roma gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roma gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Roma'da uyandığımız sabahlar...

Seyahatimizin ilk kısmında Roma var. Birkaç gün Roma'da kalacak, daha önce gezdiğimiz şehri bu sefer kendimizi fazla yormadan adımlayacağız. Haziran sonu itibariyle Roma'dayız. İstanbul'a yaz gelmedi ama buraya çoktan gelmiş. Şehir yanıyor desem yeri!

Roma turistlerin en çok rağbet ettiği şehirlerden biri. Önceki gidişlerimde yazdıklarım blogda duruyor. Roma'nın kalbinde atan filmleri merak edenler varsa bu yazıyı okuyabilirler. Yazının diğer kısmı da şurada! Malum kısa anlatmayı beceremiyorum. :)

Benim gibi edebiyatla, kitaplarla, müzelerle kafayı bozmuşlar varsa onları da bu yazıya alacağım. Kendisi en sevdiğim blog yazılarımdan biridir. :)

Şimdi gelelim bu sefer Roma'da ne yaptığımıza. Deliler gibi etrafta dolaşıp durmadık. Tarihi mekanların etrafında dolandık, İspanyol Merdivenleri'nin önünde fotoğraf çektirdik, Babington Çay Evi'ne ve Greco Cafe'ye girsek mi diye tereddüt edip, yeni yerler keşfetmeye karar verdik. Bu iki kafeye uğramayarak seyahatimizin bütçesinde de kocaman bir delik açmamış olduk.

Yine de unutmamalı ki, Roma'ya ilk defa gidecekler için Cafe Greco ve Babington Çay Evi gidilecek listesinin başında geliyor.



Bolca yedik, içtik, keyif yaptık.

İlk gittiğimiz akşam yemeğimizi hemen otelimizin dibindeki restoranlardan birinde yedik: Ristorante Di Fronte a.  Yemekler fena değildi. Hesaba masaya koydukları ekmeği de eklemelerine sinir oldum. Bu seferki Roma seyahatimizde sıkça kuver olayına denk geldik.
Roma esnafının, restoranlarının, kafelerinin turiste doyduklarını söylememe gerek yok herhalde. Etrafta öyle çok turist var ki müşteriye nasıl davrandıklarının, servisin kaliteli olup olmamasının bir önemi yok. Nasılsa biri gelmezse başkası geliyor.


Neyseki İtalya'dayız. Pizzalar ve makarnalar her zaman ortalamanın çok üstünde.

Roma'da nerede kahvaltı yapalım?

Roma'da kaldığımız iki gün boyunca kahvaltımızı ettiğimiz iki mekandan bahsedeceğim size.
Bir tanesinin tek özelliği sokağa taşmış masa ve sandalyelerinin olması. İlk sabah sırf bu sebepten orada kahvaltı etmeye tercih ettik.  Birer sandviç yanına da çay aldık. Bizim paramıza çevirinde elbette kahvaltı pahalıya geliyor. Sandviçler ortalama 6-7 Euro civarı.
Adres: Dami Cafe- Piazza Tuscolo 20, Roma



Diğer kahvaltı ettiğimiz yer ise hemen yukarıda bahsettiğim kafenin yanı. Dışarıya atılmış masalar yok. Bu yüzden içeri oturmak zorunda kalıyorsunuz ama inanın değer. Mutlaka gidin dediğim bir kafe olur burası. İçerisi mis gibi taze ekmek ve kahve kokuyor. Bizi bizden alan kokuların yanına fırın kısmındaki çalışan güler yüzünü, sempatikliğini ve hoş görüsünü eklemeden edemeyeceğim. İnsan sevdiği bir işi yapınca mutlu oluyor demek ki! Bu kadar seyahatlerimiz içinde dönüşte aklımızda kalanın da güleryüz gördüğümüz mekanlar olduğunu eklemeden geçemeyeceğim.
Adres: Grano Frutta e Farina- Via della Croce, 49a, Roma.








16 Nisan 2012 Pazartesi

Roma'da dondurma aşkına!

Haftasonunu bitirebilmiş olmaktan dolayı duyulan müthiş bir rahatlama duygusunun ardından yine bilgisayarımın karşısındayım işte! Hafif bir uyku hali üzerimde mevcut ama inşallah onu da haftanın ilerleyen günlerinde üzerimden atabilmeyi umuyorum. Eğer oğlanın programı bundan sonraki yıllarda da bu kadar yoğun geçecekse ve ben bu hengamemin içinde bu kadar aktif bir rol oynayacaksam eğer, haftasonlarının kaldırılmasını talep etmek zorunda kalacak gibi gözükmekteyim. İş daha iyi valla!

