paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2018 Çarşamba

Paris'te nefis bir bistro: Le Bon Georges

Son Paris seyahatine çıkmadan üç yerde yemek yeme planı yapmıştım. Bunlardan bir tanesi Montparnasse'da bulunan La Closerie des Lilas'ydı. Burası vakti zamanında Hemingway, Picasso, Cezanne, Apollinaire, Henry Miller, Rimbau, Modigliani ve Sartre'ın sıkça gittiği bir restoranmış. Bahsettiğim zamanlarda Paris'in çok ucuz olduğunu, hatta sırf bu yüzden daha rahat yaşamak ve yazmak için Amerikalı yazarların bu ülkeye geldiklerini söylememe gerek yok sanırım. Üstünden bunca yıl geçtikten sonra Paris, yine sanatçıların, yazarların çekim merkezi olsa da eski geçmiş günlerdeki gibi ucuz bir kent değil. Hele ki biz Türklere.😀 Şimdilerde hayat çok pahalı. Bizler "hadi bir kitap yazalım." ya da "Daha ucuz bir ülkede yaşayalım." diye buradan kalkıp Paris'e yerleşemeyiz ne yazık ki. 

Bir diğeri ise St. Germain'deki, Marguerite Duras'nın oturduğu apartmanın hemen karşısında bulunan yılların esnaf lokantası Le Petit Saint-Benoit'ydı. Duras, yıllar yılı dördüncü kattaki apartman dairesinden aşağı inip yemeklerini burada yemiş. Ne zamandır aklımda olan bu restorana, hazır Selçuk'la ikimiz yalnızken uğramak, gitmeden niyetlendiğim Paris hayallerinden biriydi. Paris hayallerim hiç tükenmiyor zaten.

Sonuncu restoran ise şehrin güzel ama küçük bistrolarından biriydi. Uzun zamandır İG'den takip ettiğim, David Lebovitz'in de ara ara hesabında buradan müthiş yemekler paylaştığı bir bistrodan bahsediyorum: Le Bon Georges.

Neye niyet, neye kısmet!

Pek tabii hayal kurmak ya da plan yapmak demek her şeyin bizim istediğimiz şekilde gideceği anlamına gelmiyor.  Hayat, biz planlar yaparken önümüze başka şeyler çıkarıyor. Bizim son Paris seferimizde de böyle oldu. Ben iki gün Paris sokaklarında tek başıma takıldım ve bir akşamın dışında da yalnız değildik. Le Petit Saint-Benoit etrafında bolca vakit geçirdiysek de, bir gece Leon de Bruxelles'de nefis bir bira içip midyeye doyarak geçirdik gecemizi; bir başka akşam yemeğinde de Selçuk'un denemeyi çok istediği Güney Fransa yemekleri yapan Chez Papa'da nasiplendik.

Neyse ki tatil dönüşü olay çıkarmamam açısından yukarıda bahsi geçen restoranlardan en azından birine rezervasyon yapıp gitmeyi başarabildik.

Le Bon Georges'da akşam yemeği...

Photo: Buradan

Şanslı restoran otelimizin yakınlarındaki Le Bon Georges'du. Yemeğe yaklaşımını çok sevdiğim David Lebovitz severek takip ettiğim blogger, yazarlardan biri. İnternet sitesinde de kimi zaman, "Şimdi buradan bahsedersem herkesin buraya akın edeceğini biliyorum ama yine de kendimi tutamıyorum." diye bahsettiği kimi bistrolar da tıpkı kendisinin söylediği gibi gitmek istediğim yerler arasına hemencecik giriveriyor. Paris'te turistlerin çok yoğun olduğu yerlerin dışında yemek yemeğe çalışıyorum. Bunun ne kadar mümkün olduğu da tartışılır bir mevzu elbette ama yine de "İlla ki gidilmeli!" denilen yerlerden artık kaçtığımı da itiraf etmem gerek. Türklerin kapısında uzun kuyruklar oluşturduğu L'Entrecote kesinlikle uzak durduğum bir mekan mesela.

David Lebovitz'de şöyle diyor yazısında: Paris'te her geçen gün yeni bir restoran açılıyor ve yeni şefler bir tabağın üzerine sostan yaptıkları bir çizgiyle, tabağın ortasına bir püre yerleştirip, yanına da bir parçacık et ekliyorlar. (Lebovitz'de doymuyor olabilir mini yemeklerle 😀) Yazının tamamını okuyunca çıkan sonuç şu oluyor: Lebovitz, emek harcanmış ama iyi, doğal malzemelerle yapılmış yemekler yemek istiyor. Ne istediğini belirttikten sonra da şöyle devam ediyor: Kimi yeni restoranlardan ne yazık ki hayal kırıklığı ile ayrılıyorum. Şefler, kendilerini müşterilerinin yerine koymalı ve ona göre yemekler çıkarmalılar masaya oturanların önüne.

Photo: Buradan

Lebovitz'in söylemek istediği havalı yemeklerden öte gerçek yeme tecrübesini duyumsamak. Tıpkı yıllar önce Kuzey'le sık sık seyrettiğimiz ve her seferinde hayran kaldığımız çizgi film Ratatouille'daki gibi yemekten bir lokma alıp, çocukluğumuza gitmek istiyoruz hepimiz. Domatesi ısırdığımızda derinden toprak kokusunu almak, belki de ağzımızın kenarından domatesin suyunun akmasını istiyoruz. Geleneksel yöntemlerle yetiştirilmiş meyveler, sebzeler görmek istyoruz tabağımızda. Lebovitz'in dediğine göre Le Bon Georges ve sahibi Benoit-Duval Arnould'da aynı düşünceyle çıkmış yola. Bir çiftlikte doğan Arnould, daha sonraki yıllarda bir Amerikan şirketinde çalışmış. Öyle bir an gelmiş ki köklerine dönme zamanının geldiğini hissetmiş ve çocukluğunda yediği yemeklerin lezzetini sunabileceği bir bistro açmak istemiş. Belki o da herkes gibi en güzel yemeği annesinin yaptığını düşünenlerdendir. Kim bilir? Bistronun internet sitesinde de yemeklerde kullandıkları tüm sebze, meyve ve etlerin nereden alındığı tek tek yazılmış. Elbette ben bu bilgileri bir referans olarak alamıyorum ama anlayanlar mutlaka çıkacaktır. 😀 Yine de okuduklarımdan etin mutlaka bekletildiği, belli bölgelerden alındığı, etin yanına kızartılan patetesin illa ki anne kızartması gibi yapıldığını öğrendim. Nihayet Selçuk'a, "Burada yiyelim mi bir gece?" dedim. O da, "Süper olur." deyince rezervasyonumuzu yaptırıp son gecemizde bu bistodaki yerimizi aldık. Le Bon Georges'a gitme fikri böyle doğru işte. David Lebovitz yüzünden. 😀

