paris mezarlıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paris mezarlıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2017 Pazar

Macera Kitabım'ın 2017 Dökümü ve Son Liste...

52 Liste Projesi

Liste 52- Yılın en unutulmaz anlarının listesini yapın.

Bu senenin ocak ayına da bildiğim şekilde girmişim: Hemingway'in "Paris Bir Şenliktir" kitabını okuyarak. Sanırım bu benim için bir tür totem. En sevdiğim şehirden uzak kalmamak için kendimce minik heyecanlar yaratıyorum. Yeni yılın ilk sabahında ya da o yorgun sabaha girmeden birkaç gün önce bu kitabı elime alıp Paris'i düşlüyorum. İçim ısınıyor, hâlâ hayallerimi koruyabildiğim, tutkuyla bir şeye bağlı olduğum için şükrediyorum. İtiraf etmem gerekir ki bizim için biraz zor bir yıldı bu sene. Yoruldum, incindim, sinirlendim. Sonunda, yaşayarak da olsa bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmenin en doğrusu olduğunu öğrendim. Buraya konuk olanların bildiği gibi 52 Liste Projesi isminde bir proje bulup, her hafta listelenmesi gereken şey neyse onu listeledim. Benim gibi birkaç arkadaşım da aynı sorumluluğu üstlendi. Sonlara doğru listeler hep aynı yere varıyormuş hissiyle biraz bıkkınlık verse de, hem ben hem de arkadaşlarım bu işin altından kalktık. Bence süper bir başarı bu. An itibariyle geldiğim nokta şu: Belki de liste hep aynı şeylerden bahsetmiyordu; belki de ben aynı şeyleri seviyor, tutkularımdan vazgeçmiyordum. Neden olmasın, değil mi?

Ocak: Kuzuların Sessizliği

Ocak ayında totomu kırıp evde oturmuşum. Şimdi geriye dönüp baktığımda "Ah ulan!" diyorum. "Boş geçmişsin mis gibi Ocak ayını." Yeni yılı uzun zamandan sonra ilk defa evimizin dışında (ama anne evinde) geçirmişiz. Tombala oynayıp, üstümüzdeki tüm bozuklukları Selçuk'un babaannesine teslim etmişiz. "Aşkta kazanırız öyleyse!" kazanımıyla evimize dönüp karlı ocak ayını bahçede bol bol fotoğraf çekip sahlep içerek geçirmişiz.


Şubat: Soğuksun ama Paris'e kavuşma sebebimsin

Neyse ki şubat ayı bereketiyle birlikte gelmiş. Kısa falan ama içine birkaç seyahat sıkıştırmışım. Önce arkadaşlarımla Paris'e gitmişim. Soğuk bir şubat olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Yine de Montparnasse Mezarlığında gezinmiş, canım arkadaşlarımla sevdiğimiz tüm kadın yazarların yanına uğramıştık. Buz gibi ama aydınlık bir hava vardı. Gökyüzünde maviden eser yoktu. Ağaçların yapraksız dalları beyaz gökyüzünün altında tüm çıplaklığıyla duruyordu. Mezarlıktan ayrılıp da Le Select'te oturmaya gittiğimizde yıllardır hayalini kurduğum şey gerçekleşti. Nedim Gürsel kafenin kapısından içeri girdi. Bunca yıl Paris'te Nedim Gürsel'le karşılaşmak için nice hayal kurmuştum. Bunlardan en canlısı Sorbonne'ün önünde denk geleceğimizdi. Demek ki kısmet böyleymiş. Evet, evet! Elbette yanına gittim. Kısa bir konuşmamız oldu ve benim için tarifi imkansız bir hoşluktu. Paris'te geçirilen mutlu günlerin ardından trene atlayıp Frankfurt'a doğru yola çıktık. 2017'nin tek tren yolculuğu olabilir bu seyahat. Trenleri çok seviyorum. Şaşırtıcı bir şekilde Frankfurt, Paris'ten daha sıcaktı. Selçuk'un Goethe'nin Evi'ne daha önce hiç gitmediğini fark ettik. Bu kez onunla gezdim şehrin merkezindeki bu evi. Elmalı tatlılardan yedik, birkaç gün fuar gezip yine kürkçü dükkanına döndük. Ne de olsa evde bizi bekleyen bir oğlumuz vardı.
Paris kafeleriyle güzel ❤️
Nedim Gürsel'le Le Select'te karşılaştık.

