paris gezi rehberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paris gezi rehberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2017 Perşembe

Paris, Mon Amour

Salı gecesi Paris'ten döndük dönmesine de benim ruhum orada kaldı. Hava ne çok sıcaktı ne de çok soğuktu. Eylül aylarında Paris ara ara yazdan kalma günleri saklayıp benim gibi "Paris, Paris!" diye inleyen nevrotik şehir severlerin önüne atar ya, bu sefer tam da öyle değildi. Ara ara yağmur serpiştirdi. Biz de bu serpiştirme aralarında bir kafeye oturup ya biraz içtik ya da kahve. Şehrin her tarafı kafe, bistro zaten, yağmaya başlar başlamaz oturuyorsun bulduğun ilk masaya. Şehrin her bir köşesi bir bayram yeri. 


Grand Boulevard üzerinde bir otelde kaldık. Size de bahsedeyim oradan çünkü bu otel zincirini keşfettiğimizden beri (fiyatı da uyuyorsa) hiç tereddüt etmeden rezervasyon yapıyoruz. Astotel zincirleri şehrin en sevdiğim bölgelerinde ve hepsi yeni, enerjik ve karakterli. Genellikle ortasında avlu olan üç-dört binanın birleşmesinden oluşmuş bu otellerin nefis bir kahvaltı salonları ve nefis ötesi kahvaltılıkları var. Otelde kahvaltı edebilmek bana hep iyi geliyor. Benim gibi gözünü "Açım!" diye açan biri için kahve ve kruvasan kokusuyla uyanmaktan daha güzel ne olabilir? Her seferinde panik yapmadan ağır ağır kahvaltımı ediyor, üstüne kahvemi içiyor ve ardından şehrin sokaklarına bırakıyorum kendimi. Sevdiğim keklerden birini de yanıma almayı unutmuyorum. Biz bugüne kadar hiç faydalanmadık ama dilerseniz gün içinde şehrin merkezi yerlerine konumlanmış bu otellerin herhangi birine girebilir ve her daim açık olan büfelerinden çayınızı, kahvenizi ve atıştırmalıklarınızı ücretsiz olarak alabilirsiniz. Paris gibi bir şehirde insanın böyle bir teklife inanası gelmiyor. "Bu sefer de bu olsun," diye tercih ettiğimiz 34B Hotel şehrin sevdiğim ve en eski restoranlarından biri olan Chartier Bouillon'un hemen dibindeydi. Tabii ki restoranın önünde her daim uzun bir sıra vardı. Otelin konumunun diğer avantajlarından biri de her seferinde İstanbul dönüşü market alışverişi yaparmışım gibi bavulumu bir dolu nevale ile doldurduğum Bio C'Bon Marketlerinin bir şubesinin otelin kapısının hemen karşısında olmasıydı. Selçuk'daki sevinci görmenizi isterdim. Nasıl mutlu oldu anlatamam. Alışveriş yapacağımı zaten bildiği için en azından taşıma derdinin olmadığı bu konum tam üç gün boyunca şehirde kuş gibi gezmesine sebep oldu. Otel seçiminden dolayı kendini sessizce kutlamasına birkaç kez tanık oldum. 

Ne mi aldım? Söyleyeyim de gülün değil mi? Elbette yine de itiraf edeceğim. 
Uzun zamandır ekmek yapmaya kafayı taktığımı zaten biliyorsunuz. (Bu aralar öyle kötü ekmekler yapıyorum ki.) Ekşi mayalı ekmekle yatıp, ekşi mayalı ekmek ile kalkıyorum. Yaptığım her kötü ekmekle birlikte bu işten vazgeçeceğime, yenilmekten bıkmayan pehlivan gibi yenilginin hemen ardından yeni bir ekmeği yoğurmaya başlıyorum. İşin en önemli noktası maya ile un arkadaşlar. Bu arada Hindistan seyahatinde tanıştığımız Merve de dönüşte, "Ben ekmek yapmayı öğrenmek için Le Cordon Bleu'ya gideceğim." deyince gökte aradığım mucizeyi yerde bulmuş oldum. Şimdi kendisi Paris'te yaşayıp ekmek yapıyor; hem de şehrin en havalı oteli Plaza Athene'de. Neyse, Merveciğim bir seferinde bana dedi ki: Özlem Ablacım, burada Type 65 diye bir un var, onu kullanacaksın. O gün bugündür biz her Paris'e gidişimizde un alıyoruz.😀
Pek tabii markete girmişken bir tek un alıp çıkmıyorum. Mercimekten ya da nohuttan yapılmış makarnalardan atıyorum birkaç tane sepete. Organik nutella benzeri bir şey alıyorum, kakao alıyorum falan filan. Fazla abartırsam Selçuk'un suratı düşeceği için dikkatli alışveriş yapıyorum. Yalnız şunu da belirteyim kendisi ekmek işine benden daha takık; o yüzden ekmek için alınan unları o da destekliyor. Yani biz hep ekmeklik unlarımızı Paris'ten alırız. Aslında biz un almak için Paris'e gidiyoruz. (Umarım bir gün havaalanlarında bavul koklayan şu uyuşturucu köpeklerinden biri bizim unları tespit etmez. Anlatır dururuz yok Type 65'ti falan diye.)

Şehrin güzel restoranlarından biri: La Jacobine

Cumartesi günü öğleden sonra St.Michel'e, sevdiğim kitapçı Shakespeare and Company'ye ve St. Germain taraflarına gittik. Her gidişimde, "Bir akşam da La Jacobine'de yemek yiyelim." diye dillendirdiğim restoranın önünden geçerken, "Hadi!" dedi Selçuk. "O akşam, bu akşam olsun." Açıkçası bu restoranın öyle özel bir yanı yok. Dışı krem rengi demir çerçeveli küçük bir restoran. Hatta dışarıdan bakınca biraz bakımsız olduğunu söylemek bile mümkün ama çok işveli. Ya da bana geliyor. Uzanıp geniş camlı kapısını açtık ve bizi kapıda karşılayan garsona iki kişilik bir masalarının olup olmadığını sorduk. Neden olmasın ki? 