Yine bir telefon azizliğine uğradığımızdan yemeklerimizin fotoğrafını muhtemelen paylaşamayacağım. Ama fotoğrafları kaybetmem demek, yediğim yemeklerin tadını ya da bistronun atmosferini unuttum demek değil. Öncelikle restoranın dışı çok sevimli; tipik bir Paris bistrosu havasında. İki kişi gidilecek romantik bir akşam yemeği için de uygun; arkadaşlarla lezzetli bir yemek yemek için de. Bistro, bir sokağın köşe başında hayat bulmuş; o yüzden fazla büyük olmadığını hemen belirteyim. Önceden rezervasyon yapmak ve gitmeden önce dudağa Fransız kırmızısı bir ruj sürmek de şart.


Le Bon Georges'da ne yedik, ne içtik?


Genç garsonumuzun elimize tutuşturduğu şarap menüsünden hiçbir şey anlamadığımız için ikimiz de içeceğimiz şarap konusunda yardım aldık. Ben "dry" dedikleri bir beyaz şarap istedim, Selçuk da garsonumuzun zevkine güvenerek bir kadeh kırmızı şarap. İkimiz de şarabımızdan çok memnun kaldık. Benim için iyi şarap boğazımda çok buruk bir tat bırakmayan ve içerken yüzümü buruşturmayacağım bir şarap. O yüzden bu kısma kadarki siparişlerimizden pek memnun kaldık. Şarap seçimlerimizden sonra sıra yemek seçimlerimize geldi. Bunun için de elimize bir menü vereceklerini düşünmüştük ama öyle olmadı. Sevimli garson kız elinde ince, uzun bir kara tahtayla gelip üzerinde yazılan yemekleri bize anlattı. Ben diyette olduğumdan ve et yemek istediğimden Steak Hache istedim; Selçuk'sa beef carpacio.  Yemeklerimizin ikisi de fazla beklemeden geldi. Açlıktan ölüyordum ve çok beklemeden yemeğimizin gelmesine çok sevindim. Burger köftesine benzeyen ama söylendiğine göre üç değişik yöntemle kesilen etim çok güzeldi. Bakmayın böyle üç değişik yöntemlekesinle/kıyılan dediğime, hiç anlamam bu işlerden. Ben Lebovitz'in yalancısıyım. Ama yemekler lezzetliydi. Selçuk'un carpaccio'suna zeytin yağı ve ekmekle fazla haşır neşir olmayayım diye bulaşmamaya çalışsam da kayıtsız kalamadım. Onu da bir güzel mideye indirdim. Paris öncesinde yapılan nerdeyse üç aylık diyetimin kırılma noktası burasıydı sanırım.

Peşinden de passion fruit ve çikolata karışımı nefis bir tatlı yedik. Yazının bu kısmında ağzımın sulandığını belirtmem şart!
Kahveyle taçlanan yemeğimiz nefisti uzun lafın kısası. Hani bir gün giderseniz diye buraya bırakıyorum bu yazıyı. Bir de o güzel geceyi biz de unutmayalım diye.
💕

3 Mart 2018 Cumartesi

İlk kez yolculuğa çıkmanın heyecanı

Blog yazmanın güzelliklerinden onlarca kez bahsetmiştim. Duymayan varsa yineleyeyim: Müthiş bir şey blog yazmak. Aynı zamanda da emek isteyen bir şey. Biraz düşünmek, bolca yazmak çizmek, doğru şeyleri ifade edebilmek için çaba sarf etmek gerekiyor. Blogda ilk yazımı yazdığım günden bugüne olan yolculuğumu düşününce ne çok yol aldığımı fark ediyorum. Bir kere artık daha derli toplu yazılar yazıyorum. Yazarak kafamdaki telaşı dindirmeyi başardım. Akışı olan yazılar yazıyorum. Beğenmediğim yazıları silebilme cesareti kazandım. (Yine yazarım ne var ki!) Dil bilgisi kurallarını öğrendim. Artık daha dikkatli ve özenli bir yazarım. Yazmaya devam ederek şunu kafama kazıdım; bir konuda çabalarsan mutlaka bir kazanç sağlarsın. 
Blog yazmanın bir diğer kazanımı da hiç tanımadığın birilerini (başka bloggerları) yazdıklarından tanımak, satır aralarından kişiliğini analiz etmek (elbette fark etmeden) ve tıpkı kitaplarını alıp da sevdiğin bir yazar gibi aranızda geliştirdiğin bir bağ kurmak. Bu blog sayesinde çok dost edindim ben. Yakın çevremde bulamayacağım, aynı ortak paydalara sahip insanlarla yazı yoluyla konuştum, dertleştim ve hatta ara ara kentlerine, evlerine konuk oldum. Birbirimize danışır, fikirlerimizi alır ve tutkularımıza bir şans verir olduk. 

Ben bir Paris tutkunuyum. ❤️

Birisi bana sevdiğim şehirle ilgili bir şey sorunca çok mutlu oluyorum. Zaten Paris'ten konuşmaya dünden hazır bünyeme her fırsatta gitmeye çalıştığım bu şehre dair konuşmak için fırsat verilmiş oluyor ve susmadan anlatmaya başlıyorum. İlk dileğim, -tıpkı benim gibi-, gidenin bu şehre aşık olması oluyor. O zaman aynı dili konuşmaya devam edebiliriz çünkü. Bir de Paris'i aynı gözlerle görebilir, aynı kalp çarpıntılarını hissedebiliriz. 

