sevgili günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgili günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2018 Cumartesi

Ah bu ben!

Frankfurt'tan Paris'a giden bir trenin içindeyim. Hayatta çok güzel anlar da olduğunun bir kanıtı bu saatler. Kendime üzüldüğüm, kaderin tokadını yediğimi düşündüğüm zamanlarda bu durumu hatırlatmaya karar verdim. Üstelik iki saat geçtikten sonra trende wi-fi olabileceği akıl ettim, peşinden de bilgisayarımın yanımda olduğunu. "Eee, hadi ama pencereden dışarı bak bilgisayar ekranına bakacağına!" diyenler için vaktin çoktan geceye döndüğünü ve dışarıda sadece durduğumuz istasyonlarda bekleyen yolcuları ve trenleri aydınlatan ışıkların olduğunu söylemem şart. Üstelik bu yol üzerinde giderken biraz da hüzne kapılıyorum. 



Frankfurt'tan yola çıktıktan 1.5 saat sonra vardığımız bir istasyon benim doğduğum şehre açılan kapı: Mannheim. İstasyondan çıkıp da biraz uzaklaşınca da Weinheim'a ulaşılıyor. Ayaklarımın yere hiç değmediği bir diyardan bahsediyorum. Yine de bana hep anlatıldığı gibi bir sene kadar babamın bana baktığı üzerine zihnimde büyüttüğüm, çoğalttığım hatta süslediğim anılarımı hem her daim taze tutuyorum, hem de romantikliğimden olsa gerek biraz hüzünle etrafını sarıp sarmalıyorum. Özlediğimiz insanlarla ilgili anılarımızı olmasalar bile özenle korumamız gerekiyor. İlk defa geçen sene Paris'ten kalkan bir trenle Frankfurt'a gelmiş ve yanından geçeceğimi o ana dek bilmediğim bu istasyonda durmuştum. Yine her yer karanlıktı, yine her şey sadece bir istasyondan ibaretti benim için. Elimde cep telefonuyla istasyonun loş ışıklarının ardından gözüken karanlığın fotoğrafını çekmiş, kucağımda çekik gözlü bebek benle, babamı göreceğimi düşünmüştüm. Bence gözlerimin erişemediği karanlığın ardında bir yerlerdeydik. Dışarı çıkabilsem, beni geçmişe taşıyacak loş dünyanın ardına yürüyebilseydim ikimizi de görebilirdim. Öyle derin bir histi ki, bugüne kadar taşıdım bu hissi. Üstünden bir sene geçtikten sonra yine aynı istasyondan yine karanlıkta geçerken, düşlerimde yaşattığım o anda donup kaldığımızı biliyorum. Babam gençlik gülümsemesi ile orada duruyor, geleceğe dair bir sürü hayali var ve hiçbir şeyden korkmuyor. Ben bir yaşıma bile gelmemişim. Kucağından başka bir yerde olmayı düşünemiyorum bile. 

Trenlerin romantik bir yanı olduğunu söylemiştim size. Hem de birçok kere! Bu yüzden hiç biriniz bir hayalperest, iflah olmaz bir romantik ve melankoliye aşık bir yolcu olmakla suçlayamaz beni. Bir şey deseniz bile trende olmanın hafifliğine sığınır, olmadı sözlerinize kulak asmaz, pencereden dışarıya çeviririm yüzümü. 😊

Paris'te Frankfurt'tan daha soğuk bir hava bekliyor bizi. Selçuk karşımdaki koltukta uyuyor. uykuya teslim olmadan az önce, "Seneye bir trene atlayıp Weinheim'e gitsek mi?" dedi. Olur dedim gidip gitmeyeceğimi bilmeden. Gün ışığında her şeyin gerçekliğe büründüğü bir saatte bu istasyonda duran bir trenden inip inmeyeceğimden ve aydınlığa adım atıp atmayacağımdan emin değilim. Şimdilik tren ilerlerken düşünüyorum. Bir zamanlar annem ve babamın burada yaşadığını ve benim hiç hatırlamadığım bir evim olduğunu düşünmek tuhaf geliyor bana. Kapısından girdiğimiz ev mutfağında çay demlenen bir ev. 

Zaman bazen de geriye doğru gitse ne güzel olur diye düşünmekten alamıyorum kendimi. 
Uzun bir tren yolculuğuyla ve hayallerimle birlikte olunca böyle oluyor işte. Hızla ilerleyen, doğduğum yerden Paris'e doğru yol alan bir trenden yazdığım ilk blog yazısı olarak burada dursun bu yazı. Sonradan kendime bu yazıyı niye yolladım diye sorarsam, o gün çok duygusaldın diye hatırlatın lütfen.

7 Şubat 2018 Çarşamba

Proust Anketi ve cevaplarım

Kuzey'in yatağının karşısındaki devasa dolabı sonunda odasından çıkardık. Daha önceki evimizdeki odaya göre yapılmış gömme bir dolaptı. Yeni evimize taşınırken aceleyle buradaki odasına monte edildi. Bu odaya hiç yakışmasa da onca işin arasında ve tabii ki para harcamak istemediğimizden buraya da çok yakıştığına ikna ettik kendimizi. "Aman canım, zaten bir yatmadan yatmaya gidiyor odasına!" falan derken, sonunda Kuzey odasından hiç memnun olmadığını ve adam gibi bir genç odası istediğini beyan etti. Biraz ertelediksek de çok kararlı olduğunu görünce razı olduk, ilk iş olarak daha geniş bir yatak aldık. Yatağın gelmesine çok az bir zaman kaldığı için de dolabı odadan çıkardık. Uzun lafın kısası dolabı boşaltmak zorunda kaldık. 😎 Aman Allahım dediğim kısım elbette bundan sonra başladı. (Okurken yoruldum vallahi dolap hikayesinden)

Proust Anketi: Görsel Buradan

Dolabın içine yıllar içinde yığdığım şeyleri görünce hemen İkea'ya gittim. Birkaç plastik kutu aldım. Kuzey'in ana okulundan başlayan defterleri (ah çok sevimliler, Kuzey'le birlikte onlara bakmak süper eğlenceliydi), atılmaya kıyılamayan İngilizce kitaplar (ne para verdik onlara), bebeklik kıyafetleri, oyuncaklar, niyeyse bir köşeye konmuş bir sürü ıvır zıvır... Ve samimiyetle söylüyorum ki atmasını bilen bir insanımdır. Yani bizim evdeki durum buysa saklamayı seven insanların evinin durumunu düşünmek istemiyorum bile. O defterlerin arasından bir de bana ait eski bir ajanda çıktı. Üstünde beyaz bir Unikorn olan mavi bir kapla kaplamışım defteri. Görünce çok şaşırdım. Kendi ilk okul yıllarım, birbirimize zorla yazdırdığımız anı defterleri, anketler falan... Eminim hepiniz hatırlıyorsunuzdur o yılları. Sonra aklıma ne zamandır yapmak istediğim Proust anketi geldi. O eski defteri bu anketi yapmak için önüme çıkmış bir şans olarak gördüm. Zamanının geldiğini fark ettim. Bir de size söylemeden geçemeyeceğim. Hani Paris'e her gittiğimde uğradığım Shakespeare and Co. Kitabevinin kafesi var ya, orada tepsi altlığı olarak Proust'un bu anketini kullanıyorlar.

Foto Buradan

Anket soruları ve cevapları aşağıda. Muhtemelen kısa cevaplar vermem gerekiyordu ama susmasını bilmiyorum ne yazık ki.😀  Beni de böyle sevin lütfen!

Proust Anketi (Proust Questionnaire)

Foto Buradan

1- Mükemmel mutluluk sizce nedir?
"Mükemmel mutluluk" diye bir şeye keşke inanabilseydim. Ama nerde? Yıllar içinde böyle kesintisiz bir mutluluk olamayacağını daha iyi anladım. Mutluluk dediğin şey bir anda saklı. Belki çocuğunu kucağına verdikleri ilk anda, oğlunun ensesinden aldığın kokulu bir öpücükte, bir bakışta, bir gülüşte... Şimdilerde bu anları toplamakla meşgulüm. Az biraz mutluluğun kıyısında dolaşabilmek için de üç maymunu oynuyorum. 😀 

2- En büyük korkunuz nedir?
Sevdiklerimi kaybetmek ve hayal ettiğim şeyleri yapamadan bu dünyadan göçüp gitmek. Her ne kadar kendime çaktırmasam da yaşlanmak da ürkütüyor beni. Ölmeye giden yolun zamandan geçtiğini bildiğimden olsa gerek zamanı yavaşlatmaya çalşıyorum. Elbette nafile bir çaba bu.

3- En beğenmediğiniz özelliğiniz hangisi?
Öfkem. Kendimi terbiye etmek için elimden gelen çabayı sarf ediyorum. Takmamayı, boş vermeyi ve umursamamayı öğreniyorum gün be gün.

4- Başka insanlarda en beğenmediğiniz özellik hangisi?
Kibir ve kendilerini olmadıkları biri gibi göstermeleri. Ay, ne çok var etrafımızda bu tiplerden.

5- Şu an hayatta olan ve en çok hayranlık duyduğunuz kişi kim?
Bu soruya genç nesilden biri ile cevap vereceğim: Emma Watson. Ne hoş genç bir kadın olduğunu gün be gün gördüğüm Emma Watson'un tüm dünya kadınları ve eşitlik için yaptıklarını görünce içim ferahlıyor.

6- En büyük müsrifliğiniz nedir?
Durmadan kitap alıyorum. Sonra da aldığım kitapları okuyamıyorum. Hem okuyamadığım kitaplar her gün biraz daha arttığı için moralim bozuluyor, hem de evin her köşesi kitapla doluyor.

7- Şu anki ruh haliniz nedir?
Eh işte. Karışık biraz. Bir tavana vuruyorum, bir dibe çakılıyorum.

8- Sizce en çok abartılmış erdem hangisi?
Ahlâk. Bu kelimenin ardına sığınılarak yapılan söylemlerden de nefret ediyorum.

9- Hangi durumlarda yalan söylersiniz?
Hadsiz sorular karşısında.

10- Dış görünüşünüzle ilgili en sevmediğiniz şey nedir?
Göbeğim. Bir türlü orta yerde buluşamadığımız, bitmeyen bir kavgamız var kendisiyle. Hımm, bir de şu hemen beyazlayan saçlar var. Off!

11- Şu an hayatta olan ve en hoşlanmadığınız kişi kim?
Adını söylemeyeyim. Nefreti içimde saklı.

12- Bir erkekte en sevmediğiniz özellik hangisi?
Egosantrik tavırlar, kibir: "Ben, ben, ben...." halleri.

13- Bir kadında en sevmediğiniz özellik hangisi?
Gösteriş meraklısı olması. Şu marka çantam, şu ayakkabı, şu bir şey halleri.

14- En çok kullandığınız kelime ya da cümle nedir?
"Hadi!"

15- Hayatınızın en büyük aşkı kim ya da ne?
Eee, biliyorsunuz zaten yahu. Şimdi bu konulara girmeyelim bunca yıldan sonra. Komik oluyor sanki.

16- Şimdiye dek en mutlu olduğunuz zaman ve yer neresi?
Büyük mutlulukları bir kenara bırakacağım. Kuzey'i kucağıma aldığım ilk an diyeceğim ama tam da öyle miydi hatırlamıyorum. Daha çok bir aptallık hali vardı benim üzerimde. İlk kez araba kullandığımda üstümde nasıl bir telaş varsa, Kuzey'i ilk kucağıma aldığımda da öyle hissetmiştim. "Ben ne yapacağım bununla şimdi?" gibi bir şeydi. O yüzden kendimi en iyi/ en hafif hissettiğim yeri söyleyeceğim: Paris.

17- Hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
Resim yapabilmek isterdim. En azından karalama yapacak kadar yeteneğim olsaydı, o bile yeterdi.

