san francisco gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
san francisco gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2012 Pazartesi

Sisler altında beni bekleyen köprü, Golden Gate!

Sabahın tahmin edilebileceği gibi çok erken bir saatinde yollardayız yine. Şimdilik hiç göremediğimiz Melekler Şehri'nden San Francisco'ya doğru gidiyoruz. Arabada bir sessizlik hakim; muhtemelen ilk kahvaltı molasından sonra herkes yavaş yavaş ayılmaya başlayacaktır. Bir müddet sonra GPS bize tatlı bir sesle duracağımız yeri işaret ediyor. Anlaşılan o ki ön kahvaltı için tercih edilen yer McDonalds. Tezgahın arkasında duran daha gözlerini açamamış şaşkın kız karşısında durmadan konuşup sipariş veren on beş Türk karşısında dumur oluyor, aldığı siparişleri birbirine karıştırıyor. Uzunca bir süre bekleyerek sonunda kavuştuğumuz güya kahvaltı ise büyük bir hayal kırıklığından ibaret. Aslına bakılırsa daha iyisini tahmin etmemiştik zaten. Ekip elindekilerden mutlu olmaya çalışıp sesini çıkarmıyor. Biraz ayılıp, midemize az da olda bir şeyler gönderebildiğimiz için şanslı olarak ayrılıyoruz oradan. Yine yol, yine varılması hedeflenen yeni bir 100 km.  Bu arada konsantrasyon bozukluğu yaşamamak ve dalıp gitmemek adına her 100 kilometrede bir şoför rotasyonu yapıyoruz. Ahalinin kadın kısmı mutlu; biz yan gelip yatıyoruz. Başka türlüsünü zaten düşünemiyorum bile; bunca kadın uykusuz kalsa kesin kavga çıkar diye düşünüyorum.

...ve işte klasik bir Amerikan kahvaltısına ulaştığımız an, Denny's. Menü iştahımı açmaya yetiyor. Bir kere ne olursa olsun filmlerde gördüğüm klasik Amerikan sabahını yaşamaktan çok mutluyum. Daha önceki tecrübemden test ettiğim gibi ben kendime kahve ısmarlıyorum, bir de sebzeli omlet. Bu arada bol miktarda şeker içeren krepler muhteşem gözüküyorlar. Ortaya kocaman bir de krep o zaman! Bu kahvaltının en sevdiğim kısmı kahvem bittiğinde masaların etrafında dolaşan garson kadının kahvemi doldurması! Deli miyim neyim? Sanki yerel halktan biri gibi olmak ya da bildik bir sahnenin içinde yer almak rahatlatıcı geliyor.
Kahvemi içip bitirdiğim gibi karton kutuya doldurttuğum kahvemi de arabanın içine alıyorum. Yaşasın kötülük! Amaç arabada sükse yapmak; zaten hiç dokunmadığım kahvemi de gideceğimiz 100 km'nin şoförüne veriyorum.

Ekip kalabalık olduğu için ister istemez gruplanıyoruz. Bana soracak olursanız fazla bir şansta yok zaten. Gidilen restaurantlarda on beş kişilik masa bulmak bile bir zahmet. Yorgunluk ve uykusuzluk da cabası. Bana soracak olursanız yolculuğun en zor kısmı önümüzde uzanıyor. Bugün tamamlayacağımız San Francisco akşamı araba sırtında geçecek, ta ki eğlence şehri Las Vegas'a kadar. Tabii Las Vegas'ta eğlenecek hal kalırsa.

Erken bir saatte San Francisco'ya varıyoruz. Şoför koltuğunda koca kişisi. Hem aracı sürüyor, hem de arabayı kullanırken şehri göremediği için yakınıp duruyor. Haklı bence de! Ama San Francisco'da araba kullanma şerefine nail olduğu ileri sürülerek susturuluyor. Golden Gate Köprüsünden geçerken, ''Köprü sahiden kırmızı mı len?'' diye soruyor bize. 