Bugün telefonda Elif'le konuştum. Yakın zamanda bir seyahat planlıyor. Nereye gideceğini anladık, değil mi? Gidişi ve gelişiyle ilgili heyecan yaşıyor. Aklını karıştıran sorular kafasında dönüp duruyor. Onu dinlerken ben de aynı heyecanı onunla birlikte yaşadım. Bir yere gitmenin, ilk defa yola düşmenin nasıl bir duygu olduğunu tekrar anımsadım. İlk uçak biletini ya da turunu satın aldığım zamanı, nasıl gideceğim güne kadar heyecandan uykusuz geceler geçirdiğimi, devamlı gideceğim yerden bahsedip gözümde yaşanmamış o anı defalarca canlandırdığım bir bir gözümün önünden geçti. O gün biraz korkutucu gelse de şimdi o heyecanın nasıl nefis bir duygu olduğunu daha iyi anlıyorum. Deneyim kazandıkça o heyecanlar yavaş yavaş azalıyor; daha yavaş ve daha düzenli nefes almaya başlıyorsun. Algıların bile keskinliğini yitirip daha sakin bir tempoyla yanında yürüyor. Benim sadece bir gece Münih'te kalıp sonra eşimin teyzesinin evinde iki gece kaldığımız Avusturya seyahatini saymazsam ilk seyahatim Tayland'a oldu. Yıllar, yıllar önceydi bu yolculuk. Başımıza da bin türlü olay geldi bu seyahatte. Yatağın üzerine koyduğumuz açık bavula uzun uzun bakıp, orada yeriz diye alıp da çantaya birer birer yerleştirdiğim konserve dolmaları dün gibi hatırlarım.😄 Bir kavanoz zeytinle, beyaz peynir de koymuştum valizin içine. Ee, o zamanlar yeni evliydim, ilk seyahatimizdi ve Selçuk'u doyurmanın da benim görevim olduğunu düşünüyordum. 😂
Ucuzun ucuzu bir tur bulmuştuk. Hâl böyle olunca daha o zamanlar hayalim olan Paris'e gitmek yerine dünyanın bir ucuna Bangkok'a gitmeye karar vermiştik; oradan da Pattaya'ya geçecek ve ardından eve geri dönecektik. Heyecanla beklediğimiz seyahat günü gelip de havaalanına gidince tur şirketinin parasını ödediğimiz halde bizim biletlerimizi almayı unuttuğu ortaya çıktı. Nasıl üzüldüğümü, sinirlendiğimi ve hevesimin kursağımda kaldığını söylememe gerek yok sanırım. Kavga, dövüş; sonunda bizi iki gün sonra başka bir uçağa bindirip fazladan iki gece konaklama vermeyi, iki ekstra turu da para almadan bize hediye etmeyi kabul ettiler. 😜 Kötü bir şeyden iyi bir şey çıktı işte! 

...ve sonrasında yola düştük. İlk uzun yolculuğumuz, her ihtimal düşünülerek doldurulmuş irice bir valiz, bulanık çeken dandik bir kamera, konservelerimiz ve biz... 
Sanırım içinde o çılgınca çarpan kalple yaptığımız en güzel seyahatlerden biriydi Tayland seyahatimiz. Yıllar sonra bir kez de Kuzey'le, hem de daha iyi koşullarda seyahat etmemize rağmen o ilk Tayland seyahatimiz bizim dönüp dönüp konuştuğumuz bir yolculuktur. 

Şimdi Elif'in heyecanını görünce aklıma kalbimin o yıllardaki hali geldi de, "Ay Elif ne güzel bir şey yaşıyorsun." demek geçti aklımdan. Söylemeden, yazmadan geçmeyeyim dedim.

13 Ocak 2017 Cuma

Farklı bir Paris Gezisi

"Paris'i ilk kez ziyaret edecekler için mutlaka gidin!" denilecek yerleri hepimizi biliyoruz artık.😀

Azıcık toparlamak gerekirse Eyfel Kulesi'nin mutlaka tepesine çıkılmalı, Champs Elysees'nin geniş kaldırımları boyunca yürünmeli, Ladurée'de bir kahve eşliğinde birkaç makaron yenilmeli, kasa önündeki uzun kuyrukta beklenip eşe dosta götürmek üzere ince bir zevkin ürünü olan kutuların içindeki makaronlardan alınmalı, Montmartre'a ve Ressamlar Tepesi'ne çıkılıp soğan çorbası içilmeli, Sacre Couer'e girilip sonra beyaz katedralin meşhur merdivenleri önünde bir fotoğraf çektirilmeli, Notre Dame Katedrali önündeki kalabalığa karışıp Victor Hugo'yu hatırlamalı, kesinlikle Seine Nehri üzerinde bir bot turu yapılmalı, bir durakta inip diğer durakta bindiğimiz botta kendimizi şehrin sahibi hissetmeli, Sorbonne Üniversitesi'nin bulunduğu Latin Quarter civarında gezinmeli....

Paris anlatmakla bitmez tabii. İlk gidişte de yapacak çok şey vardır, sonraki gidişlerde de liste uzayıp gider; tek fark artık şehrin derinlerine doğru yol almaya başlamışsınızdır. Ve siz Paris'i sevmeye başladıkça, o da sizi sever. Kucağını açar ve sıkı sıkı sarılır size. Hiç çekinmeden söylüyorum ki tüm dünyayı gezme şansım olmadıysa da şimdiye dek dünya üzerinde en sevdiğim şehir Paris💖


Ben benimle Paris'i gezmek isteyen arkadaşlarıma ya da "Paris'e gidiyorum ama farklı bir Paris yaşamak istiyorum." diyen arkadaşlarıma benim Paris'imi anlatıyor ya da gösteriyorum.

Paris her gittiğimde bana başka kapılar açıyor, bilmediğim bir yerini gösteriyor. Bazı arkadaşlarım "Ben yemeğe-içmeye çok düşkün değilim, bana pahalı restoranlardan ya da kafelerden bahsetme. Gezilecek yerleri anlat sadece." diyor. Ama Paris gerçeği bu değil arkadaşlar! Zaten Paris'te hiç kimse çok yemiyor; ama çok lezzetli şeyler yiyor, tadıyor. Paris'in bistrolarını, sanatçılara, yazarlara, ressamlara ev olmuş kafelerini anlatmadan ve o kafeleri yaşamadan gerçek bir Paris seyahati apmış olamayız zaten. Paris demek hayatın sokaklarda aktığı bir yaşam demek. Ben de yeme-içme olayına pek düşkün değilim. Açlığını bastırmak için yiyen tiplerdenim. Çay ya da kahvesiz yaşadığımı düşünemiyorum ama. Ne zaman bana biri, "Bir adaya düşsen yanına alacağın...." şey gibi bir soruyla yanaşsa aklımdan ilk olarak çay geçer. 😀  
Gelelim Paris'e. Paris yeme-içme olayından uzak durmaya niyet edenleri bile etkisi altına alır. O yüzden bu yazı birçok bistro ve kafe önerisi de içerecektir. Şimdiden söyleyeyim.