Mart: Belki de düzelir havalar

"...birdenbire tüm vücudunu kışın sardığını ve soğuğun bir kırbaç gibi vücuduna çarptığını hissetti."

Yukarıdaki cümle Acı Çikolata kitabından. Tam da böyle hissetmişim Mart ayında. Bizim için soğuk havalarla başa çıkmaya çalıştığımız bir ay olsa da, Kuzey artık yuvadan uçmaya başlamış. 2017 senesi onun için bitmeyen seyahatlerin yılı olmuş. Önce Hayale Yolculuk adındaki kulüple birlikte İzmir'e, peşinden de bir haftalığına Polonya, Wroclaw'a gitmiş. Bizse onun yolunu beklemiş ve günleri saymışız dönmesi için. Neyse ki bloga yazı yazmışım da günlerimi keyifle doldurmuşum.

Fotoğraf İzmir yolu üzerinden. Hem de Mart'tan bir kare :)

Nisan: Bahara dair ilk şarkı

Ayın sonuna doğru bahçedeki manolya baharı müjdelese de bir türlü ısınmıyor havalar. Ay boyunca her fırsat bulduğumda elime bir bardak çay alıp bahçeye süzülüyorum. Ama nafile! Avucumun içindeki sıcak çaya rağmen evin içine geri kaçmam birkaç dakikayı buluyor. Başkalarının nisanı nasıl geçiyor bilmiyorum ama benim nisanıma 2017 yılında pek güneş doğmuyor. İşe gidip geldiğim, kendimden pek de memnun olmadığım bir nisan... Manolyam tomurcuklansa da daha çok gönlüm tomurcuklansın diye bekliyorum.

Biliyorum fotoğraf pek sevgili manolyamdan değil. :)


Mayıs, doğum günüm, Kuzey'in doğum günü...

Birkaç senedir doğum günlerim ürkütücü geliyor. On sekiz yaşıma geleceğim günü iple çekmiştim oysaki. Şimdilerdeyse öyle olmaması için çaba sarf etmeme rağmen, "Eyvah!" duygusu sarıyor içimi. Zamanın hızla aktığını, hâlâ canlı tuttuğum hayallerimin yanıbaşımda öylece durduğunu düşünüyorum. Korkuyorum. Sonra duruluyorum. Hayat böyle akıp gidiyor. Ben telaşa kapılsam da kapılmasam da!


Haziran: Seyahat her derde deva

Haziran ayında okullar kapanmadan bir hafta önce yola düştük. Kuzey bayram etti bu duruma. Yaz tatili bir hafta önceden başlamış oldu. İstikamet Fransa'nın hiç gitmediğimiz Normandiya Kıyıları ile Loire Vadisi şatolarıydı. Normandiya beni büyüledi. Kesinlikle tekrar gitmek istiyorum. Sadece o tarafa, yavaş adımlarla. Şato gezmekse biraz yorucuydu.Yine de eğlenceli tarafları vardı. Kuzey, Tenten'in Şatosunu çok sevdi, ben Saumur'un köpüklü şarabını. İlk defa Paris'e uğramadığımız bir Fransa seyahati yapmış olduk.


Temmuz, aklım başıma geldi; denizi gördüm.