18- Kendinizle ilgili değiştirmek istediğiniz bir şey olsaydı, bu ne olurdu?
Duygusallığım. Şimdiki tecrübelerimle duygusal hiçbir sebebin beni etkilemesine izin vermezdim.

19- En büyük kabiliyetinizin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Öyle bir şeyim yok.😀 Ama çalışkanımdır ve asla vazgeçmem.

20- Eğer ölüp tekrar dünyaya gelecek olsaydınız, kim ya da ne olmak isterdiniz?
Ay zor bir soru. Tek bir cevabı yok ama aynı kişi olmak istemezdim, çok sıkıcı olurdu bu. Paris'te ya da New York'da yaşamak isterdim. Yazar olmak isterdim. Sahiden ama! Parmaklarının ucundan kelimeler akan bir yazar. Eh, bu kadar istemişken 1920'lerin Paris'ini istediğimi de belirteyim de tam olsun.

21- En çok nerede yaşamak isterdiniz?
Paris.

22- Sahip olduğunuz en kıymetli şey nedir?
Kesinlikle ailem.

23- Sefaletin en alt sınırı sizce nedir?
İnsanın ailesinin karnını doyuramaması.

24- Favori işiniz nedir?
Gezgin olmak, editör olmak, çevirmen olmak ya da yazar olmak.

25- En belirgin karakteristik özelliğiniz nedir?
Yalan söyleyemiyorum, yapmacık olamıyorum. Sanırım fazla net olmam insanları benden soğutuyor. Pembe masalların ülkesinde yaşayamıyorum ne yazık ki.

26- Arkadaşlarında en değer verdiğin şey nedir?
Dürüstlük ve optimist olmak.

27- Favori yazarlarınız kimler?
İki gün önce bu dünyadan ayrıldı ve söylemeden geçemeyeceğim. Ursula K. Le Guin en sevdiğim yazarlarından başında geliyor. Paul Auster, her daim favorim; umut taşıyıcım. Isabel Allende, Patrick Rothfuss, Nedim Gürsel, Carlos Ruiz Zafon... Oooo, dolu var daha. 👀

28- Favori kurgu kahramanınız kimdir?
Heidi, samimiyetle. Canım benim yaaa. Yıllarca onu dedesinden uzak tutan Clara'dan nefret ettim ben.

29- Kendinizle en çok özdeşleştirdiğiniz tarihi figür kimdir?
Marie Antoinette. Şaka şaka! Vallahi tarihi bir kahramanım/ figürüm falan yok. Ama şansım olsa Simone de Beauvoir ile oturup bir kahve içmek isterdim. Ya da Margueritte Duras ile bir kadeh şarap falan. Fena olmazdı hani. Hani toplanmışken diyorum alkol de var nasılsa, Paris'te bir kafe süper olur. Bizim çocuklarla: Hemingway, Simone, Margueritte, Scott, Zelda....😀 

30- Gerçek hayattaki kahramanlarınız kimler?
Sanırım insan büyüdükçe kahramanlara falan inancı kalmıyor. Bu soruya kadar gelince aynı testi bir de Kuzey'e yapmak istedim. Muhtemelen onun bir sürü kahramanı vardır. Ben sadece hayallerimi gerçekleştirmek isteyen orta yaşlı bir kadınım artık.

31- Favori isimleriniz nedir?
Bir kızım olsaydı ismini Ece koyardım. Selçuk'un favori ismi Ela'ydı. Elimizde bir Kuzey var. Fark ettiyseniz hiç erkek ismi yokmuş kafamızda.

32- En sevmediğiniz şey nedir?
Bir halta benzemeyip okumak durumunda kaldığım kitaplar. Zaman kaybından nefret ediyorum.

33- En büyük pişmanlığınız nedir?
Vakti zamanında sırf duygusal sebeplerden dolayı yaptığım bir şey. Tüm hayatımın ritmini değiştirdi. Şimdi elimde fırsat olsa ve o günlere dönme şansım olsa kimsenin duygusal saçmalıklarla beni etkilemesine izin vermez ve kendi yolumu çizerdim. Başkalarının benim için kurguladıkları yaşamı da hediye ederdim onlara. 

34- Nasıl ölmeyi istersiniz?
Proust'ta sahiden kafayı yemiş bir insanmış diye düşünmeden edemiyor insan. Ölümsüzlüğü tercih etsem de illa ki cevap vermem gerekiyorsa elbette uykuda ölmek isterim.

35- Mottonuz nedir?
Olmuyorsa olmuyor; bırak gitsin.

26 Ocak 2018 Cuma

Sanki gitmek iyi gelecek gibi ❤️

Proust anketini yapıyordum; olmadı. Bitiremedim daha, bir de fotoğraf işi var o da hazır değil. Ursula gittiğinden beri de ondan bahsedip isteyip bahsedemiyorum. Bavul hazırlama işi var bir de. Şu uzun seyahatin zamanı geldi. Birkaç saat sonra yola çıkacağız. Bavulun kapağı hâlâ açık. En sevdiğim güneş gözlüğümü bulamadım. Zaten hava durumu da her gün yağmur gösteriyor. Yağmurluk almayı unutmamam lazım. İki günden beri de uzun tayt almam lazım diye kendime hatırlatıp duruyorum. Daha koymadım bavula. Gözlük yok, muhtemelen tayt da olmaz. Kuzey, "İyi ama bu akşam Beşiktaş'ın maçı var." dedi. Sanırım Beşiktaş'ın maçlarının olduğu akşamlara seyahat koymamamız lazım. Kitapları bavula tıkıştırdım. Kalemlerimi aldım. İnce bir defter var ama bana yetmezmiş gibi geliyor. Duyan da tatilde roman yazacağım zanneder. Öyle bir hâl üzerimde. Kendimi tanıdığım için bu deli hallerim tuhaf gelmiyor bana. Asıl termos almayı unuttum. Ona sinir oldum. Neyse yola gidiyoruz ne de olsa. Sinir olmak da ne? Her seyahat öncesinde üstüme yapışan tedirginlik yine benimle elbette. Arkadaş olduk kendisiyle. 


Dediğim gibi bu aralar hiçbir şeyin üstüne kuş konduramıyorum. Perşembe sabahı Çilek Suyu ile buluştuk. Nasıl tatlı! Kahvaltı ettik, sonra da Remzi. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibiydik. Bazen bu durum bana garip geliyor, çoğunlukla da çok sahici. Onunla da öyle oldu. Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşıma kavuşmuş gibiydim. Zamanın nasıl geçtiğini bilemedim. Haftanın en güzel günlerinden biriydi Çilek Suyu ile buluşmak. O bana Londra'dan bir kitap getirmiş, ben de ona bir Ursula aldım. Remzi Kitabevi'nde hâlâ bir Ursula standı kurmamışlardı. Var böyle bir durum bilirsiniz. Belki D&R'a kurulmuştur Ursula kitaplarından bir stand. Bu aralar ruh halim böyle. Karman çorman, biraz kavgaya müsait. Bir yer, durum bildirimi yapıp dönüşümde daha mutlu, daha sakin, daha normal olacağıma söz vererek ayrılıyorum buradan. 
❤️ 

20 Aralık 2017 Çarşamba

Aralık diyet ayı!

Strasbourg'dan döndüğümüzden beri ben hâlâ tatili yaşıyorum. İş yerinde oldukça büyük çaplı bir tadilata giriştiğimizi söylemiş miydim bilmiyorum. Seyahate çıkarken tadilat başlayalı bir hafta olmuştu ve ben döndüğümde işin büyük kısmı halledilmiş olacaktı. Daha önce tadilat işine girişenler bu işlerin söylenen tarihte bitmeyeceğini bilir. Ben de kendimce bu durumu öngörmüş ve bir hafta sürecek denilen tadilat için iki haftayı gözden çıkarmıştım. Üçüncü haftaya girdiğimiz şu günlerde hâlâ ön görülenin çok ardında olduğumuzu söylememe gerek yok değil mi? Mesela ofisin bir tarafının camları takıldı, diğer tarafı cumartesi takılacak. Alüminyum profilden yapılması gereken iç bölmeler için acele etmeme gerek yokmuş. Nasılsa çoğu şeyi halletmişler, bu da hafta içinde bir gün (hazır olduğu an elbette takacaklarmış) halledilecekmiş, mutfak dolapları takıldığı için sevinmeliymişim, elbette mutfak tezgahını ve musluğu da tezgah gelir gelmez takacaklarmış. Tuvalet olayına şimdilik girmiyorum bile. Sanırım 2017'yi bu şekilde kapatıp, 2018'e yeni ve temiz bir başlangıç yapmak için uğraşıyor ekip. 😀


Bu arada bir kısım iş  arkadaşımla geçtiğimiz üç hafta boyunca bizim evden çalışmak zorunda kaldık. İlk günlerde herkes ev ortamında olmaktan mutluydu ama ne yazık ki bir türlü çalışmaya konsantre olamadık. İhtiyaç duyduğumuz her şey elimizin altında değildi. Bir sürü şey işte. Hani yeni yıl moduna bir türlü giremedik evde deyip duruyorum ya, belki de sebebi bu. 
Aralık ayı içinde doğru düzgün kitap bile okuyamadım. Aklım bir karış havada. Sanki her şey birbirine karışmış gibi hissediyorum. Böyle karışık zamanlarda, -her zaman olduğu gibi-, dolapları toplamak, kullanılmayacak eşyaları ayıklamak, azalmak hissi geçiyor içimden. Şimdilik bu hisse dur diyorum. Bir dağılırsam bir daha toplanamayacağımdan korkuyorum. Diyete devam. Perşembe günü tekrar kontrolüm var ama üç haftadır devam eden yeme şeklimden biraz sıkıldım. Mandalina vaktini kaçırmadan iki tane olsun mandalinayı ağzıma atmak, bir de pazar sabahı küçük bir tost yemek istiyorum. Çok büyük istekler değil, değil mi? Ulaşılan netice iyi: 3.2 kilo eksildi hayatımdan. Birazcık daha yolum var ama o yolu azıcık neşelendirmek şart. 😀  

Pazartesi günü Yazı Evinden çıktıktan sonra Cafe Nero'ya uğrayıp kendime bir latte aldım. Saat 16.00 latte saatim. O saati nasıl beklediğimi bilemezsiniz. Normalde hiç olmaz; bu sefer gözüm vitrindeki rulo bir pastaya takıldı. "Hindistan cevizli" yazıyordu üstünde. Pastayı ellerimle avuçlamak ve ağzıma tıkmak istedim. Demek diyet psikolojisi böyle bir şey. Tabii olay biraz da benden kaynaklanıyor. Şu kararlı ve kuralcı yanımdan. Üç haftadan beri diyetisyenin dediklerinden ne miktar ne de cins olarak ufacık bir sapma göstermedim. Bazen ben bile sıkılıyorum kendimden. Neyse kriz atlatıldı. Kahvemi alıp hızla uzaklaştım oradan. Sonra Moda'dan bir sokak ileri gidemeden tam bir saat boyunca trafikte sıkışıp kaldım. Ya o kahve olmasaydı da öyle kalsaydım trafikte. O gün Fenerbahçe'nin maçı varmış ve tüm o sıkışıklık o yüzdenmiş. Eve ulaşmam iki saat sürdü. 

İstanbul'da yaşam sürprizli değil mi? "Bir plan yapayım, sanatsal bir etkinliğe katılayım," diyorum, ödüm kopuyor. Ben de oturup evde kitabımı okuyorum. Tatile giderken yanıma Jules Verne Okuru isimli bir kitap aldım. İspanyol Edebiyatından kadın bir yazara ait: Almudena Grandes. Yüz sayfayı geçmeme rağmen bir türlü kitabın içine giremedim. Her seferinde okuduğum yerin önünden okumaya başlayıp aynı yeri tekrar okuyorum. İçimden şu his geçiyor: Sanırım ben burayı okumuştum. Aynı yazarın İnsan Coğrafyaları Atlası isimli bir kitabını daha okumuş, yine aynı hislerle başbaşa kalmıştım. Anlatının da güzel olduğunu söylemeliyim. Sorun belki de her iki kitabın da denk geldiği zaman. Olmuyorsa olmuyor bazen.

