stockholm gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
stockholm gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2011 Pazartesi

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ-5

DJURGARDEN, SKANSEN VE VASA MÜZESİ

   Fotografika’dan çıktıktan sonra tekneye binerek, sadece beş dakikada ulaştığımız Djurgarden’dayız. Buraya yürüyerek ya da bisikletle ulaşmak mümkün. Biz çok heves etmemize rağmen, bir türlü bisikletle gezemedik buralarda ama dileyenler için burada bisiklet üstünde gezmek mümkün. Çok hoş olacağına da şüphe yok! O kadar acıktık ki, ilk iş adaya ayak basar basmaz girişte gördüğümüz fast food satan dükkana atıyoruz kendimizi. Aldığımız burgerler açlığımızı giderse de, tadı çok fena. Neyse, en azından karnımız tok.

Hedefimiz, Vasa Müzesi.

     Djurdarden’da tabelaları izleyerek, gideceğiniz yere varmak çok kolay. Yemek seçeneği aslında çok fazla, ilk gördüğümüz yere oturarak büyük hata yapmışız. Vasa Müzesi’ne girmek için hemen bilet kuyruğuna giriyoruz. İçerisi loş ve geminin bulunduğu kocaman müze kısmına girmek için, birbiri ardına açarak girdiğimiz kapılardan ilerliyoruz. Muhtemelen gemiyi gün ışığından korumak için alınmış önlemler bunlar. Yapılış amacı savaşmak için denize açılmak olup, denize indirildiği andan itibaren sadece yüz metre ilerleyip, karşılaştığı ilk rüzgârla denizin dibine batan ve hiç savaşamayan bir savaş gemisini görmek için buradayız. Bulunduğum yerden çok büyük gözüküyor ama büyük olasılıkla benzerlerinden daha büyük falan değil hatta küçük bile olabilir. Üzerinde bulunan oymalı kakmalı heykellerle pek bir güzel. İçerisi çok kalabalık. Fotoğraf çekmek için tripodumu çıkarıp, fotoğraf çekmeye başlıyoruz.

     Her şey bir yana, Vasa Müzesi benim için çok ayrı bir sebepten gidilmeyi de hak ediyor. Buraya gelmeden önce, Vasa Müzesinin resmi internet sayfasına girip, biraz bilgi toplayayım dedim ve gördüğüm manzara karşısında ağzım bir karış açık kaldı. Sitenin web sayfasında, müzenin tanıtım yazısı ve bilgi kısmı, diğer birçok dilin yanında aynı zamanda Türkçe’ye de çevrilmişti. Aramızda böyle başka bir olaya denk gelenimiz varsa parmak kaldırsın lütfen. Şimdi ben bunu söyledikten sonra müzeyle ilgili bir şeyler anlatmalı mıyım? Evet, susamam çünkü!






     İnternet sitesinde yazdığı gibi, Vasa dünyada ayakta duran tek 17.yy gemisidir. Geminin bugünkü durumunun % 95’i orjinal haliyle sergilenmektedir. Geminin üzerinde yüzlerce oyma heykel bulunmaktadır. Yapımı 2 yıl süren gemi, İsveç Kralı Gustav II. Adolf’un emriyle yapılmıştır. Yapıldığı dönemde, İsveç diğer Avrupa ülkelerine oranla daha güçlü bir devletti. Vasa’dan beklenen de, bu gücü ifade eden bir savaş gemisi olarak denizlerde korku salarak, yelkenlerini şişire şişire dolaşmasıydı. Bu heybetli geminin, yan tarafındaki lombarlarından çıkan toplardan selamlama atışı yapılıyordu; ama evdeki hesap çarşıya uymadı ve Vasa daha suya çıkar çıkmaz şiddetli bir fırtınanın içine doğru ilerledi. Yana yatan geminin içine topların çıktığı bu lombarlardan su dolmaya başladı ve gemi ağır ağır içindeki mürettebatı da yanına alarak sulara gömüldü. 1626 yılının Ağustosu’nda dibe batan Vasa’nın tekrar günışığına çıkması 333 yıl sonraki takvim yapraklarına denk düştü. Vasa gemisi ile birlikte 700 heykel de dahil olmak üzere 14.000 parça tahta cisim de kurtarılmıştır.