"Aslında yerimiz yok." cevabı pek de beklediğimiz bir cevap değildi. O an restoranın gözümüzde ne kadar kıymetlendiğini belirtmemize gerek yok sanırım. Böyle bir huyumuz var. Bir şeyi elimizden alırlarsa birden kıymeti artıyor. Neyse ki o akşam iki kişilik rezervasyonlardan biri iptal olmuş. Uzun tartışmalardan sonra bizi küçük masalardan birine buyur ettiler. Mutlu mutlu masaya yerleştik. ben duvara sırtımı yasladım ve etrafıma bakınmaya başladım. Sağımız, solumuz İngilizce konuşan, mutlu Amerikalı çiftlerle doluydu. Her biri diğerinin ağzına önündeki tabaktan bir çatal yemeği tıkıyor ve "That's amazing!" diye çığlıklar atarak yemeklerini yiyordu. Ben de o çiflterden biri olmak istedim. Hemen kendime köpüklü şarap benzeri bir içki söyledim. Seçeceğim yemeğe şarabımın uyup uymayacağı elbette umrumda değildi. Zaten böyle şeylerden anlamam. Tek bildiğim bu aralar bu içkiyi çok severek içtiğim. Minik köpükçükler o renkli sıvının içinde uçuşurken kendimi prenses gibi hissediyorum. 😀


Ben soslu bir somon balığı sipariş ettim, Selçuk da güveçte şarapla pişmiş bir tavuk yemeği. 
Gerçekten yemeğimiz nefisti. Neredeyse yarım yamalak Fransızcamla, "C'est delicioux!" diye bağıracaktım. Kalkerken restorandaki diğer Amerikalı turistler kadar yemeğimden memnun olmuş, boğazıma kadar doymuştum. Biz otururken en az yirmi kişiyi de rezervasyonları olmadığı için kabul etmeyince çok güzel bir yerde yemek yediğime ikna oldum. (Ben de çooook kapıdan çevrildim.) Eh, yıllardır niyet ettiğim bir restoran da böylece listemden eksilmiş oldu. Size de bir gidişinizde denk düşerse bu restorana gitmenizi şiddetle tavsiye ederim çünkü ben eminim ilerideki Paris seyahatlerimde de buraya uğramaya çalışacağım.

Aynı gece restorandan çıktıktan sonra yavaş yavaş otelimize doğru yürüdük. Gecenin her saati canlı olan bu şehir sanırım bizim için burayı daha da yaşanır ve sevilir kılıyor. Yemek ya da içmek için olsun öyle çok seçenek var ki. Ben de her seferinde en azından bir restoran olsun kendime bir hedef seçtiğim için "Paris'te yapılacaklar!" listem bir türlü tükenmiyor. 

Aman! Tükenmesin. Küçük hedefler, küçük mutluluklar gözlerimizi ışıldatsın. Belki biz de tıpkı Amerikalılar gibi küçük bir peynir parçasının lezzetinde kaybolmalı, mutlu mutlu gülümsemeliyiz etrafımıza. 
Paris her daim güzel, her daim ışıl ışıl. Ah, bir de lezzetli! 😋

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Sevdiğim Filmler- Paris'te bir Geceyarısı.

Vizyona gireceği günü büyük bir heyecanla beklediğim, fragmanını defalarca internetten izlediğim, gösterime girdiği ilk günün akşamında sinema salonundaki koltuğuma gömülüp keyifle seyrettiğim bu filmin geç de olsa ben de dökümünü yapmak istedim. ''Paris'te bir Geceyarısı''ndan bahsediyorum elbet.



Woody Allen'i seviyorum ben; hem de çok! Lise yıllarımda da kitaplarını okur, gülümserdim. Selçuk,
Woody Allen'dan pek haz etmiyor, hatta nefret ediyor. Buluştuğumuz bir nokta var ama; en azından yönettiği filmlerin çok seyredilesi olduğu konusunda ortak bir fikir birliği içerisindeyiz. Ona soracak olursanız, filmlerde oynamasın yeter! 

Anlaşıldı değil mi?

Cumartesi günü arkadaşlarımla yaptığım keyifli sohbetin arkasından, evimin yolunu tuttum. Gün akşama dönmek üzereydi, bir alışveriş merkezinin çılgın havasına çoktan girmiş baba-oğul belli ki beni unutmuştu. Nasıl aç bir vaziyette girdim evden içeri inanamazsınız. Önce kendime çift kaşarlı bir tost yapacak, yanıma çayımı alacak ve bu sefer evimin beni sarmalayan sakinliğinde bu günlerde özlemiyle yanıp tutuştuğum Paris sokaklarımla buluşacaktım.


Evde tek başıma, Paris'e bir geceyarısında kavuşacaktım.
Filmin gösterime girdiği ilk gün sinema salonundaki yerimi almıştım ama içime sindirmek istiyordum işte filmi. Ayrıca çok da özledim Paris'i. Gözümün önünden bilindik bir şanson eşliğinde akıp giden Paris görüntüleri, tanıdığım şehre beni hemen taşıdı. Lüksemburg Bahçeleri'ne her gidişimde beni karşılayan Fareli Köyün Kavalcı'sı yine karşımdaydı işte. Hiç yoktan iyiydi.

Kimler yoktu ki geceyarısı Paris sokaklarında?

Picasso, Dali, Ernest Hemingway, Gertrude Stein, Zelda ve Scott Fitzgerald, T.S Elliot, Lautrec ve daha niceleri...


Hangimiz böyle bir hayalin içine düşmek istemeyiz ki? Paris'e yolu düşen herkes Cafe De Flore'a mutlaka uğramış, sanatçıların uğrak yeri olan bu bohem kafede mutlaka bir kahve içmiştir ve şöyle demiştir kendine, ''Bir zamanlar Sartre ve Beauvoir'in kahvesini yudumlayıp, Hemingway ile sohbet ettiği bu kafede şimdi ben de kahvemi yudumluyorum''

Ya Notre Dame Kilisesi? Paris'in tam göbeğinde tüm görkemiyle bugün milyonlarca insana kapılarını açan bu kilisenin bir zamanlar ciddi bir yıkım kararıyla karşı karşıya kaldığını bazılarımız biliyordur elbet. Tam bu sırada çıkmıştır Victor Hugo sahneye. Notre Dame Kilisesi'nin yıkım kararının alındığı günlerde "Notre Dame'in Kamburu" yazılmamıştır daha. Qasimado ile Esmeralda, Victor Hugo'nun içinde bir yerlerde saklanıp durmaktadır. Altı ay gibi kısa bir sürede yazılan Notre Dame'ın Kamburu, yayınlandığı yıllarda büyük bir yankı uyandırır ve kamuoyu vicdanı kilisenin yıkılmamasından yana çıkar.
Notre Dame Kilisesi benim için Victor Hugo'dur.

