sevgili günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgili günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Mayıs 2018

Sizin de benim gibi aklınızın dağıldığı, düşüncelerinizin birbirinden uzak köşelere savrulduğu zamanlarınız oluyor mu?



Ben bu aralar sanki başka bir alemde geziniyorum. Elime aldığım hafif doz kitapları bile bitiremiyor, en sevdiğim şehir Paris'te geçen bir hikâyenin içine dahi dalamıyor; deyim yerindeyse oturduğum yerde kayboluyorum. Tüm sevdiklerimde bir yorgunluk hali var ve etrafımdaki herkesten bir hastalık haberi geliyor. Bölük pörçük uykularımın arasında bir dalıp bir gözümü açıyor; nihayetinde sabah dayak yemişim gibi kalkıyorum yataktan. Akşam oldu mu bir koltuğa kıvrılıyor, bir bardak çay yudumluyor, dizi izliyor ya da kitabımı okuyorum. Hayat, bu aralar sessizce akıyor yanımdan. Geç gelen bahar, beni daldığım kış uykusundan uyandırmak istemiyor olabilir. 🌸 Tüm umudumu ve yaşam enerjimi güneşin hepimizin üstünde ışıl ışıl parlayacağı günlere bağladım. 

Bu arada ne yapıyorum peki? 
Sakin kalıyorum arkadaşlar! Gazete haberlerine ve televizyona fazlaca bulaşmadan elimden geldiğince kitap okuyor ve her yeni sabahın daha güzel bir sabah olacağını kendime hatırlatarak yola devam ediyorum. Bugünü yaşayamayanların yaptığı şeyi yapıyorum bir de😎: Geleceğe dair hayaller kuruyorum. Her akşam yatmadan önce kendimi tekrar düzene sokmam gerektiğini düşünüyorum.  Aynen şöyle diyorum kendime: "Bu sen değilsin Özlem!" Kendime olan inancımı kendi kendime tazelerken kafamın içinde Louis Armstrong mırıldanıyor:

"Heaven, I am in heaven
And my heart beats so that I can hardly speak
And I seem to find the happiness I speak
When we 're out together dancing, cheek to cheek."

Ardından Ella giriyor şarkıya. Louis'nin bıraktığı yerden şarkıyı alıp benim hayallerimin yanına yanaşıyor. O an yatağın başucunda olmayan baş ucu sehpasına lanet okuyorum çünkü o sehpa orada dursa, üzerinde mutlaka bir defter olacak ve ben kalemi alıp hemen aklıma gelen düşünceleri sıralayacağım. 

Gece uykuya dalmadan önce aklıma gelen düşünceleri (ki hepsi umut dolu düşünceler oluyor) bir yere yazsam, muazzam bir kitap ortaya çıkaracağıma inanıyorum. Hiç gayretsiz hem de! Ama tembellikten yataktan kalkmıyor, küllerimden doğmamla ilgili olan tüm pozitif düşüncelerimi uykuya teslim ediyorum. Bana inanmayanlar için söyleyeyim. Mutlu olma Sanatı, Ev Düzenleme Sanatı, Beş Adımda Sade Hayat gibi kitapların hepsi gece uykuya dalmadan önce bir görünüp bir kaybolan fikirlerden oluşmuştur. "Dolabındaki beş tişörtle nasıl şık görünürsün?" isimli kitabın yazarı beş parasız biridir; düzenli bir dolabın nasıl olmasını uzun uzun anlatan kimse benim gibi bir tembeldir. Falan, filan... Benim de aklımda böyle deli düşünceler işte. Gece yatmadan önce hep sabah ilk iş olarak etrafta dağınık duran kitapları toplayacağıma, yıllardır düzenlenmeyi bekleyen fotoğrafları düzenleyeceğime, alıp da bir kenara koyduğum çerçevelerin içine konulacak fotoğrafları tab ettireceğime, dağılan dolabımı toparlayıp, kullanmadığım eşyalarımı ayıracağıma dair sözler veriyorum. İç huzuruyla uykuya dalıyorum. Ardından perdenin arasından sabah güneşi gözüme doluyor ve kalkma saatimi yine kaçırdığımı, hemen işe gitmem gerektiğini fark ediyorum. 

Oysa yapmam gereken çok şey var. Kafamda yapacaklarımın listesi yoksa ve ben liste maddelerimin üstüne birer birer çizik atamıyorsam ben değilim demektir. Mutsuz olurum. Elim koluma dolaşır, şapşallaşırım. Şimdiki durumum da aynı bu. 

Aklıma bir sürü çıkış noktası, yüzümü gülümseten çözümler geliyor ama üstüme yapışan tembellik benimle yaşamaya alıştı ve sanırım beni seviyor. Hâl böyle olunca yapmam gereken onca şey beni bekliyor. Bir türlü başlamadığım ütülenecek eşyaların gün be artarak çamaşır sepetinden taşması gibi bir durumla karşı karşıyayım. Külotları ütülemeyi bırakmalıyım. Hatta atletleri de! Ancak böyle bir yere varabilirim. Ayrıca çarşafları kim görüyor ki?

Tarihe not: Sevgili Akıp Giden Zaman
2018 yılının mayıs ayını bitirmek üzereyiz. Kuzey, cumartesi adı değişip LGS olan sınava girecek. Sonra haziran ayı sınavları var. Önümüzde kısa da olsa bir bayram tatili var. Selçuk'un bir hafta sonra Polonya'daki bir fuara gitme durumu var. Ayak bağı olmayacağıma söz vermeme rağmen bence beni götürmek istemiyor. Ama benim bu seyahate, iki gün kaçmaya çok ihtiyacım var. Umarım bir sonraki blog yazımda Polonya'ya gittiğimi tarihe not düşebilirim. İşte böyle!


1 Mayıs 2018 Salı

Bir göçmenmişim de haberim yokmuş.

Bu sabah kahvaltımı yaptıktan sonra bir bardak çayımı aldım ve bilgisayarımın başına oturdum. Hedefim bloga yeni bir yazı yazmaktı. Seyahat etmekten bahsetmek (çünkü bir yerlere gitmekten başka bir şey düşünemiyorum) ve yazarken hayallerimden etkilenip gülümsemek istiyordum. Ne zamandır bloga bir şey yazmadığım için vicdan azabı çekmem de yolumun buraya düşmesinin en önemli sebeplerinden biri. Samimi olmam gerekirse içimden bir şey yazmak gelmiyor. Ne yazacağımı, nereden başlayacağımı, hatta neden bahsedeceğimi bilmiyorum. Kafam akşamdan kalmaymışım gibi ağır, düşünemeyecek kadar yorgun. ❤

Yazının içine kalp koymak iyi geliyor bu arada! Defterlerimin içinde de bir dolu kalp olur her zaman! Sanırım görsel hafıza yaratmak sadece yazı ile bir şeyi anlatmaya çalışmaktan daha kolay ve etkili. Bloglar için de aynı şey geçerli aslında. Kelimelerle anlatılandan çok fotoğraflarla verilen imaj öne çıkıyor. Düşündüğüm zaman bu durumun haklılığına olan inancım kuvvetleniyor çünkü çoğu zaman ben de internette gördüğüm bir fotoğrafın ardına düşüp fotoğraftaki yeri aramaya çıkıyorum. 

Peki, işin sürprizi nerede?

Kötü haber! Öyle bir şey kalmadı ne yazık ki. Elimizdeki akıllı telefonlarla artık yollarda kaybolma şansımızı yitirdik. Dünyanın gidilmedik bir köşesi kalmadı. Keşfedilmemiş bir restoran, hiç girilmemiş bir ara sokak, önceden kurulmamış bir hayal yok. Aradığımız, merak ettiğimiz her şey bir tık ötemizde. Sanal dünyaya bir cümle yazıp ardından hiç tanımadığımız insanlarla kavga edebiliyoruz.😀 Öyle gerçekten! Hiç tanımadıkları insanlarla karşıt görüşte olup, bunu ifade etmek için bekleyen nice insan var. İfade özgürlüğünü desteklediğim için insanların fikirlerini açıkça, yüksek sesle ve sert bir üslupla dile getirmelerini destekliyorum. Neyse konumuz bu değil! Ne peki?

X Kuşağı - Z Kuşağına Karşı

Foto: Buradan

Geçen hafta Kuzey'in okulunda bir toplantıya katıldım: Liseye geçiş toplantısı. Her ne kadar şaşkınlık içinde olsam da oğlum eylül ayında lise öğrencisi oluyor. Ona soracak olursanız, tıpkı bizim zamanımızdaki gibi, okul çok sıkıcı bir yer, ders çalışmak ve sınavlara girmek nefret edilesi ve biz okula gitmek zorunda kalmadığımız için çok şanslıyız. Elbette onun okul parası yüzünden çalışmak zorunda olduğumuzu düşünemiyor. Böyle bir şeyi hatırlatmaya çalışırsak da eminim bunun çok aptalca olduğunu düşünür. Selçuk ve ben ona baktığımızda önünde uzanan seçeneklerle dolu bir geleceği görüyoruz. Muhtemelen kendi lise yıllarımıza dönüp, tek sorumluluğun ders çalışmak olduğu o güzel yılları da biraz kederle anımsıyoruz. (Eh, lise yılları insanı az biraz melankoliye sürüklüyor.) Neyse, ben toplantıya geleyim. Bu toplantıda az biraz lisede öğrencileri bekleyen şeylerden bahsedildi, okulun ilk gününden beri söylene söylene herkesin kafasına kazınan değerler yinelendi falan filan... Benim için toplantının en ilginç cümlesi benim neslimin dijital göçmen olduğunu ama Kuzey'in neslininse dijital yerli olduğunu öğrenmem oldu. O, teknolojinin içine doğduğu için bir yerli, bense bilmem kaç yaşımdan sonra teknolojinin içine dahil olduğum için göçmenmişim. Yemin ederim aydınlandım. Elinde cep telefonu ile gezmesinden, internette film yorumu yapan you tuberlardan aya ilk ayak basan insanmış gibi bahsetmesinden, oynadığı bir video oyununu oynayan başka insanların videoya kaydettikleri oyunlarını izleyip bunu da dünya nüfusunu açlıktan kurtaracak bir ilacı yaratmışlar gibi bahsetmesinden nefret ediyorum. Ve elbette anlamlandıramıyorum. Tüm hayatı, bir telefonun ucunda, bir ekranda şekilleniyor. 

