paul auster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paul auster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2018 Pazartesi

Mart ayımı güzelleştiren kitap: 4321

Haber şu: Paul Auster'ın kalın kitabı 4321'i bitirdim.

⬤ Paul Auster'ın kitabıyla ilgili hislerimi buraya yazıyorum çünkü elimdeki kitabı çok severek okudum ve bitirdiğimde de bu kitabı okuduğum için çok mutlu hissettim. İyi bir kitap okumanın gerçek okur üzerinde böyle bir etkisi var. Kitapların bana sunduğu bu huzur duygusunu unutmayı hiç istemiyorum. İlerki yıllarda 2018'nin bana çok uzunmuş gibi gelen Mart ayını blogum sayesinde şöyle anımsamayı diliyorum: Paul Auster ve 4321 kitabı ile geçen, bir türlü iyileşmeyen bir soğuk algınlığı ve alerjinin bana eşlik ettiği; buna rağmen okuduğum her satırın şifa olduğu kış.

Paul Auster- 4321

Kitabı okumak için uygun zamanı beklemişim meğerse. Tüm okuma deneyimim bahar esintisi gibiydi. Okumayı bıraktığım her günün ertesinde sanki okuduklarıma, Ferguson'un değişik yaşamlarına yeni başlangıçlar yaptım. İyi ya da kötü, değişik tüm başlangıçlar çok iyi geldi bana. Hayatın önümüze çıkardığı nice yol var ve hepsi farklı bir yere ulaşıyor. Temelde Ferguson'un okumaya olan yatkınlığı, kitaplarla ve yazıyla olan dostluğu her hikâyede merkez olmuş; bu alışkanlığın ardında yeni kapılar sunulmuş önüne. Tıpkı yazarın da dediği gibi Ferguson'ların yaşamında Paul Auster'dan izler var. O izler de hikâyenin tümünü gerçek kılıyor. Paul Auster gibi Yahudi bir genç Ferguson; onun gibi New Jersey Newark'ta doğuyor. Bu yüzden olsa gerek uzun eserin içinde akla yatkın olmayan hiçbir şey yok. Bunca değişik yaşam kurgusunun hiç aksamadan ilerliyor oluşu bende kesinlikle hayranlık uyandırdı. Rastlantılarla şekillenen hayatlara inanıyor Paul Auster; ben de öyle! Ne zaman Paul Auster'dan bahsetsem, hayatta bir yerlerde bizi bekleyen bir şeyler olduğu ve o şeylerin de nedense hep güzel şeyler olduğunu düşünüyorum. Ne zaman hayatla aramdaki bağ zayıflasa, umuda olan inancım pamuk ipliğine bağlı gibi kopmakla kopmamak arasında sallanıp dursa raftan bir Paul Auster çekiyorum. Yazarın her sözcüğünün umut sözcüğü olduğunu iddia etmiyorum ama o kelimelerin içinde umut taşıyan bir şey var ve bu bana her seferinde ulaşıyor.

Şimdiden sonra söyleyeceklerim spoiler olur mu bilmiyorum. Aslına bakılacak olursa zannetmiyorum. Yine de uyarayım okuyacakları. Belki hiçbir şey duymadıkları bir kitabın sayfaları içinde gezinmek daha iyi geliyordur kimi okurlara. 😀 Kaldı ki tam da bu satırları yazdığım anlarda internette, Paul Auster'la yapılmış söyleşilerin arasında gezinirken New York merkezli bir okuma kulübünün yazarla yaptığı bir internet sohbetine denk geldim. Bir okur, Paul Auster'a kitabını raflarda görür görmez büyük bir hevesle aldığını ve hemen kitabı okumaya başladığını; bir müddet ilerledikten sonra bir kişinin dört değişik yaşam olasılığını okumakta olduğunu anladığını söylüyor ve Paul Auster'a soruyordu: Kitabın arka kapağında bu durumu belirtmek yerine (-ki okucuyu bu yazıyı okumadan başlamış kitabı okumaya-), bu durumu tespit etmeyi okuyucuya bırakmak daha güzel olmaz mıydı?
Auster'da bu durumu editörü ve yayıncısıyla uzun uzun görüştüğünü ve okuyucunun önünde uzanan konunun haberinin önden verilmesinin zorlu bir okuma serüvenini kolaylaştırmak olduğunu dile getiriyordu. Amerika'da yayınlanan kitapların arka kapaklarında bu konuyla ilgili kısa bir bilgi varmış. Bendeki kitaba baktığımda (Can Yayınları elbette) kitabın arka kapağında böyle bir bilginin olmadığını gördüm. Buradan belki de Türk okurların daha zorlu okuma deneyimlerine hazır olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Çevirinin de muhteşem ötesi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.