Temmuz, senenin yarısını devirdik. Gezi açısından ne kadar kısır bir yıl geçirdiğimiz ortada değil mi? Bu tabloyu mutlaka Selçuk'a da göstereceğim. (Gösterdiğim de gitmediğimiz seyahatlere gittiğimize inandırmaya çalıştı beni. Ben de buna inanamıyorum işte!) Bu ay Kuzey tatil rehavetine girmiş. Tüm yazı havuza girerek, bahçede top oynayarak ve pek tabii internet başında geçirmiş. Şükür ki ayın sonunda Sakız Adası'na gitmişiz de ayaklarımız deniz suyuna değmiş ve güneşe teslim etmişiz kendimizi.



Ağustos, senenin tüm hayal kırıklığı burada toplandı.

Ağustos ayı uzun uzun bayramda nereye gidelim diye düşüne düşüne geçti. Açık konuşmak gerekirse ekip olarak nereye gideceğimize bir türlü karar veremiyorduk. Bir kısmımız uzak bir yerlere gitmek istiyordu. Yine dolar-euro tavan yapmıştı. Doların ve euronun bizim uçtu diye düşündüğümüz dönemden daha fena yukarılara gideceğini bilseydim hiç düşünmez kendimi Güney Afrika'ya atardım. Ama itraz ettim. Çok pahalı, daha yakın bir yere gidelim dedim. Ne nihayet bir gece yemek yerken korkunç pahalı fiyatlara İngiltere biletlerini aldık. Hepiniz biliyorsunuz. Sonra ben oturdum ve sekiz kişilik ekibimiz için her detayı düşündüm, araştırdım. Ara uçak biletleri, turlar, gezilecek yerler, oteller her şey ayarlandı, parası ödendi. Sonra ne mi oldu? Vizeyi almamız gerektiği günde alamadık ve bütün tatil planı mahvoldu. Sonraki birkaç gün boyunca her şeyi iptal etmek, yerine tekrar rezervasyon yapmakla (tüm rezervasyonlardan bizi çıkarmam ve beş kişilik yeni rezervasyonlar yapmam gerekti) geçti. Yeminle çok acı verici bir dönemdi. Tüm sinirimi Selçuk'tan çıkardım. Çok fenaydı, çoook.

Fotoğraf gidemediğimiz yerden gelsin.

Eylül: Hadi çocuklar okula!

Eylül ayı elbette Selçuk'un başının etini yiyerek geçti. "Beni acilen bir yere götürmen lazım!" diye diye sonunda adamı canından bezdirdim. Bali diye tutturdum. İngiltere olmamıştı ya onun yerine çok daha istediğim bir yer olsun, sıcak olsun, biraz da uzak olsun istiyordum. O da bakındı durdu, booking.com'da Bali otellerini teftiş etti, seni şuraya mı götüreyim buraya mı götüreyim derken sinirimin geçmesini bekledi ve sonunda Paris biletlerini alarak gönlümü yaptı. Bali dedim, Paris'e gittim.



Ekim: Işıklar Şehrine Yolculuk

Sonra ekim geldi, yine aynı şehre Paris'e gittik. Bazıları Paris'e çok gittiğimizi düşünse de bana hep olmam gerekenden az gidiyormuşum gibi geliyor. Belki de Paris'e gittim diye başka yerlere gidemedim diye söylenmiyorum Selçuk'a. Bu sefer arkadaşlarla, cümbür cemaat. Bol bol şarap içtik, şehrin sokaklarında gezindik. Ekim ayında bloglar şenlendi, ben de şenlendim. Bir meydan okumaya katıldım, 21 gün boyunca her gün yazmaya çalıştım. Gittik, geldik derken her gün yazamasam da elimden geleni yaptım. Senenin en fazla blog yazısı yazdığım ayı oldu. Tamı tamına 19 yazı! Bu arada kayıtlara geçsin ve herkes hemen okusun: Canım Leylak Dalı'nın kitabı çıktı, Mutfağın Hatıra Defteri. Benim için 2017'nin en güzel olaylarından biriydi. Uzun zamandır bir kitap çıkarmasını bekliyordum ve voila! Okuyalım, okutalım lütfen💝