Şimdilik bizim buralardan durum bildirimini kesiyor, yarın tekrar diyetisyene uğramak üzere aranızdan ayrılıyorum. 💖

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Kahvenizi nasıl alırsınız?

İçinde olduğum ruh halinden çıkmak istedim. Bir türlü olduğum anın içinde kalamıyordum zira. Normandiya seyahatinin içinden oturup düşünemeden, serinliğin keyfine varamadan hızla geçip Loire Vadisi Şatoları'nın olduğu sıcak bir mevsime dalmıştık. Havanın o serinleten, insanın içine nane ferahlığı veren hali gitmiş, denizin kokusunun yerini yıllanmış ağaçların çevrelediği, güneşin hiç acımadan yaktığı bir zaman dilimi almıştı. Tahmin edeceğiniz gibi havaalanından kiraladığımız ucuz bütçeli bir arabayla durmadan yol alıyorduk. Çok ağır olmasınlar diye az yüklemeye dikkat ettiğimiz bavullarımız bir inip bir biniyordu arabanın bagajına. Durmaya vaktimiz olsaydı seyahat hakkında düşünmeye de vaktimiz olurdu ama tatil dediğin böyle bir zaman dilimi işte. Sırtına bir çanta atıp yollarda uzunca bir süre kalmaya karar vermemişsen hemencecik bitiveriyor.


Normandiya'nın ve bitip tükenmeyen Fransız Şatoları'nın hemen ardından eve geldik. Kuzey, "Ohh canım evim, sonunda kavuştum sana." diyerek duygularını en samimi şekilde dile getirdi. Dolapta dilediği kadar içebileceği buzlu çay, ayaklarını uzatabileceği geniş bir kanepe, sınırsız internet ve muhabbetlerinin hiç kesintiye uğramadan devam edebildiği arkadaşı Can vardı. Zira Can bizi bu tatile uğurlarken Kuzey'i askere gönderiyormuşçasına mutsuz olmuştu.
Benim birkaç günlük tatilim daha vardı ama bu sene peş peşe başka tatil yapmama kararı almıştık. Selçuk işe gitti, ben de evde kafamı dağıtacak kitaplar okudum. "Evde kalsam şöyle yaparım." dediğim hiçbir şeyi yapmadım. Evde olmaktan büyülenmiştim işin aslı. Hiç tatmadığım bir özgürlük hali gelmişti üzerime. Tatilimin son dört gününde de Yazı Kampı için Datça'ya gittim. Yazdığımız, okuduğumuz ve konuştuğumuz uzun saatlerden arta kalan vakitlerde de denize girdik. Birkaç saat hepi topu ama bana çok iyi geldi. Denizi nasıl özlediğimi, içinde olmanın nasıl hafifletici bir his olduğunu anımsadım.


Nihayetinde evdeyim yine. Hâlâ Normandiya- Loire Vadisi yazılarını yazmadım. Hatırladıklarım ben fark etmesem de yavaş yavaş hafifliyor usumda. Hayatın alışık olduğumuz düzenine döndüğü şu günlerde kafamı toplamaya çalışıyorum. Sık sık işimi ne çok sevdiğimi anımsatıyorum kendime. Sessiz, sakin, kendimle geçen günlerden sonra canımı sıkan insanların beni üzmelerini engelleyemesem de hemen toplamaya çalışıyorum kendimi. Ne ben değişeceğim başıma gelen olaylar karşısında, ne de insanlar daha farklı olmaya çalışacaklar. Mesela bugün çok şey düşünmeden yazabileceğim bu yazının rahatlığına, düşünmeden akıp gitmesinin doğal akışına bıraktım kendimi. Kimselerin pek sevmediği ama benim çok sevdiğim Norah Jones çalıyor arka fonda. Sanki sadece kendi için söylüyormuş gibi gelen sesini seviyorum. Sakin, telaşsız, birazcık da yorgun. İnsanın tüm derin hallerini Norah'nın sesi taşıyormuş gibi tuhaf bir hissiyat oluşuveriyor her seferinde üstümde. 
Canımın sıkkın olduğu kimi anlarda da Nina Simone'a sığınıyorum çünkü onun başına buyruk sesi bana hayatta başımıza ne gelirse gelsin her şeyin üstesinden gelebileceğimizi anımsatıyor.

Son seyahatin izleği olacaktı bu yazı; öyle olmadı. İçimden öyle gelmedi. Normandiya'nın deniz kokan havası, elimdeki tatlıya saldırıp parmağımı yaralayan martı, taş meydanlar, yüksek kaleler, iyot tadını taşıyan istiridyeler geride kaldı. Loire Vadisi'nden taşıdığımız güneşin anısı bile hafifledi. İstanbul'da ağaçların dallarını bir yandan diğer yana savurun bir rüzgar var bugün. Hava sanki yağacak gibi.

Hâl böyleyken söyleyin bana: Kahvenizi nasıl alırsınız?

20 Haziran 2017 Salı

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

Geçen haftanın listesiyle karşınızdayım. Seyahate çıkmadan önceki hafta bu yazıyı yazmayı planlamıştım. Elbette başaramadım. Yapılacak onca şeyin içinde yazı yazmam mümkün olmadı. Bir de ilginç davranışlarımın ne olduğunu tespit edemedim. Aslında belki bunu etrafımdakilere sormam gerekir ama bunca yıldan sonra tahmin ediyorum ki artık yaptığım hiçbir şey onlara da garip gelmiyordur.

Foto: Aeppol
Bu blogu mutlaka takip edin. İnsanın içini mutlulukla dolduruyor.


Aklıma gelenlerden başlayayım öyleyse. 


📌  Yürürken müziği spotify'den dinlesem de hâlâ müzik cd'si alan ve müziği buradan dinlemekten hoşlanan tiplerdenim. Diyelim ki cdlerimden birinin kapağı ortadan yok oldu. Atarım arkadaşlar o cd'yi. Ortalıkta yerli yerinde durmayan, kenarı ucu kırık, defolu şeyler görmekten hiç hoşlanmam.

📌  Başkalarının eşyalarını kullanmaktan hiç hoşlanmam ve kullanmam. Elimde ne varsa onunla mutluyumdur. Az olsun, öz olsun. Birinin bir eşyasını alırım da bozulur falan diye aklım çıkar. Kuzey'in kalemlerini bile kontrol ederim. Gözüme çarpan bir eşya varsa mutlaka iade ettiririm.

📌 Kocamın arabası dahil olmak üzere kimsenin arabasını kullanmam. Yeni bir şeyin fark edilmesinden ödüm kopar. Bu bana çok ayıpmış gibi gelir. Sosyal medyada çantalarıyla falan poz veren insanlar üzgünüm ama çok tuhaf geliyor bana.

📌 Beyaz nevresimlerden hoşlanırım. Gece uyurken pencereden falan ışık sızsın istemem. Kapkaranlık ve serin bir oda gibisi yoktur. Her gece yatmadan önce merdivenin başından salonda oturan Selçuk'a seslenirim: Gelirken bir bardak su getirsene. O da bana cevap verir: Bir dakika önce çıktın yukarı, alsaydın ya suyunu.

📌   Hayatta çaysız, kahvesiz ve sütsüz yapamam. Çoğu zaman inekler olmasaydı ne yapardık diye düşünürüm.

📌   Sağ tarafa yatık el yazısıyla yazarım. El yazısı dediysem öyle çocuklara şimdilerde okullarda öğretilen tür el yazısı değil ama yine de kıvrımlı, uzun harflerle. İnci gibidir yazdığım defterler. Hata yapmak, yanlış yazmak istemem. Şimdilerde kendime bu hakkı vermek için çabalıyorum. Düzeni bozmak için elimden geleni yapıyorum.

📌   Sevdiğim bir kitap varsa etrafımdaki herkese alıp bir tane veririm. Ayrılmak istemediğim tek şeyse sahip olduğum kitaplarım. Bu ülkeden gitme düşüncesi ara ara beni yokladığında ilk aklıma gelen kitaplarımdan nasıl ayrılacağım sorusu. Kitapçı gezmek ve kitap almak en keyif aldığım şey. Ve kitaplığımın başına geçip de ben şu kitabı alayım denmesinden hiç hoşlanmıyorum.

📌   Çocuğunun babasından (sevgili, eş, partner...) "Babamız" diye bahsedenlere sinir olurum. Eminim bu blogu okuyan birileri söylüyordur böyle şeyler. Söylemeyin arkadaşlar. Kocanız çocuğunuzun babası, sizin değil. Komik oluyor bence.

📌   6. hissimin kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Birine ısınmadıysam ısınmıyorum. Bu arada şunu da söyleyeyim ki biraz daha sosyal bir tip olmak isterdim ama olamıyorum. İnanmadığım bir şeyi söyleyemiyor, sırf kibarlık olsun diye birkaç güzel cümle kuramıyorum. Bu özelliğimin böyle olmamasını dilerdim.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Pek de ilginç bir insan değilim görüldüğü üzere. Öyle bir tipim işte.😂

22 Ocak 2017 Pazar

Liste 4- Yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müzikleri yapın

52 Liste Projesi

#Liste 4- Şu anda yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müziklerinden oluşan bir liste yapınız.

Bu haftanın listesini görünce öyle ekrana bakakaldım. Bir kere şu an itibariyle yaşadığım hayata uygun film müzikleri nasıl olur diye düşündüm. Ayrıca nasıl bir hayat yaşıyordum ki. Sabahları Kuzey'le birlikte kalkıp, onu servise bindirdikten sonra tekrar uyumamak için dirensem de genellikle tekrar yatağa dönüyorum. Hava öyle karanlık ki insanı depresyona sürüklüyor. Bu kısım için belki insanı depresyona sürükleyen bir film müziği bulabilirim. 

Sonra basit bir kahvaltı ve illa ki demlenmiş çay içiyorum. Günün en güzel kısmı burası. Demlenmiş çayın yerini hiçbir şey tutmuyor çünkü. Sonra da gün başlıyor. Ne kadar stres yapmayacağım desem de iş yerinde stressiz gün geçmiyor. 

Günün en keyifli zamanı eve dönüşümle başlıyor. Kuzey'i göreceğim için seviniyorum. Pijamalarımı giyiyorum, akşam yemeği hazırlanıyor, Selçuk geliyor. Sohbet ediyoruz. Kuzey ödevi varsa onu yapıyor.  (Genellikle pek ödevi olmuyor.) Bazen film seyrediyoruz. Bazen kitap okuyoruz. 

Benim müzik listem burada başlıyor olabilir. Hafta içi günlerde akşamları, bir de uzun hafta sonlarında. Şimdi size sevdiğim filmlerin listelerini yapacağım ama bunun sebebi yaşadığım hayata denk düşmesinden ziyade severek dinlemem olacak. 

Midnight in Paris Movie Soundtrack

Si tu vois ma mére:  Bu şarkıyla birlikte ekran kayıp giden Paris görüntüleriyle dolar ya, işte ona bayılırım. Telefonumda kayıtlı şarkılardan biridir bu şarkı ve bu filmin tüm diğer parçaları. Woody Allen ve filmlerini sevenler için Spotify'daki hazır iki listeyi kaydetmelerini şiddetle tavsiye ederim.




Closer

The Blower's Daughter: Bu filmi seyredeli ne kadar oldu bilmiyorum. Filmin birçok sahnesini de hatırlamıyor olabilirim. Ama Naomi Watts ve o ışıl ışıl hali gözlerimin önünde. Oynadığı her filme bu kadar çok yakışan az sanatçı vardır herhalde. (Meryl Street'i her listenin, her sanatçının, her şeyin üstünde tuttuğumu burada belirteyim. O benim için listeler üstü bir kadın çünkü.) Gelelim bu filmin benim için unutulmaz şarkısına: Damien Rice ve The Blower's Daughter. Bu şarkı bağıra bağıra söylediğim şarkılarımın içindedir. Ve şarkının sonu, son sözleri her zaman içimi acıtır.