Hikayeler kendi hikayelerini içlerinde taşırlar, bir gün yazılacakları umudunu taşıyarak içlerini dökerler bize. Mesela keşke demli bir çay ile beraber nefis bir nargile tüttürebilseydik biz de Hacivat ve Karagöz'le. Geçenlerde şans eseri yolumun düştüğü Bayrampaşa'nın o kaotik karanlığında Karagöz ile Hacivat'ın evini gösterdi bir arkadaşım. Gözlerime inanmak istemedim; etrafı gelişigüzel kalaslarla kaplanmış evin alt katında bir araba tamircisi vardı. Ne güzel olurdu Karagöz ile Hacivat'ın evine konuk olup, yıllardır anlatılan hikayelerine kendi hikayemizi de katabilseydik.

Şehirler nice hikayeler barındırıyor içinde. Her birimiz başka bir yanını görüyor, hayal gücümüzle tat katıyoruz hikayelere. Benimkilerde genellikle edebi kahramanlar oluyor, yazarlar, kelimelerle oynayanlar. Woody Allen'ı bu yüzden seviyorum. Köşe başı hikâye toplayıcı gibi sanki. İnsanlık hallerimizin hepsi gözler önünde. Ben çoğu zaman kendi cümlelerimi buluyorum filmlerinde. Şaşkınlık ve hayranlıkla bir binanın yüzyıllık taşları üzerinde elimi gezdiriyorum. Paris, büyüler şehri. Yıllarca önce ölümüş yazarlar bile hâlâ yaşıyor sokaklarında. Tıpkı filmdeki gibi Montmartre Sokakları'nda yürürken Lautrec'le karşılaşıyorsunuz bir hediyelikçinin vitrininde. Şu meşhur kara kedi her yerden kafasını çıkarıp size bakıyor, bazen de sırtını dikleştirerek.

Pigalle, Lautrec'in Paris'iydi. En yakın yoldaşları ressamın hayat kadınları değil miydi?
Paris sokaklarında geceyarısından sonra ne ressamlar, ne yazarlar yürüdü geçti; ellerinde şampanya kadehleriyle Paris romantizminin tadına vardılar. Nasıldır sahi şimdi Paris?

Woody Allen tüm sevdiklerimi sığdırmıştı Paris'te bir geceyarısına. Bana soracak olursanız daha çok gündüzler ve çok geceler yaşanır ışıkların şehrinde.

13 Ocak 2017 Cuma

Farklı bir Paris Gezisi

"Paris'i ilk kez ziyaret edecekler için mutlaka gidin!" denilecek yerleri hepimizi biliyoruz artık.😀

Azıcık toparlamak gerekirse Eyfel Kulesi'nin mutlaka tepesine çıkılmalı, Champs Elysees'nin geniş kaldırımları boyunca yürünmeli, Ladurée'de bir kahve eşliğinde birkaç makaron yenilmeli, kasa önündeki uzun kuyrukta beklenip eşe dosta götürmek üzere ince bir zevkin ürünü olan kutuların içindeki makaronlardan alınmalı, Montmartre'a ve Ressamlar Tepesi'ne çıkılıp soğan çorbası içilmeli, Sacre Couer'e girilip sonra beyaz katedralin meşhur merdivenleri önünde bir fotoğraf çektirilmeli, Notre Dame Katedrali önündeki kalabalığa karışıp Victor Hugo'yu hatırlamalı, kesinlikle Seine Nehri üzerinde bir bot turu yapılmalı, bir durakta inip diğer durakta bindiğimiz botta kendimizi şehrin sahibi hissetmeli, Sorbonne Üniversitesi'nin bulunduğu Latin Quarter civarında gezinmeli....

Paris anlatmakla bitmez tabii. İlk gidişte de yapacak çok şey vardır, sonraki gidişlerde de liste uzayıp gider; tek fark artık şehrin derinlerine doğru yol almaya başlamışsınızdır. Ve siz Paris'i sevmeye başladıkça, o da sizi sever. Kucağını açar ve sıkı sıkı sarılır size. Hiç çekinmeden söylüyorum ki tüm dünyayı gezme şansım olmadıysa da şimdiye dek dünya üzerinde en sevdiğim şehir Paris💖


Ben benimle Paris'i gezmek isteyen arkadaşlarıma ya da "Paris'e gidiyorum ama farklı bir Paris yaşamak istiyorum." diyen arkadaşlarıma benim Paris'imi anlatıyor ya da gösteriyorum.

Paris her gittiğimde bana başka kapılar açıyor, bilmediğim bir yerini gösteriyor. Bazı arkadaşlarım "Ben yemeğe-içmeye çok düşkün değilim, bana pahalı restoranlardan ya da kafelerden bahsetme. Gezilecek yerleri anlat sadece." diyor. Ama Paris gerçeği bu değil arkadaşlar! Zaten Paris'te hiç kimse çok yemiyor; ama çok lezzetli şeyler yiyor, tadıyor. Paris'in bistrolarını, sanatçılara, yazarlara, ressamlara ev olmuş kafelerini anlatmadan ve o kafeleri yaşamadan gerçek bir Paris seyahati apmış olamayız zaten. Paris demek hayatın sokaklarda aktığı bir yaşam demek. Ben de yeme-içme olayına pek düşkün değilim. Açlığını bastırmak için yiyen tiplerdenim. Çay ya da kahvesiz yaşadığımı düşünemiyorum ama. Ne zaman bana biri, "Bir adaya düşsen yanına alacağın...." şey gibi bir soruyla yanaşsa aklımdan ilk olarak çay geçer. 😀  
Gelelim Paris'e. Paris yeme-içme olayından uzak durmaya niyet edenleri bile etkisi altına alır. O yüzden bu yazı birçok bistro ve kafe önerisi de içerecektir. Şimdiden söyleyeyim.