Kasım: Hayal Kapısı

Kasım ayında bol bol hayal kurdum. Genellikle seyahat düşleriydi bunlar. Bir ara çok ama çok dellendim. Alıp başımı tek başıma bir yerlere gitmek istedim. Bu başını alıp gitme olayı bana annemden yadigardır. Annem ne zaman bize kızsa alıp başını gitmekle tehdit ederdi. 😏  Biz de saf saf ağlardık. Benimki sahiden bir gitme hissiydi. İşyerinden, hep aynı döngünün içinde olmaktan, insanların hiç mi hiç değişmemesinden sıkıldım. Aynı yılgın hissiyatları tekrar tekrar yaşamak ve mutsuzlukları başkalarının üzerine yıkmak bence insanın kendisinden ve sorunlarından kaçmasının en kolay yolu. "Güzel şeyler düşün!" dedim kendime. Biraz spor yaptım, bol bol yürüdüm, bol bol su içtim ve sahiden derin nefesler aldım. Canımın çektiği dingin kitapları okudum. Karl Ove'nin çocukluğu kasım ayının takılıp kaldığım kitabıydı. Yazarın babasından nefret ettim. Karl Ove Knausgaard'ın anlattığı hikâyeleri mi yoksa yazış tarzını mı sevdim diye sordum kendime. Cevabın yazışındaki normal akış, dilindeki samimiyet olduğuna karar verdim. Norveçli olmasından dolayı biraz torpil geçmiş de olabilirim. Yine de şunu samimiyetle söylemeliyim ki onu okumak benim için bir ziyafet; hem de zarif bir sofrada sunulan.


Aralık: Kokinaların Dansı

Aralık... Çaldın mı kapımızı yeniden? Çok bomba bir sene geçmemiş değil mi? Seyahatten bahsediyorum. Bari finali iyi olsun dedim. Selçuk Çindeyken (Belki Çin'de olması bile biletleri almam için bir etken olabilir) Basel biletlerini aldım. Hedef Colmar, oradan da Strasbourgdu. Christmas Market'ler yani Noel pazarları. Soğuk olmasına rağmen ışıl ışıl yerler görmek istiyordum. Öyle güzel bir seyahat oldu ki tadı damağımızda kaldı. Yeni yıla sadece birkaç günün kaldığı şu anlarda biraz uzağa, soğuğa, ışıltılarla ve neşeyle dolu coğrafyalara doğru yol aldığımız için çok mutlu oldum. Günlük streslerden sıyrılıp, aslında birbirimizi ne çok sevdiğimizi  fark ettiğimiz güzel zamanlar tatiller. Kuzey'le sohbet edebildiğimiz ve birbirimize sarılabildiğimiz için çok ama çok mutluyum.

Senenin son gününden herkese sevgilerimi yolluyorum. Hoşçakal 2017, Hoşgeldin 2018 💖


14 Kasım 2017 Salı

Büyüklere Masallar: Pere Lachaise Mezarlığı'ndaki en popüler on mezar!

Dünyanın en çok ziyaret edilen mezarlığına hoş geldiniz. Şehrin 20. Bölgesi'deki bu mezarlıktaki ünlü mezarları sadece on maddede listelerken çok zorlandım. Yazmak istediğim öyle çok ünlü konuğu var ki Pere Lachaise'in. 

1- Oscar Wilde: 

Pere Lachaise Mezarlığı'nın tereddütsüz en çok ziyaret edilen mezarı. 1854 yılında Dublin'de doğan yazar 1900 yılında Paris'te, Saint Germain-des-Pres bölgesindeki Hotel d'Alsace'ın 16 numaralı odasında ölür. Otel odası da yazarın ölüm döşeğindeki bedeni de sefil durumdadır. Kıvrak zekasıyla tanınan Wilde gitmeden önce son repliğini söylemiş ve edebiyat severlerin yüzünde şu sözleriyle hafif bir tebessüm bırakmıştır:
''Duvar kağıdım ve ben ölümüne düello yapıyoruz. Birimizden biri gitmek zorunda.''