YAŞADIĞIN ŞEHRİN YAZARI OLMAK...

İki sene önce on beş gün kaldığımız New York burnumda tütüyor. Amerika'nın birçok insana çok sevimli gelmediğini biliyorum. Politik bir dolu sebebi bir kenara bırakacak olursak özellikle New York hayatımda gördüğüm en güzel şehirlerden biri. Paris, kalbimin en kıymetli köşesi köşesi; amma ve lakin New York'ta gönlümü çelen, enerjisi ile beni büyüleyen ve aklımı karıştıran diğer şehir. Bu şehri benim açımdan kıymetli kılan çok etken var. Bir kere Fransa'nın aksine dilini konuşabilmem, Amerikalıların Fransızlarla karşılaştıramayacak kadar sıcak kanlı olması, ülkenin göçmen nüfusunun yoğun olması orada yaşamayı kolay kılan nedenlerden birkaçı. Diğer taraftan şehrin enerjisi insanı oraya çekiyor. Kalabalığı, hızla akan yaşamı İstanbul'a benziyor. İstanbul'u çok eskiden sevmeme sebep olan bir sürü şey orada var gibi; üstüne üstlük İstanbul'da sevip de kaybettiğim bir dolu şey de hâlâ orada. 😀 Şehir yaşamını seviyorum. Şehir kavramını yaşatan şehirlerden biri de benim için New York. Bunun yanında devasa bir park var şehrin orta yerinde. İnsanı zarafetiyle büyüleyen Bryant Park da ayrıca çok ama çok sevilesi. Müzeleri, kütüphaneleri, kitapçıları... Evet, Benim için New York kıymetli. Biraz daha yakınızda olsa bu şehri kesinlikle kapı komşusu yapar, kitapçılarında kahvemi içer, cheecake yer, kilo alırdım. İki yaz önceki New York, belki Paul Auster'ı görürüm diye dolaştığım Brooklyn, yine yazarın Sunset Park kitabından dolayı gezindiğim Green Wood Mezarlığı ara ara aklıma geliyor ve ben yine bir uçağa atlayıp kendimi bu güzel şehirde bulmak istiyorum. Ne yazık ki New York harita üzerinde çok uzak bir köşede ve dolar paramız karşısında her gün değer kazanmaya devam ediyor.

Yine nereden nereye geldim?
Lonely Planet seyahat kitabından bir şehri tanımaktansa bir yazarın dilinden yaşadığı şehri tanımak daha güzel geliyor bana. Dikkatle bakmazsam göremeyeceğim bir sürü ayrıntı bir yazarın eserinin içinde saklıymış hissiyle okuyorum kitapları hep. Bilmediğim bir zamanda, tanımadığım bir kelime erbabının şehrine gideceğimi düşlüyorum. Ve elbette bir yerlere ufak notlar alıyorum.
Bu kitapta ne bulduğuma gelince... Amerika'nın geçmişini, New York sokaklarını, Vietnam Savaşı'nın detaylarını, savaşa karşı insanların (özellikle üniversite öğrencileri) ayaklanmalarını, Columbia Üniversitesini, Princeton Üniversitesini, bir zamanların Amerikasının kokuşmuş yönlerini, şehrin kafelerini, sinemalarını... En çok Archie'nin okuduğu kitapları, üniversitede okuduğu dersleri, Paris'te geçen zamanları sevdim. Arkadaşlıkları, yazın gittiği kamplar, iç dünyasındaki karmaşa hepsi ayrı ayrı çok keyifliydi.

Bu sebeple Paul Auster yine kalbimi çaldı. Bana unutmayacağım bir mart ayı yaşattı.
Ben okudum, bitti. Siz de okuyun, bitirin bence. Eminim bu kitabı çok seveceksiniz.