Dirty Dancing

She is Like the Wind: arabada giderken bu şarkı çalınca siz de benim gibi radyonun sesini yükseltiyor musunuz hemen? Ben öyle yapıyorum. Lise yıllarıma dönüyorum ve farkında bile olmadan şarkının sözleri dökülüyor dudaklarımdan. Bu filmden bir şarkı daha var elbette.
O da "The Time Of My Life"




P.S I Love You

Same Mistake: Bu film için bir istisna yapamaz mıyız peki? Ben bu filmin bütün şarkılarını seviyorum çünkü. Öncelikle en sevdiğim şarkının Same Mistake olduğunu söyleyeyim. James Blunt hiç susmadan şarkı söylemeye devam etsin. Belki kısmet olur, bir gün ben de onu dinleme şansına sahip olurum. Geçen yıl kendisi buradayken ben burada yoktum. Kadere teslim ettim kendimi. Bir gün buluşacağımızı ve onu dinlerken bağıra bağıra şarkılarına eşlik edeceğimi biliyorum. 💖 Evet, onu çok seviyorum.



Goodbye My Lover: Allahım, bu nasıl bir şarkıdır böyle? Filmi seyrederken ağlamamak mümkün değil. Tüm şarkılar insanın içine işliyor. Sanırım bu film yüzünden yollara düşeceğim bir gün gelecek.



Amelie

La Valse d'Amélie: Fransa ve Paris aşkımın bir göstergesi daha. Seyrettiğim en güzel filmlerden biri Amelie. Audrey Tautou her aklıma geldiğinden yüzümde güller açar benim. Sanki iyiliğin sembolü bu incecik kadınmış gibi hissederim. O yüzden bu şarkı da sevdiğim film müzikleri arasında dursun.


Comptine d'un autre été, l'aprés-midi:


Grease 💖

Hopelessly devoted to You: Söylenecek sözlerin hepsi burada söylenmiş sanki. Ama yazarken ve sevdiğim bu müzikleri dinlerken anlıyorum ki ben bugünde değil dünde yaşıyorum. Sevdiğim her şarkı bana geçmiş güzel günleri, unutulmaya yüz tutanların ne kıymetli olduğunu ve ne çok özlemin kalbimizde saklı olduğunu hatırlatıyor.




Mamma Mia

Winner Takes it All:  Ancak ve ancak Meryl Streep'e saygı ve gerçekten çok sahici bir sevgi ile diyorum. Bu şarkıyı Abba elbette Meryl'den daha güzel söylüyor ama Meryl işte 💖  Birazcık iltimas geçtiğim doğru! Ne yapayım? Seviyorum.



Bir sonraki listede buluşmak üzere...

18 Ocak 2017 Çarşamba

Ankara Treni ve Babam

Ankara'ya gideceğimiz kesinleştiğinde İstanbul'a kış çoktan gelmişti. Bu yolculuğun benim için tek anlamı vardı: Pencerenin kenarından yüzlerce kez seyrettiğim trende ben de artık bir yolcu olacaktım.
Ne çok kez provasını yapmıştım bu anın. Gerçek anlamda olmasa bile hayallerimde öyle çok kez yola düşmüştüm ki.


Gecenin karanlığında istasyonun bir ucundan görünen tren, uzak memleketlere doğru yola çıktığından öyle her istasyonda durmaz, düdüğünü öttürerek, ''Önümden çekilin!'' dercesine hızla uzaklaşırdı. Tren bizim evin önünü terk etmeden ben çoktan trendeki yerimi almış olurdum.

İlk hayali yolculuğum Clara yüzünden dedesinden ve Alpler'den uzak düşen Heidi'nin yanına olmuştu. Yalnızlığını ve evine duyduğu özlemini paylaşmak istemiştim. Sonra dokuzuncu doğum günümde bir arkadaşımın hediye ettiği Gülten Dayıoğlu'nun ''Ölümsüz Ece'' adlı kitabı yolculuklarımın seyrini değiştirdi.Yaşamımı değiştiren ve hayatta bir kadın olarak dilediğim her şeyi yapabileceğimi kulağıma usulca fısıldayan ilk kitaptır Ölümsüz Ece. Üç bin yıllık bir yaşam serüveni vardır Ece'nin ve yol boyunca kah Anadolu'da, kah Mısır'da kah Roma'da gezinir durur.

Her ne kadar kitaplar, tren yolculularımın başlama sebebi olduysa da ne zaman uzak bir yere gitmenin esamesi okunsa yüzünde güller açan babam, yolda olmanın tohumunu içime eken tek kişidir. Babamın peşinden içine girdiğim tren ve o ilk yolculuğum beni bugün bile hemen geçmişe götürür. Çok uzun zaman önce bu dünyadan ayrılan babamla ilk seyahatim anılarımda hep taze kalmıştır. Yerleştiğimiz kompartımanın gittikçe yükselen ısısı, camlardan dışarısının görünmesini engelleyen buğu ve parmağımla camın üstüne bıraktığım izler...
Babamın oktavı yüksek kahkahasını hep yolculuk imgemin içinde saklarım.

Yolculuk benim için bilinmezle birlikte yeni ve umut dolu olana giden yoldur.

Babam, ağlayarak gittiği yollarda bile yol imgesini güzelleştirmiştir benim/bizim için. Her hikayesinin içine çocuk yaşıma bakmadan beni/bizi de katmasından olsa gerek filmlere konu olacak garip yolculuklar oldu hayatımda. Dedemin içinde olduğu bir cenaze arabasının peşi sıra gitmemiz, acıktığımızda yol üstü restoranlarından birinde konaklamamız bu seyahatlerin en adı konulamayanı. Babamın babasızlığını hissettiğim bu yolculukta, yollardan çok babamın en tenha köşelerine denk gelmiştim. Bozkırın anlamı yol boyunca arabanın içini doldurmuş, ben o zamanlar anlayamasam da babam için en anlamlı yol hikayesini yazmıştı. Babam, babasını doğduğu topraklara söz verdiği gibi geri götürmüştü. 

Tren seyahatleri diyordum değil mi?
Gerçek şudur ki tren seyahatleri benim için baba sıcaklığı barındırır. Ne zaman falımda yol açılsa önüme, ellerimi köklerimin en derinine sokar, sağlamlaşma çabasındaki tüm bağlarımı söküp atmaya çalışırım. Tamamen yerleşik hayatımın dışına çıkamasam da, bu gidip gelmeler, bu yola düşmeler ruhumun ilacı.

Demli bir çayın, yola eşlik edecek bir kitabın, akla gelenleri düşecek bir defterin varsa eğer yola düşmenin tam zamanıdır.

12 Ocak 2017 Perşembe

Eleştiresim var: Paris Bir Şenliktir

Paris Bir Şenliktir kitabı benim başucu kitaplarımdan biri. Her yeni yıl sabahı bu kitabı okuyorum. 
Senenin iyi geçmesi ve sevdiğim şehre daha sık gitmem için adını koymadan tuttuğum bir dilek bu. Aileyle birlikte geçirilmiş bir gecenin ertesinde herkes daha yataklarındayken kalkıyor, parmak uçlarıma basarak mutfağa gidiyor ve çayı ocağın üstüne koyuyorum. Birkaç dakika sonra suyun kaynadığını belli eden fokurdama sesi ulaşıyor kulaklarıma. Tezgahın altındaki dolaptan çayı alıyor ve demliyorum. Sadece kendime göre. Herkes uykuda.


Sonra bir gece evvelden mutfaktaki küçük kitaplığın rafına koyduğum kitabımı elime alıyor ve ilk sayfasını çeviriyorum. Yıpranmış, kapağının kenarları kıvrılmış bir kitap bendeki. Çok okunmuş olması kitabı benim gözümde daha da kıymetli yapıyor. Bu kitabın benim olduğunu, üstünde ömrümden geçmiş nice yeni yıl sabahını taşıdığını biliyorum ya...
Hemingway'in sanki benim için özellikle yaratmış olduğu bu kitapla Paris'e doğru tek yön biletimi elimi almışım gibi hissediyorum.

Okuyanları sıkıyor olma ihtimalim olsa da Paris'i çok sevdiğimi söylemeden durmam mümkün değil. Olmuyor. Dudaklarımın çimden taşan bu duyguyu her fırsatta tekrar ediyor. Tıpkı Pariste Bir Geceyarısı filmindeki gibi önüme başka bir devirde yaşamayı seçme hakkı konulsaydı 1920'lerin Paris'inde yaşıyor olmayı seçerdim.

Sanırım buraya kadar söyleyeceklerimi söyledim. bu çok sevdiğim kitabın uzun zamandır yeni bir baskısı yapılmıyordu. Sahip olduğum kitabın baskısı da çok uzun yıllar önce basılmış. Nasıl olduysa yıllar önce bir kitapçının rafında avucumun içine düşmüştü. Okuyunca öyle hoşlanmıştım ki Hemingway'in Paris'inden, sevdiğim kafelerin kitaptaki uğrak yerleri olmasından, şehrin sokakları arasında dolaşmaktan, kitap okumayı ya da Paris'i seven herkese tavsiye edip duruyordum. 
"Ay, ne olur okuyun bu kitabı çok seveceksiniz."

Nihayetinde geçtiğimiz senenin kasım ayında kitabın yeniden basıldığını gördüm. Yazarın diğer kitaplarının yanında duran bu kitaptan iki tane kaptığım gibi kasada buldum kendimi. Kitabın bir tanesi benim, diğeri de uzun zamandır bu kitabı bulmaya çalışan bir arkadaşım içindi. Planım kitabı yeni yılın ilk sabahında okumak olduğu için bir kenara kaldırdım. Yılbaşı hediyesi niyetine de birçok arkadaşıma alıp hediye ettim. (Benim sevdiğim bir kitabı etrafımdaki insanlara okutmam şart)

Kitabı ilk basımından farklı kılan şeylerin başında Hemingway'in oğlu Patrick Hemingway'in (Hemingway Pauline Pheiffer'dan olan ilk oğlu) ve torunu Sean Hemingway'in bu kitabın genişletilmiş baskısı için birer önsöz yazmış olmaları geliyor.

Sean Hemingway ne yazık ki büyükbabası Ernest Hemingway'i hiç tanımamış.
Amcası Patrick Hemingway'den Hemingway'in bu kitaba  ait el yazmalarına bakma teklifi geldiğinde buna çok memnun olmuş. Oğul Hemingway, Hemingway'in son eşi Mary Hemingway öldüğünden beri babasının kitaplarıyla ilgili tüm işleri üstüne almış. Paris bir Şenliktir, yazarın ölümünden sonra yayınlanmış ve kitapta birçok yerde Mary Hemingway'in değişiklik yaptığı biliniyormuş. (Yazar olmak gerçekten soyunmayı gerektiriyor ve ölünce ne kadar ünlü bir yazar olursan ya da Nobel ödülü almış olursan ol, karın kitaplarında yazanları değiştirme hakkını kendinde buluyor.)

Peki Patrick Hemingway neden yeğeninden el yazmalarını incelemesini istiyor?

İçini kemiren bir şey var çünkü. Üstünde oynanmamış el yazmalarının içinde annesi Pauline ile ilgili bir şey olup olmadığını öğrenmek istiyor. New York'ta bulunan Metropolitan Museum of Art'ta küratörlük görevini yapan Sean Hemingway amcasından gelen teklifi mutlulukla karşılıyor ve aynı zamanda işini de yaptığı beş yıl boyunca gecelerini ve hafta sonlarını bu işe ayırarak büyükbabasına ait el yazmalarıyla yatıp, onlarla kalkıyor. Bu uzun sürecin sonunda Hemingway'in yazdıklarının en oynanmamış halleri okuyucuyla buluşuyor. Mary Hemingway'in okunmasını uygun gördüğü değişikliklerden arınmış bir kitap var karşımızda. Örnek vermek gerekirse, yeni baskıda Scott Fitzgerald'ı daha çok seven ve edebi yeteneğine saygı duyan bir Hemingway görüyoruz.  Daha önce yayınlanmamış bölümlerin kitaba eklenmiş olması da bizi bunca yıl sonra yeni Hemingway yazılarıyla buluşturuyor.

