stephen king yazma sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
stephen king yazma sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2015 Pazartesi

Kasımda Aşk Başkadır

Ah güzel Kasım!
Sanki benden habersiz, sessizce yanımdan geçtin.
Kıyamadım, dokunamadım sana.

Geçen cumartesi günü sabahın köründe yataktan kalktım. Bir gece önceden evdekileri örgütlemiştim. Eğer hafta sonu ağaçların yapraklarını döktükleri bir yere gitmezsek, hafta içinde bir gün ben kendim gidecektim. Sözlerim istediğim etkiyi uyandırmış olmalı ki, yataktan kalkmak zor gelse de hep birlikte evden dışarı çıktık.


Her şey bizi eyleme geçmekten alıkoyan o kapının ardında değil mi zaten?
Saat 07.30'u az geçmişti ki Polonezköy'e vardık. Etrafta kimsecikler yoktu. Meydandaki kahveler yeni yeni açılıyordu. Etraf daha önce anlattığım gibi terk edilmiş köpeklerle doluydu. İnsan ister istemez tedirgin oluyor. Tek başıma olsaydım, sonbaharı da dökülen yaprakları da bir kenara bırakır eve dönerdim.

Meteoroloji lodosla ilgili uyarısını bir gece önceden yapmıştı. ''Fırtına çıkacakmış.'' dedi Selçuk. Kendimi eski bir filmin içinde hissettim o an. ''Olsun.'' dedim. ''Rüzgâr çığlık atmadan döneriz evimize.

Yanımızda minik yeğenim olduğundan ağır aksak ama keyif içinde yürüdük. Tam da düşündüğüm gibi yapraklar çoktan dallarını terk etmişti. Toprak yol, ayaklarımın altından kayıyor, çam ağaçlarının kokusu burnuma geliyordu. Hani bir yerde olmaktan çok mutlu olduğunuzu nadiren fark ettiğiniz anlar vardır ya, işte öyle onlardan biriydi o gün Polonezköy'de yaşadığımız an.
Çocuklarla yeni yapılmış yolda konuşarak yürüdük, sokak köpeklerini sevdik.

Kasım ayının çok hızlı geçtiğini düşünsem de, 2015'in aralıktan önceki son ayında aradığım huzuru buldum.
Bir kenara ayırmış olduğum kitaplarımı okudum.
Hedefimi tam olarak tutturamadım ama hedef dediğin nedir ki?
Dilediğim gibi kendimi programlamış, oğlumla aylaklık yaptığım keyifli zamanların dışında kitap okumalarımla, yazıp çizmelerimle hoşça vakit geçirmiştim. Birkaç film seyretmeyi bile başardım. Tuhaf bir şekilde yapmayı hedeflediğim her şeyi yapamamış olmama rağmen, bilgisayarımın başına oturup kasım ayının kritiğini yaptığım şu an gerçek anlamıyla bir memnuniyet içindeyim.

Hafta sonlarının dingin ruhunu seviyorum.

Kasım ayında hangi kitapları okumak istediğimi burada ilan etmiştim.
Stephen King'den yazar adaylarına tavsiyelerde bulunduğu ''Yazma Sanatı'', daha önce hiç okumadığım bir yazarın ''Bir Zamanlar Hayat Bizimdi'' isimli kitabı, koşma konusuna aklıma taktığım için motivasyonumu devam ettirmek adına aldığım ''Koşmak İçin'', Charles Dickens'den ''Gece Yürüyüşü'' ve son olarak Simone de Beauvoir'dan ''Olgunluk Çağı1'' kitapları okuma listemi oluşturuyordu. 

Stephen King'in kitabıyla ilgili notları bir blog yazısı olarak paylaştım bile. Okumak isteyenler kasım ayı arşivinin içinde yazıyı bulabilirler.


Okumaya ilk olarak ''Koşmak İçin''den başladım. Kitabı ara ara alıp okuyorum. Salondaki köşe sehpanın üstünde duruyor ve koşmayla ilgili zorlandıkça açıp göz gezdiriyorum. Sonuç itibariyle kitabı bitirmiş değilim. 