🎈    Paris Kafe ve Terasları

Paris'in yaz kış dolu olan ve insana "hayatın doğduğumuz zamanla öldüğümüz zaman arasında yaşadığımız zaman diliminden ibaret olduğunu"hatırlatan kafe terasları. Ben Paris'e gidince hep böyle hissediyorum. İnsanoğlu dünya üzerinde küçücük bir nokta. Bir kafenin sokağa bakan terasına oturup bol köpüklü bir kahve söyleyip önünden akan yaşama bakmasından daha güzel bir şey yok. Hele yanında bir de sıcak bir sohbet varsa Paris'li olmanın ilk kuralını yerine getirmiş oluyoruz. Tatiller biraz da günlük hayatımızdaki hızımızı düşürmek için aldığımız kısa molalar değil mi? "Dünyanın en güzel kafeleri Paris'te!" diyorum. Dinleyim beni ve kendinize soluklanmak için bir fırsat verin.

Sonra Hemingway'in yazılarını yazdığı kafede kim oturmak istemez? Ya da Picasso'nun?
Simone de Beauvoir ile Sartre'in oturup birer kadeh içki içtikleri kafeye gidip, "Sahiden bu masada bir zamanlar Simone de Beauvoir da oturmuş mudur?" diye düşünmek istemez misiniz?

Simone de Beauvoir ve Sartre arkadaşlarıyla birlikte Cafe de Flore'da.
Ya da Closerie des Lilas'nın önünden geçerken Hemingway'in bu kafeden içeri girecek kadar parasının olmadığını ve dışarıdan kafede ailesiyle oturan James Joyce'u seyredip iç geçirdiğini.

Hemingway, Amerikalı yazar Janet Flanner ile Les Deux Magots'da.
Bu anlattıklarımdan sonra biraz olsun aklınız çelinmiş olmalı.
Benim favori Paris kafeme gelince: Lüksemburg Bahçeleri'nin karşısına denk gelen, Le Rostand.

🎈Paris'in en eski kafesi ve en iyi sıcak çikolatası: Angelina

Tamam tatlı da yemek istemiyorsunuz. Siz de benim gibi kilonuza dikkat ediyorsunuz. Ama diğer taraftan da Paris'in en iyi sıcak çikolatası diye bilinen ve bilmem kaç yıllık tarihiyle neredeyse şehrin tarihine eş tutulan Angelina'ya gidip bir bardak sıcak çikolata içmeyeceksiniz öyle mi?
Yapmayın Allah aşkına 🙉 İstanbul'a dönünce sadece lahana ile beslenirsiniz birkaç gün. Tarif isteyenler Dilara Koçak'ın Vicdan Çorbasına doğru yola çıksın. Malzemeler: ...😂



🎈Paris Mezarlıkları

Klişe bir şeyler istemiyorsunuz ama tam bir edebiyat tutkunusunuz. Simone de Beauvoir'ı seviyorsunuz ve benim gibi her sene en azından bir kitabını okuyup anlamaya çalışıyorsunuz. Sartre'ı okumak için biraz daha zamana ihtiyacınız var. Öyle olduğunu düşünüyorsunuz ve doğru zamanın gelmesini bekliyorsunuz. Diğer yandan Margueritte Duras, canınızın içi. Onda insana ait tüm kırılganlıklar ve şaşılacak kadar da kuvvet var. Susan Sontag'ın bu şehirde öldüğünü bir yerlerden duymuş muydunuz peki? O zaman Önce Cafe Le Select'te oturup bir kahve için, ardından Montparnasse Mezarlığı'nı gezin. Küçük ama duymak isterse insana çok şey anlatacak bir mezarlık orası.

Bir de Pere Lachaise Mezarlığı var. İnsanı içine alıp, kaybolma duygusunu yaşattıracak kadar büyük bir mezarlık orası. Bizden de Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney'in mezarları orada. Dünyaca ünlü bir çok ünlü de. Elinize bir harita almadan orada aradığınız mezarı bulmanız mümkün değil. Mezarlığa girmeden dışarıdan bir harita alın mutlaka.

🎈 Paris Kitapçıları

Kitapçıları gezin Paris'te. İrili ufaklı bir sürü kitapçı var sokakların içinde. St. Germain Bölgesi özellikle kitapçıların, kırtasiyelerin, sanat malzemeleri satan dükkanların olduğu bir cennet. Ne ararsanız var orada.


Sakın ama sakın St. Germain'de dolaşmadan, Lüksemburg Bahçeleri'ne doğru bir yürüyüş yapmadan, parkın sakinliğinin içinde yol almadan dönmeden Paris'ten. Yakınlardaki bir marketten yemeğini alıp öğle yemeğini parktaki demir sandalyelerden birine oturup, güvercinleri seyrederken yemek yemek bir Paris klasiği. Notre Dame Katedrali'nin çaprazındaki Shakespeare and Co,  St. Severin Kilisesi'nin yakınlarındaki Abbey Bookshop, St Germain Bölgesi'ndeki Gibert Jeune'ler, Rivoli Caddesi'nde Librairie Galignani (Angelina'ya çok yakınsınız bu arada)

Librarie Galignani

Bence Paris'te en keyifli kırtasiye alışverişi için de Marais'de bulanan alışveriş mağazası BHV'ye gitmeniz şart. Kendinizi kaybedeceğinizin garantisini şimdiden verebilirim. 


🎈Paris'te Müze Gezmesi

Elbette Louvre Müzesi'ni gezin. Sadece çok kalabalık olacağını, temelde herkesin öncelikli ulaşmak istediği tablonun Mona Lisa olduğunu ve Mona Lisa'nın da hayallerinizde canlandırdığınız gibi büyük bir tablo olmadığını bilin. ya da bu söylediklerimi unutun ve Mona Lisa'nın karşısına geçince, tabii kalabalığı yarıp ön sıralara ulaşabilirseniz, şaşırın. 😀

Gustav Moreau Müzesi birçoğumuzun bilmediği bir müze. Kesinlikle gidilmeye değer bir müze burasu.
Şimdi sıra farklı bir şeylerde. Birçok kişinin (tıpkı benim gibi) gitmeyi erteledikleri bir müze Rodin Müzesi çünkü bu şehir sahiden de insanın aklını başından alıyor. Bir kafede oturayım, Paris'in sokaklarında ayaklarım beni nereye götürürse oraya gideyim dedikçe akşamı ediyor, vaktin nasıl geçtiğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Siz benden daha akıllı davranın. İpleri elinize alın. Hem kafelerde keyif yapıp kahvenizi için, hem de cebinizdeki Paris'te yapılacaklar listesinde gittiğiniz yerlere birer birer  çarpı atın.