Benim eleştirim bundan sonra başlıyor.
Kitabı okumaya başlayınca bir tuhaflık hissediyorum. Önce bunun ne olduğunun tam olarak adını koyamasam da sonra fark ediyorum ki kitabın yeni çevirisinde beni rahatsız eden bir şeyler var. Sonuna geldiğimde unuttuğum cümlelerin başına tekrar dönüyorum. Sorun sadece cümlelerin uzun oluşu değil. Bunun ötesinde bir anlam bozukluğu var. Yazıların anlaşılmasını güçleştiren lüzumsuz devrik cümleler. Okurken cümlenin içindeki dengesini kuramadığım kelimeler. Eski baskıda böyle hissetmediğimi anımsıyorum. Çünkü öyle olsa daha önce de dikkatimi çekerdi bu durum. Kitaplığa gidip kitabın eski basımını ve İngilizcesini alıp kontrol ediyorum. 

Şaşırtıcı olan kitabın daha önce çevirisini yapan kişiyle yeniden basımında çevirisini yapan kişi aynı. Dikkatimi çeken yerlere dönüp İngilizcesini okuyorum. Süper İngilizcem var diye bir iddiada bulunamam. Yine de okuduğum yerlerdeki çevirilerin daha basit olabileceğini anlıyorum.  Beni okuduğumdan uzaklaştıran kelimeler var çeviride. Ayyaş yerine bekri kelimesi mesela. Bu kelimeyi şimdiye kadar hiç duymamışım. Yol ya da patika yerine yolak kelimesinin kullanılması beni yazıdan alıp uzaklaştırıyor. 
"Lüksemburg Bahçeleri'nin yıkanıp tazelenmiş çakıllı yolaklarında temiz keskin rüzgârda yürüyordunuz."
Yolak kelimesi nedir yahu? 
Yol ya da patikaya ne oldu? (İngilizcesinde path yazıyor.)
Ya imla kuralları?
Bir de  lüzumsuz devrik cümleler...
Bu örnekleri çoğaltmam mümkün. Çevirmenin daha önce daha iyisini yapmışken bu çeviride neden bu sözcükleri kullandığını bilmiyorum. Uzmanlığım olmayan bir konuda da yersiz eleştiriler yapmak istemem. 
İyi bir okuyucu ve ciddi bir Hemingway sever olarak bilmediğim ve konuşma dilinde de hiç duymadığım Türkçe kelimelerin beni çok sevdiğim bu kitaptan uzaklaştırmış olduğunu söylemem şart. 

Bilgi Yayınevi'nden bahsediyoruz. Okuyucunun biraz daha özeni hak ettiğini düşünüyorum.
Bence olmamış. Ne diyeyim?

2 Ocak 2017 Pazartesi

Liste 1- Hedeflerinizin ve hayallerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

#Liste 1: Bu yıl için hedeflerinizin ve hayallerinizin listesini yapın.


52 Liste Projesi'ni yapmaya niyet ettiğim hafta sonuydu. Akşam olmak üzereydi, hava kararmaya başlamıştı. Evde olduğum bu saatleri çok severim. Selçuk her zamanki akşamüstü şekerlemesini yapıyordu, Kuzey ile ben de karşılıklı koltuklarda oturuyorduk. Canım birlikte bir şeyler yapmak istedi ve o yapmak istediğim şey de sevgi dolu, aile aktivitelerinden biri olsun istiyordum. DVD'de film seyretmek benim için yukarıda anlattığım sevgi dolu olaylardan bir tanesi.


Julie & Julia'yı seyredelim dedim. 
"Güzel bir film mi?" diye soru Kuzey.
"Nefis!" dedim. 
Ona bir sıcak çikolata hazırladım. Kendime bir bardak çay aldım. Filmi DVD'ye yeni yerleştirmiştik ki Selçuk da aramıza katıldı. Birkaç seneden beri seyretmemiştim bu filmi ama kendisi benim mutluluk filmlerimden biridir. Nora Ephron'u çok severim. Meryl Streep'e bayılırım. Amy Adams da sevimliliği ile çoktan gönlümü kazanmış aktristlerden biri. Filmin Paris'te geçtiğini söylememe gerek yok herhalde. Bir de işin içine yemek ve blog olayı karışınca bu film benim için biçilmiş kaftan. 

Kuzey filme bayıldı. İçinde yemek olan filmleri daha çok seyretmek istediğini söyledi. Ben daha çok blog yazmam gerektiğine ve bunun için emek harcamam gerektiğine karar verdim. Tam da 52 listeden, yani 52 haftalık bir çabadan oluşacak bir olaya girişmenin arifesinde doğru filmi seyretmiş olduk. 

Artık eskisi gibi havalarda uçuşan hedeflerim yok. Hayallerimde ise hâlâ sınır tanımıyorum. Şimdi ilk haftanın listesiyle karşınızdayım. 

📌 Spor yapmak hedeflerimin arasında ama eskisi gibi yapamadığım günler için kendimi yakıp yıkmayacağım. "Bir sıfırdan iyidir" bu senenin mottosu. Elimden geleni yapacağım ve kendimi de çok yargılamayacağım. 

📌   Bol su içmeye gayret edeceğim. Basit gibi görünen bir hedef olabilir ama benim için değil. Öyle çok çay kahve içiyorum ki su içmek aklıma bile gelmiyor. Gözüm ulaşamayacağım iki litrelerde değil, burada su içmek konusunda çok fazlasıyla çaba sarf edeceğime söz veriyorum. Tabii aynı oranda tuvalete gideceğime de. 

📌  52 Liste Projesi'ni tamamlamak. Çocukluğumdan beri annem çok maymun iştahlı olduğumu söyleyip durur. Umarım bu sefer onu yanıltmayı başarırım. Başaramazsam yüzüme vurun, siz de utandırın beni. (An itibariyle burada her şeyden vazgeçmek istiyorum)

📌   Daha çok İngilizce kitap okumak. Evet yaaaa! Bunun için şöyle bir karar aldım. Çok sevdiğim polisiyeleri kindle'dan okuyacağım. Camilla Lackberg benim için bu anlamda bir fırsat. Yani hedeflerimden biri İskandinav Polisiyelerini İngilizce olarak okumak.

📌  Jo Nesbo da bu senenin tanışmak ve okumak istediğim yazarlarından. Böylece daha önce hiç okumamış olduğum bir yazarla da tanışmış olacağım. 

📌  Şu kadar kitap okurum diye bir hedef koymuyorum. Ama çok kitap okumaya, daha çok içime kapanmaya, sosyal ortamlardan uzak durmaya, insanlarla ilişkimi sanal dünya üzerinden kuracağıma ve kalabalık ortamlardan uzak durmak için elimden geleni yapacağıma söz veriyorum.

📌 Yazı Yazmak: Bloga daha çok yazı yazmaya çalışacağım. Yazı Evi'nde katıldığım derslere mümkün olduğunca elim boş gitmemeye çalışacağım. Paris ile ilgili yazdığım yazıları sene sonuna kadar çoğaltmak için elimden gelen azami gayreti göstereceğim. 

📌  Daha çok gezeceğim.  Şimdi burada bir duralım. Daha çok gezmek bu sene için koyduğum bir hedeften ziyade benim en büyük hayalim. Ülkenin durumu malum. İşler karışık, keyifsiz. Gezmekten çok keyif almamıza rağmen uzun zamandır hayalini kurduğumuz ve bu sene yapacağımızı düşündüğümüz Peru gezisini başka bir bahara erteledik. Elbette bir yerlere gideceğiz ama çok uzaklara uçacak gibi gözükmüyoruz. 

📌 İki hayalin etrafında dolanıp duruyoruz. Bir tarafımız bir arabaya atlayıp Fransa'nın kuzey kıyılarına gitmeyi istiyor. Oradan Loire Vadisi boyunca o şato senin, bu şato benim misali gezmek mi acaba diye düşünüyoruz. Diğer tarafımız da şöyle diyor: İngiltere'den girip Dublin'e mi uzansak? Oradan kırsala, yeşile, serinliğe doğru mu yol alsak? Kararsızız. Hayalimizi gerçeğe dönüştürmek için bir sağa, bir sola dönüp duruyoruz. 

📌  Nora Ephron filmlerini izlemek ve Kuzey'e izlettirmek. 

📌 Paris'e yeniden kavuşmak. Shakespeare and Co.'da çay içip, Lüksemburg Bahçeleri'nde gezinmek, Musee Rodin'in bahçesinde aylaklık etmek...

📌   Sağlık... Gerisi boş zaten.

Şimdilik benim hedefler ve hayaller bunlar. Aklıma geldikçe geriye dönüp bu listeye eklemeler yapmak istiyorum. Bilirsiniz liste yapmak öyle kolay bir iş değildir. :) 

Siz de benimle birlikte 52 Haftayı tamamlamak isterseniz nefis olur. Bayılırım👊


Şimdi gelelim oğlumun listesine. Birlikte bir şey yapmak ya da yaptığım bir şeye onu dahil etmek benim için çok kıymetli. Ne kadar dayanır, nerede pes eder bilmiyorum ama denemeye değer geliyor bana. 

Kuzey'in Listesi

📌  Meksika'ya gitmek. 
📌  Budapeşte'ye gitmek. 
📌  Vodafone Arena'da Beşiktaş'ın bir maçına gitmek. 
📌  Beşiktaş'ın bu senenin şampiyonu olması.
📌  Sene sonu ders sonu ortalamasının 93 üstü olması.
📌  Star Wars'un son filmine gitmek.

25 Aralık 2016 Pazar

Eski yılın son pazarı...

Yeni bir yıla girmeden önceki son pazara geldik nihayet. Bildik hafta sonu halindeyiz biz. Koltukların yastıkları başka taraflara kaymış, kitapları dergileri sağa sola fırlatmışız, sehpanın üstü kullanılmış bardaklarla dolu. Pek steril bir ev ortamı olduğunu söyleyemeyeceğim yani. Bizim ev hafta sonu geldi mi hep dağınık. Etraftaki tüm kitapları okuyor muyuz? Hayır. Yine de çevremizi okunan okunmayan kitaplarla dolduruyor. Tüm defterlerimizi ortaya çıkarıyor, renkli renkli kalemleri elimizin altında bulunduruyoruz. Kalem, defter kısmı bana ait daha çok. Ev böyle olunca, tüm kaygılarımı pencerenin ardındaki dünyada bırakınca rahatlıyorum. Çayı demliyorum ve bir köşeye çekiliyorum. 



Bu pazar sabahı erkenden kalktık. Saati kurmuştum zaten. Selçuk'la giyindiğimiz gibi Kartal'daki Organik Pazar'ın yolunu tuttuk. Pazar hali, insanların birbirine günaydın demesi, yüzlerdeki gülümseme sevdiğim şeyler listesinin başında. Pazarın girişindeki güler yüzlü teyze mini minnacık ıspanaklar getiriyor ve getirdiği gibi bitiyor ıspanaklar. Bu sabah hem koşup ıspanağımı aldım, hem de söylendim teyzeye. 
'' Senin ıspanakların yüzünden bu kadar erken geliyoruz. Saat 10.00'dan önce çıkartma şunları tezgaha."