Bu durumda benim bu hayata tepki göstermem  çok normal. Ben bir göçmenim ve sıla özlemi çekiyorum.  Hâlâ spontane çıkılan seyahatlerden, uzun tren yolculuklarından, yollarda kaybolmaktan hoşlanıyorum. Kalbim yolumu bulamama heyecanıyla çarpsın istiyorum. Yürüyerek aynı sokağın etrafında üç kez tur atayım, sonra o duvar kenarına çöküp kara kara düşüneyim ve bir insan evladının insafına sığınayım istiyorum. Hayattaki en büyük korkumun telefonumun şarjının tükenmesi olmasını istemiyorum. Kitap okuyan, romantik komedi filmlerinden hoşlanan, aşka inanan, kendi hatalarıyla dalga geçebilen bir neslin kadınıyım ben. Güçlüyüm, çalışkanım ve her daim heyecanlıyım. Hedeflerim, yapmak istediklerim var. Yazdıklarımı silmeyi, tekrar yazmayı, yılmamayı biliyorum. Göçmekten, yuvamı toplamaktan, yeniden kurmaktan mutluyum. Yaşım ilerledikçe eski zamanlara olan özlemim daha da artıyor. 

Sanırım dışarıda ılık bir havanın olduğu bu 1 Mayıs sabahını elimdeki kitaba gömülerek geçireceğim. Dijital göçmenlerin hepsine usulca sarılır, alınlarından öperim. 
İmza: Uyumsuz


12 Mart 2018 Pazartesi

Pelin Buzluk söyleşisi nasıldı merak eden var mı?

Geçen haftadan beri bu hafta sonunun hayalini burada paylaşıp duruyordum. Cumartesi gününü tamamıyla kendime ayırdığımı bizimkilere ilan ettim ve sabah erkenden kalkıp Kadıköy'e yollandım. Güzel şeyler yaşayınca zaman hızla ilerliyor zaten. Benim günüm de öyle geçti. Duygu'yla Simit Sarayı'nda buluşup mini bir kahvaltı ettik; peşinden de Zihin Haritaları Eğitimi'ne yetişmek için Moda'ya doğru koşturduk. Atölye beklediğim gibi geçti. Öğrendiklerimin karışık zihnimi toparlayacağını ümit ediyorum. Benim gibi kalemlerle ve renklerle barışık birisi için de ayrıca zevkli bir zaman geçirme aracı Zihin Haritaları. Pazar sabahı Kuzey üzerinde ilk denememi de yaptım. Dil bilgisinden bir konuyu Zihin Haritalarına döktük; cıvıl cıvıl bir şey çıktı ortaya. Kuzey'in de hoşuna gitti üstelik. 

Foto: BURADAN

Dersin ardından yine hızlıca bir yemek yiyip, bu sefer Nur'u da yanımıza katarak Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ne yollandık. Kadıköy'de dolaşmanın çok güzel olduğunu hemen belirteyim bu arada. Hava biraz daha sıcak olsaydı daha iyi olurdu ama özgürlüğümü ilan ettiğim bir hafta sonunda üşümek de neymiş? NHKM'de Pelin Buzluk söyleşisi vardı. Yazar, Ankara'dan gelecek ve İstanbullu okurlarıyla buluşacaktı. Açıkçası NHKM'de birkaç kez çay içmişliğim olmuşsa da şimdiye dek hiç bir söyleşiye ev sahipliği yaptığı etkinliğe katılmadım. Bina eski Kadıköy binaları gibi. Merdivenler, yüksek tavanlı odalar insanı çocukluğuna götürüyor. Söyleşi saat 14.00'de başlayacaktı ve küçük bir salondaydı. Biz on dakika erken gittik ama içeride birkaç kişiden başka kimse yoktu. "Eh işte edebiyat!" diye geçirdim içimden. Türkiye'de bu kadar talep görüyor. (Elbette kendimin de ne kadar bu tarz etkinliklere katıldığımı sorguluyorum.) Saat ikiyi geçince sonradan öğrendiğim sohbeti yönetecek iki hanım Pelin Hanım'ın sis nedeniyle az önce kültür merkezine vardığını ve söyleşinin hemen başlayacağını müjdeledi bize. 1984 doğumlu bir yazar Pelin Buzluk. Dolayısıyla çok genç. Buna karşın bu yaşına sığdırdığı başarıları takdire şayan. Böyle başarılı bir kadın yazarın ödüllerini burada yazmak bile çok keyif verici olduğundan ben de bir kez daha tekrar edeceğim. Yazar, ilk kitabı Deli Bal ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü, ikinci öykü kitabı Kanatları Ölü Açıklığında ile Selçuk Baran Öykü Ödülü'nü, En Eski Yüz isimli üçüncü öykü kitabı ile de Sait Faik Öykü Ödülü'nü alıyor. "Daha ne olsun?" değil mi? İnsan, böyle genç bir kadın yazarla gurur duyuyor. 

Pelin Hanım'ın geldiği duyurusunun yapılmasının hemen ardından, Pelin Buzluk söyleşideki yerini aldı ve yüzünde bir gülümseme ile ona ayrılmış masanın ortasındaki yerine oturdu. İki tarafına iki moderatör sıralandıktan sonra da sohbet hemencecik başladı. Elbette kimin kim olduğunu bilmiyorum ama moderatör hanımlardan kızıl saçlı olan Nazım Hikmet Kültür Merkezi Edebiyat Kulübü olarak bu tarz söyleşiler gerçekleştirdiklerini ve özellikle de genç yazarları ağırlamaktan mutluluk duyduklarını belirtti. Pelin Buzluk da teşekkür etti kendisine. "Biraz biyografinizden bahsederek başlamak istiyorum."diyerek de söze devam etti. Yazarın ödüllerinden, yaşından, işinden bahsederken öykülerinin ne çok edebiyat dergisinden yayınlandığının altını çizdi. Pelin Hanım'da bunun üzerine söz aldı ve mütevazi bir söylemle öykülerinin bugüne kadar birçok dergide yayınlanmasının en temel sebebinin üniversite yıllarında dergicilik yapmasından ve bu konuyla ilgilenirken de zamanın tüm dergilerini satırı satırına incelemesinden ileri geldiğini söyledi. "Hangi dergiye hangi öykümü göndereceğimi biliyordum." diye de genç yazar adaylara yol gösterdi.

Sohbetin burasında birkaç kişi de söz alarak sohbete katıldı. Fakat diğer moderatör dinleyicilere daha sonra söz vereceklerini, önce kendi hazırladıkları soruları soracaklarını ve üstü kapalı olarak biyografi kısmını uzun tutmadan sorulara geçilmesi gerektiğini söyledi. Sanırım iki moderatör arasındaki ilk kıvılcım burada ateşlendi. İkisi de konuşmak istiyordu ama ikisinin de beklemeye niyeti yoktu. Eh, pek tabii konuşmanın burasında odanın merkezindeki masadan soğuk bir rüzgâr esti. Arkadaşlarımızla birbirimize bakıp bıyık altından gülümsedik biz de. Konuşmanın bir yerinde Pelin Hanım edebi metinlerle ilgili bir cümle kurdu. Kelimesi kelimesine doğru hatırlamasam da söylediği cümle "Siyasi metinleri edebi metin olarak görmüyorum." bağlamında bir şeydi. Moderatörlerden birinin koptuğu yer burası oldu çünkü bu cümlenin ardından NHKM'nin komünist bir kültür merkezi olduğu şeklinde bir cümle kurdu. Samimiyetle cümlenin tamamını anımsamıyorum. Ama bana çok saçma ve çok yersiz geldi söylediği. Sarf ettiği bu cümleden sonra da bir daha yüzü gülmedi. Bir bağlamda evine bir misafir davet etmişti ama misafir pek de istediği gibi davranmıyordu. O da sohbete küsmekte buldu çareyi. Dinleyiciler de Pelin Buzluk da olanı biteni hissetti elbette. Uygun bir zaman ve kendini açıklamak için bir fırsat bulunca yazar, kendisine sorulan bir soru için teşekkür edip, şu açıklamayı yapmaya mecbur hissetti kendini: Siyaset metne hizmet ediyorsa benim buna söyleyecek bir sözüm yok ama sadece siyasi bir mesaj vermek amacıyla yazılmış metinleri edebi metin olarak görmüyorum.

