paris gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paris gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2018 Perşembe

Paris, Ecekent

Seyşeller'e bu kadar çamur attıktan sonra biraz vicdan azabı çekiyorum. Ama hissettiklerimi söyleme duygusu vicdan azabı hissetmemden daha ağır basıyor. Netice itibariyle benim tatilim, benim Seyşellerim diyor olayı kapatıyorum; yine de bir ara Seyşeller'de denk geldiğimiz Türkçe konuşan Seyşelli'den bahsederim.Düşünsenize adam yıllar önce Seyşeller'den kalkmış Ankara Hacettepe Üniversitesine gelip Diş Hekimliği okumuş. Biraz dişini sıktıktan sonra da üniversiteyi bırakıp evine dönmüş. Niye bıraktın diye sorduk. Evimi çok özledim dedi. Yine de çatır çatır Türkçe konuşuyor adamcağız.


Br yerden geldikten sonra üzerime sinen kirlilik hissinden kurtuldum. Uzun uçak yolculukları sonrasında böyle hissediyorum. Bavullar açıldı, her şey yıkandı, ütülendi, yerine yerleşti. PAzar sabahı 05.30'da geldik İstanbul'a. O gün evde yattık. Ertesi gün hayatımız bıraktığımız yerden devam etti. Elbette, güzel güzel gezmenin nefes almadan çalışmak gibi bir yan etkisi var. Neyseki bu yorucu iş temposundan sonra tatili hak ettim.😀 Ahahaha, vallahi başka bir blogcu böyle yazsa sinir olurum, sinir!! Herkes kızmadan söyleyeyim o zaman. İş için yola düşüyoruz bu sefer. Şubat aynının geleneksel Frankfurt- Paris seferi. Önce Frankfurt'a uçup benim işimle ilgili Ambiente Fuarına gidecek, oradan da trenle Paris'e geçip tekstil fuarını gezeceğiz. Tekstil fuarında dolanma kısmını ben atlayacağım elbette. Selçuk gezerken Paris'imle hasret gidereceğim. Son birkaç gündür Paris karlar altında biliyorsunuz. Sıcağını da, donduran soğuğunu da bildiğim bu şehre karlar altındayken hiç gitmedim. Bir ilki yaşayacağız yani. Kafamda planlar yaptım, iki gün kendi halimde gezinmek için rotalar çizdim. Kalemim, defterim ve illa ki orada da okunması gereken kitaplarımı masamın üstüne koydum. Bu akşam çantamdaki yerini alacaklar. Sonrası ihtimaller, hayaller ve hayatın önüme çıkaracaklarına kalmış. Kötü hava yokmuş, kötü kıyafet varmış diyeceğim ama mayomla gittiğim Seyşeller'de yağmura tutulup denizin ardından bakmak bu dediğimle uyuşmayacak. Yine de kalbim pır pır. Sanki ilk kez gidiyormuşum gibi. Sanki uzun zamandır en sevdiğim şehirden uzak kalmışım gibi. Bir de tren yolculuğu var. Frankfurttan bizi Paris'e taşıyacak bir tren. Onu da sabırsızlıkla bekliyorum. Uzun zamandan beri ilk defa Selçuk'la baş başa bir yere gidiyoruz. Ve bu kısa aralık içinde de benim tek başıma Paris'te dolaşabilme şansım var. Mutluyum dolayısıyla ❤️

Mutluluk içimizde mi yani? Yok yahu, Paris'e kavuşabilme halinde saklı.

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Sevdiğim Filmler- Paris'te bir Geceyarısı.

Vizyona gireceği günü büyük bir heyecanla beklediğim, fragmanını defalarca internetten izlediğim, gösterime girdiği ilk günün akşamında sinema salonundaki koltuğuma gömülüp keyifle seyrettiğim bu filmin geç de olsa ben de dökümünü yapmak istedim. ''Paris'te bir Geceyarısı''ndan bahsediyorum elbet.



Woody Allen'i seviyorum ben; hem de çok! Lise yıllarımda da kitaplarını okur, gülümserdim. Selçuk,
Woody Allen'dan pek haz etmiyor, hatta nefret ediyor. Buluştuğumuz bir nokta var ama; en azından yönettiği filmlerin çok seyredilesi olduğu konusunda ortak bir fikir birliği içerisindeyiz. Ona soracak olursanız, filmlerde oynamasın yeter! 

Anlaşıldı değil mi?

Cumartesi günü arkadaşlarımla yaptığım keyifli sohbetin arkasından, evimin yolunu tuttum. Gün akşama dönmek üzereydi, bir alışveriş merkezinin çılgın havasına çoktan girmiş baba-oğul belli ki beni unutmuştu. Nasıl aç bir vaziyette girdim evden içeri inanamazsınız. Önce kendime çift kaşarlı bir tost yapacak, yanıma çayımı alacak ve bu sefer evimin beni sarmalayan sakinliğinde bu günlerde özlemiyle yanıp tutuştuğum Paris sokaklarımla buluşacaktım.


Evde tek başıma, Paris'e bir geceyarısında kavuşacaktım.
Filmin gösterime girdiği ilk gün sinema salonundaki yerimi almıştım ama içime sindirmek istiyordum işte filmi. Ayrıca çok da özledim Paris'i. Gözümün önünden bilindik bir şanson eşliğinde akıp giden Paris görüntüleri, tanıdığım şehre beni hemen taşıdı. Lüksemburg Bahçeleri'ne her gidişimde beni karşılayan Fareli Köyün Kavalcı'sı yine karşımdaydı işte. Hiç yoktan iyiydi.

Kimler yoktu ki geceyarısı Paris sokaklarında?

Picasso, Dali, Ernest Hemingway, Gertrude Stein, Zelda ve Scott Fitzgerald, T.S Elliot, Lautrec ve daha niceleri...


Hangimiz böyle bir hayalin içine düşmek istemeyiz ki? Paris'e yolu düşen herkes Cafe De Flore'a mutlaka uğramış, sanatçıların uğrak yeri olan bu bohem kafede mutlaka bir kahve içmiştir ve şöyle demiştir kendine, ''Bir zamanlar Sartre ve Beauvoir'in kahvesini yudumlayıp, Hemingway ile sohbet ettiği bu kafede şimdi ben de kahvemi yudumluyorum''

Ya Notre Dame Kilisesi? Paris'in tam göbeğinde tüm görkemiyle bugün milyonlarca insana kapılarını açan bu kilisenin bir zamanlar ciddi bir yıkım kararıyla karşı karşıya kaldığını bazılarımız biliyordur elbet. Tam bu sırada çıkmıştır Victor Hugo sahneye. Notre Dame Kilisesi'nin yıkım kararının alındığı günlerde "Notre Dame'in Kamburu" yazılmamıştır daha. Qasimado ile Esmeralda, Victor Hugo'nun içinde bir yerlerde saklanıp durmaktadır. Altı ay gibi kısa bir sürede yazılan Notre Dame'ın Kamburu, yayınlandığı yıllarda büyük bir yankı uyandırır ve kamuoyu vicdanı kilisenin yıkılmamasından yana çıkar.
Notre Dame Kilisesi benim için Victor Hugo'dur.