Alışveriş bitip de eve gelince o ıspanakları yıkama faslı oldu tabii ki. Yıkarken uzun uzun bu kadar ıspanakla ne yapacağım düşüncesi kafamı kurcaladı. Allah'tan bilgisayardan Michael Bublé'nin "Christmas, christmas..."diye neşeli neşeli şarkıları geliyordu da ıspanakların yarısını çöpe atma fikrini kafamdan def ettim. "Mutfak benim mabedim!" diyeceğim şimdi, kimse bana inanmayacak.😆
Şaka bir yana, yemek falan yapmıyorum ama mutfaktan da bir türlü çıkmıyorum. Evde olduğum vakitler hayatım mutfak masasının etrafında geçiyor. Bloga yazı yazacaksam oturup burada yazıyorum. Kuzey ders çalışacaksa yine bu masada oturuyoruz. Eve gelen misafirleri de burada ağırlıyoruz. Yemek bitince çay için salona geçelim diyorum, kimse tınlamıyor. Biz mutfağın orta yerinde duran masanın etrafında toplanmışken, sebzeler yıkanıyor, çay demleniyor, birisi kalkıp buzdolabından bir şey alıyor. En çok evdeki ufaklıkların (komşunun çocukları, yeğenlerim, Kuzey'in arkadaşları...) bulundukları odadan koşarak gelip su içmelerini, çikolata ve bilimum zararlı şeylerin durduğu dolaptan canlarının istediği şeyi alıp yemelerini seviyorum. Buzdolabına çocukların teklifsizce dokunabildiği evler başka bir samimiyet taşıyor bence. (Buzdolabını açma sebepleri kesinlikle içecek için oluyor ya da dondurma)

Biz bu sene Kuzey'le yapabilirsek bir şey yapmaya niyet ettik. Belki kitapçılarda gezinirken dikkatinizi çekmiş olabilir. "52 Liste Projesi" adında bir ajanda var. Her hafta için bir ödev var; liste yapmak. Aktivite olsun diye, "Yapar mıyız?" dedim Kuzey'e. Yaparız dedi. Düzen insanı değiliz ikimiz de ama ne yapacağımızı bu sefer ikimiz de görmek istiyoruz. Bu konuda bir başarı elde edersek listemizi burada yayınlayacağız. Bu blog nasıl bir başarı grafiği yakaladı böyle yahu?😂

Yeni bir şeyler yapmak istiyorum. Ondan böyle sağa sola saldırıyor olabilirim. Her yeni yıl taze bir şeylere başlamak için fırsat. Bu durumun gerçek olup olmaması da pek mühim değil aslında; ruhumuz nasıl rahat hissediyorsa öyle olsun. Bir şeylere başlamak için pazartesi de uygun benim için cuma da. Keşke Kuzey de ödevlerine birkaç satırdır anlatmaya çalıştığım gibi çabucak başlasa. (Bu kısım blog yazarının sabrının tükendiği yer. Bizim evde birileri ertelemenin kitabını yazabilir.)

Şimdilik durumlar böyle. 
Posta kutumuz ve gönlümüz yeni yıl için gelen kartlarla ve güzel dileklerle şenlendi. Bir çay demleyip hayallerime kaldığım yerden devam edeceğim.

18 Aralık 2016 Pazar

Macera Kitabım'ın 2016 Dökümü!

Evet! Bu sene de bitiyor haklısınız. Her sene aynı geyiği yapmaktan bıkmış olsam da senelerin böyle geçiyor olması cidden canımı sıkıyor. Belki hiç blog yazmamak daha iyidir. Böylece oturup her senenin sonunda, ''Ben bu sene ne yaptım?'' diye düşünüp durmaz insan. İlla ki verilecek bir hesap var değil mi?

Ocak


Vallahi de billahi de Aralık nasıl geçtiyse öyle geçti. Çok hızlı yani. Sanırım aralık hızını alamadı ve o hızla önüne ne geldiyse sildi süpürdü. Demek o ki önünde mart ayı duruyor olsaydı muhtemelen onu da fark edemeden kaçıracaktık.😀  Sene başı itibariyle yine karakterimden ödün vermedim ve çoğunu uygulayamayacak olduğumu bilsem de yeni yıl kararlarımı aldım. Geriye dönüp baktığımda ocak ayı itibariyle blog yazılarımda müthiş bir artış var mesela. Yani o ay aldığım kararlardan bir tanesini uygulamışım. Güzel kitaplar okumuşum. Uzun okuma listeleri yapmışım. Üstelik yazdıklarımı okuyunca müthiş bir heyecan varmış o günlerde diye düşünüyorum. Ben o yaşam enerjisini seviyorum işte. Ocak ayında hep İstanbul civarında olup hiç seyahat etmeden mutluluğu yakalamışım yahu. Daha ne olsun?


Şubat

Yürümüşüm ve yürürken hep düşünmüşüm. Adımlarıma düşüncelerim eşlik etmiş. Yalnız değilmişim yani. Kulağımdaki kulaklıktan hep sevdiğim birileri fısıldamış yüreğime. Bir gün biriyle sohbet etmişim, başka bir gün diğeriyle. Şubat ayı hayal ayı olmuş bana. Sonra ansızın bir yol açılmış, ''İşimiz de var aslında, ay ne yapsak ki acaba?'' diye Laponya'ya gidelim diyen arkadaşlarımıza önce yan çizerken, söylediklerimizi unutup Finlandiya'ya gitmişiz. Kalın kalın giyinmişiz, ağzımızı burnumuzu yünden atkılarla sarmışız, ellerimizi soğuktan korumak için eldivenler giymişiz. 2016 yılının şubat ayında hayatımda ilk defa donmuş bir deniz görmüş ve ağzımı hayretle açmışım. Yanımda Selçuk'la Kuzey varmış. Bu güzel diyara hayran olmuşuz hep birlikte. Kar kıyafetlerine müthiş bir yatırım yaptığımızdan bütçemizde kocaman bir delik açılmış.😀


Noel Baba'ya inanmamama rağmen Laponya'ya onun diyarına gitmişiz. Gülmüşüz, yemişiz, içmişiz. Karla kaplı bir coğrafyanın içinde şaşırıp kalmışız.
Üşümüşüz ama nefis bir şubat olmuş nihayetinde şubat!

Mart

Mart ayını nasıl geçirdiğimi hatırlamıyorum. Laponya'da açılan deliği kapatmak için bolca çalışmış olmalıyız. Bu senenin en güzel yanlarından biri Yazı Evi ve beni çok mutlu eden derslerdi. En güzel ilk hikâyemi bu ay yazdığımı hatırlıyorum. O yüzden mart ayını da seviyorum. Tüm sene boyunca karaladığım defterlerimi karıştırdığımda tüm senenin bendeki izleğinin çok karışık olduğunu itiraf etmeliyim. Normalde okuduğum kitaplarla ilgili notlar düşerim. Bu sene yapmamışım. Hayat nasıl geldiyse öyle takılmışım. Biraz tökezlemişim. Sonra tekrar ayağa kalkmışım.

Nisan


Mart ayında kös kös oturmamın sebeplerinden biri Nisan ayının 2. gününde Paris'e doğru yola çıkmamız olabilir. Bir haftalık ara tatilinin her bir gününü Paris'a ayırdık. Gitmeden önce gitmek için gün saydım. Oraya vardığımızda geriye kaç günüm kaldı diye. Öyle seviyorum Paris'i💖  Hepiniz biliyorsunuz zaten bunu. Montmartre'ın sırtlarında bir ev kiraladık. Pencereden baktığımda gri Paris çatıları gözümün önünde uzanıyordu. Sabahları kahvaltımızı yapıp kendimizi şehrin sokaklarına atıyorduk. Tatilimizin birkaç gününe Dubai'den arkadaşlarımız da ekleninde daha da şenlendik. Özellikle de çocuklar. Bir gece bir bistroda yemeğimizi yiyip maç seyrettik, başka bir gün Pere Lachaise Mezarlığı'nda saklı mezarların peşine düştük, soğuğun yorduğu her yerde sıcak çikolata içtik. Nisan ayında İg'den açıldığını takip ettiğim Shakespeare and Co'nun kafesine ilk defa gittim. Proust anketi hâlâ evin bir köşesinde duruyor. Artık bir yapsam diyorum. Ah Nisan! Ne güzel aymışsın sen 💖


Hani nisan ayına bizimkilerle birlikte Paris'te girmiştim ya, uğurlamak için de kız arkadaşlarımla birlikte Bologna'ya gittim. Hafta sonu için. Bol bol yürüdük, nedense yemek yemeyi unutup sadece akşamları yedik, nefis içkiler içtik ve evimize döndük. Bologna seyahati fotoğraflarını yanlışlıkla silmiştik, biliyorsunuz. Yeniden çekmem için bir fırsat oldu bu seyahat.


Yazılı tarihimize bir de not düşeyim o vakit: Kuzey de okulla birlikte bizsiz ilk seyahatini bu sene yaptık. Efes'e gitti. Seyahatten de çok eğlenmiş olarak geri döndü. Bizi aramak mı? Nerede? Söylediğine göre hiç vakti olmamış. Bir de otel çok güzelmiş.

Mayıs

Bir kere mayıs ayı benim doğum günümün olduğu ay. Bu sene hediyemi alenen istedim. Bir koşucu saati. Hani şu kalorinizi, ne kadar koştuğunuzu falan hesaplayan saatler var ya onlardan. Yakını görmekte azıcık zorlanmaya başlayan bu karakter için de ayrıca kocaman bir ekranı olması nefis oldu. Sene içinde bir şekilde hayatımıza giren "ekmek pişirme" olayında da iyiden iyiye yol kat ettik. Kesinlikle daha güzel ekmekler yapıyoruz. Evet, ekmeği ailece yapıyoruz.😀  Baharı evimizde karşıladık. Bahçede ilk tomurcuklanan çiçek manolya oldu. Sonra bitkiler yeşillendi yavaş yavaş. Bir sene çok seviyorum diye bir zeytin alınmıştı bahçenin en güzel yerine, bu sene de mutlu olayım ve her gün gözünün içine bakayım diye keyifli mi keyifli bir limon ağacı. Bu mayıs ayında bir yaş daha büyüdüm elbet. Hayatta daha küçük şeylerle mutlu olmak için söz verdim kendime.


Ayın sonunda iş için karı-koca Çin'e gittik. Selçuk'un senede 2-3 kez yaptığı bu yoldan her seferinde kaçıyorum; lakin bu gidiş benim işimle ilgiliydi. Hâl böyle olunca mecburen düştüm yola. Uçak yolculuğumuz da, otelimiz de Selçuk tarafından organize edilmişti. Nefisti. (Şuraya bir-iki güzel şey yazayım ama değil mi? Hevesini ve yaptığı işleri takdir edeyim ki yollarım hep açık olsun.)
Senenin ilk okyanus ötesi yolculuğuydu. Bol bol çin yemeği yiyerek hem gözümü hem de midemi doyurdum. Yaşasın Çin'de yapılan gerçek çin yemekleri!

Haziran

Okullar bitsin de artık sabahın köründe kalkmaktan kurtulalım diye gözünün içine baktığımız ay haziran ayı bizim evde. Yazın sonunda, "Biraz düzene girelim!" diye okulların açılmasını istediğimi biliyorum ama sabah bu kadar erken kalkmak da yoruyor insanı. Bir de tüm sene boyunca hayalini kurduğumuz bir şeyin vakti geliyor: Haziran ayı sonunda 15 günlüğüne New York'a gidilecek. 
Evet, Haziran'da New York'a uçtuk. Hayatımın en güzel tatillerinden biri olduğunu hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim. Manhattan'da minik bir dairede kaldık. Central Park'ta sabah koşularına çıktık, gidebildiğimiz tüm müzelere gittik. İstanbul, yaşamın bildik sıkıntıları, dertler hepsi on beş gün geride kaldı. Senenin en keyifli ayı ilan ediyorum haziranı.

