seyahat sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2018 Salı

Çok gezen insanları hayatımızdan nasıl çıkarırız?

Bu günlerde gözümü seyahat bürüdü. 😀 
Sanki etrafımdaki herkes bir yerlere gidiyor ve buna karşılık ben evde oturup gidenlerin geri dönmesini bekliyorum. En son şubat ayında Frankfurt'a, oradan da trenle Paris'e gittiğimden beri İstanbul'un bekçiliğini yapıyorum. Ben görevimi icra ederken Selçuk bir hafta sonunu Moskova'da, bir diğerini Ukrayna'da, bir başka haftasını Çin'de, en son geçen haftayı da Kosova'da geçirdi. Çin'den gelirken bana on beş tane olgun mango getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı.

Fotoğraf an itibariyle ruh halimin nasıl olduğunu yansıtmaktadır 😁

Yan komşumuz son bir ayının her hafta sonunu başka bir Avrupa kentinde geçirdi. Tek başına iki hafta boyunca Çin'de gezdi. Terracotta askerlerini (Toprak Askerler) gördü. Bol bol fotoğraf çekti. Gelirken de bana göz maskesi, yüz temizleme jeli falan getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı. Kahve içerken hafta sonu Prag'da Andrea Bocelli konserinde olacağını söyleyince elimdeki meyve bıçağı ile üstüne saldırdım. 
"Geçen hafta da yoktun ama!" dedim. İşi biraz daha abartıp, "Ama hep siz geziyorsunuz ben çocuklara bakmak zorunda kalıyorum." diye söylendim. Yemin ederim söylendim. Bakmak zorunda bırakıldığımı iddia ettiğim çocuk on beş yaşında ve hafta sonlarında birkaç saat bizde takılıyor. Baktığımı söylediğim diğer çocuk da kendi doğurduğum çocuk üstelik! Oysa o çocuklara seviyorum ben.

Hafta sonu için İtalya'ya gideceğini haber bir diğer arkadaşıma söylediklerimi buraya yazmak istemiyorum. Telefonda kendisine bağırmış olabilirim. Geri döndüğünde benimle görüşmek istemeyebilir. Ya da o da bana bir şeyler getirir gelirken. Acımın hafifleyeceğini düşünür ama yanılır zannımca. Bilemiyorum.

Çok gezen insanları hayatımızdan nasıl çıkarırız?


Ah, açıkça ifade etmem gerekirse, hani İG'de ya da facebook'ta paylaştığınız bir tatil fotoğrafının altına, "Şekerim hayat sana güzel!", "Gez bakalım, elbet bizim de gezeceğimiz günler gelecek!", hatta işi biraz daha abartarak "Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Sizin iş yerinde altı ay tatil veriyorlar herhalde!" diyen insanlar var ya, işte tam da onlar gibi davrandım. Kocam başta olmak üzere ben evde oturup Kuzey'in fen ödevine yardım eder, cebir problemlerinin içinde yüzerken ister iş, ister tatil niyetiyle olsun seyahate çıkan herkesi lanetledim. Yaşasın kötülük 😈

Pişman değilim. Sinir krizi geçirmiş olabilir, birilerine saldırmış olabilirim ama sonunda doğru yolu buldum. En son tahlilde hayatın çok kısa olduğuna ve acilen tatile çıkmam gerektiğine karar verdim. Ben ne yapacağımı düşünürken binlerce insan uçak bileti alıyor ve uçaktaki koltuk sayısı gün be gün azalırken fiyatlar alıp başını gidiyordu. Pazartesi günü İngiltere vizesi için pasaportlarımızı İngiltere Konsolosluğu'na vereceğimiz için bir müddet yerimden kıpırdama şansım yok. Haziranın ilk hafta sonu için gözümü karartıp Atina'ya gidecektim ama TEOG (adı değişti ama yeni adı ne bilmiyorum) sınavının o hafta sonu olduğunu fark ettim. İyi ki biletleri almamışım. Bayram tatilinde de Amsterdam'a gitmeyi hayal ettiğimden şimdilik başka bir plan yapamıyorum. (Atlas Havayolları bir kazık daha atarsa ve ben o seyahate çıkamazsam artık ne yapacağımı siz düşünün.)