Moderatörleriyle, dinleyicileriyle çok tuhaf bir söyleşiydi. Allahtan her beş dakikada bir oturduğu yerden elindeki cep telefonunun flaşını Pelin Buzluk'un gözünde patlata patlata fotoğraf çeken bir kadın vardı da dikkat moderatörlerden arada ona kayıyordu.😀 Moderatörlerin hazırladığı sorular da içler acısıydı. Yazar suratında şaşırmış bir ifadeyle, sordukları sorularla öykülerini anlamadığı belli olan moderatörlere ne yazık ki öykülerini anlatmak zorunda kaldı. Bir yazar için çok acıklı bir durum olduğunu düşünüyorum bu durumun. Bir yazar asla yazdıklarını anlatmamalı. Bence yazar ara ara kendinin burada ne aradığını sormuştur. Zira ben bile ne dediklerini bir türlü anlamadığım moderatörlerin "Kadın sıkışmışlığı, kadın sıkışmışlığı..."nakaratları içinde kendimi odadan dışarı atmak istedim.

Zaman tükenip de dinleyicilere de soru sorma fırsatı gelince arka sıralardan biri Rönesans'tan başlayarak Fransız Edebiyatına, oradan Sartre'a, varoluşun temellerinden Pelin Buzluk'un öykü kitabına vardı. Kendi adıma cümlenin başı ile sonunun bir yerde birleşip birleşmediğini, sonunda anlamlı bir konuşma paragrafı hatta soru cümlesi oluşturup oluşturmadığını anlamadım. Her söyleşide yazının icadına kadar inen dinleyiciler vardır. Öyle değil mi? Soru soran bu arkadaşı da öyle kabul ettim. Söyledikleri ile söylemek istedikleri arasında bir hayli fark olsa da aslında kendinin de yazma uğraşı içinde olduğunu ve fark edilmek istediğini söylüyordu. Anlatılası nice komik olay vardı bu söyleşide. Yazarın yazdıklarını anlamayanlardan, yazarın kaleme aldığı sonu beğenmeyenlere, başka bir yazım dilini yazmasını tercih edenlere kadar bir dolu cümle kuruldu, tekrar edildi ve hatta ısrarla savunuldu.

Peki Pelin Buzluk hakkında ne düşündüm?
Çok sevdim, yazdıklarına saygı duydum ve gülümsemesine bayıldım.
Aslında çok güzel olabilecek, nefis sorular sorulabilecek, öykülerinin dışındaki Pelin Buzluk'a sorulabilecek onlarca soru olasılığının olduğu uzun bir iki saat harcandı, gitti gibi geliyor.
"Olsun!" diyorum.
Pelin Buzluk'u görmek süperdi.

27 Şubat 2018 Salı

Senin en mutlu olduğun şehir hangisi?

Sevgili Okur,
Hâlâ bu şehirde olmaya alışamadım. Aklım, kalbim on beş gün önce geldiğimiz Paris'te. Bu sabah Selçuk'a, "Sahi o kadar oldu mu Paris'ten döneli?" dedim. "Oldu." dedi. Sanırım artık rüyadan uyanmamın vakti geldi. Oğlumla beraber çalıştığımız Üçgende Benzerlikler konusu da, Fotosentez Yapan Canlılar da benim gerçek hayata dönmeme vesile olamadı. Oysa hayat böyle koşuşturmalardan ibaret. İşe git-gellerden, aybaşları ve sonlarından, hemen beliriveren ve sana kuaföre gitmeni haber veren beyazlardan, çalan telefonlardan, yanan yemeklerden, solan çiçeklerden....

Diyeceksin ki bana hayat hep mi böyle çileli?
"Olur mu be sevgili okur, can arkadaş, hâlâ blog okuyan kalbi temiz insan!"
Hayat elbette çok güzel. Ama insan evladı hep en sevdiği diyarlarda yaşamak istiyor ve ne yazık ki o diyarlar hep unutulmaya yüz tutmuş masallarda.😀

Ocakta demlenen çaylar, ummadığın anda tomurcuklanan bir çiçek, huzurlu bir ev, seni senden alan bir kitap, usuş usul hayatına eşlik eden bir müzik varsa, sağlığın da yerindeyse insan huzuru buluyor. Aslına bakılacak olursa tatillerin hep güzel olmasının yegane sebebi de sorumluluklardan birkaç gün uzak olmak. Paris sokaklarında gezinirken iş yüzünden çalan bir telefon, ödenmesi gereken aidatlar, peşinden koşulan sorumluluklar ve mutlu etmen gereken insanlar olmadığı için hayat güzel geliyor. Sonra eve dönüyorsun ve yaptığın o birkaç günlük sultanlığın bedeli posta kutuna düşüyor: Kredi kartı ödemen seni bekliyor. 😀
Hayat sahiden de gerçekleriyle yüz yüze kalırsan sevimsiz oluyor. Yine de birkaç gün sonra yeniden gitme hayalleri kurarken yakalıyorsun zihnini. İş yerinde kendimi işe adapte edebilme çalışmaları yapıyorum. Geçişi kolaylaştırmak için masamın köşesinde yanan bir mum, bilgisayarımdan yayılan naif bir müzik, canımı sıkan bir şey olduğunda da kendime tanıdığım derin derin nefes alma hakkı var. Bir önceki yazıda da söylediğim gibi de Paul Auster bu aralar sığındığım liman. Selçuk yok zira. Evini çok özlese de Paris'ten döndüğümüzden beri bir şehirden ötekine uçup duruyor. Geldiğinden iki gün sonra Ukrayna'ya gitti. "Donuyorum. Burası çok soğuk!" telefonlarının ardı arkası kesilmedi. Pazar gecesi evin kapısından girdi girmesine ama çarşamba sabahı bu sefer de yine çok soğuk bir diyara Moskova'ya uçuyor. Sabah kalvaltıda ben, "Paris'ten geleli ne kadar oldu?" derken, o da "Acaba yarınki seyahati iptal etsem mi?" diye kendi kendine konuşup duruyordu. Burada mutlu bir evliliğin sırrını da vermiş bulunuyorum. Demek ki neymiş iyi bir evliliğin sırrı havaalanlarından geçiyormuş.


Yarın fırsat bulsam da oturup size mezarlık gezmekten ne büyük keyif aldığımı anlatsam. Pek tabii, özellikle Paris mezarlıkları. Kendileri bir açık hava müzesi gibi zira. Son iki seferdir şehirde kendimi her yalnız bulduğumda ayaklarım beni aynı yere sürükledi: Montparnasse Mezarlığı. Aslında küçük bir yer olmamasına rağmen şehrin diğer bir mezarlığı Pere Lachaise'le karşılaştırıldığında çok ufak kalmasından dolayı burası gözüme küçük gözüküyor. Diğeri, kendimi ölüler kentinde bir fani gibi hissettiriyor. Buradaysa daha çok bir konuk. Tek başına olmamın sebebi fuar olduğu için, gittiğimiz ay da bu sebeple şubat ayı oluyor. Soğuk şehrin her köşesinedokunup geçiyor bu yüzden. Ağaçlar yapraklarını dökmüş tüm çıplaklıklarıyla gökyüzünün altında nöbet tutuyorlar.

Hangi mevsimde Paris sokaklarında gezelim deseniz ilkbahar derim hiç düşünmeden. Böylece hem yeşillikler içinde gezersiniz her yeri, hem de ayak seslerinize baharla birlikte saklandıkları yerlerden çıkan kuş sesleri eşlik eder. Şuraya iki satır yazıp içimdekileri döktüm ya yavaş yavaş ev haline bürünebilirim. Akşam yemeğinin ardından çayımızı demler, Kuzey ödevlerini yaparken biz de çayımızı yudumlarız. Yanında pek tabii Paul Amcamız.

Peki ama sen en çok nerde mutlusun sevgili okur?

25 Şubat 2018 Pazar

Paul Auster'la bir pazar...

Bu pazarı Kuzey'le karşılıklı koltuklarda yayılarak geçirdik. Selçuk yok. Onu karlı bir memlekete yolladık. soğuktan donuyorum dedi telefonda. Ben çayı yeni demlemiştim onunla konuşurken. Olsa o da bir bardak tavşan kanı çay içerdi. Sıcak pazarları seviyorum. Dışarıda yağmur çiseliyor olsa da evin içinde huzurlu bir hava var. İçimden bahçeye çıkıp temiz havayla şöyle bir nefeslenmek bile gelmedi. Pencerenin ardından seyrettim hep bu pazar gününü. Pazartesi gününe çektiğimiz yazı atölyesi için yazmam gereken bir yazı vardı. Ağır, aksak onu yazdım. İstenilen ödevin dışında kalemimden ne dökülüyorsa öyle bir ödev oldu. Olsun. Yazmak böyle bir şey. Yine evde hiçbir şeyi toplayamadım. Geçen hafta içinde bir sabah çalışma odasını toplamış olmamı başarı sayıyorum bu yüzden. Aslına bakılacak olursa etrafa yığdığım kitapları toparlasam ev toplanır belki de. Bir yerden başlamam lazım ama o zamanı bekliyorum şimdilik. 