🎈    Paris Kafe ve Terasları

Paris'in yaz kış dolu olan ve insana "hayatın doğduğumuz zamanla öldüğümüz zaman arasında yaşadığımız zaman diliminden ibaret olduğunu"hatırlatan kafe terasları. Ben Paris'e gidince hep böyle hissediyorum. İnsanoğlu dünya üzerinde küçücük bir nokta. Bir kafenin sokağa bakan terasına oturup bol köpüklü bir kahve söyleyip önünden akan yaşama bakmasından daha güzel bir şey yok. Hele yanında bir de sıcak bir sohbet varsa Paris'li olmanın ilk kuralını yerine getirmiş oluyoruz. Tatiller biraz da günlük hayatımızdaki hızımızı düşürmek için aldığımız kısa molalar değil mi? "Dünyanın en güzel kafeleri Paris'te!" diyorum. Dinleyim beni ve kendinize soluklanmak için bir fırsat verin.

Sonra Hemingway'in yazılarını yazdığı kafede kim oturmak istemez? Ya da Picasso'nun?
Simone de Beauvoir ile Sartre'in oturup birer kadeh içki içtikleri kafeye gidip, "Sahiden bu masada bir zamanlar Simone de Beauvoir da oturmuş mudur?" diye düşünmek istemez misiniz?

Simone de Beauvoir ve Sartre arkadaşlarıyla birlikte Cafe de Flore'da.
Ya da Closerie des Lilas'nın önünden geçerken Hemingway'in bu kafeden içeri girecek kadar parasının olmadığını ve dışarıdan kafede ailesiyle oturan James Joyce'u seyredip iç geçirdiğini.

Hemingway, Amerikalı yazar Janet Flanner ile Les Deux Magots'da.
Bu anlattıklarımdan sonra biraz olsun aklınız çelinmiş olmalı.
Benim favori Paris kafeme gelince: Lüksemburg Bahçeleri'nin karşısına denk gelen, Le Rostand.

🎈Paris'in en eski kafesi ve en iyi sıcak çikolatası: Angelina

Tamam tatlı da yemek istemiyorsunuz. Siz de benim gibi kilonuza dikkat ediyorsunuz. Ama diğer taraftan da Paris'in en iyi sıcak çikolatası diye bilinen ve bilmem kaç yıllık tarihiyle neredeyse şehrin tarihine eş tutulan Angelina'ya gidip bir bardak sıcak çikolata içmeyeceksiniz öyle mi?
Yapmayın Allah aşkına 🙉 İstanbul'a dönünce sadece lahana ile beslenirsiniz birkaç gün. Tarif isteyenler Dilara Koçak'ın Vicdan Çorbasına doğru yola çıksın. Malzemeler: ...😂



🎈Paris Mezarlıkları

Klişe bir şeyler istemiyorsunuz ama tam bir edebiyat tutkunusunuz. Simone de Beauvoir'ı seviyorsunuz ve benim gibi her sene en azından bir kitabını okuyup anlamaya çalışıyorsunuz. Sartre'ı okumak için biraz daha zamana ihtiyacınız var. Öyle olduğunu düşünüyorsunuz ve doğru zamanın gelmesini bekliyorsunuz. Diğer yandan Margueritte Duras, canınızın içi. Onda insana ait tüm kırılganlıklar ve şaşılacak kadar da kuvvet var. Susan Sontag'ın bu şehirde öldüğünü bir yerlerden duymuş muydunuz peki? O zaman Önce Cafe Le Select'te oturup bir kahve için, ardından Montparnasse Mezarlığı'nı gezin. Küçük ama duymak isterse insana çok şey anlatacak bir mezarlık orası.

Bir de Pere Lachaise Mezarlığı var. İnsanı içine alıp, kaybolma duygusunu yaşattıracak kadar büyük bir mezarlık orası. Bizden de Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney'in mezarları orada. Dünyaca ünlü bir çok ünlü de. Elinize bir harita almadan orada aradığınız mezarı bulmanız mümkün değil. Mezarlığa girmeden dışarıdan bir harita alın mutlaka.

🎈 Paris Kitapçıları

Kitapçıları gezin Paris'te. İrili ufaklı bir sürü kitapçı var sokakların içinde. St. Germain Bölgesi özellikle kitapçıların, kırtasiyelerin, sanat malzemeleri satan dükkanların olduğu bir cennet. Ne ararsanız var orada.


Sakın ama sakın St. Germain'de dolaşmadan, Lüksemburg Bahçeleri'ne doğru bir yürüyüş yapmadan, parkın sakinliğinin içinde yol almadan dönmeden Paris'ten. Yakınlardaki bir marketten yemeğini alıp öğle yemeğini parktaki demir sandalyelerden birine oturup, güvercinleri seyrederken yemek yemek bir Paris klasiği. Notre Dame Katedrali'nin çaprazındaki Shakespeare and Co,  St. Severin Kilisesi'nin yakınlarındaki Abbey Bookshop, St Germain Bölgesi'ndeki Gibert Jeune'ler, Rivoli Caddesi'nde Librairie Galignani (Angelina'ya çok yakınsınız bu arada)

Librarie Galignani

Bence Paris'te en keyifli kırtasiye alışverişi için de Marais'de bulanan alışveriş mağazası BHV'ye gitmeniz şart. Kendinizi kaybedeceğinizin garantisini şimdiden verebilirim. 


🎈Paris'te Müze Gezmesi

Elbette Louvre Müzesi'ni gezin. Sadece çok kalabalık olacağını, temelde herkesin öncelikli ulaşmak istediği tablonun Mona Lisa olduğunu ve Mona Lisa'nın da hayallerinizde canlandırdığınız gibi büyük bir tablo olmadığını bilin. ya da bu söylediklerimi unutun ve Mona Lisa'nın karşısına geçince, tabii kalabalığı yarıp ön sıralara ulaşabilirseniz, şaşırın. 😀

Gustav Moreau Müzesi birçoğumuzun bilmediği bir müze. Kesinlikle gidilmeye değer bir müze burasu.
Şimdi sıra farklı bir şeylerde. Birçok kişinin (tıpkı benim gibi) gitmeyi erteledikleri bir müze Rodin Müzesi çünkü bu şehir sahiden de insanın aklını başından alıyor. Bir kafede oturayım, Paris'in sokaklarında ayaklarım beni nereye götürürse oraya gideyim dedikçe akşamı ediyor, vaktin nasıl geçtiğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Siz benden daha akıllı davranın. İpleri elinize alın. Hem kafelerde keyif yapıp kahvenizi için, hem de cebinizdeki Paris'te yapılacaklar listesinde gittiğiniz yerlere birer birer  çarpı atın.