İçimde beni ele geçiren bir seyahat aşkıyla oturuyor, sakin kalmaya çalışıyorum. Sanırım iyileşmemin tek yolu bir uçağın koltuğunda oturup gökyüzünün bir ucundan başka bir ucuna süzülmekten geçiyor. Eninde sonunda ben bir uçağa binene kadar seyahat planı olan tüm insan evlatlarının benden uzak durmasını, bana seyahatten ya da tatilden bahsetmemesini ısrarla rica ederim. Aksi bir durumda yapacaklarımın sorumlusu  ben olmayacağım. Çünkü arkadaşlar gerçekten ama gerçekten çatlamak üzereyim. 

Tüm seyahat severler rica ediyorum benden ve evle iş arasında geçen basit hayatımdan uzak durun! Sizler gezerken ben evde oturmuş çekirdeğimi çitliyor olacağım.

7 Ağustos 2015 Cuma

Bunca yorgunluğa rağmen neden seyahat ederiz?

Bir haftayı geçen kavurucu bir İtalya tatilinden geri dönmüş, evde birkaç gün geçirip daha ne olduğunu anlamadan tekrar bizimle yola düşecek bavulumuzu hazırlamıştım. Bu sefer serin bir yere gideceğimiz için biraz sevinçliydim açıkçası. Her ne kadar çetin geçen her kışın ardından kışı küstürecek cümleler kursam da, yaz geldi mi de yazdan şikayet ediyordum. Serin bir Baltıklar gezisinin beni beklediğini bilerek çıktım yola. Bir haftayı da Avrupa'nın Kuzey köşelerinde harcayıp da eve döndüğümüzde günlerden Cuma olduğu için şükrediyordum. Ne iyi yapmıştım da cuma akşamı dönmeyi akıl etmiştim.

Kendime bile itiraf etmekten çekinsem de çok yorulmuştum. Evimin kokusunu, yatağımın konforunu, okunmamış kitaplarımın yığın halinde durduğu çalışma odamı özlemiştim.



Yanıma her geldiğinde itelediğim o soru yine karşıma çıkmıştı?

        ''Sahi bu kadar yorulacağımızı bildiğimiz halde neden seyahatlere çıkıyor, paramızı harcıyor ve yorgun argın eve dönüyorduk?''



Yüzümü baştan savma yıkayıp, alelacele dişimi fırçaladım. Her zamanki gibi açlıktan ölüyordum. Kahvaltıya indim. Çayımdan bir yudum alıp, ekmeğimden büyük bir ısırığı ağzıma atınca hayat daha kolay gelmeye başlamıştı bile.


İkinci bardak çayımı alıp internet sayfalarında gezinmeye başladım. Şaka gibiydi! ''Ye, dua et, sev'' kitabının yazarı Elizabeth Gilbert, facebook sayfasına gözleri şiş bir fotoğrafını koymuş, jet-lag olduğunu dünya aleme ilan ediyordu. Yunanistan ve Türkiye'yi kapsayan üç haftalık bir geziden yeni dönmüştü ve kendine soruyordu: ''Bu kadar yoruluyorken, insanlar neden konfor alanlarını bırakıp da yollara düşüyorlardı? Sahi, neden seyahat ediyorduk?''



Hadi bakalım!


Vallahi ne yalan söyleyeyim yazı bana o an itibariyle ilaç gibi geldi. Kapının kenarına bir akşam önceden konmuş bavullar olduğu gibi duruyordu. İçindeki kirli çamaşırları çıkarıp çamaşır makinesine atmak için dayanılmaz bir his duyuyordum. Yapılacak öyle çok şey vardı ki! İşin en kötü yanı da iki kısa günün ardından işe gidecek olmamdı. Elizabeth Gilbert bu yazdığımı belirtmemiş olsa da benim için bir de olayın şu kötü yanı vardı. Üç haftadır her anını paylaştığım çocuğumla sınırsız zaman paylaşımım bitiyordu.