Hikayeler kendi hikayelerini içlerinde taşırlar, bir gün yazılacakları umudunu taşıyarak içlerini dökerler bize. Mesela keşke demli bir çay ile beraber nefis bir nargile tüttürebilseydik biz de Hacivat ve Karagöz'le. Geçenlerde şans eseri yolumun düştüğü Bayrampaşa'nın o kaotik karanlığında Karagöz ile Hacivat'ın evini gösterdi bir arkadaşım. Gözlerime inanmak istemedim; etrafı gelişigüzel kalaslarla kaplanmış evin alt katında bir araba tamircisi vardı. Ne güzel olurdu Karagöz ile Hacivat'ın evine konuk olup, yıllardır anlatılan hikayelerine kendi hikayemizi de katabilseydik.

Şehirler nice hikayeler barındırıyor içinde. Her birimiz başka bir yanını görüyor, hayal gücümüzle tat katıyoruz hikayelere. Benimkilerde genellikle edebi kahramanlar oluyor, yazarlar, kelimelerle oynayanlar. Woody Allen'ı bu yüzden seviyorum. Köşe başı hikâye toplayıcı gibi sanki. İnsanlık hallerimizin hepsi gözler önünde. Ben çoğu zaman kendi cümlelerimi buluyorum filmlerinde. Şaşkınlık ve hayranlıkla bir binanın yüzyıllık taşları üzerinde elimi gezdiriyorum. Paris, büyüler şehri. Yıllarca önce ölümüş yazarlar bile hâlâ yaşıyor sokaklarında. Tıpkı filmdeki gibi Montmartre Sokakları'nda yürürken Lautrec'le karşılaşıyorsunuz bir hediyelikçinin vitrininde. Şu meşhur kara kedi her yerden kafasını çıkarıp size bakıyor, bazen de sırtını dikleştirerek.

Pigalle, Lautrec'in Paris'iydi. En yakın yoldaşları ressamın hayat kadınları değil miydi?
Paris sokaklarında geceyarısından sonra ne ressamlar, ne yazarlar yürüdü geçti; ellerinde şampanya kadehleriyle Paris romantizminin tadına vardılar. Nasıldır sahi şimdi Paris?

Woody Allen tüm sevdiklerimi sığdırmıştı Paris'te bir geceyarısına. Bana soracak olursanız daha çok gündüzler ve çok geceler yaşanır ışıkların şehrinde.

22 Mart 2017 Çarşamba

Bir Paris Masalı

Mina Urgan'ın Bir Dinazorun Gezileri isimli kitabını açtığımda tam da aradığım sayfaya denk geldim. Devamlı Paris'ten, bu şehre olan tutkumdan bahsedip duruyorum. Hal böyle olunca da takılmış bir plak gibi aynı şeyleri tekrarlamaktan korkuyorum. Yine de durduramıyorum kendimi. Kitapta karşılaştığım satırlarsa içimi biraz olsun içimi rahatlattı.



Mina Urgan'da kitabın orta yerinde şöyle diyor: 

     "Bu kadar çok bahsettiğimden dolayı dış ülkelerde en çok sevdiğim kentin Paris olduğunu anlamışsınızdır değil mi?"
"Avrupa'ya gidenlerin çoğu da Paris'i severler zaten!" diyor. "Çünkü Paris'i sevmek için onca sebep vardır. Kültürsüzler, eğlence merkezlerinden, lüks mağazalardan, şık ve güzel kadınlarından ötürü Paris'e ayılıp bayılırlar. Kültürlüler de müzelerinden, sanat galerilerinden, konser salonlarından ötürü bu kente hayrandırlar. Oysa bunlardan hiçbiri olmasa Paris gene Paris olurdu."

Paris'i gerçekten Paris yapan unsurun ne olduğunu biliyor Mina Urgan. "Bu kentin sokaklarında açık seçik açıklayamadığı gizemli bir çekiciliğin bulunmasının" kenti eşsiz kıldığını söylüyor. Gezdiği yerler içinde hiçbir sokakta Mouffetard'da ya Contrescarpe'da gördüğü büyülü havayı yakalayamadığını belirtiyor. Onunla aynı fikri paylaşmak mutlu ediyor beni de. Tıpkı Mina Urgan'ın kitap sayfalarının satır aralarında kalmış düşünceleri gibi Paris, yürüdükçe tılsım gibi insanın içine işleyen sokaklarıyla güzel.



Geçen seferki Paris seyahatinden ne yazık ki hiç bahsedemedim. Yazacak çok şeyim vardı ama tutkuyla bağlı olduğum bu şehirden döndüğümden beri hayat öyle hızla aktı ki beni içinde eritti diyebilirim. Çalışmam çok çalışmam gerekti. Paris'e yeniden gidebilmemin yegane koşulu da çok çalışmaktan geçtiği için bundan yakınmıyorum. Tek üzüntüm yazacak fazla vakti bulamamam. Şubat'ın ikinci haftasına denk gelen seyahatimizde şehir buz gibiydi. İlk iki gün bizi sonraki günlerde karşılaşacağımız ayaza hazırlamak istermiş gibi esintili bir havayla gezdik şehri. Sonraki günler ayaz göğsümüzden içeri girdi. Son gün Gare du Nord'dan Frankfurt'a doğru kalkacak trenimizi beklerken soğuk hava nerdeyse nefesimizi kesmişti. Üst üste içtiğim iki kahve bile şehrin ruhuma işleyen soğuğunu gideremedi.

Bahar Paris'e en yakışan mevsim olsa da, Paris her haliyle güzel.
Yine Montmartre civarında, sevdiğimiz canlı bir sokak üstünde konakladık. Rue des Abbesses ve bu sokaktan Pigalle tarafına doğru sola döndüğünüzde karşınıza çıkan Rue Lepic şehir içindeki çok sevdiğimiz sokaklardan biri. Daha önce de bahsettiğimi düşünüyorum. Ya da onlarca kez kendime tekrar ettiğimden söylediğimi düşünüyor olabilirim.