Victor Hugo'nun Evi'nin gezmenin ücretsiz olduğunu biliyor musunuz?
Mesela Hem Rodin Müzesi'ni gezin. Hem de müzenin nefis bahçesinde kahvenizi için. Oldu mu?

İkna edebildim mi sizleri?

Musee D'Orsay'ı da unutmayalım lütfen?

🎈 Şehrin en eski lokantası: Le Bouillon Chartier Paris

Size gizli bir yerden bahsettiğimi unutmayın lütfen. Şehrin tarihi iki yüz seneden eskiye dayanan bu lokantası Fransızların gittiği bir yer. Elbette şimdilerde turistler de gizli mekanı keşfetmiş. (Hepsi değil ama😀  )
Lokanta sokaktan ayrılan bir pasajın içinde. Önünde uzayan sırayı görecek ve muhtemelen kaçıp gitmek isteyeceksiniz. Yapmayın. Bekleyin. Çok kısa bir sürede içeri gireceğiniz garanti. Devasa ve eski bir salonda menüsüz bir lokantada yemeğinizi yiyecek ve bir Fransız ritüeline dahil olduğunuz için mutlu olarak ayrılacaksınız oradan. Üstelik pahalı da değil.

Adres: 7 rue du Faubourg Montmartre

Adreste Montmartre yazıyor olsa da bizim bildiğimiz anlamda Montmartre'ın Sacre Coeur civarlarında lokantayı aramak yanlış olur. Grands Boulevards metro durağında metrodan inip adresi aramak en kolayı.

Elbette daha anlatacak çok şeyim var ama şimdilik bu kadar. 💋

10 Nisan 2016 Pazar

Biten bir Paris seyahatinin ardından...

     Bir Paris seyahatinin daha sonuna geldik. Güzel günler hemen geçiyor, değil mi? Bir haftalık tatilin sonunda, ''Bu tatil bana yetmedi.'' diyen bir Özlem, ''Bence tam tadındaydı, artık eve dönelim.'' diyen bir Kuzey, '' Tamam, sıcak bir havada birkaç günlüğüne tekrar seni Paris'e götürürüm.'' diyen bir Selçuk vardı. Hava buz gibiydi, güneş arada sırada kendini gösterdi. Dönüp geriye baktığımda yapmayı hayal ettiklerimin bir çoğunu yapamadan geri döndüğümü fark edip, hayıflanıyorum. Zaman bana hiç yeterli gelmiyor zaten. Ne evimde, ne Paris'te!



Bu gidişimizde Montmartre'da, Sacre Coeur'e birkaç dakikalık uzaklıktaki bir apartmanda bir daire kiraladık. Beğendiğimiz başka evler de vardı ama fiyat açısından bu daire bize çok anlamlı geldi. Evin genel durumunu değerlendirecek olursak fazla bir sıkıntı yoktu aslında. İlk gün eve en kısa mesafedeki metro durağında indik: Chateau Rouge
     Metrodan çıkışımızda inanılmaz bir keşmekeşin içinde bulduk kendimizi. Tüm sokağı sokak satıcıları kaplamıştı. Kimi kavrulmuş kabuklu fıstık satıyordu, kimi taze meyve, kimi de uyuşturucu. Kalabalığın içinden sıyrılmakta zorluk çektik desem abartmış olmam. Paris'teki Afrikalı nüfusun tümü sanki burada yaşıyordu. Köşe başlarını tutmuş kılıksız adamlar, ellerinde sigaraları ve içkileriyle volta atan serseriler vardı. Yol boyunca yan yana sıralanmış bir sürü kuaföre denk geldik. Hepsinin içi tıklım tıklım doluydu. Saçlarını taratan mı ararsın, tek tek ördüren mi yoksa tırnaklarını boyatan mı? Paris'in hiçbir yerinde böyle iş yapan kuaförlere denk gelmedim. İlk gün eve ulaştıktan sonra bir daha bu istasyonu kullanmayıp, Montmartre'a çıkan dik merdivenleri kullanmayı tercih ettik. Açık konuşmak gerekirse, hiç tekin bir yer değil bu bölge. 



       Dönerken bir kez daha merdivenlerden bavul taşımak istemediğimiz için bu metro istasyonunu ve dolayısıyla bu yolu kullandık. Metro istasyonuna giriş de tam anlamıyla bir düş kırıklığıydı benim için. Metrodan çıkışta otomatik göz ile devreye giren ve dışarı çıkışı sağlayan kapıların önünde duran bir adam kapının açık kalmasını sağlıyor ve dışarıdaki grubun içeri biletsiz girmesini sağlıyordu. Görevli kadın da oturup bunu çaresizlikle izliyordu.
Dayanamayıp, ''Bu normal mi?'' diye sordum.
''Değil ama ne yazık ki başa çıkamıyoruz.'' diye cevap verdi.

     Bu gördüklerim de Paris'in başka bir yüzüydü. Kendi adıma şöyle bir sınır çizdim. Benim için Paris'te konaklanacak son bölge Montmartre sınırının ötesi olmayacak bundan sonra.

3 Ocak 2016 Pazar

Paris: Bir şehrin ruhuna bürünmek

''Bir şehri delicesine sevmek!'' olabilir aşağıdaki yazının özeti.


Ne zaman Paris'a gitsem metrodan çıkar çıkmaz kafamı yukarı kaldırır gökyüzüne bakarım. Birbirine yapışık binalar, ferforje balkonlar, sokakları aydınlatan sarı-sıcak lambalar gözüme çarpar. Yan yana uzanan yüksek pencerelerin ardında ne hayatlar olduğunu düşünürüm.