Yazar seyahat eden birçoklarımızın sık sık kendilerine sorduğu bir soruyu masanın orta yerine bırakıyor ve dürüst olalım diyordu. Dediği gibi seyahat denilen şey yorucuydu. Sonra kim ne derse desin, evde harcadığımızdan daha çok para harcıyorduk seyahatlerde. Yemeğini bilmediğimiz ülkelerde damak tadımıza uyan yemek aramak için uğraşıyor, mevsimin güzel olduğu zamanlarda nefes almanın mümkün olmadığı turist kalabalıkları arasında kayboluyorduk. Gezmemiz gereken bir dolu yer oluyordu. Muhtemelen bir daha bu şehre uğrayamayacak olduğumuzu düşündüğümüzden her yere gitmeye çalışıyor, kafamızda notlar alıyor, gördüklerimizi hafızamıza kazımak için uğraşıyor; bazen sıkılsak da bunu kendimize itiraf etmekten kaçınıyorduk.

Yine de her şeye rağmen seyahat etmekten vazgeçmiyorduk. Neden?

Yazar, şöyle cevap veriyordu sorduğu soruya.

''Birisi bana 2015 yazında ne yaptığımı sorarsa verecek cevabım hazır: Annem ve eşimle Yunanistan ve Türkiye'deydik.''

Yolculuğu değerli kılan buydu işte. Gilbert, kendi özel anlarını sıralamıştı.

Ben size kendiminkileri anlatayım.

Seyahat demek tüm sıkıntıları, sorumlulukları evde bırakmak demek.

Daha çok sarılmak, sokaklarda sarmaş dolaş gezmek, canının istediği yerde bir öpücüğü çekinmeden kondurmak demek.

Gün batımı saatlerinde bir kadeh kırmızı şarap içmek, yoldan geçen insanları masanıza konuk etmek demek.

Yeni yerler görmenin dışında yola çıktığınız insanın en huzurlu uykularına tanıklık etmek demek.

Listeye ekleyecek öyle çok şeyim var ki, sayfalarca yazarım.
Tek bildiği yorucu olmasına rağmen, güzel anıların evde birikmediği! Hayat, herkes için aynı; yaşadığımız yerde bir sürü yapılacaklarla dolu. İyisi mi arada bir fırsat varken yollara düşmek.

Atılan her kahkaha ömrü uzatıyor. Bir zaman sonra geriye bir şey kalmıyor; anılardan başka.
İyisi mi bol bol anı biriktirelim fırsat varken.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Ho Chi Minh City'de İlk Gece

Sabah 8.30'da Abu Dhabi Havaalanı'ndan bizi eski adıyla Saygon'a götürecek uçağa bindikten sonra uyudum. Bu saatte kendimi uykuya teslim etmemem gerekiyordu ama uyku beni öylesine şefkatle kucağına aldı ki, söyleyecek fazla sözüm yoktu. Sonra koltuğun arkasındaki ekrandan birkaç romantik komedi seçtim kendime. Sevgililerin kavuştuğu son öpüşme sahnesinde yine yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Romantik komedi ( bu filmlere addedilen ismin çok saçma olduğunu ben de kabul ediyorum) filmler seyreden tüm kadınlarla alay eden kocalara söylüyorum: Sevgili arkadaşlar! Romantik komedi filmleri güzeldir. İnsanın içini mutlulukla doldurur.

Vietnam Vizesini Nereden alabilirim?

Akşam 19.30 sularında şimdiki ismiyle Ho Chi Minh City'ye indik; ama ne iniş. Yeşil pasaportlu arkadaşlar hemen pasaport kontrolünden geçip gittiler. Biz lacivert pasaportlular ise elimizde acentadan alınmış 40$'lık mektuplarla öylece kalıvermiştik. İşin kötü yanı, elimizde mektuplar işe yarıyor mu diye oraya buraya sorarken önümüzde uzanan uzun sıranın da en arkasına düşmüştük.
1.5 saati bulan uzun bir bekleyişin ardından önce bir form doldurduk, sonra 45$ daha verdik. Kişi başı rakamlardan ve tek girişlik vizeden bahsediyorum. Gidecek arkadaşlara bilgisi olsun. Yanınızda fotoğraf götürmeniz de gerekiyor.
Biz yeşil pasaportu olmayan gezginler dışarı çıktığımızda hava kararmıştı. Bekleyiş canımı sıkmış olsa da, beni dışarıda asılı reklam tabelalarında kim bekliyordu dersiniz?