Biraz ilerden soldaki yola doğru inerseniz, Amelie filminde Amelie'nin çalıştığı kafe var ya ona gelirsiniz. 😀
Nerdeyse her Paris'e gittiğimizde başka bir semtte kalmaya dikkat ediyoruz. Amaç, şehrin her köşesine değmek. Ama en sevdiğimiz yerler St. Germain civarı, Montmartre'ın canlı sokakları... Montparnasse'ı, oradan kolaylıkla St.Germain civarına akmayı, Lüksemburg Bahçeleri'nin ve St.Michel'in yakınlarında olma hissini de seviyorum. Bir de meşhur Marais var tabii ki. Canımın gitmeyi pek çekmediği bir yer varsa orası da Champs-Elysses.

Amelie'nin çalıştığı kafe: Cafe des Deux Moulins

Rue Lepic, açık bir pazar gibi. Hemen köşe başında büyük bir balıkçı var. Bilmediğim bir sürü balık ve bir yığın kabuklular. Bu balıkçının önünden geçerken her seferinde Kuzey'le iç geçiriyoruz. Karidesler, midyeler, ıstakozlar, istiridyeler. Baban da mı istiridye yiyordu diyebilirsiniz tabii siz şimdi bana. 😀 Vallahi istiridye yemiyorduk ama midyesinden, kalamarına ve kalkan balığından karidesine balık soframızdan hiç eksik olmazdı. Ben tam da şu "denizden babam çıksa yerim"cilerdenim. Demek istediğim olur ya bir gün buralarda yaşarsak, balığımızı alıp evde pişireceğiz.

Bu Paris seyahatinden bahtıma nefis şeyler düştü. Takip edenler belki IG'den haberdar olmuştur. Nedim Gürsel'le karşılaştım mesela. Montparnasse Mezarlığı'nda gezindim ve size anlatacak bir sürü şeyim var. Klasik bir Fransız Restauranı olan Bouillion Chartier'de arkadaşlarımla yemek yedim.
Bir an önce yazıp anlatmam şart.



10 Nisan 2016 Pazar

Biten bir Paris seyahatinin ardından...

     Bir Paris seyahatinin daha sonuna geldik. Güzel günler hemen geçiyor, değil mi? Bir haftalık tatilin sonunda, ''Bu tatil bana yetmedi.'' diyen bir Özlem, ''Bence tam tadındaydı, artık eve dönelim.'' diyen bir Kuzey, '' Tamam, sıcak bir havada birkaç günlüğüne tekrar seni Paris'e götürürüm.'' diyen bir Selçuk vardı. Hava buz gibiydi, güneş arada sırada kendini gösterdi. Dönüp geriye baktığımda yapmayı hayal ettiklerimin bir çoğunu yapamadan geri döndüğümü fark edip, hayıflanıyorum. Zaman bana hiç yeterli gelmiyor zaten. Ne evimde, ne Paris'te!



Bu gidişimizde Montmartre'da, Sacre Coeur'e birkaç dakikalık uzaklıktaki bir apartmanda bir daire kiraladık. Beğendiğimiz başka evler de vardı ama fiyat açısından bu daire bize çok anlamlı geldi. Evin genel durumunu değerlendirecek olursak fazla bir sıkıntı yoktu aslında. İlk gün eve en kısa mesafedeki metro durağında indik: Chateau Rouge
     Metrodan çıkışımızda inanılmaz bir keşmekeşin içinde bulduk kendimizi. Tüm sokağı sokak satıcıları kaplamıştı. Kimi kavrulmuş kabuklu fıstık satıyordu, kimi taze meyve, kimi de uyuşturucu. Kalabalığın içinden sıyrılmakta zorluk çektik desem abartmış olmam. Paris'teki Afrikalı nüfusun tümü sanki burada yaşıyordu. Köşe başlarını tutmuş kılıksız adamlar, ellerinde sigaraları ve içkileriyle volta atan serseriler vardı. Yol boyunca yan yana sıralanmış bir sürü kuaföre denk geldik. Hepsinin içi tıklım tıklım doluydu. Saçlarını taratan mı ararsın, tek tek ördüren mi yoksa tırnaklarını boyatan mı? Paris'in hiçbir yerinde böyle iş yapan kuaförlere denk gelmedim. İlk gün eve ulaştıktan sonra bir daha bu istasyonu kullanmayıp, Montmartre'a çıkan dik merdivenleri kullanmayı tercih ettik. Açık konuşmak gerekirse, hiç tekin bir yer değil bu bölge. 



       Dönerken bir kez daha merdivenlerden bavul taşımak istemediğimiz için bu metro istasyonunu ve dolayısıyla bu yolu kullandık. Metro istasyonuna giriş de tam anlamıyla bir düş kırıklığıydı benim için. Metrodan çıkışta otomatik göz ile devreye giren ve dışarı çıkışı sağlayan kapıların önünde duran bir adam kapının açık kalmasını sağlıyor ve dışarıdaki grubun içeri biletsiz girmesini sağlıyordu. Görevli kadın da oturup bunu çaresizlikle izliyordu.
Dayanamayıp, ''Bu normal mi?'' diye sordum.
''Değil ama ne yazık ki başa çıkamıyoruz.'' diye cevap verdi.

     Bu gördüklerim de Paris'in başka bir yüzüydü. Kendi adıma şöyle bir sınır çizdim. Benim için Paris'te konaklanacak son bölge Montmartre sınırının ötesi olmayacak bundan sonra.

25 Kasım 2015 Çarşamba

Hayallerim, Aşkım ve Ben

Hani hiç bıktırmayacağımı bilsem size her gün Paris'ten bahsetmek isterim. İçime neden bu kadar dokunduğunu, canımın sıkıldığı her an neden orada olmak istediğimi, ruhumda yankılanan oraya aitmişim hissinin nereden geldiğini uzun uzun anlatmak.


Bu söylediklerimin bir anlamı var mı bilmiyorum ama hislerim bunlar. 

Evde hayaller kuruyoruz çoğu zaman.  Herkes kendine bir süper kahraman özelliği seçiyor. Süper kahraman dediysek derdimiz dünyayı kötülerden kurtarmak, iyiler için canımızı tehlikeye atmak falan değil elbette. Sanıyorum ki öyle çok yüce kalpli bir aile değiliz. Bireysel takılıyoruz ve kendi egolarımıza mahkum olmuş vaziyetteyiz. 

Mesela oğlum hafta sonu kuzeniyle birlikte otururken kalktı, bir paket Antep fıstıklı çikolata aldı. Açtı ve yemeye başladı. ''Oğlum, Nehir'e de versene.'' dedim. ''Dolapta bir paket daha var ama o senin çikolatan, onu verirsen sana kalkmaz.'' dedi. 
Neyse ki ben biraz daha iyiyim de diğer paketi ufaklığa verdim. 