9 Mart 2018 Cuma

"Neyse halim çıksın falim!" kıvamında bir hafta

Dün uykuyla uyanıklık arasındaki incecik çizgide aklıma bir cümle gelmişti ve o cümlenin ucundan yakalarsam yazının peşinden başka başka dünyalara girebilirmişim gibi hissetmiştim. "Yarın!" dedim kendi kendime, "Yarın yazmalıyım bunu." Sonra uykumun arasında sır oldu o cümle. Sabah uyanınca kıymetli bir şeyi kaybetmişim gibi üzüldüm. Peşinden bir bardak çayla, bir dilim ekmek yedim. Cuma sabahlarının cumartesinin bir gece ötede olduğunu haber veren güzel bir yanı var. Biliyorsunuz. Her çalışan, her öğrenci sever cuma günlerini. Ben de onlardan biriyim. Bir de cuma şükürcüleri var. Hâlâ okumayanlarınız varsa lütfen Çilek Suyu'nu ve Pelin Pembesi'ni okuyun. Hafta sonuna girmeden insanın moralini düzeltiyor ikisi de. Umudun hep hayatımızın bir köşesinde bizi beklediğini tekrar tekrar hatırlatıyorlar bize. 




Benim haftama gelince. İnişli, çıkışlı, çalışmalı, koşturmalı bir haftaydı. Hayat da böyle bir şey zaten. Hem dümdüz uzanmıyor insanın önünde. Kafayı çok takarsan da daha da karmaşık bir hal alıyor. Çarşamba öğleden sonra blogdan tanıştığım çok güzel bir kadınla buluştum mesela. Başımın üstündeki kara bulutları biraz ötelememe yardım etti bu tanışma, sohbetimiz. Çok yakın arkadaşmışız, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi bir histi. Saatler aktı. Sonra hayat bir yerden başını uzattı ve evlerimize dağıldık. Çok güzeldi. Ben de bu hafta Işın'la tanıştığıma müteşekkirim mesela.❤️

Haftanın kitabı ve haftanın dizisi


Başka ne yapıyorsun diye soracak olanlar varsa hayatla birlikte sadece aktığımı söyleyebilirim. Paul Auster'ı okumaya devam ediyorum. Akşamları eve gittikten sonra fırsatım olursa ya çayımın yanında eşlik ediyor kendisi bana, ya da yatmadan hemen önce yatakta. Onun dışında Kuzey'le La Casa de Papel'i izlemeye başladık. Ona kalsa hepsini bir günde izleyip bitireceğiz ama yapılması gereken ödevler, okunması gereken kitaplar, edilmesi gereken sohbetler, yazılması gereken mini öyküler var. Hepsi de ayrı keyif. Geçen gün fark ettim ki nerdeyse iki aydır bahçeye adımımı bile atmamışım. Oysa ki soğuk da olsa engel olmamalıydı bana toprağın üstünde gezinmek. Bu süreçte hep içerden izledim bahçeyi. Yağmura pencerenin sıcak tarafından bakmak, elime çayımı alıp anın keyfini sürmek kışın en güzel yanı bence. İlkbaharın kapıda olması da ayrı bir sevinç öte yandan. Ilık mevsimlerin insanıyım ben. O yüzden etrafın yeşilleneceği, çiçeklerin tomurcuklanacağı zamanı iple çekiyorum. Hem de hiçbir yaz tatili planı yapmamama rağmen. (Yazar burada kendini belli eder.)

Elif Batuman'ın The Idiot kitabını, Yapı Kredi Yayınları Türkçe'ye çevirecekmiş. Bu iyi haber. Ne zaman çevrilir bilmiyorum. Öte yandan Paul Auster'ın tuğla kitabını okuma gayretimden ve başarımdan sonra bir çılgınlık daha yapmaya karar verdim. Anna Karenina ile tanışacağım. Bakalım sevecek miyiz birbirimizi? Sakinken daha cesur oluyorum. Kendimi sınırlandırmayınca da daha özgür. Böyle böyle 2018'in sonunda on tane kalın kitap okumuş olurum. 😀

Hafta sonunu biliyorsunuz zaten. Geçen haftanın planı yapılmış ve dilekler evrene savrulmuştu. Her şey umduğumuz gibi giderse yarın kızlar ve sevdikleri şeyler günü. Cumartesi gününü kendime tatilin de tatili ilan ettiğimi evdekilere beyan ettim. Gerisini onlar düşünsünler, değil mi? 
Buraya da durum raporumu koyduğuma göre herkese iyi bir hafta sonu dileyip işe geri dönebilirim.

4 Mart 2018 Pazar

Planlar, projeler, kafa karışıklıkları...