Victor Hugo'nun Evi'nin gezmenin ücretsiz olduğunu biliyor musunuz?
Mesela Hem Rodin Müzesi'ni gezin. Hem de müzenin nefis bahçesinde kahvenizi için. Oldu mu?

İkna edebildim mi sizleri?

Musee D'Orsay'ı da unutmayalım lütfen?

🎈 Şehrin en eski lokantası: Le Bouillon Chartier Paris

Size gizli bir yerden bahsettiğimi unutmayın lütfen. Şehrin tarihi iki yüz seneden eskiye dayanan bu lokantası Fransızların gittiği bir yer. Elbette şimdilerde turistler de gizli mekanı keşfetmiş. (Hepsi değil ama😀  )
Lokanta sokaktan ayrılan bir pasajın içinde. Önünde uzayan sırayı görecek ve muhtemelen kaçıp gitmek isteyeceksiniz. Yapmayın. Bekleyin. Çok kısa bir sürede içeri gireceğiniz garanti. Devasa ve eski bir salonda menüsüz bir lokantada yemeğinizi yiyecek ve bir Fransız ritüeline dahil olduğunuz için mutlu olarak ayrılacaksınız oradan. Üstelik pahalı da değil.

Adres: 7 rue du Faubourg Montmartre

Adreste Montmartre yazıyor olsa da bizim bildiğimiz anlamda Montmartre'ın Sacre Coeur civarlarında lokantayı aramak yanlış olur. Grands Boulevards metro durağında metrodan inip adresi aramak en kolayı.

Elbette daha anlatacak çok şeyim var ama şimdilik bu kadar. 💋

10 Kasım 2015 Salı

Paris'te sonbahar



Sanki üzülecek başka bir şeyim kalmamış gibi hâlâ kaçıp giden o sonbahara üzülüp duruyorum.
Tüm gelip gitmelerime rağmen şimdiye dek karşıma çıkan en güzel sonbahardı ve ben kıymetini bilemedim. Ne zaman geleceğini bilemeyen bir hastalığa teslim ettim tüm seyahatimi, sarı sonbaharı.

Şehir, rüya gibiydi. Daha önce hiç görmediğim naif bir örtü almıştı omuzlarına. Hafiften bir şarkı mırıldanıyordu.
Daha uçakta anlamıştım halimde bir tuhaflık olduğunu. Midemde adını koyamadığım bir kasılma vardı. Uçaklarda hiçbir zaman rahat hissetmezdim. Midem her seferinde havada olduğunu bildiren bir sinyal yollardı ama bu seferki biraz daha kuvvetliydi. Bir şeylerin ters gittiğini anlarsınız da adını koyamazsınız ya, tam da öyle bir duyguydu.

Orly Havaalanında bavulların gelmesini beklerken  tuvalete gittim. Her zamanki gibi pis kokuyordu. Bu sefer daha da fazla kokuyor gibi geldi sanki. Neyse sonunda bavulları alıp havaalanı çıkışındaki metro bileti veren makinenin önüne geldik. Türk parasına çevirince ne çok geliyor bu euro insana?
Kocam, ''Çevirme!'' diyor. Nasıl çevirmeyeceksin arkadaş? Türk parası kazanıyoruz sonuçta. Üç yüz lira kazanıp yerine yüz euro alıyoruz.

Havaalanından şehrin içine metro ile gitmek neredeyse kırk lira. İki kişi seksen!
Neyse, çok da umurumda değil bu sefer. Midemde hâlâ kasılmalar var.

Metro istasyonundan çıkıp da gökyüzünü, gökyüzüne değmeye çalışan koca kestane ağaçlarını gördün mü Paris'tesin demektir. İşte gökyüzü!
Her seferinde bende bir şükür duygusu.
''Allahım beni yine bu şehre getirdiğin için şükürler olsun.''

İstanbul'da yaşadıklarına şükretmek yok ama!  Buraya gelince bende bir şükretme, Tanrı'yla aramı iyi tutma hali var ki ben bile şaşıyorum kendime.

''Yok, yok!'' diyorum kocama. ''Ben bu şehre aitim.''
Gülüyor. Bu şehre gelince benim yüzüm gülüyor. Benim yüzüm güldüğü için de onun yüzü gülüyor.

Daha otele girmeden, ''Eşyalarımızı bırakıp hemen çıkalım, olur mu?'' diyorum.
Şehir kaçmıyor biliyorum ama benim bu şehre doyacak kadar zamanım yok. Ben daha kokusuna alışamadan, kitapçılarında gönlümce dolaşamadan, kafelerinde sayfalar dolusu yazı yazamadan dönüş zamanı gelip çatıyor.
Allah inandırsın, giderken gözlerim dolu dolu oluyor. Kalbimin bir parçasını sanki burada bırakıp gidiyorum.

Öyle güzel bir sonbahar var ki dışarıda.
Onca gelmişliğim var bu şehre hiç böyle bir sonbahar getirmedi önüme.

Oteldi, bavuldu derken atıyoruz kendimizi dışarı.
Montparnasse'daki koca tren garının hemen arkasındaki zincir otellerden birinde kalıyoruz. Papaz her zaman pilav yemiyor tabii. Beğendiğimiz küçük otellerin hiçbirinde yer yok. Olanlarda da fiyatlar dudak uçuklatacak cinsten.
''İyi yapmışsın!'' diyorum. ''Rahat rahat dolaşırız işte odanın içinde''

Ben bu şehrin iki kişi sığmayan otel odalarını bile seviyorum. Öyle seviyorum yani.

St. Germain'e doğru yürüyoruz. Her zaman yemek yediğimiz bistroların önünden geçiyoruz.
''Bu sefer başka bir yerde yiyelim.'' diyor Selçuk.
''Tamam.'' diyorum. Paris'te her ne kadar yeni şeyler keşfetmek istesem de, bir Parizyen gibi hissetmek kaygısıyla bu şehirde bir rutinimin olmasını istiyorum. İşte aynı kafelere gitmek, aynı bistrolarda yemek yemek falan gibi...
Bizim oralarda buna kendi kendine gelin güvey olmak deniyor. ''Parizyen gibi!'' olmakmış.
Annem olsa şimdi, ''Ne alem kızsın, nerden çıkarıyorsun böyle adetleri?'' der katıla katıla gülerdi.
Yıllar önce çok severek aldığım önü delikli ayakkabılarıma, ''Ayol bunlar Yugoslav ayakkabısı.'' dediği günden beri aramızda bir duvar var.