Sonraki kitabım sonbahardan armağan ılık günlerde başladığım Marian Izaguirre'ın ''Bir Zamanlar Hayat Bizimdi'' kitabı oldu. Kah çayımı alıp bahçede, kah salonda rahat koltuğumda, kah uykudan önce kitabı okudum. Sanırım yazarın anlattığı yaşları yaşadığımdan tıpkı hikayedeki gibi gençliğimin deli fişek günlerine, yazlıkta geçirilen iyot kokulu zamanlara ve yazların uzun gecelerine dönmem zor olmadı. Kırk yaşında hayata daha farklı baktığımdan kitabın her satırı benim içime dokundu. Kitap, farklı bir coğrafyada geçiyor ve farklı bir kültürden izler taşıyordu. Yine de kitabın sayfalarında gezinen his bana çok tanıdık geldi. Sonuç itibariyle kitabı çok severek okuduğumu söylemem gerek. 

Bu kitabın peşine Charles Dickens ve incecik kitabı ''Gece Yürüyüşü''nü okuyayım dedim; lakin ne mümkün! Bir türlü kitabın ilk beş sayfasını geçemedim. Satırlar üstüme üstüme geldi, kelimeler anlam kazanamadı. Kitabı bir kenara bıraktım ve yoluma devam ettim. 
Kasım ayı devam ediyordu ve benim listemde hâlâ okunmayı bekleyen kitaplar vardı. 

Araya hiç beklenmedik bir kitap girdi. Şimdilerde boyumu aşan bir işe kalkıştım ve bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Lütfen bu bir itiraf olarak algılanmasın; zira yapmaya çalıştığım işi yenilgiyi kabul edip bırakabilirim de! Kurgu da sorunlar yaşıyorum. 3.tekil kişi anlatımında bir türlü yazmak istediğim yazının içine giremiyorum. Bu yüzden de yazdıklarım samimi gelmiyor kulağıma. 

Çok sevdiğim bir arkadaşıma derdimi anlatınca şöyle dedi:
''Trendeki Kız''ın kurgusunu çok beğendim. Benim kafamda da senin kafandakine benzer sorular vardı ve kitap bana iyi geldi. Kafamdaki soruları giderdi. Sen de oku.''


Kitabı çok beğenerek okuduğum itiraf etmeliyim. Sorunuma çözüm oldu mu peki? Hayır. 

Yazmak başka bir şey! İnsanın kafasının karışması ve yazdıklarını beğenmemesi, yazdıklarını yırtıp yırtıp atması sanırım kaçınılmaz. Bu durumla başa çıkmanın tek yolu da yılmamak ve yazmaya devam etmek. Yine disiplin ve çok çalışmak karşıma çıktı. Her gün ayrı bir ruh haline bürünsem de buraya yazmak, günlüğüme yazmak ya da aklıma gelen bir şeyle ilgili yazmak bile iyi geldiğine göre yola devam!

Kasım ayının son ve beni en çok oyalayan kitabı Simone de Beauvoir'ın kitabı oldu. Olgunluk Çağı isimli iki ciltlik kitabın ilk bölümünü okumaya karar vermiştim. Çok önceleri alınmış bir kitaptı ve Simone de Beauvoir'ın yazı dili hoşuma gittiğinden okumak için heves ediyordum.

Yazarla Sartre'ın yirmili yaşlarından otuzlu yaşlarına kadar gelen dönemin anlatıldığı kitapta arka fonda zamanın politik olayları var. Okurken yazarın ve Sartre'ın düşüncelerine çok şaşırdım. Simone de Beauvoir'ın uzun yürüyüşlerinde kendimi buldum. Aslına bakarsanız bu kitabı burada uzun uzadıya anlatmak isterim. 
Kitabı okurken tek sıkıntım Payel Yayınları'nın romanı çok küçük puntolarla basmış olmasından kaynaklandı. Belki yeni bir baskı yapılsa bu sıkıntı ortadan kalkar. 

Evet! Kasım ayı bizim evde böyle geçti. 
Keşke ülke gündemi de daha güzel olsaydı da keyfimizden geçilmeseydi.

10 Kasım 2015 Salı

Stephen King'den yazmak üzerine beş öneri...