     Şimdi aklımıza şöyle bir sorunun gelmesi doğaldır. 333 sene suyun altında kalan bir geminin zarar görmeden su yüzüne çıkması nasıl olmuştur? Araştırmacı gazeteci olan benim, yazılanlardan anladığım kadarıyla, tahtayı yiyip bitiren bakteri cinsi Norveç’in acı deniz suyunda tutunamıyor, bu baktericikler de kendilerine karınlarını doyuracak başka denizler ve başka batıklar arıyorlarmış. Bu bilgi doğrultusunda, Norveç sularında muhtemel başka batıkların da olabileceği ihtimaller arasında.
Bu müze, şimdiye kadar gördüğüm müzelerden çok farklı ve içeride sıkılmadan dolaştıktan sonra keyifle ayrılıyoruz buradan.

     Vasa Müzesi’nden çıkar çıkmaz, çok uzak olmayan bir köşede çocukların keyifle zaman geçirmeleri için yapılmış, Junibacken adında oyun parkı niteliğinde bir yer var. Hikaye kitaplarından tanıdığımız kahramanlar bu parkta yaşıyorlar. Astrid Lindgren’in yarattığı kahramanların hepsi burada. Benim gibi masal dünyasında yaşamayı zaten çok seven biri için burası kaçırılmaz bir yer; lakin buraya asıl ait olan insanı-oğlumu- getirmediğim için nereden geldiği belli olmayan bir suçluluk duygusu kaplıyor içimi.

-           -Girmeyelim buraya, bir daha ki sefer, Kuzey’le beraber keyfini süreriz buranın, diyorum.

Junibacken Hikaye Kitabı Müzesi’nin yamacından sessizce uzaklaşıp, bugüne kadar gelmiş geçmiş İsveç mimarisinden yapıları, o günün koşullarına göre giyinmiş, İsveç halkını bizlere gösteren çalışanlarla dolu Skansen’e gidiyoruz. Skansen’de aslına bakarsanız, amaçsızca gezip, evlerin içine girip çıkıyoruz. Hayvanat bahçelerinden pek hazetmesem de, kendimizi hayvanat bahçesinin içinde buluyoruz. Kuzey ülkelerine özgü hayvanlar var burada. Doğalarından koparılmış, küçük alanlara tıkılmış hayvanları izlemek hiçbir zaman anlamlı gelmemiştir bana. Gerçi burası, içlerine yapılmış küçük şelalelerle, havuzlarla çok kötü gelmiyor gözüme. Etrafı çevreleyen pis kokular da yok. Ayı Kardeş’leri bir müddet izledikten sonra, eşimin anlattığı hikayeyi dinliyorum bir müddet.

Olay, devamlı işi sebebiyle gittiği Kosova’da yaşanıyor. Çok yakın, ebat olarak bir hayli iri olan arkadaşlarından birinin, hapsedilen bir ayı için verdiği savaşı anlatıyor. Cüssesine bakıpta, bu kadar yumuşak bir kalbi bedeninde barındırdığına inanamadığım bir arkadaşı, adamın birinin Kosova’da yakaladığı ve ne yazık ki yol kenarında evinin önünde, küçücük bir alana hapsettiği ayı yüzünden, devamlı kavga ediyor. Adam hayvanı salıvermeyi bir türlü kabul etmiyor, bizimkinin kalbide ayıyı öyle görmeyi bir türlü kabul edemiyor. Adama ayıyı salıvermesi karşılığında teklif ettiği 500 Euro, giderek  2000 Euro’ya kadar çıksa da, ne yazık ki ayıyı küçük bir alana tıkan adam, ‘’Benim ayım, ne istersem onu yaparım’’ noktasından öteye geçemiyor. Ayı, hâlâ tutsak, bizim arkadaşın yüreği hâlâ acılı.





Artık, Stockholm’ün merkezine gitmenin vakti geldi ama daha önce karar verdiğim gibi, Flickorna Helin Voltaire Kafe’de bir şeyler içeceğim. Burası, internetten bakarken şans eseri denk geldiğim bir kafe. Dışardan bakıldığında, ana binanın yanında bulunan kulesinde prensesin hapsedildiği küçük şatoya benziyor. Bahçesinde küçük yuvarlak masalar ve eski ferforje sandalyeler. Ben içeride oturmak istiyorum. İçerisi, bir kış gecesi romantik bir akşam yemeği için muhteşem gözükse de, bu havada oturmak için fazla küçük ve havasız. Kasanın önünde uzun bir kuyruk var; kasada duran kız, hem siparişleri alıyor, hem aldığı sipariş ne olursa olsun onu hazılıyor, hem deparayı alıyor. Bir müşteri ile ilgilenmesi en az beş dakika alıyor ve benim önümde en az on kişi var. Herkes sabırla bekliyor, ben de tabii. Uzun bir müddet sonra,-illa bir şey içeceğim ya- içeceklerimize kavuşup, dışarda bir yerde oturuyoruz. Burada oturmuş olmaktan mutlu, fakat içeceğimin tadından mutsuzum.