Wilde gitmiş, duvar kağıdının otel odasından sökülmesi yıllar almıştır. Yazarın ödemediği otel borcu yüzünden otel müdürünün kendisine yazdığı, borcunu ödemesi ile ilgili mektuplar bugün otele giden ve 16 numarada konaklayan konukların odanın duvarlarında göreceği edebi kanıtlardan bazılarıdır. Otelin ismi uzun zaman önce değişmiş ve L'Hotel adını almıştır.

Fotoğraf: Buradan.
Gelelim Pere Lachaise'in en meşhur mezarına...
Oscar Wilde ölünce önce Cimetiere de Bagneur mezarlığına gömülmüş, daha sonra bedeni Pere Lachaise Mezarlığı'na taşınmıştır. Üzerinde erkek meleklerin olduğu bir mezar taşının altına gömülmüştür. Mezar taşı her gün gelen yüzlerce seveninin bıraktığı dudak izleri yüzünden öylesine kirlenmiştir ki, İrlanda Hükümeti yazarın mezar taşını önce temizlemiş, sonra da şeffaf bir çerçeve ile koruma altına almıştır. Yazarın bu manzarayı görme şansı olsaydı göğüslerinin kabaracağından adım gibi eminim.



*** (Oscar Wilde'ın kaldığı otelde kalmak isteyenler L'Hotel adını taşıyan otelde rezervasyon yaptırmalı. Bugün Hotel d'Alsace ismini taşıyan otel yazarın son nefesini verdiği otel değil, haberiniz ola!

2- Moliere:

Hem oyun yazarı hem de oyuncu olan Moliere'i zannediyorum tanımayan yoktur. Moliere diyince benim aklıma ilk olarak yazarın Cimri adlı oyunu gelir. Herhalde okul kitaplarımızda adı sıkça bu oyunla anıldığından olsa gerek. Eh, böyle bir insanın ölümünün de elbette değişik bir hikayesi olmalıydı değil mi?


Moliere,  Hastalık Budalası (The Imaginary Invalid) isimli oyununu yazar. Oyunda dikkat çekmek için hasta numarası yapan bir adamın yaptıkları anlatılmaktadır. Moliere'de oyunu yazdığı ve sahneye konduğu zamanlarda tüberkülozdur. Yine de oyunda rol almaktan alı koyamaz kendini. Oyun esnasında rol icabı öksürmeye başlar. Seyirciler gülmeye başlar. Moliere öksürüğünü arttırdıkça seyirciler daha da fazla gülmektedir. İşin kötü yanı, Moliere rol icabı başladığı öksürüğünü durduramamaktadır. Zorla oyunu bitirir ama ciğerlerinde kanama başlar. Evine ulaştıktan yarım saat sonra da bu kanama yüzünden ölür. 

3-La Fontaine:

Başkaları için en popüler mezar mıdır bilemem ama La Fontaine benim listemin üçüncü sırasını hakkıyla alan Pere Lachaise Mezarlığı'nın konuklarından biridir. Kendisi, aynı zamanda Moliere'in ebedi komşusudur. (Bir önceki fotoğrafta Moliere ve La Fontaine'in mezarlarını yan yana görebilirsiniz.)

4-Chopin:


Yaşarken kazandığı ününü öldükten sonra da devam ettiren ünlülerden biri: Chopin. Babası Fransız, annesi Polonyalı olan Chopin, Varşova'da doğmuş ama hayatının büyük kısmını Paris'te geçirmiş. Bestecinin en büyük aşkı 1837-1847 yılları arasında George Sand ile yaşadığı aşk. Kıyafetleri, toplum içindeki davranışları, sansasyonel ilişkileri ile bohem bir hayat yaşayan Sand, herşeye rağmen Chopin'in ilham kaynağı. Ayrılıklarının üstünden iki yıl geçmeden Chopin tüberkülozdan ölmüştür. Öldüğünde beş parasızdı ve cenaze masrafları arkadaşları tarafından karşılandı. Parası olmada da itibarı vardı. Cenazesi Victor Hugo gibi yazarların da katıldığı üç bin kişilik bir kalabalıkla kaldırıldı. Bedeni Pere Lachaise Mezarlığı'nda olsa da, vücudundan çıkarılan kalbi Varşova'da bir kilisede gömülüdür.