Konuyu dağıtmayayım. 

Selçuk içimizde en uyanık olan. 
Direkt olarak ''Ölümsüz'' olmayı seçiyor. 
''Yahu tek başına ne yapacaksın bu dünyada? Bak, biz de ölüp gideceğiz günün birinde falan!'' diyoruz, dinlemiyor. Ölümsüz bir kahraman olamama durumu için başka bir özellik seçiyor. Güya bir bavul varmış, bavulun içine akşamdan tek parça ne koyarsan sabah olunca bavulun içi koyduğun nesne ile doluyormuş. Tahmin edersiniz ki her akşam 100 dolar koyuyor bavula. 

Kuzey, biraz daha saf. 
O görünmez olmayı istiyor. Böylece sınav kağıtlarını görebilir, sınavdan önce soruları çalışabilirmiş. Bir de çok kızdığı insanlara falan yumruk atmayı düşünüyor. Selçuk, çocuğu banka soymaya ikna etmeye çalışıyor. Görünmez olursan şöyle girersin kasanın içine, paralarını şöyle çıkarırsın dışarı diye taktikler verip duruyor.

Peki ya ben?

Ben ışınlanabilmeyi istiyorum.
Sabah işe geleyim, sorumluluklarımın hepsini yerine getireyim, sonra akşam üzeri işten bir saat erken kaçıp ''Hoooop, Paris!''
St. Germain'e gidip kitapçılarda gezinmek, St. Michel'in karşısındaki kafelerden birinde oturup kitabımı okumak, Lüksemburg Bahçeleri'nde keyifli bir gezinti. Zaman zaman sabah koşumu sitenin bahçesinde değil, Lüksemburg Bahçeleri'nde bile yapabilirim. Nasıl ama? 

Sonra madem böyle bir özelliğim var, neden gidip de Migros'tan alışveriş yapayım değil mi? 
Pigalle'de yeni açılan bir organik market var ki aklım orada kaldı. Geçen gittiğimizde Selçuk'a, ''Ben Paris'te yaşasam buradan alışveriş yaparım.''dedim. 

Uçak bileti parası olmadan, konaklamak için otellere onca para ödemeden Paris'e böyle gidebilmenin keyfini düşünüp duruyorum.
Mucizelere de inanmam ama ışınlanma yeteneğim olsun diye bekleyip duruyorum. 
Belki bir gün bu çok sevdiğim şehrin sokaklarında her sabah ve akşam yürürüm. 


10 Kasım 2015 Salı

Paris'te sonbahar



Sanki üzülecek başka bir şeyim kalmamış gibi hâlâ kaçıp giden o sonbahara üzülüp duruyorum.
Tüm gelip gitmelerime rağmen şimdiye dek karşıma çıkan en güzel sonbahardı ve ben kıymetini bilemedim. Ne zaman geleceğini bilemeyen bir hastalığa teslim ettim tüm seyahatimi, sarı sonbaharı.

Şehir, rüya gibiydi. Daha önce hiç görmediğim naif bir örtü almıştı omuzlarına. Hafiften bir şarkı mırıldanıyordu.
Daha uçakta anlamıştım halimde bir tuhaflık olduğunu. Midemde adını koyamadığım bir kasılma vardı. Uçaklarda hiçbir zaman rahat hissetmezdim. Midem her seferinde havada olduğunu bildiren bir sinyal yollardı ama bu seferki biraz daha kuvvetliydi. Bir şeylerin ters gittiğini anlarsınız da adını koyamazsınız ya, tam da öyle bir duyguydu.

Orly Havaalanında bavulların gelmesini beklerken  tuvalete gittim. Her zamanki gibi pis kokuyordu. Bu sefer daha da fazla kokuyor gibi geldi sanki. Neyse sonunda bavulları alıp havaalanı çıkışındaki metro bileti veren makinenin önüne geldik. Türk parasına çevirince ne çok geliyor bu euro insana?
Kocam, ''Çevirme!'' diyor. Nasıl çevirmeyeceksin arkadaş? Türk parası kazanıyoruz sonuçta. Üç yüz lira kazanıp yerine yüz euro alıyoruz.

Havaalanından şehrin içine metro ile gitmek neredeyse kırk lira. İki kişi seksen!
Neyse, çok da umurumda değil bu sefer. Midemde hâlâ kasılmalar var.

Metro istasyonundan çıkıp da gökyüzünü, gökyüzüne değmeye çalışan koca kestane ağaçlarını gördün mü Paris'tesin demektir. İşte gökyüzü!
Her seferinde bende bir şükür duygusu.
''Allahım beni yine bu şehre getirdiğin için şükürler olsun.''

İstanbul'da yaşadıklarına şükretmek yok ama!  Buraya gelince bende bir şükretme, Tanrı'yla aramı iyi tutma hali var ki ben bile şaşıyorum kendime.

''Yok, yok!'' diyorum kocama. ''Ben bu şehre aitim.''
Gülüyor. Bu şehre gelince benim yüzüm gülüyor. Benim yüzüm güldüğü için de onun yüzü gülüyor.

Daha otele girmeden, ''Eşyalarımızı bırakıp hemen çıkalım, olur mu?'' diyorum.
Şehir kaçmıyor biliyorum ama benim bu şehre doyacak kadar zamanım yok. Ben daha kokusuna alışamadan, kitapçılarında gönlümce dolaşamadan, kafelerinde sayfalar dolusu yazı yazamadan dönüş zamanı gelip çatıyor.
Allah inandırsın, giderken gözlerim dolu dolu oluyor. Kalbimin bir parçasını sanki burada bırakıp gidiyorum.

Öyle güzel bir sonbahar var ki dışarıda.
Onca gelmişliğim var bu şehre hiç böyle bir sonbahar getirmedi önüme.

Oteldi, bavuldu derken atıyoruz kendimizi dışarı.
Montparnasse'daki koca tren garının hemen arkasındaki zincir otellerden birinde kalıyoruz. Papaz her zaman pilav yemiyor tabii. Beğendiğimiz küçük otellerin hiçbirinde yer yok. Olanlarda da fiyatlar dudak uçuklatacak cinsten.
''İyi yapmışsın!'' diyorum. ''Rahat rahat dolaşırız işte odanın içinde''

Ben bu şehrin iki kişi sığmayan otel odalarını bile seviyorum. Öyle seviyorum yani.