Neyse gelişi güzel bir bistroya oturuyoruz. Bir şeyler ısmarlıyoruz. Daha ilk lokmayı ağzıma atacağım, çatalın koktuğunu fark ediyorum.
''Çatal kokuyor.''
'' Allah allah! Yenisini isteyelim.''
''Bu çatal da kokuyor. Masa da kokuyor.''

Yemiyorum yemeği. Zaten canım da yemek falan çekmiyor.
''Bir kafede oturur bir kahve içerim sonra.'' diyorum.

Öyle güzel bir sonbahar var ki dışarıda inanamıyorum.
Midem de inanamıyor herhalde, garip bir ses çıkarıyor.

Birkaç saat sonra bacaklarım ağırlaşıyor. Tuhaf bir yorgunluk yapışıyor yakama.
''Otele gidelim. Bugünlük bu kadar yeter.'' diyorum.

Ömrümde gördüğüm en güzel Paris sonbaharını o eylülde elimden kaçırıyorum.
Fotoğraftaki sarı yapraklar gibi avucumun içinden kayıp gidiyor ılık bahar, durduramıyorum.
                                                  ********************************

Not: Herhalde bu benim ilk mim'im. Sevgili Tuğba mimlemiş beni. Mim'in sahibi Heybemde Fotoğraf isimli blog sahibesi. Güzel fotoğrafları görünce dayanamadım ben de. Paris geldi aklıma. Kaçan sonbahar geldi. İşin kötü yanı, Paris özlemim depreşti. :)

Heybemde Fotoğraf blogunun linkini bir de buradan vereyim:

http://heybemdefotograf.blogspot.com.tr/

Yazmak isteyenler Heybemde Fotoğraf bloguna doğru yola çıksınlar hemen :)

15 Şubat 2015 Pazar

Bir gezinin kısa anatomisi...

Uzun bir tatilin ardından evimize döndük.
Aklımda bir dolu güzel anı...


Şehrin her köşe başında denk geldiğim çiçekçiler...



Bir kahve içimi ya da gönlünüz dileğince oturabileceğiniz kafeler...


Yoldan geçerken denk geldiğiniz bir duvar ilanında dikkatinizi çeken bir atölye afişi; zira seramik derslerinin Picasso'nun eski atölyesinde verildiği yazıyor.


Bir pastaneden yayılan mis gibi hamur kokusu...


Uzun ve lezzetli kahvaltılar...

 

Yeni lezzetler, yeni denelemeler...


Her daim aynı kokuyu duyabileğin kitapçılar...

Sokaklar ayrı bir postun konusu olsun. :)

4 Haziran 2014 Çarşamba

Paris'te etaminci buldum!

İlkokul öğretmenim erkekti.
Sertti.
O zamanlar belki de bütün öğretmenler öyleydi.
Uzun boyluydu.
Kara tahtanın hemen yanındaki masada oturur, tahtaya kaldırdığı öğrencilere sorular sorardı.
Hatırladığım kadarıyla sinirlendiği öğrencilere tebeşir fırlattığı olmuştu.
Çoğunlukla aynı öğrencileri döverdi.

...ama inanın sevgiyle anıyorum kendisini.
Olmadık yerlerde anısı çıkıyor karşıma. İlkokul hayatım boyunca beraber geçirdiğimiz beş yıldan çok, okula ilk başladığım günü hatırlıyorum.
Üstündeki takım elbisesini, kadife kumaşından ziyade bana rengiyle yumuşaklık hissi veren ceketini.
Her öğretmenler gününde bahçeden koparıp, götürdüğüm kimisi bitli gülleri anımsıyorum.

En çok, kitap okuma alışkanlığını bana kazandırdığı için seviyorum kendisini. Yuvarlayarak bir kurdele ile bağladığı ve hediye ettiği masal kitaplarını hâlâ saklıyorum. Zannediyorum kitap hediye almanın hazzını öğretmeninle yaşadım ben. Her evimize geldiğinde getirdiği küçük hediyeleri, her karne gününde karnemin yanına eklediği dolma kalemleri unutmam mümkün değil.

Kağıt, kalem, kitap...
Benim ruhumu büyüten şeyler oldu.

Bir tek!
Bir tek, hiç el işi yaptırmadığı için kızardım kendisine.
Pirinçleri ya da makarnaları boyamazdık biz hiç.
Ya da el işi kağıtlarını elimizdeki kalemlerle minik minik koparıp yapıştırmadık resim niyetine.
Sanırım çoğu zaman resim dersinde matematik yapardık.
Yan komşunun kızının hep elişi ödevi olurdu. Kıskanırdım.







Etamin de yapmadım ben!
Ama etamini çok sevdim. Bana hep çok naif geldi etamin yapmak...
Yapamasam da, Paris'te hep anlatıp durduğum pasajlarda etamin satan dükkanlar keşfettim.
Paylaşmasam olmazdı!
Adres: La Bonheur des Dames
          The Passage Verdeau: 8. Passage Verdeau- 75009 Paris
          Metro: Grands Boulevards

27 Mayıs 2014 Salı

Paris'te yaşadığım hayal kırıklığım: La Bague de Kenza

Paris'e her gidişimde ilk defa gidiyormuşum gibi hazırlık yapıyorum.
Ne zaman Paris özlemim depreşse ve göğsüme hafif bir sızı gibi otursa kitaplığımın önünde buluyorum kendimi. Paris ile ilgili bir şeyler okumaya başlıyorum. Olmadı, Woody Allen'dan ''Paris'te Geceyarısı''.

Bazen şehre gidişim yaklaşmış oluyor. O zaman da yeni bir yerler keşfedebilir miyim, bilmediğim bir yerin adını duyup yeni bir yer bulabilir miyim umuduyla sarılıyorum kitaplara.

Geçen hafta hiç ilgimin olmadığı tekstil alanında Selçuk'a şöyle derken buldum kendimi: Keşke sizin Paris'te yapılan fuarlarınız senede beş kereye çıkartılsa!

Bir önceki gidişimizden önce kitaplığımdan yine bir kitap çektim: Elizabeth Bard ve Lunch in Paris.

Elizabeth Bard'ın Fransız eşiyle beraber Paris'te yaptıkları keşiflerin yer aldığı bir kitap. Paris'ten, Paris'te yeme içmeden, bir Fransızın yemeğe karşı duruşundan bahseden eğlenceli bir kitap.
Ben de Elizabeth Bard'ın gittiği birkaç yeri not aldım, anlattığı yemeklere bakarak bizim damak tadımıza hangi restoranların uyacağının hafif bir muhasebesini yaptım ve listeme birkaç isim ekledim.