5- Jim Morrison:

Jim Morrison'un mezarını başında bekleyen bir kalabalık olmadan yakalamak mümkün değil.
Doors grubunun solisti çok genç yaşta Paris'te ölen ünlülerden. Müzik dünyasında kısa bir zaman eserler vermiş olmasına rağmen dehası tartışma kabul etmiyor. Mezarı bugün hala ellerinde haritalarla dünyanın bir ucundan kalkıp gelmiş insanların ilk uğrak yerlerinden biri. Mezarlığın geneline bakıldığı zaman ünlü şarkıcının mezarı diğer mezarların arasına sıkışmış gibi duruyor. Basit bir mezar taşı başucunda duruyor.  Ziyaretçilerin birçoğu ellerinde içkileriyle gelip mezarın başında Jim Morrison şerefine kafe çekiyorlar. Bu sebepten mezar koruma çemberi içine alınmış.

6-Abelard and Heloise:


Ortaçağ'da yaşanan bilinen en büyük aşklardan.  Abelard zamanının en büyük filozoflarından, Heloise ise zengin ve asil kadınlardan biri. Abelard, Heloise'in öğrencisi oluyor ve aralarında büyük bir aşk başlıyor. Bu aşkın sonucunda bir çocukları oluyor ve gizlice evleniyorlar. Ne yazık ki Heloise'in hain amcası bu aşktan haberdar oluyor ve Heloise'i bir manastıra kapattırıyor. Abelard'da amcanın hışmından kendini koruyamıyor ve hadım ediliyor.  Hayatlarının geri kalanı boyunca bu iki aşık her engele rağmen birbirlerine mektup yollamaktan hiç vazgeçmiyorlar. 1817 yılında iki aşığın kemikleri aynı mezar taşının altına gömülüyor. 
Günümüzde ne mi oluyor? Aşıklar bu mezara gelip, aşk mektuplarını Abelard ve Heloise'e bırakıyorlar.

7- Colette:


Benim korkusuz kadınlarımdan biri. Ah, Colette'i sadece kendime mal etmemeliyim, değil mi? Yine de bu muhteşem kadının sıra dışı annesini de anmadan geçmemek lazım. Kızına kadın olmanın bilincini anlatan ilk kişi o çünkü. Kocası öldükten sonra da yas kıyafetlerine bürünmeyi reddediyor. Colette, evlendikten sonra Paris'a taşınıyor. Ünlü bir yazar olan ve Willy takma adıyla yazan kocası Colette'in okul günleri ile ilgili anlattığı hikayelerden çok etkileniyor ve bunları yazmasını söylüyor. Böyle birkaç hikayeyi kaleme alıyor Colette, kocası da düzeltmeleri yapıp kendi takma adıyla editörlere yolluyor. Bilin bakalım ne oluyor? Yazdıkları çok beğeniliyor ama Colette yazmaktan keyif almıyor. Kocası da Colette'i yeni bir öyküyü yazıp bitirene kadar bir odaya kilitliyor. On üç yıllık bu zoraki yazarlık döneminden sonra Colette kocasından boşanıyor ve kendi adını kullanarak yazmaya başlıyor. Her şeye rağmen, Colette'in böyle güzel yazmayı eşinden öğrendiği söyleniyor. Az buz bir çıraklık dönemi değil tabii kocasının evindeki zoraki yazarlık günleri.
Bu arada Colette, Fransa'da devlet töreniyle defnedilen ilk kadın.