Stephen King'in yazmanın püf noktalarını okurlarına anlattığı kitabını okuyunca tabii ki aydınlanmadım. Yazarın kendisinin de söylediği gibi öyle bir şey yok zaten. Yazma aşkı ile tutuşanların hevesle okudukları bu kitapların en güzel yanı çok ünlü yazarların da zor yollardan geçtiğini, çok çalışarak ve yılmayarak bu işin üstesinden geldiğini öğrenmemiz.

Stephen King de şöyle diyor zaten: Başkaları için ya da çok ünlü olmak için yazmadım ben. Yazdım çünkü yazmayı çok seviyordum.


 Bakalım Stephen King ''Yazma Sanatı'' isimli kitabında ne anlatmış.

1) Yazmak nedir?

Stephen King yazmanın ''Telepati'' olduğunu söyler. Yazar, çatı katındaki çalışma odasında eski masasının önünde oturur. Yazmak için masanın başındadır ama aslında orada değildir. Her seferinde yazmaya ilk başladığı bodrum katında bulur kendini. Burası, bir sürü parlak ışığın, net imgelerin olduğu bir yerdir. Anlattığı bodrum katını yıllar içinde gün be gün kendisi için inşa etmiştir. Buradan uzağı görebilmeyi başarabilmektedir.

Şöyle der King yazar olmak isteyenlere: Kendi uzağı gören mekanınızı inşa edin. Bunu bir ağacın tepesinde veya Dünya Ticaret Merkezi'nin çatısında ya da Büyük Kanyon'un kenarında oluşturabilirsiniz. Robert McCammon bir romanında şöyle demiştir: Bu sizin kendi küçük kırmızı vagonunuz.
2) Yazmak için yapılması gerekenler nelerdir? 

Ah ne güzel bir soru değil mi? Keşke tüm sorularımız King'in vereceği altın bir anahtarla çözülebilse!

Şöyle diyor King: Yeteneklerinizi en iyi şekilde ortaya koyarak yazmanız için kendi alet kutunuzu oluşturmanızı ve sonra da onu hep yanınızda taşıyabilmek için gerekli kasları geliştirmenizi öneriyorum.
Alet kutusu imgesini gözünüzün önüne getirin şimdi. Nelerden bahsediyor yazar? İşin püf noktası burada aslında. Elbette yazar da emek vermeden hiçbir şeyin elde edilemeyeceğinin farkında ve bunu okurlarına söylüyor. 

''Yazarken doğru kelimelerini kullanın.'' diyor. Kibar olmak adına konuşma dilinde kullanılmayan kelimeleri yazınızın içine sokmayın. 
*** Fiiller, pasif görevler üstlenmesinler cümlelerinizde. Aktif olsunlar. Böylece ''bağra basılacak'' cümleler kurarsınız. 
*** Zarflardan durabildiğiniz kadar uzak durun. Zarfları kullanarak kuvvetlendireceğinizi düşündüğünüz cümleleri daha önce kurduğunuz paragraflarda güçlendirin.

''Sizden bütün istediğim elinizden gelenin en iyisini yapmanız ve zarf kullanmanın insanca, ama o dedi, bu dedi, diye yazmanın ilahi olduğunu unutmamanız.''
3) İyi yazmakla ilgili samimi bir itiraf duymak ister misiniz? 

Şöyle diyor King: ''Kötü yazıların çoğunun kökeninde korku yattığına ikna olmuş durumdayım. Kendisi için yazan insanların yazdığı yazılarda korkunun daha az olduğunu görüyorum. O yüzden bırakın korkularınızı ve yazın! 
4) Yazar olmak isteyenler nereden başlamalı?


Okumayan bir insanın yazar olmasının mümkün olmadığını düşünen King, eğer okumuyorsak yazma işini bir kenara bırakmamızı tavsiye ediyor. Eh, doğru söze ne denir?
Bir yazar olmak istiyorsanız, her şeyden önce yapmanız gereken iki şey var: çok okuyun ve çok yazın. Bildiğim bu iki şeyden kaçınmanın, kestirmeden gitmenin imkanı yok. 

5) Yazar olmak isteyen biri günde ne kadar zamanını yazmaya ayırmalıdır? 