Mutsuzluğumu belli etmemeye çalışıyorum ama böyle olmamalıydı. Burası, benim masal kafemdi.

Az bulutlu mutluluğumu yanıma alarak, yürüyerek Djurgarden macerasını arkamızda bırakıyoruz.
Stockholm’de benim yaşadıklarım bunlar. Bir daha yolum buraya düşer mi bilinmez ama gitmekten keyif aldığım, uzun gündüzlerine ve sıcak günlerine denk geldiğimiz, keyifli üç gün geçirdik burada. Yarın, otelimize çok yakın olan, pazar yeri Saluhall’e bakınıp, sırt çantalarımızla uzaklaşacağız bu şehirden. Oslo’ya gidiyoruz. Norveç’in başkentine.

12 Ağustos 2011 Cuma

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ-4

Yorulmuşuz. Odalarda güneş ışığını geçirmeyen perdeler takılı. Dün gece havanın kararması gece saat 11’e doğru oldu ama yine de tam anlamıyla kararmadı. Sabah hiç zorlanmadan uyandım. Hazırlanıp aşağıya kahvaltıya indik. Aman Allah’ım inanamıyorum, kitaplarla çevrelenmiş salonda veriyorlar kahvaltıyı. Kendime kitaplara yakın, cam kenarında küçük bir masa bulup oturuyorum. Kahvaltı servisinin sunulduğu alan, mutfağın yarısını kapsıyor. Sanki kendi mutfağından tabağını doldurup keyif yapıyormuşsun gibi. Burası sıcak, sevimli bir otel. Kahvaltı benim ciddi anlamda şaşırtacak kadar geniş tutulmuş: katı yumurta, rafadan yumurta, çeşit çeşit peynirler, salamlar, sucuklar, kavun, karpuz, süt, somon, tadını beğenmediğim şekere bulanmış balık, balı, yağı, reçeli...

Ekmekler muhteşem. İşte güne böyle başlanır!

Pek kıymetli gözdem Paris bile bana böyle bir kahvaltı sunmadı bugüne kadar.

Otelimizin konuklarına kahvaltı sunduğu salon!

Kahvaltı dışında da istediğiniz zaman aşağı inip, müşteri kullanımına açık kahve makinasından ücretsiz faydalanabiliyorsunuz.

Keyifli, küçük odamızın duvarı!

Elma çok güzel değil mi?
Gelelim Stockholm’e.

Kim demişti bana Stockholm’e 2 gün yeter diye? Biraz zor görünüyor. Oyalanmadan hemen yola düşüyoruz. Resepsiyondaki görevlinin yanına gidip, Şehir Müzesi’ni soruyorum. Bir müddet yüzüme baktıktan sonra, beni sorduğum yerin Şehir Müzesi değil, ‘’City Hall’’(Belediye Binası) olduğuna ikna ediyor. Harita elimizde düşüyoruz yollara. Yine deniz kenarından bir yolculuğa başlıyoruz. Kraliyet Sarayı’nın önünden geçip, Gustav III.’e selam çakıyoruz ve City Hall’a ulaşıyoruz. Gelir gelmez Lisbeth’in izini sürmek için aradığım haritanın burada olmadığını, haritayı almak istiyorsak Şehir Müzesi’ne gitmemiz gerektiğini öğreniyoruz. İyi de, ben ne demiştim zaten?

City Hall


Denize açılan, beyaz banklarla süslü bahçe girişi





Neyse, zaten burası listemizde vardı. Burayı da gezip,denize açılan geniş bahçesinde beyaz banklarda oturup, fotoğraf çekiyoruz. Binanın hemen yanında Birger Jarls’ın mezarı bulunuyor. Birger Jarls, 1250’li yıllarda Stockholm’ü buldum diyen zat.


Birger Jarl'ın mezarı

Buradan bu sefer herhangi bir risk almayıp yerini haritamızda işaretlettirdiğimiz Şehir Müzesi’ne gidiyoruz ve nihayet paramı verip Steig Larsson’ın Milenyum haritasını alıyorum. İlgilenenler için içeride aynı zamanda ‘’Abba’nın Stockholm’ü’’ adında başka bir haritada satılıyor.

