oslo gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oslo gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2011 Çarşamba

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ -7 VİGELAND HEYKEL PARKI



VİGELAND SCULPTURE PARK- VİGELAND HEYKEL PARKI

Oslo’da mutlaka görülmesi gereken bir yer var: Vigeland Heykel Parkı.

Oslo’nun şehir merkezinin 3 km kuzeyinde bulunan Vigeland Heykel Parkı, Oslo’da benim için listenin başında bulunan görülmesi gereken yerleren biri. Keşke bunu otelden çıkıp yürüyerek yapmaya kalkmasaydım. Geçen sene Paris’te ayağımı morartan şeyin sebebini bulamamış ve metroda ayağıma bavulumun çarptığını düşünmüştüm. Oysa yanılmışım, aynı etkenle yolculuk yapmaktayım şu an. En rahat olduğunu ve beni olası yağmur sularından koruyacağını düşündüğüm ayakkabı, parmaklarım üzerinde inanılmaz bir baskı yapmakta. Yeni bir ayakkabı almaktan başka çare düşünemiyorum. Parka kadar olan yolculuğumun sonunda ayakkabılarımı çıkarıyor, elimdeki suyla ayağımı yıkayarak, biraz dinleniyorum. 

Biraz daha iyiyim, parkı gezebilirim.

Demir, iki kanatlı kapıdan girdiğimiz park, bize kollarını açan kocaman yeşillikleriyle tüm ziyaretçilerini içeriye davet ediyor. Kapıdan içeri girdiğinizde, sağda Gustav Vigeland’ın heykelini görüyorsunuz. Kendisi, bana ve durumuma şöyle bir baktıktan sonra,

       -hadii, dedi, bana. Biraz dinlendikten sonra yola devam edebilirsin.

Ne yapayım? Vigeland Usta’da böyle dedikten sonra bana yola düşmek düşer.

Gustav Vigeland, Norveçli marangoz bir babanın oğludur. Bir yılbaşı gecesi işinden kovulur ve tası tarağı topladığı gibi Paris’te alır soluğu.

Bilin bakalım, kimin yanına gider?

-Rodin!

Bir sene kaldığı Rodin’in yanında eğitimini tamamlar ve tekrar Oslo’ya geri döner. Döner dönmez, yaptığı çalışmalarla, hem Norveç halkının hem de Hükümet Yetkililerinin dikkatini çeker. Bunun üzerine yetkililer kendisine Oslo’da büyük bir park teshis ederler.

İşte, bu park, o parktır. Ölümünden bir yıl öncesine kadar burada tam 212 tane heykel yaratır Vigeland.
Hayatın tüm evrelerini Vigeland’ın heykellerinde görmek mümkün: Doğum, ilk gençlik, yetişkinlik, yaşlılık.

Heykellerin her birinde farklı bir duyguya tanıklık ediyordunuz; kimi gözlerde neşe, kimi gözlerde hüzün var, kimisinde ise öfkeyle havaya kalkan bir el.

Park, altı bölümden oluşuyor: Ana kapı, köprü, çocuk oyun alanı, fıskiye, monolith ve yaşam döngüsü.

Oslo’nun maskotu durumunda olan ve İsveç’ce ismi ‘’Sinnataggen’’ olan ‘’Kızgın Çocuk’’ heykeli burada bulunmaktadır.

Vigeland Parkı, Frogner Bölgesindedir. Parkın özelliği, sadece tek sanatçıya ait 212 tane esere sahip dünyadaki tek park olmasıdır. Yaiamın döngüsünü anlatan park, aslında aynı zamanda Gustav Vigeland’ın da yaşam döngüsünü anlatmaktadır.

Bronzdan ve granitten oluşan 212 tane eseri sergileyen park, her zaman açık ve giriş ücretsiz.

Parkta, en çok ziyaretçi çeken yerlerin başında, yekpare tek taştan oyularak yapılan Monolith geliyor. 17 m. yüksekliğindeki bu abidenin üzerinde 121 tane figür var.