Stephen King günde 2000 kelime yazmayı sevdiğini söylüyor. Gerçekten gerekli bir şey olmadıkça da bu sayıya ulaşmadan yerinden kalkmıyormuş. Peki bizim gibi yazma aşkıyla kavrulup ama bir türlü masanın başına oturamayanlar kaç kelime yazmalı?
Günlük bir hedefe kilitlenin. Ben sizlere günlük 1000 kelime yazmanızı öneririm. Haftada bir gün tatil yapma hakkı da veriyorum sizlere. Ama günde bin kelimeyi yazmadan yarattığınız yazı masasından kalkmayın sakın!

31 Ekim 2015 Cumartesi

Ekim ayında neler oldu? Hayatımız nasıl geçti? Ve pek tabii ne okuduk?

Ekim ayını kapatıp Kasım ayına giriş yapmak üzere olduğumuza inanamıyorum.

Evet, evet! İnanamıyorum!

Ne yapayım?

Çünkü günler ve aylar ve yıllar ben daha planladıklarımı yapamadan geçip gidiyor.

Şimdi de öyle oldu.
Günler birbirini kovaladı. Çok sevdiğim o şehre, Paris'e gittim. Geldiğim gün evde birkaç saat geçirip Hindistan'a yollandık. Bunları anlatmıştım size zaten. Geldikten hemen sonra, ''Paris, zaten her daim aklımda!'' diyerek hemen Hindistan notlarını yazmaya başladım.

İş vardı, Kuzey'i uzun zamandır göremediğim için özlem vardı, evde beni bekleyen işler vardı.
Hepsi halledilir şeylerdi değil mi?
Evde ve işte zaten işler olacağına varıyordu. Kuzey'i de ne kadar özlemiş olursam olayım yanındaydım artık. Hem nasıl olsa aynı gün içinde büyük bir kavgaya tutuşur, sonra da yine barışırdık.
Tutulamaz, dizginlenemez bir enerjiyle Hindistan notlarını yazmaya başladım. Sanırım peş peşe dört- beş yazı yazdım. Resmen kendimle gurur duyuyordum. Yazdıkça yazasım geliyordu ve üstüne üstlük yazdıkça hafifliyor, mutlu oluyordum.

Derken hepimizin bildiği Ankara'daki patlama oldu. Tüm enerjim, ülkeye ve kendime olan inancım yerle bir oldu. İnsanlar patır patır öldürülürken ben yazı yazarak hafiflemeye çalışıyordum. Profil karartmanın da canı cehennemeydi açıkçası. Her Allahın günü profil karartmaktan ve umutsuzluğun içinde yaşamaya mahkum edilmekten bıkmış usanmıştım.

Ekim ayının onuncu günündeydik.
Sevdiğim Ekim kana bulanmıştı.

Sonraki günler herkes gibi ben de sustum. Susmam gerektiğinden, sosyal medya silahşorlerinin ona buna, her şeye burunlarını sokmasından dolayı değildi suskunluğum. Söyleyecek bir şey kalmadığındandı. Böyle zamanlarda hep hissettiğim duygu yine yanı başımda belirdi. Babamı ve çocukluğundan öldüğü güne kadar yaşamaya mecbur bırakıldığı politikacılara karşı hissettiği kızgınlığı hatırladım.
''Geldim, gidiyorum, hala aynı adamlar bizi yönetmeye çalışıyor.'' deyişi artık unutmaya yüz tutan sesiyle kulaklarımda canlandı.
Aynı kaderi ben de yaşıyordum. Bu ülkede bir şeyler kolay değişmiyordu.

Açık konuşmak gerekirse kafamı dağıtmanın bir yolunu bulmaya çalıştım. Düşündükçe kötü oluyordum. Facebook'a her girişimde paylaşılanları görüp ben de kafa göz birilerine girmek istiyordum. O yüzden oradan da biraz uzak durdum.

Kitaplara sarıldım yine. O kadar çok okunacak kitap vardı ki evde zaten. Nereden başlayacağımı bile bilmiyordum. Sevinçle aldığım bir sürü kitap rafta başka kitapların arasına karışmış bekliyordu ve o kitaplara karşı aldığım günkü heyecanı hissetmiyordum.


Ekim ayının benim için en güzel yanı Kuzey'in okulu ile beraber yarı yürüyüş yarı koşuya başlamış olmam oldu. Sabahları onunla beraber çıkıyor ve onu servise bindirir bindirmez ben de yürümeye başlıyordum. Nedense koşmayı hayal ediyordum. Böyle şeyleri sıkça yaparım ben. Kendimle bir derdim vardır nedense. Rahat rahat otururken hayatıma yeni icatlar sokar, onların peşinden koşarken de kendimi harap ederim.