St. Germain'e doğru yürüyoruz. Her zaman yemek yediğimiz bistroların önünden geçiyoruz.
''Bu sefer başka bir yerde yiyelim.'' diyor Selçuk.
''Tamam.'' diyorum. Paris'te her ne kadar yeni şeyler keşfetmek istesem de, bir Parizyen gibi hissetmek kaygısıyla bu şehirde bir rutinimin olmasını istiyorum. İşte aynı kafelere gitmek, aynı bistrolarda yemek yemek falan gibi...
Bizim oralarda buna kendi kendine gelin güvey olmak deniyor. ''Parizyen gibi!'' olmakmış.
Annem olsa şimdi, ''Ne alem kızsın, nerden çıkarıyorsun böyle adetleri?'' der katıla katıla gülerdi.
Yıllar önce çok severek aldığım önü delikli ayakkabılarıma, ''Ayol bunlar Yugoslav ayakkabısı.'' dediği günden beri aramızda bir duvar var.

Neyse gelişi güzel bir bistroya oturuyoruz. Bir şeyler ısmarlıyoruz. Daha ilk lokmayı ağzıma atacağım, çatalın koktuğunu fark ediyorum.
''Çatal kokuyor.''
'' Allah allah! Yenisini isteyelim.''
''Bu çatal da kokuyor. Masa da kokuyor.''

Yemiyorum yemeği. Zaten canım da yemek falan çekmiyor.
''Bir kafede oturur bir kahve içerim sonra.'' diyorum.

Öyle güzel bir sonbahar var ki dışarıda inanamıyorum.
Midem de inanamıyor herhalde, garip bir ses çıkarıyor.

Birkaç saat sonra bacaklarım ağırlaşıyor. Tuhaf bir yorgunluk yapışıyor yakama.
''Otele gidelim. Bugünlük bu kadar yeter.'' diyorum.

Ömrümde gördüğüm en güzel Paris sonbaharını o eylülde elimden kaçırıyorum.
Fotoğraftaki sarı yapraklar gibi avucumun içinden kayıp gidiyor ılık bahar, durduramıyorum.
                                                  ********************************

Not: Herhalde bu benim ilk mim'im. Sevgili Tuğba mimlemiş beni. Mim'in sahibi Heybemde Fotoğraf isimli blog sahibesi. Güzel fotoğrafları görünce dayanamadım ben de. Paris geldi aklıma. Kaçan sonbahar geldi. İşin kötü yanı, Paris özlemim depreşti. :)

Heybemde Fotoğraf blogunun linkini bir de buradan vereyim:

http://heybemdefotograf.blogspot.com.tr/

Yazmak isteyenler Heybemde Fotoğraf bloguna doğru yola çıksınlar hemen :)

9 Haziran 2015 Salı

İçi Paris'le dolu bir kitap: Benim Paris'im.

Paris'le ilgili her şeyden nasıl keyif aldığım malum. Paris hakkında çıkan her kitabı da okumak için ayrı bir çaba harcıyorum. Keşke her gün bu şehirle ilgili yazılanlara bir yenisi eklense de ben de Paris'e olan özlemimi bu satırların arasında gidersem.

Neyse ki bugünlerde böyle bir güzellikle karşı karşıya geldim. Daha önce Paris'le ilgili yazmış olduğu iki kitabını da okuduğum Cüneyt Ayral yeni bir Paris kitabı yazmış: Benim Paris'im.



Kitabı ig'de takip ettiğim Pariste.net'te görür görmez hemen internetten sipariş ettim. Gelen kargoyu heyecanla açtım ve okumaya başladım. Kitap beni benden aldı. Cüneyt Ayral kendi Paris'ini anlatmış. Paris'te bulunduğu uzun zaman boyunca gittiği kafelerin kendine bıraktığı izlerin altını çizmiş, o kafelerde yaşanan dostluklarını hikâyesini biz okurlarıyla paylaşmış. 

Paris'e ilk geldiği zaman Nedim Gürsel şöyle demiş kendisine: ''Mahalle kahveni ben seçeceğim, sakın bir yer belleme!'' Birkaç gün sonra da Cüneyt Ayral'a seçtiği kafeyi söylemiş: Au Pere Tranquille. Kafenin adının Türkçe anlamı, Sakin Baba Kahvesi'ymiş.

Herkesin kendi Paris'i olduğu doğrudur. Bu şehri güzel yapan da budur. Görmek isteyene, kalbini açana kendisini sunan bir şehir Paris. Ve inanıyorum ki Paris'i tek gidişte anlamam, kulağınıza fısıldadıklarını duymak mümkün değil. Yavaş yavaş ilerleyen ve zamanla köklenen bir dostluk sunuyor Paris. 

Cüneyt Ayral kitabında Paris'in kitapçılarından, Türkiye özlemi duyanların alışveriş yapabileceği marketlerden, Türkiye'den göç edip orada fark yaratabilen sanatçı Türklerden, sokak sanatçılarından ve Paris'in yalnızlığından bahsetmiş. 

Paris'te yürürken çoğumuzun tanıdığı köprülerin üzerinden yürümüş, yeşil parkların içinde soluklanmış, Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısındaki La Rostand'da kahve keyfi yapmış. Her gittiğimde birkaç akşamımı geçirdiğim bu kafe hakkında Cüneyt Ayral'ın kaleminden çıkanları okuyunca Paris özlemim depreşti desem yeridir. 

Daha kitabımı bitirmeme birkaç sayfa vardı ki Selçuk kitabı elimden kaptı ve okumaya başladı. Aynı duyguları, aynı heyecanı onunda paylaştığını gördüm. 
Paris, her mevsim güzel. Bu şehri öyle çok seviyorum ki yazına da kışına da aşığım. 
Yeni yeni Paris'te de her sokağın içinde açılan ve İg'de herkesin övgüyle bahsettiği üçüncü nesil kahveleri bırakın bir kenara; Paris, önünde terasları olan daha önce Simone de Beauvoir'in, Hemingway'in, Sartre'ın, Picasso'nun, Apolliniare'ın gittiği kafeleriyle güzel. 
Le Select'te oturup bir akşam yemeği yemenin keyfini başka nerede bulabilirsiniz? 

Öyle çok düşündüm ki bu aralar, hayat yine bir perde araladı bana. 
Bu cuma Selçuk'un doğum günü için yine Paris'e uçuyoruz. Cüneyt Ayral'ın depreştirdiği Paris özlemini Selçuk'un sürpriziyle gidereceğim.

Sağanak yağmur varmış. Ne gam!