Haritayı hızlı hızlı inceliyoruz. Stockholm’ün tümüne yayılmış bir Lisbeth ağı var gibi gözüküyor ama bizim buraların hepsini gezecek vaktimiz ne yazık ki yok. Bu yüzden Şehir Müzesi’nin içinde bulunduğu Södermalm bölgesinde kalacağız. En kısa yoldan, Şehir Müzesi’nin hemen köşesinden ‘’Götgatan’’ sokağına sapıyoruz. Gülmeyin, sokağın ismi bu, yapacak bir şey yok. Ayrıca haritada buranın Stockholm’un en eski ve alışveriş caddelerinden olduğu söyleniyor. Sakin bir cadde.

Şehir Müzesi

Milenyum Dergisinin olduğu kat, camlı 2.kat!

Götgatan

Köşedeki 7-Eleven


Parkta bulunan ''Sisters'' heykeli

Sisters

Sevimli, küçük park

Lisbeth'in 21 odalı evi

Evden görünen manzara!

Biraz yürüyünce Milenyum Dergisi’nin ofisi olduğu söylenen binaya gelip, gözümüzü cam kaplı kata kilitliyoruz. Sokakta 11 numaralı binanın önündeyiz. Yahu insan burayaı biraz işlek hâle getirir değil mi? Bunların hiç ticaretten anlar yanı yok diyeceğim ama geldiğimizden beri soyup soğana çevirdiler bizi onu da diyemiyorum. Biz Dicle’nin sürmesini yıllarca satmış bir milletiz, diyorum ama dinleyen yok. Sokakta biraz daha ilerleyip bu sefer 25 numaraya, 7-Eleven’in olduğu köşeye geliyoruz. Rehberde yazdığına göre Lisbeth 10 Ocak Pazartesi günü buraya uğrayıp şampuan, diş macunu, sabun, yoğurt, süt, yumurta, peynir, ekmek, kahve, Lipton çay, elma, sigara ve kocaman bir pizza alarak çıkmış. Hiç gecikmeden olayı çözümlüyorum. Demek ki Lisbeth bunları alıp eve gitti ve hemen pizzayı dondurucuya attı. Diş macunu, şampuan ve sabunu aldığı gibi banyoya gitti. Önce dişlerini fırçalayıp, güzel bir duş almış olmalı. Sonra mutfağa doğru ilerledi. Biraz yağ döktüğü tavaya önce peyniri koydu, sonra da iki yumurta kırdı. Offf, offf! Ortasınından eliyle böldüğü ekmekle bandıra bandıra yumurtasını yedi, demlenmiş çayını içti. Karnı doyduğuna göre, şimdi Gamla Stan manzarasına karşı kahve ve sigara zamanı....

7-Eleven’ın önünde garip gurup adamlar oturuyor. Buranın da fotoğrafını çekmem karşısında karşılıklı gülüşüyoruz. Tabii beni bu tür alaylar yolumdan döndürmüyor. Bakkalın –pardon 7-Eleven- köşesinden dönüp Lisbeth’in gittiği küçük parka gidip kızkardeşler heykelini görüyoruz. Ohh be, burası çok şirin. Burada yolların hemen hemen hepsi taş döşeli ve muhtemelen uzun zaman önce yapılmışlar. Yıkıp yıkıp tekrar yapmadıkları için devletin bu kadar parasının olması doğal geliyor.
Bu küçük parktada yine ufacık çocuklar oyun oynuyorlar. Ülkede doğum reformu yapılmış olmalı, her yer çocuk kaynıyor. Bütün şehir çocukların oyun alanı gibi.

... ve yolun sonunda Fiskargatan 9 numarada Lisbeth’in Gamla Stan ve Djurgarden manzaralı evini buluyoruz. Tepede. Hemen dış kapının önünde gidiyorum ve Lisbeth’in ismi duruyor mu diye bakıyorum. Biliyor musunuz bilmiyorum ama kapı ziline Pippi Uzunçorap’ın oturduğu villanın isminden esinlenerek V. Kulla yazmıştı. Ama kapıda isim yazan bir zil falan yok. Sadece şifre ile girilebilen bir sistem konulmuş.

Yaaaaaalannnn diye bağırmak gelse de içimden, bağırmıyorum tabii ki.
Yahu bu ev sahiden çok pahalıdır. 21 odalı bir ev. İnsan ne yapar 21 odalı evde? Odalarını kiraya verir heralde. Bu evi almak için hacker’lık yapmıştı Lisbeth. Yoksa zor alırdı zaten. Burada para meselesi şaka gibi. Döviz bürosuna gidiyorsunuz ve eliniz titreyerek 100 euro uzatıyorsunuz. Parayı sizden alıp karşılığında 730 NK uzatıyorlar. Döviz Büroları %20 komisyon alıyor. Bu 730 NK’nın; 42 NK’sını 2 top dondurmaya, 69 NK’sını peynirli domatesli sandviçe veriyorsunuz. Biz seneye tatile çıkmama kararı alarak, sandviçlerimizin yanına kola da aldık.