Yukarıda fotoğrafta evdekilerle paylaştığım hayalimi görüyorsunuz. Paris'te bir evim olacaksa böyle olsun isterim. Bir binanın en üst katında olsun, önünde ince uzun bir balkon. Salonun tavanı şöyle helalinden üç metre olsa ne olur sanki? Akşamları yemekten sonra balkona çıksam, serin hava evin her yanına dolsa ve yatmadan önce şehre iyi geceler dilesem.


Montmartre'a doğru yürüdüğüm bir gün yukarıya çıkan merdivenlerde ara ara soluklansam ve her ne kadar burada anlatmaya çalışsam da başaramadığım o keyifli sorunun cevabını arasam: Sahi, ben neden bu şehri bu kadar seviyorum?


Hiç hesapta yokken karşımda bulduğum meydana şöyle bir soru yöneltsem: Sen de nereden çıktın şimdi? Peki, madem öyle istiyorsun bugün kitabımı burada okuyayım.


Meydanda dinlendikten sonra kentin kalabalığına karışsam. Mesela St. Germain'e doğru yürüsem. Cafe de Flore'un önünden geçip Simone de Beauvoir ve Sartre'ın adının verildiği küçük meydana ulaşsam, metro istasyonun yanında müziklerini yapan sokak sanatçılarına cebimdeki bozuklukları bıraksam. Ne güzel olur değil mi? Bir şehre insan ara ara gelse de aynı bildik görüntüye tanıklık etmekten güzel bir şey yok. İnsanı bulunduğu yere ait hissettiren şarkıları da mutluluğu müziğin tınısında bulabilmeyi de seviyorum. Paris'i sokak şarkıcıları ile seviyorum.


Ya ara sokaklarda gizlenmiş küçük müzelere ne demeli? Ben bu sokaktan geçmiştim demeyi seviyorum. Gustave Moreau'nun atölyesi Opera Bölgesi'nde. Kim bilir kaçıncı gidişimde gezebilme şansım oldu. 


Müzede çalışmak demek sessizlik demek. İnsan kaç kitap bitirir bir senede hiç düşündünüz mü?


Rast gele bir sokağa girdiğinde şaşırırsın. Karşına bir sürü eski anıyla çıkınlarını toplayıp gelmiş satıcılar çıkar. Rutin hayatın içinde antikayla uzaktan yakından ilgin olmasa da içinden kaldırım üstüne serilmiş eşyalardan bir tanesini seçip almak gelir. 


Sahiden dünyanın en eski lokantası mıdır Le Procope?
Geçerken camından içeri bakarsın.  İnsanlar oturmuş yemeklerini yiyor olurlar. Her seferinde burada bir gün yemeye niyet etsen de, içeriden derin bir sessizlik yayılıyormuş hissine kapılırsın. Paris'e tekrar gelmek için bir sebep olarak saklarsın Le Procope'un önünden geçmeyi: Unutturma da bir dahaki sefere buraya bir akşam yemeğe gelelim.


Marais'in sokaklarına dalınca bir rahatlama gelir insanın üstüne. Eskiye dair bir sürü ayrıntı gözünüze çarpar. Yıllardan beri her geldiğinizde karşılaştığınız kalpaklı yaşlı adam yine pastanenin köşesinde durmaktadır. Sizden gelecek bozuk paradadır gözü, fazlasını beklemez. Bir tatlı alırsınız, aldığınız tatlı kadar parayı da amcanın avcunun içine usulca bırakırsınız. Size bu şehre ait bir görüntünün tekrarını yaşatmanın karşılığında verdiğinizin hiçbir önemi yoktur aslında.


Tuhaf ki birkaç günlüğüne gitsek de ben bu şehirde yağmurun yağabilme ihtimalini bile severim. 


De ki yağmura tutuldun! Ya sizi yağmurdan koruyacak bir kafenin kalabalık terasına sığınırsın, ya küçük bir müzeyi gezme şansına kavuşursun. Her ihtimalin, her sonucun ayrı bir güzelliği vardır.


Bu şehri sevmenin türlü türlü yolu vardır. Köşe başlarında, merdiven başlarında, yol ayrımlarında çocukluğunuza rastlamak da bunlardan biri. 


Aşkın bu şehirde kol gezdiğini söylemeye gerek var mı?


Benim her seferde bu şehre koşma sebebim ise burada yüzümün hep gülmesi...

9 Haziran 2015 Salı

İçi Paris'le dolu bir kitap: Benim Paris'im.

Paris'le ilgili her şeyden nasıl keyif aldığım malum. Paris hakkında çıkan her kitabı da okumak için ayrı bir çaba harcıyorum. Keşke her gün bu şehirle ilgili yazılanlara bir yenisi eklense de ben de Paris'e olan özlemimi bu satırların arasında gidersem.

Neyse ki bugünlerde böyle bir güzellikle karşı karşıya geldim. Daha önce Paris'le ilgili yazmış olduğu iki kitabını da okuduğum Cüneyt Ayral yeni bir Paris kitabı yazmış: Benim Paris'im.



Kitabı ig'de takip ettiğim Pariste.net'te görür görmez hemen internetten sipariş ettim. Gelen kargoyu heyecanla açtım ve okumaya başladım. Kitap beni benden aldı. Cüneyt Ayral kendi Paris'ini anlatmış. Paris'te bulunduğu uzun zaman boyunca gittiği kafelerin kendine bıraktığı izlerin altını çizmiş, o kafelerde yaşanan dostluklarını hikâyesini biz okurlarıyla paylaşmış. 

Paris'e ilk geldiği zaman Nedim Gürsel şöyle demiş kendisine: ''Mahalle kahveni ben seçeceğim, sakın bir yer belleme!'' Birkaç gün sonra da Cüneyt Ayral'a seçtiği kafeyi söylemiş: Au Pere Tranquille. Kafenin adının Türkçe anlamı, Sakin Baba Kahvesi'ymiş.

Herkesin kendi Paris'i olduğu doğrudur. Bu şehri güzel yapan da budur. Görmek isteyene, kalbini açana kendisini sunan bir şehir Paris. Ve inanıyorum ki Paris'i tek gidişte anlamam, kulağınıza fısıldadıklarını duymak mümkün değil. Yavaş yavaş ilerleyen ve zamanla köklenen bir dostluk sunuyor Paris. 