Bu yemyeşil keyifli mekanı anlatmak için ne söylesem eksik kalacağı için bolca fotoğraf ekliyorum.:)

OSLO- VİGELAND HEYKEL PARKI

Parkın orta kısmında bulunan fıskiye

Fıskiyenin etrafını süsleyen heykeller



Monolith

Monolith'e çıkan merdivenlerde bulunan heykeller

Merdivenin başka bir tarafında bulunan heykeller



Yaşlılığa dair heykeller

Köprünün üstünden bakış

Köprünün üstü

Gustav Vigeland

Köprüden...



Meşhur 'kızgın çocuk' heykeli

Nedense ünlü olmayan bahtsız çocuk!

Köprüden Fıskiye'ye giden yol


16 Ağustos 2011 Salı

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ-6 OSLO


OSLO – VİKİNGLERİN VE FİYORDLARIN ŞEHRİ

     Bu tatil denilen şey, durduğu yerde durmuyor sahiden. Şimdiden üç gün bitti bile. Oslo’nun şehir merkezine otobüsle giriyoruz. Stockholm’ü geride bıraktık ve şimdi Norveç’in başkenti Oslo’dayız işte. Gözlerimi kocaman açmış, şehrin ben de uyandıracağını ilk intibayı yakalamaya çalışıyorum. İskandinav şehirlerinde sanki gökyüzü daha güzel. Çektiğim fotoğrafların her birinde, bembeyaz bulutlarla canlandırılmış bir gökyüzü yakalıyorum. Oysa bu şehirde gökyüzünden önce, Oslo Katedrali’nin hemen önüne bırakılmış çiçekler, mumlar ve bu ikiliyi çevreleyen üzgün insanlar sarmalamış. Oslo’yu şok eden ve gencecik çocuklarını ellerinden alan saldırının izleri çok açık. Halk sokakların her bir köşesini, bıraktıkları çiçeklerle donatmışlar. Çocuklar kalabalık gruplar halinde ellerinde çiçeklerle gelip, sevdikleri bir eşyalarını ya da yazdıkları bir mektubu bırakıp gidiyorlar. Hiç tanımadığım bir dilde insanlar çocuklarına bir şeyler anlatıyorlar.

     Norveç’te polisler silah taşımıyorlar. Bu saldırıdan sonra yetkililer silah kullanımını dile getirmiş olsalar bile, halk –polisin de desteğiyle- bu öneriyi kesinlikle reddediyor. Böyle bir saldırıyı yapan bir caninin, ne olursa olsun, bütün bir halkın huzurunu kaçırmasına ve toplumun düzenini bozmasına izin vermeyeceklerini söylüyorlar. İnanması zor ama gerçek bu.

     Otelimize gelip yerleşiyoruz. Otel yine konforlu ama Stockholm’de kaldığımız otelin sıcaklığı ne yazık ki yok. O otelin duvarlarına kitap kokusu sinmişti. Buraya gelmemiz akşamı buluyor. Havanın geç kararması bir avantaj. Kaldığımız otel, müzelerin olduğu kısma yakın. Dışarı çıktığımızda ve merkezi gezdiğimizde anlıyoruz ki şehir büyük değil.
     Burası, Stockholm sokaklarına göre kalabalık. Her yer insanlarla dolu ve insanlar cıvıl cıvıl. Şükür ki, burada daha normal kadınlar da görmeye başlıyorum. Benim somon teorisi doğru olmasa gerek. Şehir mekezinde bir Meksika restaurantına oturuyoruz ve harika bir yemek yiyoruz. Biz de Meksika yemekleri hep çok büyük porsiyonlarda gelmez mi?