Edindiğim küçük rehber kitapta Golden Gate Köprüsü ile ilgili yazılanlar üşüşüyor aklıma.
'' Belki yeryüzünde göreceğiniz en güzel köprü değildir'' diyor Golden Gate için, ''ama etrafı sisle taçlandırılmış yegane köprüdür.''
Aracın içinden dışarıda esen rüzgarı hissetmek mümkün. Hızla akan trafik kan kırmızı olmasa daha çok kiremit rengine çalan biraz gizemli gözüken köprüyü fotoğraflamama engel oluyor. Belli ki kendini bana çok vermeyecek bu köprü. Buradan bir kez daha geçeceğimi biliyorum. Hiç olmazsa dönüş yolunda. Bilmediğim şeyse dönerken benim nazlı köprünün kendine sisten bir duvak takacağı!

Sonra köprüyü arkamızda bırakıyoruz. Kıvrıla kıvrıla ilerleyen dağ yolu boyunca belki benim gelişimi bin yıldan beri bekleyen sekoya ağaçlarına doğru gidiyoruz. Benim için San Francisco'nun en büyülü anındayım. Kuzey Amerika'daki en yaşlı canlılara varmama az kaldı. Sekoya ağaçlarının Ulusal Park adı altında korunduğu bölgeye, damarlarında binlerce yıllık dokuyu taşıyan kadim ağaçlara doğru gidiyorum. Aklımda yine başka masallar... Elfler, cüceler, yürüyen ağaç entler, artık unutulmaya yüz tutmuş büyüler, büyücüler ve bu büyünün küçücük bir kıyısında nefesini tutmuş bekleyen otuz yedi yıllık bir hayat...
Arabalar park ediliyor, parka giriş için gereken biletler alınıyor, park girişinde fotoğraflar çekiliyor. Parkın girişini belli eden tabelanın altından geçerek resmen ulu ağaçların toprağa güneşi kavuşturmayan gölgesinin altında buluveriyoruz kendimizi. Elimde bir kamera, anlamsız bir telaşın içine düşüveriyorum. Fantastik hikayelerin içinde kaybolmak en büyük keyfi olan evde bizi bekleyen ufaklığın mutlaka burayı görmesi gerektiği geçiyor aklımdan. Benim için bir şans olan, (geç gelmiş bir itiraftır kendisi ve aramızda kalması ricasıyla), almaktan çok elindekileri vermekten hoşlanan ermiş ruh sevgili kocadan burayı kameraya çekmesini istiyorum. Babalık duygularını da birazcık kanatarak ''Kuzey'in burayı mutlaka görmesi gerek'' diyorum. Bu yöntem bizim evde her zaman işe yarar zaten! 
...ve ben ormanımla ve fotoğraf makinemle başbaşayım işte!
Sağımda solumda yükselen yaşlı ağaçların arasına kurulmuş ahşap bir platformun üstünde yürüyorum. Kafamda yarattığım imge balonları birer birer patlıyor, ağaçlara koşup sarılma ve dokunma şansım yok. Ahşap platformun dışına çıkmanın, ormanlık alanın içinde yemek yemenin yasak olduğu milli bir park burası. 
''Sürüden ayrılanı kurt kapar'', diyor koca kişisi. Sürüden ayrılmak için can atıyorum. Hani aklımdan Türk işi düşünceler geçmiyor değil. Ormanın içine doğru yürüdükçe sanki kuş sesleri bile azalıyor. İmkansız ya, yalnız kalmayı ve elimde bir bardak çayımla burada kendimi aramayı düşünüyorum. Çay şart ve olmazsa olmaz!

Sonra vakit tamam diyor kaptan, gitme vakti geldi. Öyle ya, daha San Francisco'yu gezeceğiz. Yıllanmış bir ağacın bizi içine alan kovuğu içinde fotoğraflar çekiyoruz. Her bir çifti teker teker fotoğraflıyorum, insanlar bizim grubun fotoğraf çekimlerinin bitmesini sabırla bekliyor ve bitmeyen ekip üyelerinin sayısını gördüklerinde kızacaklarına gülmeye başlıyorlar. Bu arada buradan her birini hiç titretmeden fotoğraflamama rağmen, sıra bize gelince bizi titreterek çeken arkadaşa teşekkürlerimi iletiyorum. Bir daha eline fotoğraf makinesi teslim edilmeyeceği tecrübeyle tespit edilmiştir!