Oğlansız kaçamak tatilleri o yüzden mi bu kadar seviyorum acaba?

Gerçi keyif çatmanın bazı anlarında onun da olmasını istiyorum ama! Mesela:

Piazza Navona'da Tre Scalini'de o meşhur dondurmanın tadına bakarken:)

O minicik dükkanın içine girmekte tereddüt etmeyiniz efenim!



Üzüntüden ne yaptığımı bilmez haldeyim!



Sadece avuç içi büyüklüğündeki bu lezzetin insanı mutlu etmesi ne garip!

Herkesin tercihi ayrı oluyor tabii ki!

Bu meydanda Julia Roberts'ın beton bankların birinin üstüne oturup melül melül dondurma yediğini hatırlarsınız elbet. Ben de bu seyahatte yok benim Audrey'den ne eksiğim var, yok Julia'dan ne eksiğim var diyerek her dondurmacıda bir müddet konakladım. 

13 Nisan 2012 Cuma

Roma'ya bahar gelmiş dostlar!

Tamam kabul ediyorum! Üzerime gelip oturmuş bir tembellik duygusu hakim bu aralar. Şimdi silkelenip atacağım kendisini üzerimden! Tembellikse o da bir yere kadar canım.

Bilindiği üzere uzun bir zaman önce Roma'ya gitmeden önce izlenecek filmlerle ilgili bir post yayınlamaya başlamıştım. Sonra ne oldu? Ben daha yazacaklarımı bitirmeden (tembellik yüzünden!) Roma yoluna düştüm bile. Daha anlatacak filmlerim vardı üstelik! Eğer biraz daha beklersem Woody Allen'ın Roma konulu yeni filmi benim yazılardan daha önce gösterime girecek onun da farkındayım. O zaman şeytanın bacağını kırmaya çalışmamın vakti gelmişte geçmektedir arkadaşlar.

Şehri uzun uzun anlatmadan önce ilk gecemizde şans eseri girdiğimiz o güzel restauranttan bahsetmek istiyorum haberiniz ola!

Bu sefer Termini yakınlarında konakladık. Küçük, sevimli bir oteldi. Konfor anlamında aradıklarımızı bulduğumuz gibi, kahvaltısı da bizi mutlu edecek çeşitlilikteydi.
Roma'ya vardığımız ilk gün vakit öğleden sonrayı bulmuştu bile! Tek bavulumuzu otel odasına bıraktıktan sonra şehre yeni bir merhaba demek için kendimizi yollara vurduk. Daha önceki Roma kuşatmamdan ağzımda kalan acı tadı yok etmekti niyetim.

Termini Tren İstasyonu gezisi sonunda, bu gezi nezdinde tüm tren istasyonlarını ne çok sevdiğimi bir kez daha hatırladım. İnsanların yollara düştüğü her yer güzeldir bence!

Nereye gideceğimizi konuşmamıştık ama biliyorduk bence. Ayaklarımız İstanbul'da bıraktığımız soğuk havanın tersine bizi burada güle oynaya karşılayan o ılık havanında etkisiyle şaha kalkmıştı zaten. ''Bahar'' dedim kendisine, sen bize gelmezsen biz sana geliriz işte.

Önce Republica Meydanı'ndan geçtik aheste aheste. Ortasından geçen Nazionale Bulvarı yarım daire şeklindeki kocaman meydanı ikiye bölüyor. Görkemli bir çeşme alana imzasını atıyor. Roma, her meydanın ortasında bulunan çeşmeleriyle suların özgürlüğünü ilan ettiği bir şehir.


Yürüye yürüye Trevi Çeşmesi'ne kadar geliyoruz. Kendisini görmeden kulağımıza ulaşan sesi varlığını bize uzaktan hissettiriyor. Bazılarının çok araya sıkışmış bulduğu için sevmediği bu çeşmeyi ben çok güzel buluyorum. Evet, insanın nedense kafasında canlandırdığı kadar büyük değil; ama benim için onu güzel kılan hiç umulmadık bir yerde karşıma çıkması zaten. Üstelik bir binanın kocaman bir duvarını kaplıyor olması da enteresan geliyor bana.