Belki bu sebepten belki de yazarların öz yaşam öykülerine olan merakımdan kitap rafına elimi uzatıp Murakami'nin koşmakla ilgili yazdığı kitabı yerinden oynattım. Daha önce bu kitabı okumuştum. Okumadığım bir sürü kitap varken yine aynı kitabın satırlarında mı gezinecektim? Evet! Çünkü ruhumun ihtiyacı olan şey buydu.

Murakami: Koşmasaydım Yazamazdım
Kitabın satır satır altını çizdim, her sabahki koşma antrenmanlarım sırasında Murakami'nin koşmakla ilgili söylediklerini düşündüm. Bir işe yaradı mı bilmiyorum ama Ekim ayını koşmakla ilgili azmim açısından başarılı bulduğumu söylemem lazım. Birkaç dakika hiç durmadan koşabiliyorum artık. Bu da hiç yoktan iyi bir şeydir.

Murakami'nin peşinden ne okumam gerekiyordu?
Salondaki köşe sehpanın üstünde, duvara yaslanmış ince konsolun üstünde hatta geniş orta sehpanın üstünde bile yığın yığın kitap duruyordu. Yukarı kata çıkıp kitapların olduğu odaya hiç bakmadım bile.

Birkaç gün önce aldığım bir kitabı okumayı uygun gördüm. Milena Busquets adlı bir yazarın ''Bu da Geçecek'' adlı kitabı. Kırk yaşındaki bir kadının annesinin ölümünün ardından hem kırk yaşına gelmiş olmakla, hem annesini kaybetmekle hem de hayatının aşkını ve odağını bulamamasıyla ilgili bir kitaptı. Ülkenin puslu havasına da uygun bir ismi vardı üstelik.


Elime aldığım gibi bitirdiğim bir kitap oldu. Yaşı yaşıma, boyu boyuma, kadının yaşadıkları da tam anlamıyla olmasa da yaşadıklarıma denk düşüyordu. Anlatmak istediklerini anlayabiliyordum. İşte bu kısmı içime çok işledi. Kadını ve yaptıklarını hiç yargılamadan okudum. Sanırım kahraman sırf kırk yaşında olduğundan tüm yaptıklarını mazur gördüm.

Bu iki kitabın bitişiyle beraber Ekim ayının ortalarına gelmiştim. Sabah işe gidiyor, akşamüstü eve geliyor, biraz Kuzey'le sohbet ediyor, derslerine hafiften yardım ediyor, sonra da kitabımı alıp bir köşede okuyordum. Sabahın kör bir saatinde Kuzey'le birlikte kalktığımdan gece ondan sonra yatağın yolunu tutuyordum. Sonunda çok düzenli bir hayatım olmuştu. Tek sorun bana fazla zamanın kalmamasıydı.

Başka bir kitabı elime almanın zamanı gelmişti. Okunacak onca kitabım yokmuş gibi Akasya Alışveriş Merkezi'ne gittiğim bir gün kapağına bayılarak aldığım bir kitabı okumaya başladım. Fantastik bir hikayenin içinde erimek, kaybolmak istiyordum.

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları- Ransom Riggs
İthaki Yayınları sert kapaklı nefis bir kitap basmıştı. Kapaktaki fotoğraf özgün baskının da aynısıydı ve çok çarpıcıydı. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları tam aradığım kitaptı. İlk sayfasını çevirmem ile hikaye akmaya başladı. Çeviri çok iyiydi. Aksayan, insanı rahatsız eden hiçbir unsur yoktu. Çevirmenin yazarın ruhunu anladığı açıkça ortadaydı. Gel gör ki satır sonuna gelen tüm kelimeler yanlış yerlerinden ayrılmıştı. Bir iki kelime olsa okuyucunun canını sıkmaz bu durum ama ne yazık ki bu hatalar iyi niyet sınırlarını geçecek kadar fazlaydı. Okuyucu ya yazara da çevirmene de büyük saygısızlık olduğunu düşündüm bu derece özensizliğin. Hikayede sona yaklaştıkça çocuklar için yazılmış basit bir hikayeye dönmeye başladı. Hikayenin sonunu merak etsem de serinin diğer kitaplarını okuyup okumayacağımı düşünüyorum açıkçası.