P.S : Kitabın içinde bir bölümde Pariste.net blogunun yazarı Ahmet Öre kendi Paris'ini anlatmış. Çok da güzel dile getirmiş duygularını.  Ve hâlâ bu siteyi keşfetmeyen Paris aşıkları kaldıysa, bir an önce göz atın derim.

27 Mayıs 2014 Salı

Paris'te yaşadığım hayal kırıklığım: La Bague de Kenza

Paris'e her gidişimde ilk defa gidiyormuşum gibi hazırlık yapıyorum.
Ne zaman Paris özlemim depreşse ve göğsüme hafif bir sızı gibi otursa kitaplığımın önünde buluyorum kendimi. Paris ile ilgili bir şeyler okumaya başlıyorum. Olmadı, Woody Allen'dan ''Paris'te Geceyarısı''.

Bazen şehre gidişim yaklaşmış oluyor. O zaman da yeni bir yerler keşfedebilir miyim, bilmediğim bir yerin adını duyup yeni bir yer bulabilir miyim umuduyla sarılıyorum kitaplara.

Geçen hafta hiç ilgimin olmadığı tekstil alanında Selçuk'a şöyle derken buldum kendimi: Keşke sizin Paris'te yapılan fuarlarınız senede beş kereye çıkartılsa!

Bir önceki gidişimizden önce kitaplığımdan yine bir kitap çektim: Elizabeth Bard ve Lunch in Paris.

Elizabeth Bard'ın Fransız eşiyle beraber Paris'te yaptıkları keşiflerin yer aldığı bir kitap. Paris'ten, Paris'te yeme içmeden, bir Fransızın yemeğe karşı duruşundan bahseden eğlenceli bir kitap.
Ben de Elizabeth Bard'ın gittiği birkaç yeri not aldım, anlattığı yemeklere bakarak bizim damak tadımıza hangi restoranların uyacağının hafif bir muhasebesini yaptım ve listeme birkaç isim ekledim.

Fuara gitmeler, sokaklarda aylak aylak yürümeler, kahve içmek için sık sık keyif yapmalar falan derken listemdeki yerlerden ancak bir tanesine gitme şansımız oldu.
Marais yakınlarında olmamız ve seçtiğim kafeye yürüme mesafesinde bulunmamız da, hadi şu kafeye bir gidelim dememize sebep oldu.

Bir önceki gün, resepsiyondaki çalışanın sorduğum adrese şöyle bir bakıp, burası Paris'in en ünlü Cezayir tatlıları yapan kafesiymiş dememe, dudağını bükerek, ''Hay Allah! Hiç duymamıştım, ben de bir deneyeyim o zaman''' demesini bir işaret olarak almalıymışım oysa!

Elizabeth Bard'ın mutlaka gidin dediği kafenin ismi: La Bague de Kenza!
Paris'te birçok yerde şubesi bulunuyor. Biz en güzelinin  Rue de Rivoli'ye yakın olacağını düşünerek oraya gittik. Bu kadar çok övgü almasından dolayı hiç tereddütsüz girdik.
Selçuk sonradan, ''Ben anlamıştım zaten buranın iyi olmadığını ama sen çok istedin diye girdim!'' dedi tabii.
Karanlık bir dekorasyona sahip pastanenin girişinde tatlılar sıralanmıştı. Cezayir tatlılarıyla ilgili bilgim yerlerde süründüğü için, ''Hadi bi deneyelim!'' dedim.




İkimiz de kendimize ufak birer tatlı seçtik, iki de çay söyledik.



İnternette gezinirken Elizabeth Bard'ın arkada pastanenin salonu var, çayınızı ve tatlınızı orada yersiniz dediği yerin, topu topu dört beş metrekare olduğunu, içeride mezdeke müziklerinin usul usul çaldığını bilseydim herhalde gelmeden önce bir kez daha düşünürdüm.
''Bir Cezayir pastanesinde ne bekliyordun?'' diye soranlara, ''Ne bileyim? Her şeyi de bilemem ya!'' diye cevap veriyorum.

Şimdi bizim mis gibi baklavalarımız, kadayıflarımız, tulumba tatlılarımız varken, ağdası az kuru Cezayir tatlıları neden yiyeyim?

Çıkarılan ders 1: Her tavsiye sana uymuyormuş demek şekerim! Tecrübe böyle kazanılıyor.
Çıkarılan ders 2: İnsanoğlu yediği kazıklara üzülmemek için bunları tecrübe diye adlandırıyor.

8 Mart 2014 Cumartesi

Passage Jouffroy: Geçmişten bugüne Paris'ten alışveriş manzaraları

Passage Jouffroy, Paris'te en sevdiğim pasajlardan biri. Yıllar önce bu blogta bu pasajları bulmak için ne emekler sarf ettiğimi, ne yollar teptiğimi anlatmıştım. O gün mutlu sonla noktalanmıştı da, ben o zamandan beri her gittiğimde yolumu buralara düşürür olmuştum.
Bu sefer otelimiz zaten Opera Bölgesi'nde, Grand Boulevard'a çok yakın. Hal böyle olunca pasajlar dibimde.

Rutin hayatları içinde caddeleri dolduran kalabalıklar içinde kendimi başka hissediyorum. Şöyle demek lazım aslında, anın tadını çıkarıyorum çünkü burada kalacağım günler kısıtlı ve tadını çıkarmak, kendimi keyfin kollarına bırakmak en doğal hakkım. Geçici bir yolcu!

Passage Jouffroy'dan adımımı attığımda büyülü dünya önüme açılmış oluyor. Bu pasajda bulunan minyatür kahramanların olduğu dükkanlara, maket yapmak için kullanılan minik ağaçların, bebeklerin, kitaplıkların ve bilumum parçaların olduğu dükkanlara bakmak harika. Pasajın içinde Musée Grevin'de bulunuyor. Bana bal mumundan yapılma ünlüler nedense hiç çekici gelmediğimden içeri bugüne kadar girmedim. Tabii meraklıları içeri girip müzeyi gezebilirler. Madam Tussaud bile içeri sokamadı beni bugüne kadar!

Bu pasajın içinde Hotel Chopin var. 1846 yılında pasajla aynı zamanda açılan otel, iki yıldıza sahip. Romantik bir yerleşime sahip olsa da, Paris misafirlerine daha güzel seçenekler de sunuyor.

Pasaja girer girmez ilk durak noktama ilerliyorum.