Bu haftanın en güzel olayı tiyatroya gitmekti. Ev ahalisi olarak, "Kuzey'i internetten uzak tutmak" başlığı altında dönen bir takım olaylar başlattık. Daha çok doğaya çıkmak, yürüyüşlere gitmek, sinemada oynayan güzel filmleri kaçırmamak, bir de ara ara tiyatroya uğrayalım minvalinde ortaya karışık kurtarma operasyonu yani. Neyse ki kendisi de internetle ve  play stationla çok fazla zaman harcadığını biliyor da yapmaya çalıştığımız geçiş çok fazla kavga gürültüyle olmuyor. (Bu hiç kavga etmediğimiz anlamına gelmesin tabii ki) İlk yetişkin tiyatro gecemizi de çok güzel atlattık. Arabayı Kadıköy'de Süreya Otoparkına bıraktıktan sonra Saray'a gittik. Kuzey'in her daim aç karnını bir porsiyon dönerle doyurduk. Ben de uzun zamandır diyette olduğum için yemediğim kazandibime kavuştum. İki bardak da çay içtikten sonra birlikte Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde oynayan Ayrılık isimli oyuna girdik. Oyun tek perde olduğundan Kuzey biraz yerinde kıpırdandı ama yine de oyundan çok keyif alarak ve gülerek çıktık. Hatta çıkışta, "Ara ara başka oyunlara da gelebiliriz. Çok keyif aldım." dedi. Bu söylemden gaz alarak ikinci eylemimi elbette operaya bilet alarak gerçekleştirmeye kalkmayacağım.


Şimdi Kuzey uyurken, -malum Selçuk Moskova diyarlarında geziniyor-, ben de pazar sabahı sessizliğinin keyfini çıkarıyorum. Kendime bir bardak sallama çay yaptım; bir de tost. Yeter de artar bile. Dışarıdan rüzgârın sesi geliyor. Ara ara da yağmur çiseliyor. Ben de evde olmanın huzurunu yaşıyorum. Ne zaman böyle evci oldum ben? Gezmeyi çok seviyorum ama evimi de, evimin dinginliğini de çok seviyorum. Sessizliğin keyfini çıkardıktan sonra dağılan ortalığı hızlıca toplayıp çayı demleyeceğim. Sonra da Kuzey'i kaldırırım. Zamanın uyurken geçmesine çok sinirleniyor. Paul Auster'in tuğla kalınlığındaki kitabı elimde. Evin içinde beraber dolaşıyoruz. Ben klasikleşmiş durumumdur zaten okuduğum kitapla birlikte gezmek. Evin içinde nereye gitsem kitabı da yanımda taşıyoruz. Ben mutfağa, kitap da mutfağa; yatak odasına, kitap da yatak odasına. Öyle mutluyum ki bu kitabı okurken. Nefis bir kitap yazmış. İçimden durmadan, "İşte gerçek bir yazar!" diyorum. Bir dağın zirvesine çıkmışım da herkese oradan bakıyormuşum, imkansız bir şeyi başarmışım ve çok ama çok mutluyum ki tuhaf bir his. Bir insanın yaşamı bu kadar çok şekliyle ve hepsi su gibi akarken yazıya dökülebilir mi? Hayatımızı değiştiren, yerinden oynatan, fark etmediğimiz onca rastlantı... Paul Auster'a, söylediklerine, fikirlerine hep inanmış biri olarak bu kitap bence rastlantılara inanmanın nirvasını oluşturmuş. Kitabın yarısındayım daha ama biliyorum ki ben bu kitabı ara ara hep elime alırım. Tıpkı Kırmızı Defter gibi. Kitabın kalınlığından ürküp de okumayı erteleyeneler, bence hemen okuyun. Müthiş bir okuma keyfi garanti.



Haftaya cumartesi kendim için bir şey yapmaya karar verdim. Malum son iki hafta sonu Selçuk evde olmadığından evde sorumluluk bendeydi. Cumartesi bayrağı ona teslim ediyorum. Böylece baba-oğul tüm günü evde yatarak, futboldan bahsederek ve maç seyredip cips yiyerek geçirebilirler. Ben dağılan kafamı toplamak için kendime bir hediye vereceğim. Cumartesi günü Yazı Evi'ndeki bir atölyeye katılacağım: Zihin Haritaları Atölyesi. Size daha önce de söylemiştim. Kafam öyle karışık ki bir türlü toparlanamıyorum. Telaşımı dindiremiyorum. Zihin Haritaları Atölyesi benim gibi şaşkın zihinler için bir derleme toplama yöntemi. Nasıl dolaplarımın düzenli olmasını seviyorsam, zihnimi de öyle seviyorum. O yüzden cumartesi Kadıköydeyim. (Mesela size tam da bu konuyu anlattığım yerde, Paul Auster'ın nasıl olup da onca yaşamı, onca değişik varyasyonu yazıya döktüğünü merak ediyorum. Çok kafa karıştırıcı bir şey değil mi bu yaptığı? Ve çok da takdire şayan bir şey?) Sonra canım yaz arkadaşlarımla, -çünkü onlar beni bu atölyede de yalnız bırkamıyor-, yemek yiyeceğiz. Biraz dedikodu, biraz yazı, biraz dertlenmeler. Ardından bir etkinlik daha: Pelin Buzluk dinletisi. Nasıl tatlı bir hayat, nasıl tatlı bir cumartesiden bahsediyorum değil mi? Şimdiden cumartesi gününü iple çekiyorum. 