Bugün Kuzey en güzel ödevlerin İngilizce dersinde verildiğini söyledi. Özgün ödevler geliyor sahiden de İngilizce dersinden eve. Bir de genellikle çoktan seçmeli ödevler oluyor bundan. Sıkıcı dilbilgisi konularını saymazsak dünya gündemindeki konular, sevdiğin bir kitap karakterinin dilinden yazılma bir günlük, başka dünyalara ait iki kahramanın karşı karşıya gelmesi, diyalog yazmak, özgün bir hikâye kaleme almak gibi seçenekler var. Her seferinde Kuzey'in kafasına yatan bir şey çıkıyor bu konuların arasından. Verilen ödevi yazmak/tamamlamak için saatler harcasa da bilgisayarın karşısında oturduğu saatlerin sonunda söylenmiyor. Yazması beni de çok mutlu ediyor. Hoşuna gidecek şeyler yapıyorum ben de. Bir mum yakıyorum, sıcak bir kahve yapıyorum, seveceği bir müzik yayıyorum evin içine. Neticede ikimize de iyi geliyor. (ikimiz de yazıyoruz işte an itibariyle) 

Bu hafta sonu hep kendimi iyi etmeye çalıştım; hem ruhen hem bedenen. Boğazımdaki ağrı geçmeyince daha fazla inat etmeyip antibiyotiğe başladım. Ruhumdaki kırıklıkları da kitapların arasına sığınarak yenmeye uğraştım. Bazen ruh kırıklıklarını tedavi etmek ejderhalarla savaşmaktan daha zor geliyor insana. Dün Jean-Louis Fournier'nin Kuzeyli Annem kitabı vardı elimde. Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. İçime dokundu çok. Hem de derin bir yerden. Böyle kısa kısa ama böyle açık anlatılsın her şey. Maksat kelamını dile getirmekse, yazar çok büyük bir şey başarmış. Diğer kitaplarını da okuyacağımdan adım gibi eminim. Sonra yazmakla ilgili bir kitap aldım elime. Elbette bol bol çay/kahve içerek. (Sonra neden geceleri uyuyamıyorum diye sorup duruyorum kendime) Altın Kitaplardan çıkma incecik ama çok beğendiğim bir kitap: Genç Yazarlar için Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu. Celil Oker yazmış. Yazmaya gönül vermiş insanlarla tavsiye ederim. İçinde yazan her bir kelam çok iyi geldi bana. Yüreklendirdi. Hafta sonu moral motivasyonu gibiydi bu kitap. İçinde birçok cümlenin altını çizdim. Simli, renkli kalemlerle işaretler koydum. Işıl ışıl oldu kitap. Sonra belki çok yüreklendiğimden olsa gerek, Paul Auster'ın okunmayı bekleyen kitabına gitti elim. Okurum, okuyamam gidiş gelişlerimin arasında, "Yaparsın yahu!" dedim kendime ve kitabı okumaya başladım. Hani hâlâ gözüm korkmuyor dersem yalan söylemiş olurum ama içimdeki telaşı sindirmeye ve her şeyden geri kalıyorum duygusunu yenmeye iyi gelebilir bu kalınlıkta bir kitap. Telaşa gerek yok, saatler ben ne yaparsam yapayım yollarına devam ediyorlar. İyisi mi kelimelerine güvendiğim birine emanet etmem kendimi. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, geçen haftaki Paris seyahatimizde şehrin dört bir yanını süsleyen bilboardların hemen hepsinde Paul Auster'ın bu kitabı vardı. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Paul ve ben aynı zamanda aynı şehirdeymişiz gibi hissettim. 😍


-->

20 Şubat 2018 Salı

Paris'ten haberler 🚂

Bir trenin insanı taşıdığı bir garda onu neler bekler?

Ne güzel bir soru değil mi? Sorunun cevabını düşünürken bile gülümsemeye başlıyorum. Aklıma devasa bir gara yanaşmış onlarca tren, bavullarını sürükleyerek uzaklaşan insanlar, kokularıyla insanı cezbeden irili ufaklı küçük yemek kabinleri, elinde bir sosisliyle geçen biri, alt katı işaret eden tuvalet/duş levhası, bavul dolapları, gişeler, dükkanlar, kalabalık ve akıp giden bir yaşam geliyor. Eskiye, çok daha eskiye gitsem şimdiki hızlı trenleri iki parmağımla tutarak peronlarından kaldırır, yerine buharla çalışan eski günlerin trenleri koyardım. Ortam bir anda değişir, daha romantik bir hâl alırdı. 

Paris'te kahve zamanı...

Sanırım bir tren garına her adım attığımda o buharlı trenleri hayal ediyor,  trenin merdivenlerinden içeri bu hayalle dalıyorum. Sanki evime girmişim gibi bir rahatlık... Bir kahveyle, sonsuz hayal dünyasına açılan bir kapı. Sonra yollar geliyor. Fazla düşünmene fırsat vermeden, kelimenin gerçek anlamıyla bir film şeridi gibi akıp gidiyor önünden. Dakikalar trenin ritmiyle birlikte ilerliyor, yüksek katlı binalar tren yola başladığı yerden uzaklaştıkça seyrekleşiyor, bahçeli evler alıyor filmdeki yerlerini. Peşinden arka planda dağlar, ayak izi değmemiş karlı patikalar,  ovalar... Güneş kayboluyor, karanlık bir zamana bürünüyor dünya. 

Gezmek, bence bu! Yol almak. Yıllar, birbiri ardına eksildikçe ya da çoğaldıkça 😊 hayatımda, bunu daha iyi anladım. Sadece gittiğin yerden ibaret değil seyahat; bir yere varana kadarki yol hali çoğunlukla. Frankfurt Garı'nda ortada duran piyanonun önüne oturup tuşlara dokunan birinin, hiç beklemediğin bir anda, yıllar içinde oluşturduğun belleğinin bir parçasıyla karşına çıkması. Sezen Aksu'dan bir parça mı bu? Yok artık, biri İstanbul İstanbul Olalı'yı çalışıyor. Ve tuhaf olan şu ki evinden topu topu iki gün uzakta kalmışken, o ezginin sana dokunması. İstanbul, sanırım benim için dışına çıktığımda anlam kazanan bir yer. O da tekrar gelene kadar. 

Bu kadar duygusallık yeter! İstanbul'dayım işte. En güzel kısmı şehirden çok, evimde olmam. Ayağımı salondaki sehpama uzatıp yeni demlenmiş bir bardak çayı içebilmem, dağınık da dursalar oraya buraya atılmış kitaplarımın arasında ve oğlumun yanında olmak. Demem o ki, yol hali kadar ev hali de çok güzel. Elbette bir seyahatten yeni dönmüşsen. 

Paris nasıldı peki? 
Çok güzeldi. Hep çok güzel oldu benim Paris seyahatlerim. Yine soğuktu. Şubat ayında Paris'ten başka bir şey beklemek mümkün değil. Birkaç gün öncesinde İG'yi işgal eden tüm o karlı fotoğraflar sanki çok uzun bir zaman öncesinde kalmıştı. Ara ara yüzünü gösteren bir güneş, soğuk ama aydınlık bir gökyüzü vardı. İki gün yalnız gezdim Paris'te. Kafamda oluşturduğum küçük rotanın peşinden gittim, Kimi taş binaların üzerine kamp kurdum, yürüdüm, yürüdüm. Yorulduğumda ve yürüdüğümde de bir kafede oturup ya bir şeyler atışırdım ya da bir kahve/çay içtim. Yalnız olmanın kabul gördüğü bir şehir Paris. Kafe masalarının bile iki kişilik olduğu bir şehirde tek kişi olmak yadırganmıyor. Yanında taşıdığın onca şey de (kitap/defter/çanta/kışlık kıyafetler) diğer boş sandalyeyi dolduruyor zaten. Bir de soğuktan dem vurduğunda bile insan, etrafına bakınıp şöyle düşünüyor: Bunca insan kafelerin teraslarını doldurduğuna göre soğuk olmamalı hava. Isıtıcılara şükürler olsun diye dua ediyor insan içinden. Sanki her şey insan evladı için düşünülmüş. Hayat kitaplardan, kahveden, yemekten, bir kadeh şaraptan ve sohbetten ibaretmiş gibi. Hayat kendi dünyanın sınırları içinde akarken çok hızlıyken, çemberin dışına çıkınca yavaşlıyor. Ve ben en çok böyle zamanları seviyorum. Tek başına kaldığım kısa zaman aralıklarını, defterimle ya da kitabımla kaldığım vakitleri ve bir bardak sıcak çayın iç ısıtan hissini...

Döndük. Yazının başında söylemiştim zaten. İşe gidip geliyorum. Coğrafya bir seçim mi yoksa kader mi bilmiyorum. Benim gönlümde yatan gibi ülke ülke gezip yeni maceralara atılamasak da, ara ara bir uçağın kanadına takılıp yol aldığımız için çok mutluyum.

10 Şubat 2018 Cumartesi

Ah bu ben!

Frankfurt'tan Paris'a giden bir trenin içindeyim. Hayatta çok güzel anlar da olduğunun bir kanıtı bu saatler. Kendime üzüldüğüm, kaderin tokadını yediğimi düşündüğüm zamanlarda bu durumu hatırlatmaya karar verdim. Üstelik iki saat geçtikten sonra trende wi-fi olabileceği akıl ettim, peşinden de bilgisayarımın yanımda olduğunu. "Eee, hadi ama pencereden dışarı bak bilgisayar ekranına bakacağına!" diyenler için vaktin çoktan geceye döndüğünü ve dışarıda sadece durduğumuz istasyonlarda bekleyen yolcuları ve trenleri aydınlatan ışıkların olduğunu söylemem şart. Üstelik bu yol üzerinde giderken biraz da hüzne kapılıyorum. 