     Güzel bir yemeğin ardından, hakkımıza düşen hesabı ödüyoruz ve kalkıyoruz. Yoksa Stockholm’e haksızlık mı ettim ben pahalı diye? Kızmaya başlıyorum artık. Bir yemeğin ya da ekmeğin, kolanın bu kadar pahalı olması imkansız ve çok saçma geliyor bana. Dayanamayıp bir mağazadaki çalışana, Oslo’lular nerede yemek yer diye soruyorum. Bu soruya çok alışık olmalı ki, gülerek şehir dışına çıkmadıkça her zaman evde cevabını veriyor. Dünyanın birçok yerinde restaurantlar pahalı olabilir ama en azından marketlere gittiğinizde uygun fiyatlarla karşılaşırsınız. Burada marketler bile pahalı. Vergilerin çok yüksek olduğunu söylüyorlar. Markette ekmek 15 TL.

     Para hesabı yaparak ve kendi paramıza çevirerek bu işin altından kalkılamayacağı belli oldu. En iyisi hiçbir şey yemeden ülkemize dönmek. İyi ki burası için tatilimin hepsini ayırmamışım yoksa annemlerden para yollamalarını istemek zorunda kalacaktım. Uzun yıllar sonra!
     Gece hızlı bir tur atıp, limana gidiyoruz. Aker Brygge- Aker Limanındayız. Buraya gelelim derken, yorulduk biraz. Liman bölgesinde geziyoruz. Burası daha önce tersane bölgesiymiş ama şimdi kafelerin, restaurantların olduğu çok kalabalık bir bölge. Restaurantların pahalı olduğu söyleniyor; Economist Dergisi’nin yaptığı bir araştırmaya göre Oslo, dünyanın en pahalı şehriymiş. Hemen ikna oluyorum derginin yaptığı araştırma sonucuna. Restaurantlar, kafeler dolu mu diye sorarsanız, oturacak yer bulmak zor!
     Sabah kahvaltısından sonra, otelden öğlen atıştırmak için de sandviç yapmakta sakınca görmüyorum.

      Limanda gezinip, deniz havasını içimize çektikten sonra otelimize geri dönüyoruz.
   Oslo, bize büyük bir şehir gibi gelmedi. Şehrin en işlek caddesi, ''Karl Johans Gate'' diye adlandırılan caddesi. İsmi gibi büyük ''Grand Hotel'' bu caddenin üstünde. Bu caddeden dümdüz ilerlediğinizde, Norveç Parlamentosu (Stortinget), Milli Tiyatro (Nationaltheatret), Oslo Üniversitesi ve en sonunda da geniş bahçesiyle Kraliyet Sarayı (Slottet) ile karşılaşıyorsunuz. Sarayın önüne askerler nöber tutuyorlar ve yine nöbet değişimine denk geliyoruz; ama artık kanıksadığımız bir durum haline geldiğinden, askerlerin yanından hemen ayrılıyoruz. Sarayın hemen önünde bulunan ve şehri uzaktan ama tümüyle gören yolun üstüne kum dökülmüş. Kendi kendimize fikir üretip, atların merasim yaptıkları bir yol olduğunu düşünüyoruz.

     Bu şehirde görmeyi planladığımız iki yer var. Milli Galeri ( Nasjonalgalleriet) ve Vigeland Heykel Parkı. Norveç’li ressam Edvard Munch’un kendi adını taşıyan bir başka müze de olmasına rağmen, o müzeye gitmek için vaktimizin yeterli olmadığını bildiğimizden, tercihimizi Edvard Munch’un ‘’Çığlık’’ adlı tablosunu da görebileceğimiz Milli Galeri’den yana yapıyoruz.

    Gezmek isteyenler için, Nobel Barış Merkezi ve Viking Gemileri Müzesi’de bu şehirde bulunmakta. Oslo denince akla fiyordlar geliyor. Milli Galeri ve Vigeland Heykel Parkı’ndan sonra yapılması gereken en önemli şey, fiyord gezisi yapmak; bu yüzden bu şehirden Bergen’e, içine fiyord gezisini de alan bir turla gideceğiz.

Bugünü burada bitirip, yarın Vigeland Heykel Parkı’na gitmeyi kararlaştırıyoruz.