25 Şubat 2018 Pazar

Paul Auster'la bir pazar...

Bu pazarı Kuzey'le karşılıklı koltuklarda yayılarak geçirdik. Selçuk yok. Onu karlı bir memlekete yolladık. soğuktan donuyorum dedi telefonda. Ben çayı yeni demlemiştim onunla konuşurken. Olsa o da bir bardak tavşan kanı çay içerdi. Sıcak pazarları seviyorum. Dışarıda yağmur çiseliyor olsa da evin içinde huzurlu bir hava var. İçimden bahçeye çıkıp temiz havayla şöyle bir nefeslenmek bile gelmedi. Pencerenin ardından seyrettim hep bu pazar gününü. Pazartesi gününe çektiğimiz yazı atölyesi için yazmam gereken bir yazı vardı. Ağır, aksak onu yazdım. İstenilen ödevin dışında kalemimden ne dökülüyorsa öyle bir ödev oldu. Olsun. Yazmak böyle bir şey. Yine evde hiçbir şeyi toplayamadım. Geçen hafta içinde bir sabah çalışma odasını toplamış olmamı başarı sayıyorum bu yüzden. Aslına bakılacak olursa etrafa yığdığım kitapları toparlasam ev toplanır belki de. Bir yerden başlamam lazım ama o zamanı bekliyorum şimdilik. 


Bugün Kuzey en güzel ödevlerin İngilizce dersinde verildiğini söyledi. Özgün ödevler geliyor sahiden de İngilizce dersinden eve. Bir de genellikle çoktan seçmeli ödevler oluyor bundan. Sıkıcı dilbilgisi konularını saymazsak dünya gündemindeki konular, sevdiğin bir kitap karakterinin dilinden yazılma bir günlük, başka dünyalara ait iki kahramanın karşı karşıya gelmesi, diyalog yazmak, özgün bir hikâye kaleme almak gibi seçenekler var. Her seferinde Kuzey'in kafasına yatan bir şey çıkıyor bu konuların arasından. Verilen ödevi yazmak/tamamlamak için saatler harcasa da bilgisayarın karşısında oturduğu saatlerin sonunda söylenmiyor. Yazması beni de çok mutlu ediyor. Hoşuna gidecek şeyler yapıyorum ben de. Bir mum yakıyorum, sıcak bir kahve yapıyorum, seveceği bir müzik yayıyorum evin içine. Neticede ikimize de iyi geliyor. (ikimiz de yazıyoruz işte an itibariyle) 

Bu hafta sonu hep kendimi iyi etmeye çalıştım; hem ruhen hem bedenen. Boğazımdaki ağrı geçmeyince daha fazla inat etmeyip antibiyotiğe başladım. Ruhumdaki kırıklıkları da kitapların arasına sığınarak yenmeye uğraştım. Bazen ruh kırıklıklarını tedavi etmek ejderhalarla savaşmaktan daha zor geliyor insana. Dün Jean-Louis Fournier'nin Kuzeyli Annem kitabı vardı elimde. Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. İçime dokundu çok. Hem de derin bir yerden. Böyle kısa kısa ama böyle açık anlatılsın her şey. Maksat kelamını dile getirmekse, yazar çok büyük bir şey başarmış. Diğer kitaplarını da okuyacağımdan adım gibi eminim. Sonra yazmakla ilgili bir kitap aldım elime. Elbette bol bol çay/kahve içerek. (Sonra neden geceleri uyuyamıyorum diye sorup duruyorum kendime) Altın Kitaplardan çıkma incecik ama çok beğendiğim bir kitap: Genç Yazarlar için Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu. Celil Oker yazmış. Yazmaya gönül vermiş insanlarla tavsiye ederim. İçinde yazan her bir kelam çok iyi geldi bana. Yüreklendirdi. Hafta sonu moral motivasyonu gibiydi bu kitap. İçinde birçok cümlenin altını çizdim. Simli, renkli kalemlerle işaretler koydum. Işıl ışıl oldu kitap. Sonra belki çok yüreklendiğimden olsa gerek, Paul Auster'ın okunmayı bekleyen kitabına gitti elim. Okurum, okuyamam gidiş gelişlerimin arasında, "Yaparsın yahu!" dedim kendime ve kitabı okumaya başladım. Hani hâlâ gözüm korkmuyor dersem yalan söylemiş olurum ama içimdeki telaşı sindirmeye ve her şeyden geri kalıyorum duygusunu yenmeye iyi gelebilir bu kalınlıkta bir kitap. Telaşa gerek yok, saatler ben ne yaparsam yapayım yollarına devam ediyorlar. İyisi mi kelimelerine güvendiğim birine emanet etmem kendimi. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, geçen haftaki Paris seyahatimizde şehrin dört bir yanını süsleyen bilboardların hemen hepsinde Paul Auster'ın bu kitabı vardı. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Paul ve ben aynı zamanda aynı şehirdeymişiz gibi hissettim. 😍