Frankfurt'tan yola çıktıktan 1.5 saat sonra vardığımız bir istasyon benim doğduğum şehre açılan kapı: Mannheim. İstasyondan çıkıp da biraz uzaklaşınca da Weinheim'a ulaşılıyor. Ayaklarımın yere hiç değmediği bir diyardan bahsediyorum. Yine de bana hep anlatıldığı gibi bir sene kadar babamın bana baktığı üzerine zihnimde büyüttüğüm, çoğalttığım hatta süslediğim anılarımı hem her daim taze tutuyorum, hem de romantikliğimden olsa gerek biraz hüzünle etrafını sarıp sarmalıyorum. Özlediğimiz insanlarla ilgili anılarımızı olmasalar bile özenle korumamız gerekiyor. İlk defa geçen sene Paris'ten kalkan bir trenle Frankfurt'a gelmiş ve yanından geçeceğimi o ana dek bilmediğim bu istasyonda durmuştum. Yine her yer karanlıktı, yine her şey sadece bir istasyondan ibaretti benim için. Elimde cep telefonuyla istasyonun loş ışıklarının ardından gözüken karanlığın fotoğrafını çekmiş, kucağımda çekik gözlü bebek benle, babamı göreceğimi düşünmüştüm. Bence gözlerimin erişemediği karanlığın ardında bir yerlerdeydik. Dışarı çıkabilsem, beni geçmişe taşıyacak loş dünyanın ardına yürüyebilseydim ikimizi de görebilirdim. Öyle derin bir histi ki, bugüne kadar taşıdım bu hissi. Üstünden bir sene geçtikten sonra yine aynı istasyondan yine karanlıkta geçerken, düşlerimde yaşattığım o anda donup kaldığımızı biliyorum. Babam gençlik gülümsemesi ile orada duruyor, geleceğe dair bir sürü hayali var ve hiçbir şeyden korkmuyor. Ben bir yaşıma bile gelmemişim. Kucağından başka bir yerde olmayı düşünemiyorum bile. 

Trenlerin romantik bir yanı olduğunu söylemiştim size. Hem de birçok kere! Bu yüzden hiç biriniz bir hayalperest, iflah olmaz bir romantik ve melankoliye aşık bir yolcu olmakla suçlayamaz beni. Bir şey deseniz bile trende olmanın hafifliğine sığınır, olmadı sözlerinize kulak asmaz, pencereden dışarıya çeviririm yüzümü. 😊

Paris'te Frankfurt'tan daha soğuk bir hava bekliyor bizi. Selçuk karşımdaki koltukta uyuyor. uykuya teslim olmadan az önce, "Seneye bir trene atlayıp Weinheim'e gitsek mi?" dedi. Olur dedim gidip gitmeyeceğimi bilmeden. Gün ışığında her şeyin gerçekliğe büründüğü bir saatte bu istasyonda duran bir trenden inip inmeyeceğimden ve aydınlığa adım atıp atmayacağımdan emin değilim. Şimdilik tren ilerlerken düşünüyorum. Bir zamanlar annem ve babamın burada yaşadığını ve benim hiç hatırlamadığım bir evim olduğunu düşünmek tuhaf geliyor bana. Kapısından girdiğimiz ev mutfağında çay demlenen bir ev. 

Zaman bazen de geriye doğru gitse ne güzel olur diye düşünmekten alamıyorum kendimi. 
Uzun bir tren yolculuğuyla ve hayallerimle birlikte olunca böyle oluyor işte. Hızla ilerleyen, doğduğum yerden Paris'e doğru yol alan bir trenden yazdığım ilk blog yazısı olarak burada dursun bu yazı. Sonradan kendime bu yazıyı niye yolladım diye sorarsam, o gün çok duygusaldın diye hatırlatın lütfen.

7 Şubat 2018 Çarşamba

Proust Anketi ve cevaplarım

Kuzey'in yatağının karşısındaki devasa dolabı sonunda odasından çıkardık. Daha önceki evimizdeki odaya göre yapılmış gömme bir dolaptı. Yeni evimize taşınırken aceleyle buradaki odasına monte edildi. Bu odaya hiç yakışmasa da onca işin arasında ve tabii ki para harcamak istemediğimizden buraya da çok yakıştığına ikna ettik kendimizi. "Aman canım, zaten bir yatmadan yatmaya gidiyor odasına!" falan derken, sonunda Kuzey odasından hiç memnun olmadığını ve adam gibi bir genç odası istediğini beyan etti. Biraz ertelediksek de çok kararlı olduğunu görünce razı olduk, ilk iş olarak daha geniş bir yatak aldık. Yatağın gelmesine çok az bir zaman kaldığı için de dolabı odadan çıkardık. Uzun lafın kısası dolabı boşaltmak zorunda kaldık. 😎 Aman Allahım dediğim kısım elbette bundan sonra başladı. (Okurken yoruldum vallahi dolap hikayesinden)

Proust Anketi: Görsel Buradan

Dolabın içine yıllar içinde yığdığım şeyleri görünce hemen İkea'ya gittim. Birkaç plastik kutu aldım. Kuzey'in ana okulundan başlayan defterleri (ah çok sevimliler, Kuzey'le birlikte onlara bakmak süper eğlenceliydi), atılmaya kıyılamayan İngilizce kitaplar (ne para verdik onlara), bebeklik kıyafetleri, oyuncaklar, niyeyse bir köşeye konmuş bir sürü ıvır zıvır... Ve samimiyetle söylüyorum ki atmasını bilen bir insanımdır. Yani bizim evdeki durum buysa saklamayı seven insanların evinin durumunu düşünmek istemiyorum bile. O defterlerin arasından bir de bana ait eski bir ajanda çıktı. Üstünde beyaz bir Unikorn olan mavi bir kapla kaplamışım defteri. Görünce çok şaşırdım. Kendi ilk okul yıllarım, birbirimize zorla yazdırdığımız anı defterleri, anketler falan... Eminim hepiniz hatırlıyorsunuzdur o yılları. Sonra aklıma ne zamandır yapmak istediğim Proust anketi geldi. O eski defteri bu anketi yapmak için önüme çıkmış bir şans olarak gördüm. Zamanının geldiğini fark ettim. Bir de size söylemeden geçemeyeceğim. Hani Paris'e her gittiğimde uğradığım Shakespeare and Co. Kitabevinin kafesi var ya, orada tepsi altlığı olarak Proust'un bu anketini kullanıyorlar.

Foto Buradan

Anket soruları ve cevapları aşağıda. Muhtemelen kısa cevaplar vermem gerekiyordu ama susmasını bilmiyorum ne yazık ki.😀  Beni de böyle sevin lütfen!

Proust Anketi (Proust Questionnaire)

Foto Buradan

1- Mükemmel mutluluk sizce nedir?
"Mükemmel mutluluk" diye bir şeye keşke inanabilseydim. Ama nerde? Yıllar içinde böyle kesintisiz bir mutluluk olamayacağını daha iyi anladım. Mutluluk dediğin şey bir anda saklı. Belki çocuğunu kucağına verdikleri ilk anda, oğlunun ensesinden aldığın kokulu bir öpücükte, bir bakışta, bir gülüşte... Şimdilerde bu anları toplamakla meşgulüm. Az biraz mutluluğun kıyısında dolaşabilmek için de üç maymunu oynuyorum. 😀 

2- En büyük korkunuz nedir?
Sevdiklerimi kaybetmek ve hayal ettiğim şeyleri yapamadan bu dünyadan göçüp gitmek. Her ne kadar kendime çaktırmasam da yaşlanmak da ürkütüyor beni. Ölmeye giden yolun zamandan geçtiğini bildiğimden olsa gerek zamanı yavaşlatmaya çalşıyorum. Elbette nafile bir çaba bu.

3- En beğenmediğiniz özelliğiniz hangisi?
Öfkem. Kendimi terbiye etmek için elimden gelen çabayı sarf ediyorum. Takmamayı, boş vermeyi ve umursamamayı öğreniyorum gün be gün.

4- Başka insanlarda en beğenmediğiniz özellik hangisi?
Kibir ve kendilerini olmadıkları biri gibi göstermeleri. Ay, ne çok var etrafımızda bu tiplerden.

5- Şu an hayatta olan ve en çok hayranlık duyduğunuz kişi kim?
Bu soruya genç nesilden biri ile cevap vereceğim: Emma Watson. Ne hoş genç bir kadın olduğunu gün be gün gördüğüm Emma Watson'un tüm dünya kadınları ve eşitlik için yaptıklarını görünce içim ferahlıyor.

6- En büyük müsrifliğiniz nedir?
Durmadan kitap alıyorum. Sonra da aldığım kitapları okuyamıyorum. Hem okuyamadığım kitaplar her gün biraz daha arttığı için moralim bozuluyor, hem de evin her köşesi kitapla doluyor.

7- Şu anki ruh haliniz nedir?
Eh işte. Karışık biraz. Bir tavana vuruyorum, bir dibe çakılıyorum.

8- Sizce en çok abartılmış erdem hangisi?
Ahlâk. Bu kelimenin ardına sığınılarak yapılan söylemlerden de nefret ediyorum.

9- Hangi durumlarda yalan söylersiniz?
Hadsiz sorular karşısında.

10- Dış görünüşünüzle ilgili en sevmediğiniz şey nedir?
Göbeğim. Bir türlü orta yerde buluşamadığımız, bitmeyen bir kavgamız var kendisiyle. Hımm, bir de şu hemen beyazlayan saçlar var. Off!