Temmuz

İlk birkaç gününde hâlâ New York'taydık. Ayın 4'ünde Ulusal Bayramları olduğu için nefis indirimler vardı ve bizim dönüş günümüz tam da bu gündü. Birkaç gün öncesinde başlayan indirimlerden kısmen faydalansak da, "Ah ah, biz neden bir gün sonra dönmeyi akıl edemedik?" diye hayıflanıp durduk. Bu ne demek? Bir gün Amerika'da olursanız 4 Temmuz indirimlerini göz ardı etmeyin demek. Dönüşte birkaç gün daha tatilim vardı. O süreyi de evimde geçirdim. Evde olmayı da seviyorum aslında 😀


Sonraki günleri de hepimiz biliyoruz. Ayın 15'inden sonrası tam bir karanlık benim için.

Ağustos

Babam öldüğünde içinden çıkamam zannettiğim bir depresyona girmiştim. Mutsuzluğumun adını koyamadan ve bir çare aramadan birkaç yılımı öyle geçirdim. Şimdiki aklım olsaydı hemen bir psikoloğun yolunu tutardım. 2016 yılının Ağustos ayı da böyle bir aydı işte. Derinlerde bir yerlere sürüklendim. Yarınımızın ne olacağını sorguladım ve çok korktum. Hayatımda ilk defa korku tüm benliğimi ele geçirdi. Evden işe, işten eve gittiğim ve sanırım hayat enerjimi dondurduğum bir aydı. Bu senenin ağustos ayı benim için hiç ışıldamadı. Ayın sonunda belki bir nefes alırım diye can arkadaşıma doğru arabayla uzun bir yolculuk yaptık. Yol halini, durduğumuz yerlerde soluklanmayı, dinlenme tesislerinde tost yiyip çay içmeyi ne çok severmişim meğer bunu fark ettim.

Eylül

Çok önceden planlanmış bir seyahat için yola çıkma zamanı geldi. Yakınlarda notlarını yazdığım için hemen herkes biliyor Küba seyahatini. Bu senenin okyanus ötesi 3. seyahati oluyor bu. Air France ile de ilk yolculuğum. Benim için bu havayolu şirketi sınıfta kalıyor. Söylenip dursam da hiçbir havayolu şirketinde THY'nin konforunu bulamıyorum. Fidel Castro'nun birkaç ay sonra aramızdan ayrılacağını bilmeden Küba sokaklarını adımlıyor, bol bol Mojito içiyor ve Hemingway'in peşinden gidiyoruz yine. Hemingway'i tüm o maçoluğuna rağmen neden seviyorum ben arkadaş?


Bu arada 2017'nin şubat ayına planlanmış bir Paris seyahatimiz var ve 2016 yılında Paris'te bulunabileceğimi düşünmüyorum. Peki ne oluyor? Bir sürpriz. Air France'ın Küba yolu üzerinde Paris'te öyle uzun bir beklemesi var ki, "Hadi!" diyoruz. "Kahvelerimizi St.Germain'de içelim." Şehirde geçirdiğimiz üç saat rüya gibi geliyor bana. Havayı soluyorum derin derin. 💖

Ekim

Selçuk'u çok seviyorum. Seviyorum vallahi💖
Paris'e gelemem diye düşünürken, Küba yolunda üç saatlik Paris seyri için şükrederken elbette bana böyle bir sürpriz hazırladığından haberim yok. "Bavulunu hazırla!" diyor. "Birkaç günlüğüne kaçalım, Paris'i çok özledim." O da benim kadar seviyor bu şehri. Benim gibi zırt pırt dile getirmiyor ama öyle. Beni seviyorsa, Paris'i de sevmeli lazım zaten. Yoksa çekilmem ben. Kuzey vızıldayıp duruyor. Kendi başınıza geziyorsunuz, beni götürmüyorsunuz diye söyleniyor. İçim azıcık bu söylemlerle ezilse de hemen pembe bavulumu hazırlıyorum.
Paris'i, oğlumu, bana devamlı Paris sürprizleri yapan kocamı çok seviyorum.



Kasım

Bu yazıyı yazmak için masanın başına oturana kadar, "Ben bu sene hiç gezmedim yahu!" diyordum. Şimdi gerçekleri ortaya dökünce azıcık utandım. Şu kızlar yok mu şu kızlar. Aynı masaya oturduğumuz her seferinde bir seyahat planı atıyorlar ortaya. Nereye gidelim diye düşünüp bir yandan da biramızı, şarabımızı içerken Barselona fikri doğuyor, şekilleniyor ve biletler alınıyor. Ben de çok sevdiğim bir başka arkadaşımı örgütlüyor ve onu da yol hikâyemize dahil ediyorum. Kızlarla keyifli keyifli dolaşıp, tapasları götürüyoruz. Bu sene ne çok yemek yiyip, ne az spor yaptım ben. Ciddiyim bu konuda. Hareket kabiliyetimi yitirdim yahu. Hep şu hiç aydınlanmayan sabahlar yüzünden.


Aralık

Bu senenin son ayında içimde şöyle bir duygu var: Bu sene sona ersin artık ve daha aydınlık bir seneye uyanalım. Aile içinde şükür ki hiç kayıp vermediğimiz bir yıl oldu. Yine de ülkede yitip giden canlar ortada. Yeni yılın bu seneden daha iyi olacağını düşünecek kadar saf olabilirim. Bilmiyorum ama yeni yılın umutla, barışla, huzurla dolu olmasını yürekten istiyorum. Herkes gibi. Her sene olduğu gibi bu sene de bizim evde mi toplanacağız daha netleşmedi. Amma ve lakin benim gibi bir gezginin arkadaşlarının Berlin'de yeni yıla girme teklifini üzülerek geri çevirdiği de şurada kayıtlara geçsin ki denk geldiğimde bunu nasıl yaptım ben diye kara kara düşüneyim. Oluyor demek ki böyle şeyler!

Pek sevgili arkadaşlarım...

2016 bitiyor. Neticede az spor yaptığım, ciddi okuma kısırlığı yaşadığım, Kuzey'in dolu dolu 12 yaşını bitirmeye hazırlanıp 13'e doğru yavaş yavaş yürüdüğü, boyunun boyumu geçtiği, ayak numarasının şimdiden 42'yi bulduğu bir sene oldu bu. Ara ara çocuğuma bakıp, "Bu benim doğurduğum çocuk mu?" diye soruyorum. Çoğu zaman içime sokasım geliyor bu oğlanı, kimi zaman da camdan fırlatasım. Elbette çok seviyorum ama öyle. Selçuk'la ben de yavaş yavaş yaşlanıyoruz tabii. Arada birbirimize girip sonra tekrar barışıyoruz. Dostlarımızla keyifli sofralara oturuyor, böyle arkadaşlara sahip olduğumuz için şükrediyoruz.
Hayat akarken bazen eziliyoruz, bazen seviniyoruz. Değiştirmek istediğimiz şeylere gücümüz yetmiyor, birbirimize sarılıyoruz.
....ve ben burada olmaktan, bloga yazmaktan çok keyif alıyorum.

İyi ki sizler de varsınız çünkü tanımadan sevdiğim ailem gibisiniz.
Herkese mutlu bir yıl dileklerimle.

6 Aralık 2016 Salı

Aralık kapıyı araladı yine...

Üşenmesem oturup bu sene okuduğum kitapları sıralayacağım. Temmuz ayında kitap okuyamayınca sanki tüm seneyi kitap okumadan geçirmişim, 2016'yı okuma açısından kısır geçirmişim gibi hissediyorum. Oysa çalışma masasının üstü, salondaki başucu sehpam okunmuş, yerine kaldırılmayı bekleyen kitaplarla dolu. Yine de ortada beni rahatsız eden bir durum var.
Onlarca kez söylediğim gibi bu senenin hiçbir hali beni mutlu etmiyor. Ne ülkenin genel durumu ne de benim kişisel durumum. Aralık ayının sonunda yayınlanmak üzere Macera Kitabım'ın 2016 dökümünü, yine ayrı bir postta da 2016 yılında beni en çok mutlu eden on şeyi yazıyorum. Mutluluk, nihayetinde hepimizin oynayabileceği bir oyun, öyle değil mi? Oynayalım o zaman!


Ruhum nasıl dalgalanıp duruyor sevgili okuyucu bir bilsen. Sabah, öğle, akşam değişik ruh hallerine girip çıkıyorum. Bi' mutluyum, bi' her şeyden bıkkın, bi' hüzünlü, bi' karmaşık... İş hayatında bu seneye kadar bu kadar çok sıkıldığım bir dönem olduğunu hatırlamıyorum. İşimi seviyorum, yanlış anlaşılmasın. Nihayetinde bildiğim başka bir iş de yok. Ama şu insanlar yok mu? Bizler ne zaman bu kadar yalana, dolana sarılan, hayat standartlarımızı düşürmemek adına başkalarını dolandırmaya kalkışan insanlar olduk? Bilmiyorum ama ekonomik sıkıntıların yaşandığı bu dönemde insanların birbirinin gözünün içine bakarak iş çevirmeye çalışması benim insanlığa olan inancımı sarsıyor. Neticede insanı çalışmak değil de işteki sıkıntılar yoruyor. Bu dönemde geçer elbet diyerek 2017'nin iyi niyetine sığınıyorum. Umarım beni yanıltmaz. Neler yaşayacağımızı hep birlikte göreceğiz inşallah. 

Cuma günleri gittiğim Yazı Evi rutinimi devam ettiriyorum. İşimi bırakma hayalimin pek de düşündüğüm kadar kolay olmadığını kabul ettiğimden beri cuma sabahlarımı kendime ayırmaya karar verdim. Vicdanımla da oturup konuştum, işte olamadığım için beni gereksiz yere azap içinde bırakmayacak. Çünkü Yazı Evi'nde olup birkaç saatliğine yazının sağaltıcı gücüne sığındığım zamanlar bana çok iyi geliyor. Kendimi ait olduğum yerde, sevdiğim insanların yanında hissediyorum.

Gecen sene hemen hemen bu günlerde Yazı Evi'ne gitmiş ve ailecek kolaj çalışması yapmıştık. Bir de mektup yazmıştık kendimize bir sene sonra kendimizi nerede göreceğimizle ilgili. O mektubun detayları hâlâ aklımda. Birkaç gün sonra mektupların Kadıköy'den postaya verileceklerini ve yeni yıl öncesinde elimizde olacağını biliyorum. Bir sene önce kendime yazdığım mektubu heyecanla bekliyorum. 

Bu sabah çok sevdiğim bir arkadaşıma kahvaltıya gittim. Nefis bir sofraya oturduk. Kahvaltı sofraları en sevdiğim sofralar. Çayların biri gitti, biri geldi. Yine çok sevdiğim, oğlumun hayatında derin dokunuşları olan Neşe Öğretmenimiz de vardı bizimle aynı sofrada. Aslında onun İstanbul'da olması sebebiyle toplanmıştık. Neşe Hanım yine yapacağını yaptı, hepimize birer 2017 ajandası hediye etti. Her sayfasına güzel bir şeyler yazmak şartıyla. Sene içinde başımıza gelen kötü şeyleri değil de sadece iyi şeyleri yazacağız. Biraz yan çizer gibi oldum ama Neşe Hanım izin vermedi. İçtiğin çayı, keyifli bir sohbeti, okuduğun bir kitabın birkaç sayfasının sana ne kadar iyi geldiğini yazabilirsin dedi. Bizde de defterleri alıp evimize sırtımıza yüklenmiş güzel bir sorumlulukla geldik. Umarım altından kalkabiliriz. Hımm, bu arada bu görev hem Kuzey'e hem de bana verildi. Kuzey'in de yapması açısından benim bu işin takipçisi olmam gerekiyor. 

2017 başlamadan yeni başlangıçlar için heves etmeye başladık. Her sene aynı terane ama olsun. Sebebi ne olursa olsun içimin kıpırdanmasını seviyorum. 