-->

9 Eylül 2014 Salı

Yaz boyunca neler okudum diye merak eden var mı?


Yaz güzel geçti. Uzun zamandır burada anlatıp durduğum Edinburgh gezisi anlattığım kadar uzun sürmedi. Bu güzel şehrin ardından Liverpool'a gittik. Beatles'ın şehrini çok sevdim. Sonra Manchester'da bir gün geçirdik. Sonraki gün Londra yolunda oğlanın gözünü boyamak için Oxford ve son olarak Londra! Bu saydıklarımın hepsi 7-8 gün süresinde oldu.

Sonra evde tatilimize devam ettik. Ne yazık ki Selçuk'la seyahat günlerimiz iş dolayısıyla çakıştı ve bana da evde dinlenme zamanı doğmuş oldu. Bu açığı bundan sonraki sonbahar- kış döneminde kapatacağıma söz veriyorum.

Peki bu arada evde neler okudum? Benim açımdan verimli bir dönemdi. Aklımda kalan birkaç kitabı sizinle paylaşayım.


Evden her çıktığında kitapçı uğrayan bir insan tipi var karşınızda. Her kitapseverin paylaştığı sıkıntıları ben de paylaşıyorum. Her seferinde evde okunacak bunca kitap varken, başka kitap almayacağım diyorum ama sözümü tutamıyorum. 
Evde yaşadığım diğer arkadaşlar da aynı. Selçuk da Kuzey de benim gibi kitap almaktan geri durmuyorlar. 

Yukarıdaki fotoğraflar da böyle seferlerden birine ait. Marguerite Yourcenar ve Doğu Öyküleri benim kendime aldığım kitaplardan biri. Salonun ortasındaki sehpada duruyor. Ara ara elime alarak öykü öykü okumayı planlıyorum. Böyle yapınca öyküler daha çok aklımda kalıyor gibi hissediyorum. İlk öyküsünü okudum ve çok beğendim. Feridun Andaç'ın da önerdiği bu kitabı sonbahar günlerinde okuyup bitireceğim. 
Virginia Woolf'un ''Bir Yazarın Günlüğü'' ismiyle çıkan günlükleri de merak ettiğim kitaplar arasında. Şöyle bir göz gezdirdim. Bir günlük gibi okumam gerektiğine karar verdim. Bu kitabı da elimi attığımda dokunabileceğim bir uzaklığa yerleştirdim. 


Ikea'lı fakirin öyküsünü okudum. Eğlenceli bir hikâye olmakla birlikte, pek de güzel bulmadım kitabı. Sabun köpüğü gibiydi. Yaz esintisi gibi geldi ve geçti.


Bu kitabı da mı beğenmedin diye sorabilirsin bana?
Ne yazık ki evet!
Tadından yenmeyen Jane Austen kitaplarının yanında ''Aşk ve Arkadaşlık'' bana çok kuru geldi.  Ne aşk ne de arkadaşlık kısmı kitabı kurtaramadı. Bitirene kadar içim bayıldı desem yalan söylememiş olurum.

Hızımızı Tadacaksınız- Dave Eggers

Aradığımı bulamadığım bir kitap daha. Yaz boyunca çok huysuzmuşum sanırım. Tuhaf bir konusu olan ve bir türlü bir yere varamayan bir kitaptı. Okudukça sayfalar ilerlemiş gibi gözükse de konu bir türlü ilerlemedi. Ortalarında bir yerlerde daha fazla dayanamayarak bir kenara bıraktım. Vicdan azabı çekerek kitapla göz göze geliyorum. Derin bir nefes alırsam kaldığım yerden devam edip, rafa kaldıracağım.