Fuara gitmeler, sokaklarda aylak aylak yürümeler, kahve içmek için sık sık keyif yapmalar falan derken listemdeki yerlerden ancak bir tanesine gitme şansımız oldu.
Marais yakınlarında olmamız ve seçtiğim kafeye yürüme mesafesinde bulunmamız da, hadi şu kafeye bir gidelim dememize sebep oldu.

Bir önceki gün, resepsiyondaki çalışanın sorduğum adrese şöyle bir bakıp, burası Paris'in en ünlü Cezayir tatlıları yapan kafesiymiş dememe, dudağını bükerek, ''Hay Allah! Hiç duymamıştım, ben de bir deneyeyim o zaman''' demesini bir işaret olarak almalıymışım oysa!

Elizabeth Bard'ın mutlaka gidin dediği kafenin ismi: La Bague de Kenza!
Paris'te birçok yerde şubesi bulunuyor. Biz en güzelinin  Rue de Rivoli'ye yakın olacağını düşünerek oraya gittik. Bu kadar çok övgü almasından dolayı hiç tereddütsüz girdik.
Selçuk sonradan, ''Ben anlamıştım zaten buranın iyi olmadığını ama sen çok istedin diye girdim!'' dedi tabii.
Karanlık bir dekorasyona sahip pastanenin girişinde tatlılar sıralanmıştı. Cezayir tatlılarıyla ilgili bilgim yerlerde süründüğü için, ''Hadi bi deneyelim!'' dedim.




İkimiz de kendimize ufak birer tatlı seçtik, iki de çay söyledik.



İnternette gezinirken Elizabeth Bard'ın arkada pastanenin salonu var, çayınızı ve tatlınızı orada yersiniz dediği yerin, topu topu dört beş metrekare olduğunu, içeride mezdeke müziklerinin usul usul çaldığını bilseydim herhalde gelmeden önce bir kez daha düşünürdüm.
''Bir Cezayir pastanesinde ne bekliyordun?'' diye soranlara, ''Ne bileyim? Her şeyi de bilemem ya!'' diye cevap veriyorum.

Şimdi bizim mis gibi baklavalarımız, kadayıflarımız, tulumba tatlılarımız varken, ağdası az kuru Cezayir tatlıları neden yiyeyim?

Çıkarılan ders 1: Her tavsiye sana uymuyormuş demek şekerim! Tecrübe böyle kazanılıyor.
Çıkarılan ders 2: İnsanoğlu yediği kazıklara üzülmemek için bunları tecrübe diye adlandırıyor.

8 Mart 2014 Cumartesi

Passage Jouffroy: Geçmişten bugüne Paris'ten alışveriş manzaraları

Passage Jouffroy, Paris'te en sevdiğim pasajlardan biri. Yıllar önce bu blogta bu pasajları bulmak için ne emekler sarf ettiğimi, ne yollar teptiğimi anlatmıştım. O gün mutlu sonla noktalanmıştı da, ben o zamandan beri her gittiğimde yolumu buralara düşürür olmuştum.
Bu sefer otelimiz zaten Opera Bölgesi'nde, Grand Boulevard'a çok yakın. Hal böyle olunca pasajlar dibimde.

Rutin hayatları içinde caddeleri dolduran kalabalıklar içinde kendimi başka hissediyorum. Şöyle demek lazım aslında, anın tadını çıkarıyorum çünkü burada kalacağım günler kısıtlı ve tadını çıkarmak, kendimi keyfin kollarına bırakmak en doğal hakkım. Geçici bir yolcu!

Passage Jouffroy'dan adımımı attığımda büyülü dünya önüme açılmış oluyor. Bu pasajda bulunan minyatür kahramanların olduğu dükkanlara, maket yapmak için kullanılan minik ağaçların, bebeklerin, kitaplıkların ve bilumum parçaların olduğu dükkanlara bakmak harika. Pasajın içinde Musée Grevin'de bulunuyor. Bana bal mumundan yapılma ünlüler nedense hiç çekici gelmediğimden içeri bugüne kadar girmedim. Tabii meraklıları içeri girip müzeyi gezebilirler. Madam Tussaud bile içeri sokamadı beni bugüne kadar!

Bu pasajın içinde Hotel Chopin var. 1846 yılında pasajla aynı zamanda açılan otel, iki yıldıza sahip. Romantik bir yerleşime sahip olsa da, Paris misafirlerine daha güzel seçenekler de sunuyor.

Pasaja girer girmez ilk durak noktama ilerliyorum.

La Boîte á Joujoux: 41-43 Passage Jouffroy 75009 Paris
Binbir çeşit hayalin içine sığdığı bu dükkanın içine girip, çocukuğuna dönmeyecek bir insan tanımıyorum. Bu kadar iddialıyım. İnsan kafasını nereye çevireceğini, hangi mucize ile karşılaşacağını bilemiyor. Çeşit çeşit renlere boyanmış, üstleri desenlerle süslenmiş sapanlar beylerin hemen ilgisini çekiyor mesela. Ben vitrinlerinde içinde sıralanmış bebeklere, minyatür maket malzemelerine, dekupaj kağıtlarının üstünde dolaşan meleklere, defterlere, kalemlere baylıyorum. Dükkanın renkli kapısı bile içime neşe katıyor. Bu şehirden dostlara hediye almak için en güzel yerlerden biri burası.
Bakın içeride neler var?

Dükkanın bana çok sevimli gelen boyama tahta kapısı

Çocuk olduğum zamanlara geri dönüp, cebimde bir dolu parayla burada olmak vardı!

Bu kalemtıraşlardan burada da var. Yandaki ahşap kutular, çocuk dişlerini saklamak için.

Bebeklerin birkaç tanesi yetmez, hepsini almak lazım.

Defterlerden tabii ki aldım.

Vitrin ve içine yığılmış onca dünya!
Resim yazısı ekle

Burası da dükkanın büyülü kapısı: Girin içeri, bakın neler çıkacak karşınıza!


Hayal satan bu dükkandan çıkıp biraz ilerledikten sonra eski dergilerin satıldığı dükkanın önüne geliyoruz. Bizim pasajın içinde olduğumuz saatlerde dükkan kapalı. O yüzden dışarıdan fotoğraflarını çekmekle yetiniyorum. 