Kararmaya başlayan havayla beraber gözüme romantik görünüyor burası yine! Kafamda Anita Ekberg'in çeşmenin sularındaki sarhoş salınımı, peşinden suya giren yakışıklı.
Şimdi ben de kendimi bu sulara atayım desem etraf çok kalabalık. Önce bu yoğun kalabalığı aşmam gerek, sarhoş desen sarhoş değilim, eh yine de diyelim ki attım kendimi sulara...
Başıma geleceği biliyorum ben, şöyle seslenecek sevgili koca:
''Ben çok acıktım, bence hemen çık ordan, yoksa ben kendim yemeğe gidiyorum!''
İyisi mi bu hayalleri bir kenara bırakmak...

Bu arada İstanbul'da çok sevgili bir dost için verilmiş sözü unutmuyorum tabii...Daha sakin, daha karanlık bir anda geri dönüp vaad edilen niyeti yerine getirmek için buraya tekrar dönmeye karar veriyorum.


Karnımın açlığının farkına varmamam mümkün değil. Kalabalıktan yavaş yavaş sıyrılıp o güzel restauranta girmeye karar veriyoruz. Ne kadar doğru bir karar verdiğimizi girdiğimiz o ilk anda içerisinin güzelliğinden anlıyoruz. Yemeklerimiz geldiğinde kendimizi bir kez daha kutluyoruz. Roma'ya yolu düşecek olanlara şiddetle tavsiye edebileceğim, Toskana şaraplarının kırmızısına kendinizi bırakabileceğiniz bir yer burası. Vineria İl Chianti...






Sırtımı duvarları kaplayan şarapların gölgesine dayayıveriyorum. Günün sabahtan başlayan koşuşturmasının karşılığını almanın vakti geldi, yorgunluk üstüme çoktan çöktü.


Biz yerimize oturduktan kısa bir süre sonra içerisi hemencecik doluyor.

Hayat bu güzel anlardan ibaret olsa gerek!
Yemeklerimiz  masamıza geldiğinde şimdi Roma'nın tadını çıkarmanın vakti!

Carpaccio kesinlikle yediğim en güzel carpaccio idi!
Şimdiye kadar yediğim en güzel carpaccio olduğunu iddia ediyorum!

Şimdi bu fotoğrafa baktığımda gözlüğümü nerede kaybettiğimi öğrenmiş bulunmaktayım!

5 Mart 2012 Pazartesi

Roma'nın kalbinde atan filmler... ''Only you'' ve ''La Dolce Vita''

Roma'nın kalbinde atan filmler izleme çabalarım devam etmekte! Televizyonda şans eseri yakaladığım ''Only You'' Roma seyirlik filmler sıralamamda 2. sırayı aldı. Koltuğa yayıldıkça yayılıp, daha önce de seyrettiğimi hemen anımsadığım bu filmi keyif anlarından birine dönüştürmek hiç de zor olmadı benim için. Robert Downey Jr.'ı hep sevmişimdir zaten; lakin pek bir toy geldi gözüme. Roma sokaklarında uyanıklık yapmaktan daha çok, kaybolur gider modundaydı ya, olsun! Bütün yollar Roma'ya çıkıyor nasıl olsa, döner dolaşır bir çeşmenin önüne düşerdi elbet!
1994 yapımı bu filmde RObert Downey ile Marisa Tomei beraber oynamışlar. Roma sokaklarında uzunca bir süre gezindikten sonra, hızlarını alamayıp bir de Positano'ya kadar direksiyon salladılar. Bir tarafı uçurum olan dağın tepesine üst üste evlerin yığılmış olduğu vahşi bir coğrafya gibi gelir bana Positano. Deniz ve güneş etrafı ısıtsa da, sanki dağların eteklerine yıldız gibi yığılmış, yokuş yukarı evler ulaşılmazdır.






''Gerçeğin Ağzı'' adlı logar kapağına Roma'ya gidip uğramayan yok gibi!


Roma denince, ünlü İtalyan yönetmen Fellini'nin filmlerinden en az birini seyretmezsek olmaz. Benim listemdeki ilk film, ünlü ''La Dolce Vita'' filmiydi. Fellini'nin izleyicilerine anlatmaya çalıştığı Roma'nın ahlâksal yapısının dışında, bence Anita Ekberg'in dillere destan Trevi Çeşmesi görüntüleri filmin izlenmesi için tek yeterli sebep bile olabilir.



24 Şubat 2012 Cuma

Roma'nın kalbinde atan filmler... ''Roma Tatili'' ve Audrey Hepburn!