Bir dolu başarısız denemenin üzerine macera arayışlarımı bir kenara bıraktım ve kitaplığımdan okunmamış bir Paul Auster kitabı çektim. Doğru limandaydım. Rastlantıların hayatımızdaki önemini anlatıyordu Paul Auster her zamanki nefis yazım diliyle. Kitabı okurken içim mutlulukla doldu. Kesinlikle iddia ediyorum ki Kırmızı Kitap, insanın ne zaman bir sayfasını açsa içinde kendinden bir parça bulabileceği nefis bir kitap. 


Paul Auster'dan ayrılamadım. Bir tane daha Paul Auster okumak istedim. İdefix'in bir kampanyasında bütün Paul Auster kitaplarını almıştım. Hangisini okusam diye düşünürken Lale Abla, ''Yanılsamalar Kitabını oku!'' dedi. 
İyi ki okumuşum. Bu aralar elim gibi Paul Auster kitaplarına doğru gidiyor. Bakalım hangi ara elime hangi kitabını geçireceğim. Daha okunacak kitaplarının olması çok güzel.

Hayalperest!

Yakın bir arkadaşımın yıllar önce büyük oğluna alıp okuttuğu, Kuzey'le aynı yaşıt kızına da mutlaka okutmayı düşündüğü bu kitap, onun Kuzey'e hediyesi. Kuzey'den önce ben okumak istedim. 
Kitap hayalperest bir çocuğun yaşamını anlatıyor. Gerçek bir yaşam öyküsü deyip kitabın büyüsünü bozmayayım. Sonu nefis. Sakın kitabın arka sayfasını çevirip, sonuna göz atayım demeyin. 
Çocuk ya da yetişkin fark etmez. Mutlaka ama mutlaka okuyun!

J.K.Rowlings ve Guguk Kuşu.

Biraz rahat bir okuma yapayım dedim. Bu kitap J.K.Rowlings'ın Robert Galbraith mahlasıyla yazdığı bir dedektiflik kitabı. İngiltere'de geçiyor. Ben çok beğenerek okudum. Dedektiflik romanı sevenlerin deneyebileceği bir kitap; zira Rowlings dedektifimizin maceralarının süreceğini söylüyor kitabın sonunda. 



Yazımın, sonbaharımın hatta yaşamımın en güzel kitaplarından biri diyeceğim belki de bu kitap için: Moskova'da Yanlış Anlama.
Son derece güzel anlatılmış, hiçbir dönem edebi değerini yitirmeyecek naif bir konu. Simone de Beauvoir'in kendi yaşam öyküsünden satır araları taşıyan bir anlatı. Daha önce de bir yerlerde söylemiştim, yine söylüyorum: ''Kitabı bitirdiğimde Simone de Beauvoir'a sarılmak istedim.''
Keşke kitap daha uzun olsaydı, keşke Simone de Beauvoir'ın sözcükleri devam etseydi.
Yakında yapacağım Paris seyahatine Beauvoir kitaplarından biriyle gitmek istiyorum.
Bu kitabın çevirisi için neden Türk okuru bu kadar bekledi bilmiyorum. 
Acaba Türkçe'ye çevrilmemiş başka kitapları da var mı?


Son günlerde böyle keyifli okumalar yapınca ağzımın tadını bozmamaya karar verdim. Okunmak için belki de yıllardır bekleyen bir kitabı çektim raftan. Albert Camus'yu ve Yabancı isimli kült kitabını benim size anlatmama gerek yok sanırım. 
Hemen edinin ve okuyun. Benim gibi kitabın inceliğinden korkmayın. 
Evet! İnce kitaplar beni korkutuyor. 


Pek tabii, korkunun ecele faydası yok!
Sıra Sadık Hidayet'e ve Kör Baykuş'a geldi.
Bitince onu da yazarım size!

12 Şubat 2013 Salı

Okudum, okudum, ben alim oldum!

Ocak ayı kitap okumak açısından verimli bir ay olarak tarihteki yerini aldı. Senenin ilk ayına anlata anlata bitiremediğim kitaplarımla güzel bir giriş yapmıştım. Patrick Rothfuss'un ilk kitabı "Rüzgarın Adı"nın peşinden, serinin ikinci kitabı "Bilge Adamın Korkusu" gelmişti. Müthiş kitaplardı. Şimdi hasretle üçüncü kitabı beklemekteyim.