8- Victor Noir:


Fransızların ne çok çapkınlık ve aşk hikayesi var, değil mi? Aşka saygı duyuyorlar, çapkınlıkla da dalga geçmeyi biliyorlar. Gün geçmiyor ki gündemin orta yerine oturacak bir aşk ya da çapkınlık hikayesi vuku bulmasın. Victor Noir'da Napolyon zamanında gazetecilik yapan yakışıklı Fransız gençlerinden biri ve Napolyon'un akrabalarından birinin karısıyla ilişki yaşıyor. Ansızın eve gelen koca Noir'ı ve karısını yakalıyor. Cebinden silahını çıkarıyor ve çapkın gazeteciyi yatakta olduğu yere mıhlıyor. Pere Lachaise'in en çok ziyaretçisi olan mezarlarından biri de bu gazetecinin mezarı çünkü mezarının üstündeki yatay pozisyondaki heykeli, Noir'in öldüğü anı tasvir ediyor. Ereksiyon halindeki Noir'in pantolonunun düğmesi hafifçe aralık ve göğsünde bir kurşun izi var. Bir rivayete göre bu mezara gelip çiçek bırakan ve pirinç heykelin dokunulmaktan parlayan yerlerini elleyen kadınların kısmeti açılıyormuş. Denemesi serbest. 

9-Honore de Balzac:

Foto: Buradan
Victor Hugo, ölmekte olan Balzac'ın elini ellerinin arasına alır. Balzac, göğsünden taşan hırıltılarla yatağında yatmaktadır. Tüm vücudu ter içindedir. Arkadaşının yanında olduğunu fark etmez bile. Derin bir iç çeken Hugo şöyle der: ''Avrupa büyük bir dehayı kaybediyor.''
Pere Lachaise'in edebi mezarlarından biri de Balzac'ın mezarı. Paris'i çok sevme sebeplerimden biri bu işte! Bahsettiğim mezarlık gezmek değil elbette; sokaklarında, parklarında, duvarlara çakılmış tarih belirten levhalarında, kafelerinde hep kitaplarından tanıdığımız yazarlara, hala şarkılarını dinlediğimiz şarkıcılara ve köklü bir geçmişe tanıklık etmek. Tarihin sayfalarında kalmış insanlara duyulan saygı ve vefa hissi. Bu duygu bana çok iyi geliyor. Balzac'ın edebi uykusundaki bu mezarlık da bana aynı hissi yaşatıyor.



10-Felix Faure: 

Foto: Buradan

1895-1899 yılların arasında Fransa'nın cumhurbaşkanlığı yapmış olan devlet adamı. Kısa cumhurbaşkanlığı sırasında ülkeyi daha iyi yönetmek yerine, her şeyi birbirine karıştırmış. Görevi sırasında İngiltere ile Fransa arasında diplomatik krizler ortaya çıkmış; bu esnada işleri yoluna koyduğu, ilişkilerin yumuşatıldığı tek ülke de Rusya olmuş. Yaptıkları sadece bunlarla da sınırlı kalmamış. Dreyfuss Olayı'nın yankıları sürmeye devam etmiş. Fransız ordusunda görevli Alfred Dreyfuss adında bir yüzbaşı suçu ispatlanmadığı halde casuslukla suçlanmış ve Fransa'da yargılandığı davada suçlu bulunmuş ve idama mahkum edilmiş. 
Bu olayların bana en ilginç gelen kısmı uzun yıllar önce olmuş olayların bile Fransa'da simge haline gelip, hâlâ ders çıkarılıyor olması. Bizim ülkemizde neler oluyor ama tıpkı bir akşam önce yediğimiz yemek gibi sabah oldu mu herşeyi unutuyor ve tekrar hayatımıza devam ediyoruz. 

Peki, şimdi en bomba olayı söylüyorum. Sevgili cumhurbaşkanı söylentilere göre 1899 yılında ofisinde sevgilisi ile aşk peşinde koştururken heyecana daha fazla dayanamıyor ve Pere Lachaise'deki yerini alıyor. Pere Lachaise Mezarlığı'nın en popüler mezarları arasına kimilerine göre alınmasa da, diğer tarafa mutlu gidenler listesine ilk sıradan girebilir kendisi. :)