Fantastik bir kitabı da okumuş, ruhumu ucundan bilinmeyen diyarlarda gezdirmiş olmanın hafifliğiyle Oscar Wilde'ın yaşamına burnuma sokmaya karar verdim. Yazarların hayatını merak etmekten kendimi alamıyorum. Bir de işin içinde Paris varsa değmeyin keyfime.

Peter Ackroyd ilk defa okuduğum bir yazar. Oscar Wilde'ın Son Vasiyeti de okunmayı hak eden bir kitap. Çok beğenerek okudum. İnce bir kitap olmasına rağmen uzunca bir zaman üstünde oyalandım. Bir dolu satırın altını çizdim, üstünde düşündüm, defterime not ettim. Hemencecik okunan bir kitap olduğunu söylemem mümkün değil; en azından benim için öyle bir okunma süreci olmadı.
Peter Ackroyd- Oscar Wİlde'ın Son Vasiyeti
Yeni bir kitabı seçme sürecine gelmiştim. Oscar Wilde'ın zorlayan hayatının peşinden kafamı birazcık dinlendiren bir kitap okumak istiyordum. Alıp almamak konusunda karasız kaldığım bir kitabı arkadaşımla buluştuğum bir öğleden sonra kitapçıdan aldım. Evde okunacak hiç kitap yoktu sanki.

Bu kitabı okumak ile okumamak arasında kararsızdım. Aslı Perker'in daha önce iki kitabını okumuş, ikisini de çok sevmiştim. Sufle ve Başkalarının Kokusu zevkle okuduğum iki kitap olmuştu. Sufle'nin birkaç şehirde geçen olay örgüsünü çok sevmiştim. ''Başkalarının Kokusu''nu ise birbirlerine bağlanan hayatların hikayesindeki incelikten ötürü keyifle okumuştum. Düşünülmüş, iyi kurgulanmış bir kitaptı. Bu kitabın ismiyse bir tuhaftı: Bana Yardım Et.


Kitabı hemen almamamın sebebi sanırım ismiydi. Yine de dayanamadım ve aldım. Açık söylemem gerekirse anlatım tarzını farklı buldum. Öykünün dışında bir anlatıcı vardı ve yaşananları, yaşanacakları ya da bizim bilmediğimiz ayrıntıları dışardan bir ses olarak bize anlatıyordu. Kitabı okurken sık sık Rusça dublajlı bir filmi seyrediyormuşum izlenimine kapıldım.
Biri devamlı şöyle cümleler ediyordu.
''Aslı, daha sonra düşündüğünde o konunun nereden geldiğini anlayacaktı. Şimdilik biraz daha beklemesi gerek!''
Ya da
''Kahraman hep engelli değildi elbette ama Aslı nereden bilecekti bir engellinin hissettiklerini?''
Bunlar elbette kitaptan cümleler değil ama bu ses kitabın içinde böyle konuşup dururken ona susmasını söylemek istedim. Ne yazık ki ben bu sesi hiç sevmedim. Aslı Perker kitaplarında alışkın olduğum ve aradığım başka bir tat vardı. O ise bu kitabın içinde değildi. 


Ayın en son kitabını seçmek için evin içinde bir müddet dolaştım, karar vermek için birkaç kitap karıştırdım. Nihayetinde birkaç ay önce aldığım bir kitabı okumaya karar verdim: Gazeteci Çocuk.
Yazarın çocukluk anılarına dayanarak yazdığı kitabı okurken çok duygulandım. Çocukluğun o yumuşak, kırılgan patikalarında kah yürüdüm, kah koşturdum. Yazarın kendi öz yaşam öyküsünden çokça detayın bulunduğu öykü kekeme bir çocuğun onikinci yaşını anlatıyor. Hikayeyi dinlerken Memphis'in ara sokaklarında geziyor, beyazlarla siyahlar arasındaki ayrımcılığa tanıklık ediyoruz. 

2015 Ekim'ini de bitirmiş oluyoruz böylece. 
Bakalım Kasım ayı neler getirmiş bize...