Cüneyt Ayral kitabında Paris'in kitapçılarından, Türkiye özlemi duyanların alışveriş yapabileceği marketlerden, Türkiye'den göç edip orada fark yaratabilen sanatçı Türklerden, sokak sanatçılarından ve Paris'in yalnızlığından bahsetmiş. 

Paris'te yürürken çoğumuzun tanıdığı köprülerin üzerinden yürümüş, yeşil parkların içinde soluklanmış, Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısındaki La Rostand'da kahve keyfi yapmış. Her gittiğimde birkaç akşamımı geçirdiğim bu kafe hakkında Cüneyt Ayral'ın kaleminden çıkanları okuyunca Paris özlemim depreşti desem yeridir. 

Daha kitabımı bitirmeme birkaç sayfa vardı ki Selçuk kitabı elimden kaptı ve okumaya başladı. Aynı duyguları, aynı heyecanı onunda paylaştığını gördüm. 
Paris, her mevsim güzel. Bu şehri öyle çok seviyorum ki yazına da kışına da aşığım. 
Yeni yeni Paris'te de her sokağın içinde açılan ve İg'de herkesin övgüyle bahsettiği üçüncü nesil kahveleri bırakın bir kenara; Paris, önünde terasları olan daha önce Simone de Beauvoir'in, Hemingway'in, Sartre'ın, Picasso'nun, Apolliniare'ın gittiği kafeleriyle güzel. 
Le Select'te oturup bir akşam yemeği yemenin keyfini başka nerede bulabilirsiniz? 

Öyle çok düşündüm ki bu aralar, hayat yine bir perde araladı bana. 
Bu cuma Selçuk'un doğum günü için yine Paris'e uçuyoruz. Cüneyt Ayral'ın depreştirdiği Paris özlemini Selçuk'un sürpriziyle gidereceğim.

Sağanak yağmur varmış. Ne gam!

P.S : Kitabın içinde bir bölümde Pariste.net blogunun yazarı Ahmet Öre kendi Paris'ini anlatmış. Çok da güzel dile getirmiş duygularını.  Ve hâlâ bu siteyi keşfetmeyen Paris aşıkları kaldıysa, bir an önce göz atın derim.

8 Mart 2014 Cumartesi

Passage Jouffroy: Geçmişten bugüne Paris'ten alışveriş manzaraları

Passage Jouffroy, Paris'te en sevdiğim pasajlardan biri. Yıllar önce bu blogta bu pasajları bulmak için ne emekler sarf ettiğimi, ne yollar teptiğimi anlatmıştım. O gün mutlu sonla noktalanmıştı da, ben o zamandan beri her gittiğimde yolumu buralara düşürür olmuştum.
Bu sefer otelimiz zaten Opera Bölgesi'nde, Grand Boulevard'a çok yakın. Hal böyle olunca pasajlar dibimde.

Rutin hayatları içinde caddeleri dolduran kalabalıklar içinde kendimi başka hissediyorum. Şöyle demek lazım aslında, anın tadını çıkarıyorum çünkü burada kalacağım günler kısıtlı ve tadını çıkarmak, kendimi keyfin kollarına bırakmak en doğal hakkım. Geçici bir yolcu!

Passage Jouffroy'dan adımımı attığımda büyülü dünya önüme açılmış oluyor. Bu pasajda bulunan minyatür kahramanların olduğu dükkanlara, maket yapmak için kullanılan minik ağaçların, bebeklerin, kitaplıkların ve bilumum parçaların olduğu dükkanlara bakmak harika. Pasajın içinde Musée Grevin'de bulunuyor. Bana bal mumundan yapılma ünlüler nedense hiç çekici gelmediğimden içeri bugüne kadar girmedim. Tabii meraklıları içeri girip müzeyi gezebilirler. Madam Tussaud bile içeri sokamadı beni bugüne kadar!

Bu pasajın içinde Hotel Chopin var. 1846 yılında pasajla aynı zamanda açılan otel, iki yıldıza sahip. Romantik bir yerleşime sahip olsa da, Paris misafirlerine daha güzel seçenekler de sunuyor.

Pasaja girer girmez ilk durak noktama ilerliyorum.

La Boîte á Joujoux: 41-43 Passage Jouffroy 75009 Paris
Binbir çeşit hayalin içine sığdığı bu dükkanın içine girip, çocukuğuna dönmeyecek bir insan tanımıyorum. Bu kadar iddialıyım. İnsan kafasını nereye çevireceğini, hangi mucize ile karşılaşacağını bilemiyor. Çeşit çeşit renlere boyanmış, üstleri desenlerle süslenmiş sapanlar beylerin hemen ilgisini çekiyor mesela. Ben vitrinlerinde içinde sıralanmış bebeklere, minyatür maket malzemelerine, dekupaj kağıtlarının üstünde dolaşan meleklere, defterlere, kalemlere baylıyorum. Dükkanın renkli kapısı bile içime neşe katıyor. Bu şehirden dostlara hediye almak için en güzel yerlerden biri burası.
Bakın içeride neler var?

Dükkanın bana çok sevimli gelen boyama tahta kapısı

Çocuk olduğum zamanlara geri dönüp, cebimde bir dolu parayla burada olmak vardı!

Bu kalemtıraşlardan burada da var. Yandaki ahşap kutular, çocuk dişlerini saklamak için.

Bebeklerin birkaç tanesi yetmez, hepsini almak lazım.

Defterlerden tabii ki aldım.

Vitrin ve içine yığılmış onca dünya!
Resim yazısı ekle

Burası da dükkanın büyülü kapısı: Girin içeri, bakın neler çıkacak karşınıza!


Hayal satan bu dükkandan çıkıp biraz ilerledikten sonra eski dergilerin satıldığı dükkanın önüne geliyoruz. Bizim pasajın içinde olduğumuz saatlerde dükkan kapalı. O yüzden dışarıdan fotoğraflarını çekmekle yetiniyorum. 

Librairie Le Petit Roi: 39 Passage Jouffroy, 75009 Paris







Eski dergiler bakıp, Fransızca bilmediğim için tekrar hayıflanıyorum. Neyse artık! Bir şeyler alarak kendimi keyiflendirmek zorundayım. Bu kadar üzüntüyü bünyem kaldırmaz.