11- Şu an hayatta olan ve en hoşlanmadığınız kişi kim?
Adını söylemeyeyim. Nefreti içimde saklı.

12- Bir erkekte en sevmediğiniz özellik hangisi?
Egosantrik tavırlar, kibir: "Ben, ben, ben...." halleri.

13- Bir kadında en sevmediğiniz özellik hangisi?
Gösteriş meraklısı olması. Şu marka çantam, şu ayakkabı, şu bir şey halleri.

14- En çok kullandığınız kelime ya da cümle nedir?
"Hadi!"

15- Hayatınızın en büyük aşkı kim ya da ne?
Eee, biliyorsunuz zaten yahu. Şimdi bu konulara girmeyelim bunca yıldan sonra. Komik oluyor sanki.

16- Şimdiye dek en mutlu olduğunuz zaman ve yer neresi?
Büyük mutlulukları bir kenara bırakacağım. Kuzey'i kucağıma aldığım ilk an diyeceğim ama tam da öyle miydi hatırlamıyorum. Daha çok bir aptallık hali vardı benim üzerimde. İlk kez araba kullandığımda üstümde nasıl bir telaş varsa, Kuzey'i ilk kucağıma aldığımda da öyle hissetmiştim. "Ben ne yapacağım bununla şimdi?" gibi bir şeydi. O yüzden kendimi en iyi/ en hafif hissettiğim yeri söyleyeceğim: Paris.

17- Hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
Resim yapabilmek isterdim. En azından karalama yapacak kadar yeteneğim olsaydı, o bile yeterdi.

18- Kendinizle ilgili değiştirmek istediğiniz bir şey olsaydı, bu ne olurdu?
Duygusallığım. Şimdiki tecrübelerimle duygusal hiçbir sebebin beni etkilemesine izin vermezdim.

19- En büyük kabiliyetinizin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Öyle bir şeyim yok.😀 Ama çalışkanımdır ve asla vazgeçmem.

20- Eğer ölüp tekrar dünyaya gelecek olsaydınız, kim ya da ne olmak isterdiniz?
Ay zor bir soru. Tek bir cevabı yok ama aynı kişi olmak istemezdim, çok sıkıcı olurdu bu. Paris'te ya da New York'da yaşamak isterdim. Yazar olmak isterdim. Sahiden ama! Parmaklarının ucundan kelimeler akan bir yazar. Eh, bu kadar istemişken 1920'lerin Paris'ini istediğimi de belirteyim de tam olsun.

21- En çok nerede yaşamak isterdiniz?
Paris.

22- Sahip olduğunuz en kıymetli şey nedir?
Kesinlikle ailem.

23- Sefaletin en alt sınırı sizce nedir?
İnsanın ailesinin karnını doyuramaması.

24- Favori işiniz nedir?
Gezgin olmak, editör olmak, çevirmen olmak ya da yazar olmak.

25- En belirgin karakteristik özelliğiniz nedir?
Yalan söyleyemiyorum, yapmacık olamıyorum. Sanırım fazla net olmam insanları benden soğutuyor. Pembe masalların ülkesinde yaşayamıyorum ne yazık ki.

26- Arkadaşlarında en değer verdiğin şey nedir?
Dürüstlük ve optimist olmak.

27- Favori yazarlarınız kimler?
İki gün önce bu dünyadan ayrıldı ve söylemeden geçemeyeceğim. Ursula K. Le Guin en sevdiğim yazarlarından başında geliyor. Paul Auster, her daim favorim; umut taşıyıcım. Isabel Allende, Patrick Rothfuss, Nedim Gürsel, Carlos Ruiz Zafon... Oooo, dolu var daha. 👀

28- Favori kurgu kahramanınız kimdir?
Heidi, samimiyetle. Canım benim yaaa. Yıllarca onu dedesinden uzak tutan Clara'dan nefret ettim ben.

29- Kendinizle en çok özdeşleştirdiğiniz tarihi figür kimdir?
Marie Antoinette. Şaka şaka! Vallahi tarihi bir kahramanım/ figürüm falan yok. Ama şansım olsa Simone de Beauvoir ile oturup bir kahve içmek isterdim. Ya da Margueritte Duras ile bir kadeh şarap falan. Fena olmazdı hani. Hani toplanmışken diyorum alkol de var nasılsa, Paris'te bir kafe süper olur. Bizim çocuklarla: Hemingway, Simone, Margueritte, Scott, Zelda....😀 

30- Gerçek hayattaki kahramanlarınız kimler?
Sanırım insan büyüdükçe kahramanlara falan inancı kalmıyor. Bu soruya kadar gelince aynı testi bir de Kuzey'e yapmak istedim. Muhtemelen onun bir sürü kahramanı vardır. Ben sadece hayallerimi gerçekleştirmek isteyen orta yaşlı bir kadınım artık.

31- Favori isimleriniz nedir?
Bir kızım olsaydı ismini Ece koyardım. Selçuk'un favori ismi Ela'ydı. Elimizde bir Kuzey var. Fark ettiyseniz hiç erkek ismi yokmuş kafamızda.

32- En sevmediğiniz şey nedir?
Bir halta benzemeyip okumak durumunda kaldığım kitaplar. Zaman kaybından nefret ediyorum.

33- En büyük pişmanlığınız nedir?
Vakti zamanında sırf duygusal sebeplerden dolayı yaptığım bir şey. Tüm hayatımın ritmini değiştirdi. Şimdi elimde fırsat olsa ve o günlere dönme şansım olsa kimsenin duygusal saçmalıklarla beni etkilemesine izin vermez ve kendi yolumu çizerdim. Başkalarının benim için kurguladıkları yaşamı da hediye ederdim onlara. 

34- Nasıl ölmeyi istersiniz?
Proust'ta sahiden kafayı yemiş bir insanmış diye düşünmeden edemiyor insan. Ölümsüzlüğü tercih etsem de illa ki cevap vermem gerekiyorsa elbette uykuda ölmek isterim.

35- Mottonuz nedir?
Olmuyorsa olmuyor; bırak gitsin.

26 Ocak 2018 Cuma

Sanki gitmek iyi gelecek gibi ❤️

Proust anketini yapıyordum; olmadı. Bitiremedim daha, bir de fotoğraf işi var o da hazır değil. Ursula gittiğinden beri de ondan bahsedip isteyip bahsedemiyorum. Bavul hazırlama işi var bir de. Şu uzun seyahatin zamanı geldi. Birkaç saat sonra yola çıkacağız. Bavulun kapağı hâlâ açık. En sevdiğim güneş gözlüğümü bulamadım. Zaten hava durumu da her gün yağmur gösteriyor. Yağmurluk almayı unutmamam lazım. İki günden beri de uzun tayt almam lazım diye kendime hatırlatıp duruyorum. Daha koymadım bavula. Gözlük yok, muhtemelen tayt da olmaz. Kuzey, "İyi ama bu akşam Beşiktaş'ın maçı var." dedi. Sanırım Beşiktaş'ın maçlarının olduğu akşamlara seyahat koymamamız lazım. Kitapları bavula tıkıştırdım. Kalemlerimi aldım. İnce bir defter var ama bana yetmezmiş gibi geliyor. Duyan da tatilde roman yazacağım zanneder. Öyle bir hâl üzerimde. Kendimi tanıdığım için bu deli hallerim tuhaf gelmiyor bana. Asıl termos almayı unuttum. Ona sinir oldum. Neyse yola gidiyoruz ne de olsa. Sinir olmak da ne? Her seyahat öncesinde üstüme yapışan tedirginlik yine benimle elbette. Arkadaş olduk kendisiyle. 


Dediğim gibi bu aralar hiçbir şeyin üstüne kuş konduramıyorum. Perşembe sabahı Çilek Suyu ile buluştuk. Nasıl tatlı! Kahvaltı ettik, sonra da Remzi. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibiydik. Bazen bu durum bana garip geliyor, çoğunlukla da çok sahici. Onunla da öyle oldu. Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşıma kavuşmuş gibiydim. Zamanın nasıl geçtiğini bilemedim. Haftanın en güzel günlerinden biriydi Çilek Suyu ile buluşmak. O bana Londra'dan bir kitap getirmiş, ben de ona bir Ursula aldım. Remzi Kitabevi'nde hâlâ bir Ursula standı kurmamışlardı. Var böyle bir durum bilirsiniz. Belki D&R'a kurulmuştur Ursula kitaplarından bir stand. Bu aralar ruh halim böyle. Karman çorman, biraz kavgaya müsait. Bir yer, durum bildirimi yapıp dönüşümde daha mutlu, daha sakin, daha normal olacağıma söz vererek ayrılıyorum buradan. 
❤️ 

20 Aralık 2017 Çarşamba

Aralık diyet ayı!