La Boîte á Joujoux: 41-43 Passage Jouffroy 75009 Paris
Binbir çeşit hayalin içine sığdığı bu dükkanın içine girip, çocukuğuna dönmeyecek bir insan tanımıyorum. Bu kadar iddialıyım. İnsan kafasını nereye çevireceğini, hangi mucize ile karşılaşacağını bilemiyor. Çeşit çeşit renlere boyanmış, üstleri desenlerle süslenmiş sapanlar beylerin hemen ilgisini çekiyor mesela. Ben vitrinlerinde içinde sıralanmış bebeklere, minyatür maket malzemelerine, dekupaj kağıtlarının üstünde dolaşan meleklere, defterlere, kalemlere baylıyorum. Dükkanın renkli kapısı bile içime neşe katıyor. Bu şehirden dostlara hediye almak için en güzel yerlerden biri burası.
Bakın içeride neler var?

Dükkanın bana çok sevimli gelen boyama tahta kapısı

Çocuk olduğum zamanlara geri dönüp, cebimde bir dolu parayla burada olmak vardı!

Bu kalemtıraşlardan burada da var. Yandaki ahşap kutular, çocuk dişlerini saklamak için.

Bebeklerin birkaç tanesi yetmez, hepsini almak lazım.

Defterlerden tabii ki aldım.

Vitrin ve içine yığılmış onca dünya!
Resim yazısı ekle

Burası da dükkanın büyülü kapısı: Girin içeri, bakın neler çıkacak karşınıza!


Hayal satan bu dükkandan çıkıp biraz ilerledikten sonra eski dergilerin satıldığı dükkanın önüne geliyoruz. Bizim pasajın içinde olduğumuz saatlerde dükkan kapalı. O yüzden dışarıdan fotoğraflarını çekmekle yetiniyorum. 

Librairie Le Petit Roi: 39 Passage Jouffroy, 75009 Paris







Eski dergiler bakıp, Fransızca bilmediğim için tekrar hayıflanıyorum. Neyse artık! Bir şeyler alarak kendimi keyiflendirmek zorundayım. Bu kadar üzüntüyü bünyem kaldırmaz.

Şimdi fotoğraflarını koyacağım dükkanın içindekiler de insana kendini cennette hissettirir. Bu postta ilk yazdığım dükkanla aynı dükkan olduğunu düşünüyorum. İsimleri aynı gözüküyor çünkü. Daha çok çok yakından tanıdığımız çizgi film karakterlerinin minyatürleri var: Şirinler, Küçük Prens, Temel Reis, Safinaz. 
Fotoğraf çekmeme ne yazıkki izin vermediler. O yüzden dışardan çektiğim birkaç fotoğraf var sadece. Ama yüzünüzü kara çıkartmayarak birkaç parça aldım.





Kitapların üstüne oturmuş Safinaz'a bayıldım. Fiyatını duyunca dudağım uçukladı: 99 Euro
Pasajın sonunda, caddeye çıkmadan hemen önce duvarın kenarına kurulmuş uzun bir tezgah başlıyor. Burada da sanatla ilgili kitaplar satılıyor. Fiyatlar gayet uygun. 



İşte benim Passage Jouffroy'um!

3 Mart 2014 Pazartesi

Paris ritüellerim! Seni sen olduğun için seviyorum Paris!

Paris bende hep aynı hisleri bırakıyor. Uçaktan  inip, damga işini hallettikten sonra Paris rutinlerimi yaşamaya başlıyorum. 
Bavulları beklerken Orly'nin kokulu tuvaletine girmek mesela! Evet ya, tuhaf ama gerçek! Nedense bu tuvalet hep çok fena kokuyor ama Paris'e geldim diyorum! ( Bu arada Paris çok pis bir şehir, metrolar leş gibi kokuyor vs. diyenlere hiç yüz vermiyorum, bu da biline! ''Neye, hangi şehre göre pis arkadaş?'', diye carlarım.) 

...ama işte Orly Havaalanı'ndaki tuvalet ilk hoşgeldin benim için. 
Sonra metro biletlerini dışarıdaki makineden satın almak ve şehre yola çıkış.

Sonraki ritüelim yer altından yeryüzüne çıkarken gerçekleşiyor. Metronun çıkısından açık havaya ilk çıkışımda, bildiğin şükrediyorum Allah'a. ''Yine buradayım.'' diyorum. ''Allahım şükürler olsun.''

Çoğu birbirinin aynı Haussman tarzı Paris binalara bakmak, özlem gidermek. İlerleyen günlerde gezdiğim caddelerde, sokaklarda kendime ev beğeneceğim. Hayal bu ya, seçtiğim evler hep binaların üst katında olacak. Önlerinde akşamları elime bir bardak şarabımı alıp şehri seyretmek için çıkacağım balkonları olacak. Daireyi satın almaya gerek yok, çok pahalı. O kadar para bir daireye bağlanır mı canım? İnsanın ya çok zengin olması lazım, ya da deli. O yüzden biz daireyi kiralayacağız. Haa, bir de dairemiz ya St. Germain'de olacak, ya Marais'de ya da Montparnasse'da.

Üst kattaki dairelerden biri bana uyar!
Uyan Özlem, Paris'tesin. 
Bu arada otele de gelmişsin, bak! 
Bavulu odaya at, hemen dışarı. 

Otelden en yakın bölgeye yürümeye başlıyoruz. Grand Boulevard hemen otelimizin dibi. Oradan Opera Bölgesi, La Fayette'in önü. Buluşmak için en kolay yer. 

Açlıktan ölmek üzereyim. Beni kırmıyorlar, başka bir rutinimi yaşatıyorlar bana. 
''Hadi Leon de Bruxelles'e gidelim!'' 
Ekipte benden daha fazla burayı seven yok. 
Selçuk benim midyemden tadar, genellikle patates kızartması ve yanına kalamar alır. 
Duygu midyeyle ilgili kötü anılara sahip. ''Ben somon alayım'', diyor. 
İlker, midyeyi seviyor ama benim gibi tutturmuyor. 
Sonuçta hepsi benim için Leon de Bruxelles'in kapısından giriyor. 
İlk gece için başarılı bir yemek. Dört geceden birinde midye işini aradan çıkarmış oluyorum. 

Seç bakalım içinden...

Böyle bir başlangıç yapıyoruz.

Üstüne kaşar konulmuş bu nefis midyeler İlker'in midesine giriyor.

Buraya özgü bu fasülyelere bayılıyorum. Patates kızartması her zaman harika.