Librairie Le Petit Roi: 39 Passage Jouffroy, 75009 Paris







Eski dergiler bakıp, Fransızca bilmediğim için tekrar hayıflanıyorum. Neyse artık! Bir şeyler alarak kendimi keyiflendirmek zorundayım. Bu kadar üzüntüyü bünyem kaldırmaz.

Şimdi fotoğraflarını koyacağım dükkanın içindekiler de insana kendini cennette hissettirir. Bu postta ilk yazdığım dükkanla aynı dükkan olduğunu düşünüyorum. İsimleri aynı gözüküyor çünkü. Daha çok çok yakından tanıdığımız çizgi film karakterlerinin minyatürleri var: Şirinler, Küçük Prens, Temel Reis, Safinaz. 
Fotoğraf çekmeme ne yazıkki izin vermediler. O yüzden dışardan çektiğim birkaç fotoğraf var sadece. Ama yüzünüzü kara çıkartmayarak birkaç parça aldım.





Kitapların üstüne oturmuş Safinaz'a bayıldım. Fiyatını duyunca dudağım uçukladı: 99 Euro
Pasajın sonunda, caddeye çıkmadan hemen önce duvarın kenarına kurulmuş uzun bir tezgah başlıyor. Burada da sanatla ilgili kitaplar satılıyor. Fiyatlar gayet uygun. 



İşte benim Passage Jouffroy'um!

3 Mart 2014 Pazartesi

Paris ritüellerim! Seni sen olduğun için seviyorum Paris!

Paris bende hep aynı hisleri bırakıyor. Uçaktan  inip, damga işini hallettikten sonra Paris rutinlerimi yaşamaya başlıyorum. 
Bavulları beklerken Orly'nin kokulu tuvaletine girmek mesela! Evet ya, tuhaf ama gerçek! Nedense bu tuvalet hep çok fena kokuyor ama Paris'e geldim diyorum! ( Bu arada Paris çok pis bir şehir, metrolar leş gibi kokuyor vs. diyenlere hiç yüz vermiyorum, bu da biline! ''Neye, hangi şehre göre pis arkadaş?'', diye carlarım.) 

...ama işte Orly Havaalanı'ndaki tuvalet ilk hoşgeldin benim için. 
Sonra metro biletlerini dışarıdaki makineden satın almak ve şehre yola çıkış.

Sonraki ritüelim yer altından yeryüzüne çıkarken gerçekleşiyor. Metronun çıkısından açık havaya ilk çıkışımda, bildiğin şükrediyorum Allah'a. ''Yine buradayım.'' diyorum. ''Allahım şükürler olsun.''

Çoğu birbirinin aynı Haussman tarzı Paris binalara bakmak, özlem gidermek. İlerleyen günlerde gezdiğim caddelerde, sokaklarda kendime ev beğeneceğim. Hayal bu ya, seçtiğim evler hep binaların üst katında olacak. Önlerinde akşamları elime bir bardak şarabımı alıp şehri seyretmek için çıkacağım balkonları olacak. Daireyi satın almaya gerek yok, çok pahalı. O kadar para bir daireye bağlanır mı canım? İnsanın ya çok zengin olması lazım, ya da deli. O yüzden biz daireyi kiralayacağız. Haa, bir de dairemiz ya St. Germain'de olacak, ya Marais'de ya da Montparnasse'da.

Üst kattaki dairelerden biri bana uyar!
Uyan Özlem, Paris'tesin. 
Bu arada otele de gelmişsin, bak! 
Bavulu odaya at, hemen dışarı. 

Otelden en yakın bölgeye yürümeye başlıyoruz. Grand Boulevard hemen otelimizin dibi. Oradan Opera Bölgesi, La Fayette'in önü. Buluşmak için en kolay yer. 

Açlıktan ölmek üzereyim. Beni kırmıyorlar, başka bir rutinimi yaşatıyorlar bana. 
''Hadi Leon de Bruxelles'e gidelim!'' 
Ekipte benden daha fazla burayı seven yok. 
Selçuk benim midyemden tadar, genellikle patates kızartması ve yanına kalamar alır. 
Duygu midyeyle ilgili kötü anılara sahip. ''Ben somon alayım'', diyor. 
İlker, midyeyi seviyor ama benim gibi tutturmuyor. 
Sonuçta hepsi benim için Leon de Bruxelles'in kapısından giriyor. 
İlk gece için başarılı bir yemek. Dört geceden birinde midye işini aradan çıkarmış oluyorum. 

Seç bakalım içinden...

Böyle bir başlangıç yapıyoruz.

Üstüne kaşar konulmuş bu nefis midyeler İlker'in midesine giriyor.

Buraya özgü bu fasülyelere bayılıyorum. Patates kızartması her zaman harika.

Eh, bu da bir rutin işte! Benim yemeğim...
Leon de Bruxelles için adres: 30 Boulevard des Italiens, 75009 Paris

Kahveler ve tatlı için Paris'te en sevdiğim kafelerden birine gidiyoruz. 
Yumuşacık bir gece. St. Michel'i arkamızda bırakıp, St. Germain'de yürüyoruz yavaş yavaş. Elimi Giber Jeune'ün ikinci el kitap tezgahlarının üstündeki kitaplara sürüyorum yanlarından geçerken. Geniş kaldırımlar ışıl ışıl. Sanki ben de ışıldıyorum. Öyle mutlu hissediyorum kendimi. Sorbonne'un önünden geçiyoruz. 
Bir başka tanıdık düşünce geçiyor aklımın ucundan. Bininci kez aynı hayali kuruyorum. Paris'i bana böyle hissettirdiği için seviyorum. 


Bizden selfie'ler...
Sonra Paris'in en güzel şemsiyelerini satan dükkanın önünden geçiyoruz. Dükkan kapalı, camlı vitrinin arkasında duran şemsiyeler yağmur çektiriyor avuçlarımda atan kalbime. 
Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısındaki en sevdiğim kafeye giriyoruz. Saatlerce oturuyoruz, kahveler, çaylar içiyoruz. Nefis bir tatlıya çatalımızı daldırıyoruz. 





Her gelişimizde gelip uzun uzun oturduğumuz Le Rostand bu sefer arkadaşlarımızla sohbet ettiğimiz, kahkahalar attığımız, hani nerdeyse edebi sohbetlere girişeceğimiz bir yer olacak. Gertrude Stein'in evi buradan sadece beş dakikalık yürüme mesafesinde. Duygu'ya açıyorum sırrımı; belki bu sefer değil ama bir sonrakinde mutlaka uğrayacağımız bir durak olacak. 

Le Rostand
6 place Edmond Rostand, 75006 Paris