Bu yüzden dinlenmiş olarak kendi New York'umu yazabileceğim.