Strasbourg'dan döndüğümüzden beri ben hâlâ tatili yaşıyorum. İş yerinde oldukça büyük çaplı bir tadilata giriştiğimizi söylemiş miydim bilmiyorum. Seyahate çıkarken tadilat başlayalı bir hafta olmuştu ve ben döndüğümde işin büyük kısmı halledilmiş olacaktı. Daha önce tadilat işine girişenler bu işlerin söylenen tarihte bitmeyeceğini bilir. Ben de kendimce bu durumu öngörmüş ve bir hafta sürecek denilen tadilat için iki haftayı gözden çıkarmıştım. Üçüncü haftaya girdiğimiz şu günlerde hâlâ ön görülenin çok ardında olduğumuzu söylememe gerek yok değil mi? Mesela ofisin bir tarafının camları takıldı, diğer tarafı cumartesi takılacak. Alüminyum profilden yapılması gereken iç bölmeler için acele etmeme gerek yokmuş. Nasılsa çoğu şeyi halletmişler, bu da hafta içinde bir gün (hazır olduğu an elbette takacaklarmış) halledilecekmiş, mutfak dolapları takıldığı için sevinmeliymişim, elbette mutfak tezgahını ve musluğu da tezgah gelir gelmez takacaklarmış. Tuvalet olayına şimdilik girmiyorum bile. Sanırım 2017'yi bu şekilde kapatıp, 2018'e yeni ve temiz bir başlangıç yapmak için uğraşıyor ekip. 😀


Bu arada bir kısım iş  arkadaşımla geçtiğimiz üç hafta boyunca bizim evden çalışmak zorunda kaldık. İlk günlerde herkes ev ortamında olmaktan mutluydu ama ne yazık ki bir türlü çalışmaya konsantre olamadık. İhtiyaç duyduğumuz her şey elimizin altında değildi. Bir sürü şey işte. Hani yeni yıl moduna bir türlü giremedik evde deyip duruyorum ya, belki de sebebi bu. 
Aralık ayı içinde doğru düzgün kitap bile okuyamadım. Aklım bir karış havada. Sanki her şey birbirine karışmış gibi hissediyorum. Böyle karışık zamanlarda, -her zaman olduğu gibi-, dolapları toplamak, kullanılmayacak eşyaları ayıklamak, azalmak hissi geçiyor içimden. Şimdilik bu hisse dur diyorum. Bir dağılırsam bir daha toplanamayacağımdan korkuyorum. Diyete devam. Perşembe günü tekrar kontrolüm var ama üç haftadır devam eden yeme şeklimden biraz sıkıldım. Mandalina vaktini kaçırmadan iki tane olsun mandalinayı ağzıma atmak, bir de pazar sabahı küçük bir tost yemek istiyorum. Çok büyük istekler değil, değil mi? Ulaşılan netice iyi: 3.2 kilo eksildi hayatımdan. Birazcık daha yolum var ama o yolu azıcık neşelendirmek şart. 😀  

Pazartesi günü Yazı Evinden çıktıktan sonra Cafe Nero'ya uğrayıp kendime bir latte aldım. Saat 16.00 latte saatim. O saati nasıl beklediğimi bilemezsiniz. Normalde hiç olmaz; bu sefer gözüm vitrindeki rulo bir pastaya takıldı. "Hindistan cevizli" yazıyordu üstünde. Pastayı ellerimle avuçlamak ve ağzıma tıkmak istedim. Demek diyet psikolojisi böyle bir şey. Tabii olay biraz da benden kaynaklanıyor. Şu kararlı ve kuralcı yanımdan. Üç haftadan beri diyetisyenin dediklerinden ne miktar ne de cins olarak ufacık bir sapma göstermedim. Bazen ben bile sıkılıyorum kendimden. Neyse kriz atlatıldı. Kahvemi alıp hızla uzaklaştım oradan. Sonra Moda'dan bir sokak ileri gidemeden tam bir saat boyunca trafikte sıkışıp kaldım. Ya o kahve olmasaydı da öyle kalsaydım trafikte. O gün Fenerbahçe'nin maçı varmış ve tüm o sıkışıklık o yüzdenmiş. Eve ulaşmam iki saat sürdü. 

İstanbul'da yaşam sürprizli değil mi? "Bir plan yapayım, sanatsal bir etkinliğe katılayım," diyorum, ödüm kopuyor. Ben de oturup evde kitabımı okuyorum. Tatile giderken yanıma Jules Verne Okuru isimli bir kitap aldım. İspanyol Edebiyatından kadın bir yazara ait: Almudena Grandes. Yüz sayfayı geçmeme rağmen bir türlü kitabın içine giremedim. Her seferinde okuduğum yerin önünden okumaya başlayıp aynı yeri tekrar okuyorum. İçimden şu his geçiyor: Sanırım ben burayı okumuştum. Aynı yazarın İnsan Coğrafyaları Atlası isimli bir kitabını daha okumuş, yine aynı hislerle başbaşa kalmıştım. Anlatının da güzel olduğunu söylemeliyim. Sorun belki de her iki kitabın da denk geldiği zaman. Olmuyorsa olmuyor bazen.

Şimdilik bizim buralardan durum bildirimini kesiyor, yarın tekrar diyetisyene uğramak üzere aranızdan ayrılıyorum. 💖

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Kahvenizi nasıl alırsınız?

İçinde olduğum ruh halinden çıkmak istedim. Bir türlü olduğum anın içinde kalamıyordum zira. Normandiya seyahatinin içinden oturup düşünemeden, serinliğin keyfine varamadan hızla geçip Loire Vadisi Şatoları'nın olduğu sıcak bir mevsime dalmıştık. Havanın o serinleten, insanın içine nane ferahlığı veren hali gitmiş, denizin kokusunun yerini yıllanmış ağaçların çevrelediği, güneşin hiç acımadan yaktığı bir zaman dilimi almıştı. Tahmin edeceğiniz gibi havaalanından kiraladığımız ucuz bütçeli bir arabayla durmadan yol alıyorduk. Çok ağır olmasınlar diye az yüklemeye dikkat ettiğimiz bavullarımız bir inip bir biniyordu arabanın bagajına. Durmaya vaktimiz olsaydı seyahat hakkında düşünmeye de vaktimiz olurdu ama tatil dediğin böyle bir zaman dilimi işte. Sırtına bir çanta atıp yollarda uzunca bir süre kalmaya karar vermemişsen hemencecik bitiveriyor.


Normandiya'nın ve bitip tükenmeyen Fransız Şatoları'nın hemen ardından eve geldik. Kuzey, "Ohh canım evim, sonunda kavuştum sana." diyerek duygularını en samimi şekilde dile getirdi. Dolapta dilediği kadar içebileceği buzlu çay, ayaklarını uzatabileceği geniş bir kanepe, sınırsız internet ve muhabbetlerinin hiç kesintiye uğramadan devam edebildiği arkadaşı Can vardı. Zira Can bizi bu tatile uğurlarken Kuzey'i askere gönderiyormuşçasına mutsuz olmuştu.
Benim birkaç günlük tatilim daha vardı ama bu sene peş peşe başka tatil yapmama kararı almıştık. Selçuk işe gitti, ben de evde kafamı dağıtacak kitaplar okudum. "Evde kalsam şöyle yaparım." dediğim hiçbir şeyi yapmadım. Evde olmaktan büyülenmiştim işin aslı. Hiç tatmadığım bir özgürlük hali gelmişti üzerime. Tatilimin son dört gününde de Yazı Kampı için Datça'ya gittim. Yazdığımız, okuduğumuz ve konuştuğumuz uzun saatlerden arta kalan vakitlerde de denize girdik. Birkaç saat hepi topu ama bana çok iyi geldi. Denizi nasıl özlediğimi, içinde olmanın nasıl hafifletici bir his olduğunu anımsadım.


Nihayetinde evdeyim yine. Hâlâ Normandiya- Loire Vadisi yazılarını yazmadım. Hatırladıklarım ben fark etmesem de yavaş yavaş hafifliyor usumda. Hayatın alışık olduğumuz düzenine döndüğü şu günlerde kafamı toplamaya çalışıyorum. Sık sık işimi ne çok sevdiğimi anımsatıyorum kendime. Sessiz, sakin, kendimle geçen günlerden sonra canımı sıkan insanların beni üzmelerini engelleyemesem de hemen toplamaya çalışıyorum kendimi. Ne ben değişeceğim başıma gelen olaylar karşısında, ne de insanlar daha farklı olmaya çalışacaklar. Mesela bugün çok şey düşünmeden yazabileceğim bu yazının rahatlığına, düşünmeden akıp gitmesinin doğal akışına bıraktım kendimi. Kimselerin pek sevmediği ama benim çok sevdiğim Norah Jones çalıyor arka fonda. Sanki sadece kendi için söylüyormuş gibi gelen sesini seviyorum. Sakin, telaşsız, birazcık da yorgun. İnsanın tüm derin hallerini Norah'nın sesi taşıyormuş gibi tuhaf bir hissiyat oluşuveriyor her seferinde üstümde. 
Canımın sıkkın olduğu kimi anlarda da Nina Simone'a sığınıyorum çünkü onun başına buyruk sesi bana hayatta başımıza ne gelirse gelsin her şeyin üstesinden gelebileceğimizi anımsatıyor.

Son seyahatin izleği olacaktı bu yazı; öyle olmadı. İçimden öyle gelmedi. Normandiya'nın deniz kokan havası, elimdeki tatlıya saldırıp parmağımı yaralayan martı, taş meydanlar, yüksek kaleler, iyot tadını taşıyan istiridyeler geride kaldı. Loire Vadisi'nden taşıdığımız güneşin anısı bile hafifledi. İstanbul'da ağaçların dallarını bir yandan diğer yana savurun bir rüzgar var bugün. Hava sanki yağacak gibi.

Hâl böyleyken söyleyin bana: Kahvenizi nasıl alırsınız?

20 Haziran 2017 Salı

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

Geçen haftanın listesiyle karşınızdayım. Seyahate çıkmadan önceki hafta bu yazıyı yazmayı planlamıştım. Elbette başaramadım. Yapılacak onca şeyin içinde yazı yazmam mümkün olmadı. Bir de ilginç davranışlarımın ne olduğunu tespit edemedim. Aslında belki bunu etrafımdakilere sormam gerekir ama bunca yıldan sonra tahmin ediyorum ki artık yaptığım hiçbir şey onlara da garip gelmiyordur.