Bu kalınlıkta iki kitabı bitirdikten sonra kitapların kalınlığından olsa gerek, kollarıma saplanan ağrıları dindireyim diyerek, ince bir kitaba geçiverdim.



İlk iki kitabın etkisinden kurtulamamış olmalıyım ki, Tavan Arasındaki Buda, anlattığı acı dolu hikâyeye rağmen, ruhumda iz bırakmadan aktı gitti. Daha bir hayata kavuşmak amacıyla annelerini, babalarını, evlerini bırakarak Japonya'dan Amerika'ya kadar ulaşan bir göçün yaralı öyküsü...


Daha önce Aslı E.Perker'in ''Sufle'' isimli kitabını okumuştum ve çok beğenmiştim. Üç farklı şehirde geçen, birbirlerinden habersiz hayatların mutfak paydasında harmanlandığı çok güzel bir kitaptı. Bu sefer elimde ''Başkalarının Kokusu''. Zeynep'in çocukluğundan başlayan anlatı, beni hemen içine alıyor. Okuduklarımın içimde açtıkları yaralara dayanamıyor, ben de kalemi kağıdı elime alıp içimi dökmeye başlıyorum. Öyle derinden yaralıyor ki hikâye beni!



Sonra bir mektuplaşmanın haberi düşüyor kulağıma. Paul Auster ile J. M. Coetzee'nin üç yıl süren mektuplaşmaları kitap haline getirilmiş ve okunmak için beni bekler dururmuş. Coetzee'nin diliyle hiç tanışmamış olmamın utancını bir kenara bırakıp, Paul Auster'a olan sevgime ve merakıma yenik düşüyorum. Nasıl da severek okuyorum bir bilseniz! Coetzee'nin mektuplarını belki mesleğinden dolayı fazla öğretici bulsam da, Paul Auster'in mektuplarında ''Kış Günlüğü''nde bıraktığım çocukluk arkadaşımı bulur gibiyim.
Eee, ne yapacağım ben şimdi ne okusam diye kitaplığın önünde, okunmamış kitaplarıma göz atarak bekliyorum. Okunmayı bekleyen o kadar çok kitabım var ki, nereden başlasam sorunsalı ciddi bir problem olarak önümde büyüyor.

Sevgili Zeren'in sesine kulak veriyorum. Şükran Yiğit, demişti değil mi?


Zeren'e kendimi emanet etmekle ne doğru bir karar verdiğimi bir kez daha teyit etmiş oluyorum. Şükran Yiğit'in cümleleri içimden bir daha asla çıkmamak üzere gelip yerlerine yerleşiyorlar. Son cümleyi okuyup, kitabın kapağını kapattığımda ne yapacağımı bilemiyorum. Nedense hiç sevemediğim Ankara geliyor aklıma. Sonra kafama nakşedilen düşüncelerin bir İstanbul karalaması olduğuna kanaat getiriyorum. Çok küçükken benim de Gençlik Parkı'na gittiğim geliyor aklıma unuttuğum hayallerimin arasında. Sonra Ankara'ya yapılan tren yolculukları ve babamın deli kahkahaları.
Ankara demek; benim için kızamık demek bir de. Orada çok hasta olmak, her sabah ve akşam iğne vurdurmak demek. Bu kadar hastalığın üstüne şımartılmak bir de ve misafirlerin ellerinde kırmızı kızamık şekerleriyle babaannemin kardeşinin evine doluşması.


Ankara'dan yola çıkıp, Paris'te alıyorum soluğu bu sefer. James Joyce'un yaşamının konu edildiği kitabı severek okuyorum. Aradığım her sorunun yanıtını bulamasam da, yazarın hayatıyla ilgili küçük bilgiler ekliyorum kafamın bir yerlerine belki bir gün lazım olur diye.


''Proust'un Paltosu'', bir dost hediyesi. Elime aldığım gibi başka bir diyara gidiyorum. James Joyce'un kendini kimselere açmayan kapalı, içe dönük hayatından sonra, Proust beklediğimin çok aksi bir şekilde sanki kollarını açıp, sarmalıyor beni... Kırmızı Kedi Yayınları da beni hiç şaşırtmadan seveceğim kitapları yayımlamaya devam ediyor.

Son olarak Nedim Gürsel, Şubat hediyesini veriyor bana. Beklediğim kitabı ''Aşk Kırgınları'' kollarımın arasında. Aradığım tüm öyküleri yolluyor bana!