Şimdi fotoğraflarını koyacağım dükkanın içindekiler de insana kendini cennette hissettirir. Bu postta ilk yazdığım dükkanla aynı dükkan olduğunu düşünüyorum. İsimleri aynı gözüküyor çünkü. Daha çok çok yakından tanıdığımız çizgi film karakterlerinin minyatürleri var: Şirinler, Küçük Prens, Temel Reis, Safinaz. 
Fotoğraf çekmeme ne yazıkki izin vermediler. O yüzden dışardan çektiğim birkaç fotoğraf var sadece. Ama yüzünüzü kara çıkartmayarak birkaç parça aldım.





Kitapların üstüne oturmuş Safinaz'a bayıldım. Fiyatını duyunca dudağım uçukladı: 99 Euro
Pasajın sonunda, caddeye çıkmadan hemen önce duvarın kenarına kurulmuş uzun bir tezgah başlıyor. Burada da sanatla ilgili kitaplar satılıyor. Fiyatlar gayet uygun. 



İşte benim Passage Jouffroy'um!

3 Mart 2014 Pazartesi

Paris ritüellerim! Seni sen olduğun için seviyorum Paris!

Paris bende hep aynı hisleri bırakıyor. Uçaktan  inip, damga işini hallettikten sonra Paris rutinlerimi yaşamaya başlıyorum. 
Bavulları beklerken Orly'nin kokulu tuvaletine girmek mesela! Evet ya, tuhaf ama gerçek! Nedense bu tuvalet hep çok fena kokuyor ama Paris'e geldim diyorum! ( Bu arada Paris çok pis bir şehir, metrolar leş gibi kokuyor vs. diyenlere hiç yüz vermiyorum, bu da biline! ''Neye, hangi şehre göre pis arkadaş?'', diye carlarım.) 

...ama işte Orly Havaalanı'ndaki tuvalet ilk hoşgeldin benim için. 
Sonra metro biletlerini dışarıdaki makineden satın almak ve şehre yola çıkış.

Sonraki ritüelim yer altından yeryüzüne çıkarken gerçekleşiyor. Metronun çıkısından açık havaya ilk çıkışımda, bildiğin şükrediyorum Allah'a. ''Yine buradayım.'' diyorum. ''Allahım şükürler olsun.''

Çoğu birbirinin aynı Haussman tarzı Paris binalara bakmak, özlem gidermek. İlerleyen günlerde gezdiğim caddelerde, sokaklarda kendime ev beğeneceğim. Hayal bu ya, seçtiğim evler hep binaların üst katında olacak. Önlerinde akşamları elime bir bardak şarabımı alıp şehri seyretmek için çıkacağım balkonları olacak. Daireyi satın almaya gerek yok, çok pahalı. O kadar para bir daireye bağlanır mı canım? İnsanın ya çok zengin olması lazım, ya da deli. O yüzden biz daireyi kiralayacağız. Haa, bir de dairemiz ya St. Germain'de olacak, ya Marais'de ya da Montparnasse'da.

Üst kattaki dairelerden biri bana uyar!
Uyan Özlem, Paris'tesin. 
Bu arada otele de gelmişsin, bak! 
Bavulu odaya at, hemen dışarı. 

Otelden en yakın bölgeye yürümeye başlıyoruz. Grand Boulevard hemen otelimizin dibi. Oradan Opera Bölgesi, La Fayette'in önü. Buluşmak için en kolay yer. 

Açlıktan ölmek üzereyim. Beni kırmıyorlar, başka bir rutinimi yaşatıyorlar bana. 
''Hadi Leon de Bruxelles'e gidelim!'' 
Ekipte benden daha fazla burayı seven yok. 
Selçuk benim midyemden tadar, genellikle patates kızartması ve yanına kalamar alır. 
Duygu midyeyle ilgili kötü anılara sahip. ''Ben somon alayım'', diyor. 
İlker, midyeyi seviyor ama benim gibi tutturmuyor. 
Sonuçta hepsi benim için Leon de Bruxelles'in kapısından giriyor. 
İlk gece için başarılı bir yemek. Dört geceden birinde midye işini aradan çıkarmış oluyorum. 

Seç bakalım içinden...

Böyle bir başlangıç yapıyoruz.

Üstüne kaşar konulmuş bu nefis midyeler İlker'in midesine giriyor.

Buraya özgü bu fasülyelere bayılıyorum. Patates kızartması her zaman harika.

Eh, bu da bir rutin işte! Benim yemeğim...
Leon de Bruxelles için adres: 30 Boulevard des Italiens, 75009 Paris

Kahveler ve tatlı için Paris'te en sevdiğim kafelerden birine gidiyoruz. 
Yumuşacık bir gece. St. Michel'i arkamızda bırakıp, St. Germain'de yürüyoruz yavaş yavaş. Elimi Giber Jeune'ün ikinci el kitap tezgahlarının üstündeki kitaplara sürüyorum yanlarından geçerken. Geniş kaldırımlar ışıl ışıl. Sanki ben de ışıldıyorum. Öyle mutlu hissediyorum kendimi. Sorbonne'un önünden geçiyoruz. 
Bir başka tanıdık düşünce geçiyor aklımın ucundan. Bininci kez aynı hayali kuruyorum. Paris'i bana böyle hissettirdiği için seviyorum. 


Bizden selfie'ler...
Sonra Paris'in en güzel şemsiyelerini satan dükkanın önünden geçiyoruz. Dükkan kapalı, camlı vitrinin arkasında duran şemsiyeler yağmur çektiriyor avuçlarımda atan kalbime. 
Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısındaki en sevdiğim kafeye giriyoruz. Saatlerce oturuyoruz, kahveler, çaylar içiyoruz. Nefis bir tatlıya çatalımızı daldırıyoruz. 





Her gelişimizde gelip uzun uzun oturduğumuz Le Rostand bu sefer arkadaşlarımızla sohbet ettiğimiz, kahkahalar attığımız, hani nerdeyse edebi sohbetlere girişeceğimiz bir yer olacak. Gertrude Stein'in evi buradan sadece beş dakikalık yürüme mesafesinde. Duygu'ya açıyorum sırrımı; belki bu sefer değil ama bir sonrakinde mutlaka uğrayacağımız bir durak olacak. 

Le Rostand
6 place Edmond Rostand, 75006 Paris