Foto: Aeppol
Bu blogu mutlaka takip edin. İnsanın içini mutlulukla dolduruyor.


Aklıma gelenlerden başlayayım öyleyse. 


📌  Yürürken müziği spotify'den dinlesem de hâlâ müzik cd'si alan ve müziği buradan dinlemekten hoşlanan tiplerdenim. Diyelim ki cdlerimden birinin kapağı ortadan yok oldu. Atarım arkadaşlar o cd'yi. Ortalıkta yerli yerinde durmayan, kenarı ucu kırık, defolu şeyler görmekten hiç hoşlanmam.

📌  Başkalarının eşyalarını kullanmaktan hiç hoşlanmam ve kullanmam. Elimde ne varsa onunla mutluyumdur. Az olsun, öz olsun. Birinin bir eşyasını alırım da bozulur falan diye aklım çıkar. Kuzey'in kalemlerini bile kontrol ederim. Gözüme çarpan bir eşya varsa mutlaka iade ettiririm.

📌 Kocamın arabası dahil olmak üzere kimsenin arabasını kullanmam. Yeni bir şeyin fark edilmesinden ödüm kopar. Bu bana çok ayıpmış gibi gelir. Sosyal medyada çantalarıyla falan poz veren insanlar üzgünüm ama çok tuhaf geliyor bana.

📌 Beyaz nevresimlerden hoşlanırım. Gece uyurken pencereden falan ışık sızsın istemem. Kapkaranlık ve serin bir oda gibisi yoktur. Her gece yatmadan önce merdivenin başından salonda oturan Selçuk'a seslenirim: Gelirken bir bardak su getirsene. O da bana cevap verir: Bir dakika önce çıktın yukarı, alsaydın ya suyunu.

📌   Hayatta çaysız, kahvesiz ve sütsüz yapamam. Çoğu zaman inekler olmasaydı ne yapardık diye düşünürüm.

📌   Sağ tarafa yatık el yazısıyla yazarım. El yazısı dediysem öyle çocuklara şimdilerde okullarda öğretilen tür el yazısı değil ama yine de kıvrımlı, uzun harflerle. İnci gibidir yazdığım defterler. Hata yapmak, yanlış yazmak istemem. Şimdilerde kendime bu hakkı vermek için çabalıyorum. Düzeni bozmak için elimden geleni yapıyorum.

📌   Sevdiğim bir kitap varsa etrafımdaki herkese alıp bir tane veririm. Ayrılmak istemediğim tek şeyse sahip olduğum kitaplarım. Bu ülkeden gitme düşüncesi ara ara beni yokladığında ilk aklıma gelen kitaplarımdan nasıl ayrılacağım sorusu. Kitapçı gezmek ve kitap almak en keyif aldığım şey. Ve kitaplığımın başına geçip de ben şu kitabı alayım denmesinden hiç hoşlanmıyorum.

📌   Çocuğunun babasından (sevgili, eş, partner...) "Babamız" diye bahsedenlere sinir olurum. Eminim bu blogu okuyan birileri söylüyordur böyle şeyler. Söylemeyin arkadaşlar. Kocanız çocuğunuzun babası, sizin değil. Komik oluyor bence.

📌   6. hissimin kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Birine ısınmadıysam ısınmıyorum. Bu arada şunu da söyleyeyim ki biraz daha sosyal bir tip olmak isterdim ama olamıyorum. İnanmadığım bir şeyi söyleyemiyor, sırf kibarlık olsun diye birkaç güzel cümle kuramıyorum. Bu özelliğimin böyle olmamasını dilerdim.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Pek de ilginç bir insan değilim görüldüğü üzere. Öyle bir tipim işte.😂

22 Ocak 2017 Pazar

Liste 4- Yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müzikleri yapın

52 Liste Projesi

#Liste 4- Şu anda yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müziklerinden oluşan bir liste yapınız.

Bu haftanın listesini görünce öyle ekrana bakakaldım. Bir kere şu an itibariyle yaşadığım hayata uygun film müzikleri nasıl olur diye düşündüm. Ayrıca nasıl bir hayat yaşıyordum ki. Sabahları Kuzey'le birlikte kalkıp, onu servise bindirdikten sonra tekrar uyumamak için dirensem de genellikle tekrar yatağa dönüyorum. Hava öyle karanlık ki insanı depresyona sürüklüyor. Bu kısım için belki insanı depresyona sürükleyen bir film müziği bulabilirim. 

Sonra basit bir kahvaltı ve illa ki demlenmiş çay içiyorum. Günün en güzel kısmı burası. Demlenmiş çayın yerini hiçbir şey tutmuyor çünkü. Sonra da gün başlıyor. Ne kadar stres yapmayacağım desem de iş yerinde stressiz gün geçmiyor. 

Günün en keyifli zamanı eve dönüşümle başlıyor. Kuzey'i göreceğim için seviniyorum. Pijamalarımı giyiyorum, akşam yemeği hazırlanıyor, Selçuk geliyor. Sohbet ediyoruz. Kuzey ödevi varsa onu yapıyor.  (Genellikle pek ödevi olmuyor.) Bazen film seyrediyoruz. Bazen kitap okuyoruz. 

Benim müzik listem burada başlıyor olabilir. Hafta içi günlerde akşamları, bir de uzun hafta sonlarında. Şimdi size sevdiğim filmlerin listelerini yapacağım ama bunun sebebi yaşadığım hayata denk düşmesinden ziyade severek dinlemem olacak. 

Midnight in Paris Movie Soundtrack

Si tu vois ma mére:  Bu şarkıyla birlikte ekran kayıp giden Paris görüntüleriyle dolar ya, işte ona bayılırım. Telefonumda kayıtlı şarkılardan biridir bu şarkı ve bu filmin tüm diğer parçaları. Woody Allen ve filmlerini sevenler için Spotify'daki hazır iki listeyi kaydetmelerini şiddetle tavsiye ederim.




Closer

The Blower's Daughter: Bu filmi seyredeli ne kadar oldu bilmiyorum. Filmin birçok sahnesini de hatırlamıyor olabilirim. Ama Naomi Watts ve o ışıl ışıl hali gözlerimin önünde. Oynadığı her filme bu kadar çok yakışan az sanatçı vardır herhalde. (Meryl Street'i her listenin, her sanatçının, her şeyin üstünde tuttuğumu burada belirteyim. O benim için listeler üstü bir kadın çünkü.) Gelelim bu filmin benim için unutulmaz şarkısına: Damien Rice ve The Blower's Daughter. Bu şarkı bağıra bağıra söylediğim şarkılarımın içindedir. Ve şarkının sonu, son sözleri her zaman içimi acıtır.




Dirty Dancing

She is Like the Wind: arabada giderken bu şarkı çalınca siz de benim gibi radyonun sesini yükseltiyor musunuz hemen? Ben öyle yapıyorum. Lise yıllarıma dönüyorum ve farkında bile olmadan şarkının sözleri dökülüyor dudaklarımdan. Bu filmden bir şarkı daha var elbette.
O da "The Time Of My Life"




P.S I Love You

Same Mistake: Bu film için bir istisna yapamaz mıyız peki? Ben bu filmin bütün şarkılarını seviyorum çünkü. Öncelikle en sevdiğim şarkının Same Mistake olduğunu söyleyeyim. James Blunt hiç susmadan şarkı söylemeye devam etsin. Belki kısmet olur, bir gün ben de onu dinleme şansına sahip olurum. Geçen yıl kendisi buradayken ben burada yoktum. Kadere teslim ettim kendimi. Bir gün buluşacağımızı ve onu dinlerken bağıra bağıra şarkılarına eşlik edeceğimi biliyorum. 💖 Evet, onu çok seviyorum.



Goodbye My Lover: Allahım, bu nasıl bir şarkıdır böyle? Filmi seyrederken ağlamamak mümkün değil. Tüm şarkılar insanın içine işliyor. Sanırım bu film yüzünden yollara düşeceğim bir gün gelecek.



Amelie

La Valse d'Amélie: Fransa ve Paris aşkımın bir göstergesi daha. Seyrettiğim en güzel filmlerden biri Amelie. Audrey Tautou her aklıma geldiğinden yüzümde güller açar benim. Sanki iyiliğin sembolü bu incecik kadınmış gibi hissederim. O yüzden bu şarkı da sevdiğim film müzikleri arasında dursun.


Comptine d'un autre été, l'aprés-midi:


Grease 💖

Hopelessly devoted to You: Söylenecek sözlerin hepsi burada söylenmiş sanki. Ama yazarken ve sevdiğim bu müzikleri dinlerken anlıyorum ki ben bugünde değil dünde yaşıyorum. Sevdiğim her şarkı bana geçmiş güzel günleri, unutulmaya yüz tutanların ne kıymetli olduğunu ve ne çok özlemin kalbimizde saklı olduğunu hatırlatıyor.




Mamma Mia

Winner Takes it All:  Ancak ve ancak Meryl Streep'e saygı ve gerçekten çok sahici bir sevgi ile diyorum. Bu şarkıyı Abba elbette Meryl'den daha güzel söylüyor ama Meryl işte 💖  Birazcık iltimas geçtiğim doğru! Ne yapayım? Seviyorum.



Bir sonraki listede buluşmak üzere...