Kim bilir belki yeni yıl gelmeden sene içinde okuduğum kitapları yerine yerleştirir, okumayı planladığım kitapların bir listesini çıkarır, yaparım deyip de yapamadıklarım içim hayıflanır, yaşım ilerledikçe kendime vermeyi kabul ettiğim affetme yönüm sebebiyle yapamadıklarım için kendimi suçlamaz ve yeni hedefler belirlerim. Hem belki böyle yapınca kendime sert davranarak elde edemediklerimi yumuşak başlılığım sayesinde kazanırım. Belki daha çok spor yapar, serin havalarda daha çok yürürüm. Belki spor yapayım diye değil de sırf kendimle kalayım diye çıktığım yürüyüşler her seferinde şifalandırır beni. 

Yapacaklarım, yapmak istediklerim, yapamadıklarım....

Bunları böyle yazdığımda bile mutlu oluyorum. Listelemek, kafamdaki bulutları dağıtıyor ve sakinleşmeme sebep oluyor. Sakinlik, telaşsızlık ve hayatın aktığı yöne kendini bırakmak yaşamı kolaylaştırıyor. Aslında yaşam, eninde sonunda seni istediği yere getiriyor. Belki de bir razı oluş artık kabul ettiğimizi ya da anladığımızı düşündüğümüz onca şey. Teslimiyet. 
Neyse ne değil mi sevgili arkadaşlar? 
Yeni yıl da eskisi gibi olacak besbelli. Aynı mevsimleri, bize ne getireceğini bildiğimiz ayları her geldiğinde kucaklayacağız. Her şeyi biz insanlar yapıyor olsak da yeni yılın biraz daha insaflı olmasını diliyorum tüm insanlık için. 2016 pek iyi bir sene olmadı. Pek de sevgiyle anmayacağım kendisini.

15 Kasım 2016 Salı

Bir mevsimden bir mevsime, bir şehirden bir şehire...

Yazı başka heyecanlarla karşılıyorum. Elbette bahar habercisi oluyor birkaç aya gelecek olan yazın. Ağaçların dalları, manolyanın üstü çiçekle dolan kolları gibi ben de kollarımı açarak karşılıyorum yazı. Güneş içimi ısıtıyor, yazın gidilecek yerlerin heyecanı basıyor benliğimi. Havalar iyice güzelleşse de bahçede etsek kahvaltımızı diye geçiriyorum içimden. Yazı biraz da ben taşıyorum bizim evin içine. Ben baharlıysam herkes baharlı... Ben karlı, dumanlıysam evin içi sisli, dalgalı...
Sonbahar gelsin de bal kabaklı latte içelim diyorum. O Amerikan markası kahvecinin sonbaharı bardakların üstüne taşımasını seviyorum. Havada uçuşan yapraklar; kimi kuru, kimi sarı. Kuzey, "Halloween geliyor, bal kabağı alalım da oyalım" diyor. Selçuk, "O bal kabaklarından bir kabak tatlısı yapsan da yesek!"
Ben ağaçlar yapraklarını döktü iyiden iyiye, kış geliyor diyorum. Herkes hep bir ağızdan gelmesin diyor.  Zamanı eskitirken sarı-kızıl yaprakları bir kenara bırakıp yeni yıl ruhuna bürünüyorum. Emektar plastik çam ağacını çıkarıp üstünü süslemenin vakti gelmiş gibi. Hayatı güzelleştirmeye çalışıyoruz dört koldan. Her birimiz, aynı düşünceyle...


Yeni yıl yaklaşıyor ya sanki yeni yılda daha iyi şeyler yaşayacakmışız gibi telaşa kapılıyorum. Telaş benim göbek adım. Yazarken bile telaşa kapılırım ben. Sanki anlatacaklarım ben anlatamadan elimden kaçıp gidecekmiş gibi heyecanlanır, kafamda dolaşan cümlelerimi bir ucundan yakalamaya çalışırım. Şimdi de toparlanmak için tek zaman yeni yıl zamanıymış gibi etrafa, düşüncelerime çeki düzen vermek için uğraşıyorum.

Öncelikle söz verdim kendime. Küba notlarını oturup yazacağım. En azından defterime aldığım notları anlaşılır bir hale sokacağım ki yazmaya kalktığım zaman işin altından kalkabileyim. New York seyahatinde çok keyif aldığım yerlere gitmiştim. Aklımdaki düşünceler de Temmuz ayının bunalımına kurban gitti. Bugün ansızın o tatilden ne çok keyif aldığımı anımsadım. Trump'a rağmen sık sık aklıma New York'ta yaşadığım özgürlük duygusu geliyor. Sex and The City'den hatırlayacağınız sokağa merdivenle açılan evlerin alt katlarına konuşlanmış kurabiye satan dükkanlar, ellerinde kahveleriyle sokaklarda yürüyen insanlar, onlarca köpeği Central Park'a götürmeye çalışan görevliler, yaratıcı yazılarla para toplamaya çalışan evsizler... Bi' güzeldi New York yaa! Hâlâ aklımı kurcaladığına göre New York kalbimde güzel bir yer edinmiş.

Akşamları eve bir dolu yapılacaklar düşüncesi ile geliyorum. Bloga yazı yazacağım diyorum ya da defterime. Olmadı kitap okurum diye geçiriyorum aklımdan. Akşam yemeğimizi yedikten sonra çayımı alıp başka bir köşeye çekilmek istiyorum. Bizimkilerin yüzü düşüyor. Survivor izlerken beni yanlarında istiyorlar. O gürültünün içinde kafamdakiler bir türlü yazıya dökülemiyor. Ben de çareyi kulaklıklarımı kapıp ruhsal olarak oradan ayrılmakta buluyorum. Genellikle caz dinliyorum. Her zaman, en sevdiğim. Biri var ki sizinle paylaşmadan edemeyeceğim. Inger Marie Gundersen. Lütfen dinleyin. Sesi kulaklıktan yayılmaya başladığı an içimdeki tüm düğümler çözülüyor. Nereye vardığını bilmediğim ağaçlı bir yoldan yürüyormuşum gibi hissediyorum. Bu aralar bana yoldaşlık ediyor. Size de eder belki, kim bilir?

11 Ekim 2016 Salı

Yokum, az sonra döneceğim.

Bugünkü yazı bir iç dökümü olsun. Bir şeyler yazmak için en güzel yer orası çünkü.

Bir kere okulların açılmasına çok sevindim. İlk itirafım buradan gelsin. Okulların açılmasıyla birlikte düzene giren hayatımıza bayılıyorum. Mecburen sabahın köründe kalkıyoruz ve ailece hepimiz birbirimize kötü davranıyoruz. Daha saat 07.00 olmadan Kuzey gidiyor. Ben kendi rutinimi ancak oturtmaya başladım. Oğlumu kapıdan yolladıktan sonra çayımı demliyorum. Mutfakta fokurdayan demlik gibi güzel bir şey yok bu dünyada. En azından sabahın kör vaktinde.

Kendime kalan bu anları çok seviyorum. Güzel şeyler düşünmek için ayrılmış nefis saatler...


Canım pek istemediği için New York seyahatimizin zihnimde iz bırakan, anlatmak için sabırsızlandığım nice güzelliklerini paylaşamadım. Oysa öyle güzel bir tatil geçirmiştim ki yazmakla bitiremeyeceğimi düşünüyordum. Dünyanın her köşesinde aynı zevklerin etrafında dolanıp dursam da ne çok güzel şey var dile gelecek. Mesela New York'un gezilmesi gereken tüm kitapçılarını yazacaktım. Ben anlattıkça kitapsever her dost gitmedikleri o kitapçılarda ufak bir gezintiye çıkacak, gidenlerin suratındaysa bilindik bir tebessüm oluşacaktı. Olmadı. Klavye elimin altında olduğuna göre bir gün yazarım belki. Yazmayı çok isterim çünkü.

New York dönüşü sonrası içime kapandım. Aman ne kapanış! Ne bir satır yazı yazdım bir köşeye ne de bir satır kitap okudum. Kitap bile satın almadığım ve kendimi Grey's Anatomy dizisinin içine hapsettiğim tuhaf bir dönemdi. Bundan daha uzun bir süre kendimi dinlediğim bir dönem olmuş muydu hatırlamıyorum. İşin garip yanı dönüp dolaşıp aynı soruları sordum kendime. Ne yazık ki beni tatmin edecek bir cevap bulamadım. Sanırım şimdi bazı şeyleri olduğu gibi kabullenme dönemindeyim. Kafam daha rahat ve Grey's Anatomy'de 12.sezonu bitirdim. Uzun lafın kısası dizide bulduğum huzurlu hayat da on iki sezonun sonunda tükendi. Koskoca bir on iki yılı iki aylık depresyon dönemimin içine sığdırınca bir sürü şey oldu elbette. Sanırım Brad ve Angelina da boşanmışlar ben depresyonumla baş başayken.


''Ben bunalıma girdim.'' diye sağda solda dolaşırken Küba tatili geldi çattı elbette. ''Vallahi parasını önceden ödemeseydim bu halimle Küba'ya falan gitmezdim.'' diye hem etrafa hava attım, hem de Fidel ölmeden önce Küba'yı görüyorum diye sevinerek Air France uçağına atladım. 
Baştan söylüyorum Fidel ölmeden Küba'ı görmek geyiği ne saçma bir geyiktir. İnternet sahiden kopyala yapıştır yapan, birilerinin hayallerini kendilerine mal eden yaratıklarla dolu. Kendi hayallerimizi yaşayalım arkadaşlar. (Bir ara kendi hayal listemi yapacağım bu arada)
Küba'ya gittik vesselam. Bilindik tüm Küba geyiklerini elimizden geldiğince yaşamak için her şeyi yaptık. 
*Seyahat boyunca Fidel Castro'ya bir şey olmasın diye dua ettik.
*Bol bol mojito içtik.
*''Hemingway Daiquiri içermiş.'' diyerek bu içkiyi tükettik. 
*Adını ezberlemeye çalıştığımız romlu içkileri kafaya diktik.
*Bol bol sigara ve puro tükettik. 
*Comandante Che Guavera şarkısının nakaratını ezberledik. 
*Dans ettik. 
*Hımm, bir de ıstakoz yedik. 


Sonuç olarak döndüğümden beri yanımda sigara içenin üstüne saldırıyorum. Alkol lafını duymak istemiyorum. ''Bana puro getirdin mi?'' diyenlerin de üstüne atlıyorum. 
Küba tıbbının çok ileri düzeyde olduğu ile ilgili de ciddi kuşkularım var. Üzgünüm öyle! Bu konuyu bir ara uzun uzun anlatırım; lakin Che Guevera hâlâ lise yıllarımın aşkı. Söylemeden geçemeyeceğim. 

Peki Küba'dan döndüm de ne oldu?
Fena hasta oldum. Boğazımdaki kocaman şişlik, başımdaki ağrı, vücudumdan fışkıran ateş bende bunalım falan bırakmadı. ''Her şeyin başı sağlık Özlem!'' dedim kendi kendime. Hızla iyileşmek istememin sebeplerinden biri de sürpriz hediyemdi elbette. Üç günlük bir Paris seyahati. Bol bol yemek yedim, hafta sonlarını evde dinlenerek geçirdim, portakal suyu içtim. İyileşmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Ucunda kısa da olsa bir Paris seyahati vardı. An itibariyle kelimelerimi sonunda içimden çıkaran duygu da sanırım Paris seyahatimdi. Şehir serindi ama bıraktığım gibi keyifliydi. Bir şeylerin değişmeden kalabileceğine olan inancım yine tazelendi. Paris hakkında yazacak daha neyim var bilmiyorum ama her oturduğumda bir şeyler buluyorum. 

...ve nihayet evimdeyim. Dışarıda hafiften yağmur çiseliyor bu akşam. Hemen sağ köşemde de demli bir bardak çayım. Hayatın içine adım atmışım gibi nerdeyse. Bu cuma Yazıevi'nin kapısından da içeri girdim mi hayat benim için yine filizlenmeye başlamış demektir.