Biraz cesaretle belki biz de bineriz bir motosikletin sırtına!
Mart ayında geçen seneden planlanmış bir seyahatin peşine düşeceğiz. Yıllar önce yolumuzun düştüğü bir yere tekrar dönüyoruz. Kötü anıların güzelim şehri gözümüzden düşürmesine izin vermemiştik ama ikinci kez merhaba demek için de uzunca bir süre bekledik. Şimdi kısmetse tüm yolların çıktığı yere ''Roma''ya gidiyoruz.

Bana Roma'yı anımsatan filmlerle havaya girmeye başladım bile ben!
İlk filmimiz arşivimizdeki yerini çok önceden almış, tekrar keyifle seyrettiğimiz ''Roma Tatili''.

Filmi dvd'nin hortum gibi içine çeken cd gözüne taktığımda yanımda benimle film seyretmeyi keyif haline getiren oğlum vardı. Koltuğun bana yakın ama kendine ait olan kısmına kıvrılıp, film seyretme moduna çoktan girmişti bile. Ekrana gelen siyah-beyaz görüntülerle karşılaştığında, ''Nasıl yani renkli bir film seyretmeyecek miyiz biz?'' sorusuyla karşı karşıya kaldım.
Onunda kabullenmesi gereken gerçek şuydu ki, Roma'yı siyah-beyaz bir çerçeveden seyretmek zorundaydı. İlk on dakikasını seyredip, sevmezse devam etmemesi koşuluyla yolculuğa başladık. Bir prensesin neden tek başına bir şehrin sokaklarında dilediği gibi gezemeyeceğini film bittiğinde dahi anlamadı.
Prenses Ann ve yakışıklı gazetecimiz Joe Bradley Roma'nın altını üstüne getirdiler film boyunca. Sokaklarda yürüdüler, kahve köşelerinde keyif çattılar, ''Gerçeğin Ağzı'' adındaki muhtemel bir logar kapağına ellerini sokup kendilerini sınadılar.

İspanyol  Merdivenleri'nde, Prenses dondurmasını yerken!

Karnımız doyduğuna göre artık gezme vakti!
Bu filmde ilk başrolünü oynayan Audrey Hepburn ilk Oscar'ını almış.


Yıllar önce beklenmedik bir sıcağın altında, uzun uzun gezmiştik Roma'yı. Adının bilindikliğine güvenip, bir tur acentasını peşinden bu güzel şehre ayak basmıştık. Basmıştık basmasına ama otel şehrin dışındaydı, turun anlaştığı otobüs firması ortalıklarda yoktu ve üstüne üstlük şehirde ulaşımla ilgili bir greve denk gelmiştik. Sonradan öğrendik ki aslında sık sık tekrarlanan bu grevlere denk gelmemek bir mucizeymiş. Bu durum karşısında Roma'da tüm ulaşım yollarını öğrenmek durumunda kalmıştık. Ağır aksak bir ritimle ilerleyen trene binip, her seferinde uzun bir yolculuğa çıkıyorduk.

Vatikan'ı gezmiş ama Sistin Şapeli'nin önündeki uzun kuyrukta bir saat bekledikten sonra kuyruğun uzunluğuna bakarak daha ne kadar bekleyeceğimizle ilgili kafamızda bir orantı kurmuş ve bir kafede oturup etrafın keyfini çıkarmaya karar vermiştik.

Prenses Ann'a bakıp oralarda ne yapacağım diye kendime sorunca şöyle şeyler geldi aklıma:

  • Tabii ki İspanyol Merdivenleri'ne gidilecek. Her zaman iğne atsan yere düşmeyecek konumda olan merdivenlerin biraz sakin olması için dua edilecek. Seyyar bir dondurmacı bulma umudum yok ama mutlaka bir köşe başında bir dondurmacı olduğundan şüphem olmadığından, Audrey gibi şapırdata şapırdata dondurma yenilecek. Audrey bile yediğine göre, ben de yerim. Gerçi benim sevgili koca, o esnada dondurasını bitirmiş olduğundan gözü benim dondurmada olacak.
  • İspanyol Merdivenleri'nin hemen yakınlarındaki sokak, Via Margutta, filmde seyrettiğimiz Joe Bradley'in evi. Eh evin peşine pek düşmek gelmiyor içimden ama aynı sokak 110 numarada bir zamanlar Fellini'nin yaşadığını bildiğimize göre belki bir göz atabiliriz.
  • Trevi Çeşmesi'nin hemen yanında, Via della Stamperia'da, 85 numarada Prenses saçını kestirmişti. Kapıda kocaman bir Berber levhası vardı. Yok hayır, saçımı falan kestirmeyeceğim tabii ki!

Daha yapacaklarım var ama onlar da başka filmlerin hatırına:)