Eh, bu da bir rutin işte! Benim yemeğim...
Leon de Bruxelles için adres: 30 Boulevard des Italiens, 75009 Paris

Kahveler ve tatlı için Paris'te en sevdiğim kafelerden birine gidiyoruz. 
Yumuşacık bir gece. St. Michel'i arkamızda bırakıp, St. Germain'de yürüyoruz yavaş yavaş. Elimi Giber Jeune'ün ikinci el kitap tezgahlarının üstündeki kitaplara sürüyorum yanlarından geçerken. Geniş kaldırımlar ışıl ışıl. Sanki ben de ışıldıyorum. Öyle mutlu hissediyorum kendimi. Sorbonne'un önünden geçiyoruz. 
Bir başka tanıdık düşünce geçiyor aklımın ucundan. Bininci kez aynı hayali kuruyorum. Paris'i bana böyle hissettirdiği için seviyorum. 


Bizden selfie'ler...
Sonra Paris'in en güzel şemsiyelerini satan dükkanın önünden geçiyoruz. Dükkan kapalı, camlı vitrinin arkasında duran şemsiyeler yağmur çektiriyor avuçlarımda atan kalbime. 
Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısındaki en sevdiğim kafeye giriyoruz. Saatlerce oturuyoruz, kahveler, çaylar içiyoruz. Nefis bir tatlıya çatalımızı daldırıyoruz. 





Her gelişimizde gelip uzun uzun oturduğumuz Le Rostand bu sefer arkadaşlarımızla sohbet ettiğimiz, kahkahalar attığımız, hani nerdeyse edebi sohbetlere girişeceğimiz bir yer olacak. Gertrude Stein'in evi buradan sadece beş dakikalık yürüme mesafesinde. Duygu'ya açıyorum sırrımı; belki bu sefer değil ama bir sonrakinde mutlaka uğrayacağımız bir durak olacak. 

Le Rostand
6 place Edmond Rostand, 75006 Paris


2 Mart 2014 Pazar

Paris'te nerede kaldık?


Odadan da, otelden de, şehirden de ayrılıyorum ya size bugünlük kısa atıştırmalık yazımda kaldığımız otelden bahsedeyim. Olur mu?

Her seferinde ayrı bir bölge! Koca kişisi ile aldığımız karar budur. Bazı seferler kaldığımız otelleri çok beğensek de, işledikleri cinayetten sonra olay mahalline geri dönen suçluların aksine aynı otele gitmiyoruz bir daha. Paris'e bize anlatacağı bilinmedik bir yönü için yeni şanslar tanıyoruz.
Şaşırt bizi Paris!

Opera Bölgesi. Rue Lamartine, 10 numara.
Orly Havalimanı'ndan otelimize gelirken metroda sohbete dalıyoruz. Elimizdeki metro haritasına bakmak yerine basit bir karar veriyoruz. Chatelet'de inelim, nasılsa oradan aktarma vardır!
Chatelet, Paris'te ana istasyonlardan biri, bir hattan başka bir hatta giden uzun bir yürüyüşü göze alıyorsanız, gideceğiniz yere mutlaka ulaşırsınız.


İstasyonda uzun uzun yürümek canımı sıkmıyor. Daha Paris'te gün ışığına merhaba demedim ya, metronun tanıdık pisliği bile güzel geliyor gözüme. Tanıdık bir sima görmek gibi bir şey, Chatelet beni Paris'te olduğuma ikna ediyor.

Ben aval aval etrafa bakınırken Selçuk, Gare de Nord'dan gitmemiz daha mantıklıymış aslında diyor. Bu durumda fazladan bir aktarma yapacağız.

İnmemiz gereken istasyon Cadet. Otelimiz bu istasyona yakın.
Selçuk elindeki bavulu sürüklüyor. Telefonlarımıza stay.com adlı uygulamayı yüklediğimizden beri yola çıkmak daha da kolay. Oteli görüyorum.
Kapıdan içeri girer girmez raflara yerleştirilmiş eski basım kitapları görüp, telefonuma sarılıyorum.
''Bir odaya yerleşseydik önce!'' diye bir ses ulaşıyor kulaklarıma uzaklardan.

Resepsiyondan görüntüler...




Resepsiyon görevlisini gözüm görmüyor. Otelin resepsiyonu girdiğimiz kapının hemen köşesinde küçücük bir yer. İşte otelle ilgili bir ipucu: Otelin odalarının çok küçük olduğunu tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.

Her seferinde ayrı br bölge, her seferinde farklı bir otel! Selçuk'la aldığımız karar bu! Bazı seferler kaldığımız otelleri çok beğensek de, işledikleri cinayetten sonra kaza mahalline geri dönen suçlular gibi geri dönmüyoruz aynı yere. Paris'e bize göstereceği farklı bir yüzü için şans tanıyoruz.

Bavulumuzla beraber asansöre binip altıncı kattaki odamıza çıkıyoruz. Asansörün kapısı açılıp dışarı çıktığımızda kitap rafları ile dolu dar bir koridorda buluyoruz kendimizi. Duvar kağıdı ile kaplı kapının üzerinde zorlukla görünen kapıyı ve kilidi buluyoruz.
Hoşgeldik!

Oda kapımız! Altıncı kat, 601 numara.


Paris'te bir çatı katındayız yine. Dokuz yıl önceki ilk çatı katı maceramdan sonra ikinci kez. Halimden son derece memnunum, ben bu hali çok seviyorum.
Paris'te çatı katları bana bu şehre ilk gelişimi, Mavi Kirazlar serisinde çatı katındaki gençlik bunalımlarını yaşayan o tatlı karakteri, pencereden bakınca göreceğimi bildiğim gri şehri hatırlatıyor. Eskiden bu minik çatı katı odalarının hizmetçi odaları olarak kullanıldığını ise çoktan unuttum: o mesele başka bir yüzyıla ait.

Şimdiye kadar kaldığım oteller içindeki en küçük oda sıralamasında hâlâ Venedik'te San Marco yakınlarında kaldığımız otel odası ilk sırada. Temennim bu rekorun kırılmaması yönünde :)
Odanın büyük olmasına gerek yok, yatağı rahat, banyosu temiz ve sevimli olsun yeter diyenlerdenseniz, bu oteli tavsiye ederim.
Hotel Les Plumes'ün her odası başka bir Fransız yazara ayrılmış. Bizim şansımıza George Sand ile Alfred de Musset'nin anısına düzenlenmiş oda düşüyor. Çok yakın zamanda George Sand ile ilgili bir kitap okuduğumdan bu durumu şans olarak görüyorum. Paris bana yine gülümsüyor.

İşte dört gecemizi geçirdiğimiz otel odamız.

Karşınızda Gerorge Sand!

Pek romantikler değil mi?

Ben Alfred'in olduğu yastığı alıyorum, George'lu yastık koca kişisine kalıyor.

Yatağın başucundan sarkan şapkadan yapılma bu lambaya bayılıyorum.

Adres: Hotel les Plumes- Rue Lamartine, 10 Paris