Hemingway! Vietnam en ünlü kahve markasının reklam yüzüydü sevgili Hemingway. Havaalanının hemen dışında sıralanan devasa kolonların üstünde başkaları da vardı elbet; ama benim gözüm ne Balzac'i gördü, ne de Napolyon'u. Beni kapıda Hemingway karşılamıştı ya, yeter de artardı. Bir anda yeşil pasaportlulara karşı beklediğim nefretim uçup gitmişti. Dönüşte bu kahveyi almaya, İstanbul'a getirmeye, oturup kahvem eşliğinde tadından yenmez yazılar yazmaya karar verdim.
(Romantik komedi filmlerinden hoşlanan bir kadının, Hemingway gibi maço bir adamdan hoşlanmasını anlamayanlara not: Aşk bu, kitabı olmaz!)


Sonra rehberimiz Tiin'le tanıştım. İsmi okunuş olarak öyle bir şey, yazılışını elbette uydurdum. Otobüse bindikten ve Tiin konuşmaya başladıktan sonra anladım ki, Tiin'i dinleyerek fazla bir bilgi sahibi olmak mümkün değil. İngilizce konuşmaya hevesli rehberimizin konuşmasını anlayabilmek için öncelikle İngilizce'yi tümden unutmak gerekiyor.


Tiin yol boyunca bize Saygon'un ne kadar kalabalık bir şehir olduğundan bahsetti. Şehrin içine doğru ilerledikçe sokakları dolduran motosiklet kullanıcıları gerçekten şaşkınlık vericiydi. Bu konuyla ilgili ilk uyarı şöyleydi: Karşıdan karşıya geçmek zorunda kalırsanız, sakın hızlı hareket etmeyin. Motosiklet sürücüsünün sizi görmesi ve size çarpmaması için çok yavaş hareket etmelisiniz.
Daha sonraki günlerden birinde karşıdan karşıya geçmek zorunda kaldığımızda anladım ki, Saygon'da bu işi becerebilmek çok zor bir şey. İnsan ister istemez üstüne gelen binlerce motoru görünce hızla kaçmak istiyor. Sanki kontrolü başkalarının elinde olan bir bilgisayar oyununda tıkılı kalmak gibi bir duyguya kapılıyor insan.

Bundan üç yıl kadar önce Vietnam'da motor kullanırken kask takmak zorunlu hale gelmiş; lakin başlarına taktıkları kaskların bedeli 2$'ı geçmiyormuş. Bu yüzden kaskların görünümlerinin dışında üstlendikleri faydalı bir görevleri yok. Üstlerinde bindikleri motosikletler de çoğunlukla 400$ değerinde Çin malı motosikletlermiş. Daha sonraki günlerde inip bindiğimiz otobüsler boyunca pirinç tarlaları, bu tarlalarının üstlerine sanki serpiştirilerek atılmış gibi duran mezar taşları gördük. Şehir merkezlerinde ise yol boyu yeme-içme yerleri ve bolca motosiklet tamircileri...

Şehirle ilgili öğrenilmesi gereken öyle çok şey vardı ki...
Otobüs pek de kısa olmayan bir yolculuğun üstüne Indochina (26 Truong Dinh Street- District 3, Ho Chie Minh City, Vietnam) restoranda masanın etrafına sıralandık hemen. Ortaya gelen yemeklerin hepsini bayılarak yedim.

Vietnam'daki ilk gecemizde soframızda neler vardı peki?









Vietnam'ın meşhur yerel birasının tadına bakarak başladık yemeğe! Seyahat boyunca 333 sıklıkla yemek masalarımızı şenlendirdi.

Bizim için hazırlanmış menü, damak tadımıza çok uygundu. Kendi adıma konuşmam gerekirse masanın üstündekiler benim için bir ziyafet sayılırdı. 
Keyifle mideme indirdiğim bu roll'ları şimdi bulsam yine yerim :)

Balla tatlandırılmış biftekler... Leziz!

Otun iyisi kötüsü olmaz diyeceğim. Tek bir istisna ile: Kişniş! Kendisinden nefret ettim.

Tavuk işte :)

Beyine benzeyen garip sebzeler dışında bu tabak harikaydı.
Ben masayı dolduran yemekleri, 333 biramla götürürken karnını masaya gelen ekmek ve tereyağı ile doyuran arkadaşlar da vardı tabii ki. Bknz: Selçuk ve Cengiz.