Okuyanınız varsa Arzu Çağlan Keyfegezer adlı kitabında Kopenhag’a beraber gittiği arkadaşlarının otellerine gitmeden önce yolda durup odalarında pişirmek için somon balığı almaları üzerine, ben böyle cimri insanlarla dolaşamam ey sevgili okur diyerek yollarını ayırmıştı. Ben bu seyahat başlamadan önce, Arzu Çağlan’ı sonuna kadar desteklediysem de, şu an ilk günkü bu yaklaşımımdan uzaklaşmak üzereyim. Somon balığı biraz abartı olsa da, peynir ve ekmeğe ne olmuş?

Şaka bir yana, aldığımız ani bir karar doğrultusunda para bozdurma işini rafa kaldırıp, kredi kartı kullanma kararı alıyoruz. Kartımıza kurun nasıl yansıyacağını bilmesek de, %20’den fazla olamaz diye düşünüyoruz.

Manzara buradan sahiden çok güzel. Hedeflediğim diğer noktadalardan birine de yaklaşmış bulunuyoruz buraya kadar gelerek. Yüksek tepeden, merdivenlere aşağı deniz kenarına iniyoruz ve Robert Mapplethorpe fotoğraf sergisini izlemek için ''Fotografika'' isimli sergi alanına gidiyoruz.
Daha önce bahsettiğim gibi, ben Patti Smith’in yazdığı ‘’Çoluk Çocuk’’isimli kitabı çok sıkıcı bulmuştum. İçim daralmıştı nedense; ama aramızda sevenler ve gitmek isteyenler olduğu için seve seve fotoğraf sergisine gidiyorum. Bu fırsatı kaçıracak kadar da delirmedim daha. Evet, Fotografika’ya Robert Mapplethorpe fotoğraflarının olduğu sergiye kişibaşı 110 NK vererek giriyoruz. Burada bu sergiye denk gelmemiz yine de ilginç geliyor bana. Daha önce bende pek ‘’sevgili Mucha’m’’ın sergisinin peşinde koşturmuş ama kendi şehri Prag’da denk gelememiştik bir türlü. Sonra hiç ummadığım bir anda Budapeşte’de karşılaşmıştık kendisiyle. Bu da öyle bir andı işte.

Sergiden ayrıldıktan sonra bu sefer tekrar Gamla Stan’a doğru yürümeye başlıyoruz. Amacımız Djurgarden’a gitmek. Buraya yürüyerekte gidebilme şansımız olmasına rağmen vakit kaybetmemek için tekneye binmeye karar veriyoruz. Tekne sefamız sadece 5 dakika sürüyor. Djurgarden’a gider gitmek ilk önce çok acıktığımız için hemen girişte fast food yiyecekler satan bir yerde atıştırıyoruz. Burgerler ne yazık ki çok kötü çıkıyor. En azından açlığımızı bastırdık. Sonra tabelalara bakarak Vasa Müzesini buluyoruz. Djurgarden’da ilk durak Vasa Müzesi olacak. Vasa Müzesinin hemen yakınlarında çocuklar için hazırlanmış Junibacken adında bir eğlence parkı var. Sevdiğimiz kitap kahramanları burada yaşıyorlar. İçeri girerseniz Pippi Uzunçorap'la oturup, uzun bir sohbet edebilirsiniz.

...ve tabii hemen hemen giden herkesin gitmeyi tavsiye ettiği Skansen.

Bizim listemizde bir de gitmeyi çok istediğim Flickorna Helin Voltaire adındaki kafe var.

Buyrunuz bakalım...

11 Ağustos 2011 Perşembe

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ-3

JÖRNTORGET
Akşam saat 20:30

Gamla Stan’da Jörntorget’teyiz. Meydana bakan bir kafede oturmuş, gelen geçeni seyretmekteyiz. Meydanın tam orta yerinde bir tulumba var, nedense her meydanda var. Etraf çok kalabalık. Güzel İskandinav kızları, yanlarında en az üç çocukla arz-ı endam etmekteler. Etsinler valla, hakediyorlar. Boy desen boy, güzellik desen güzellik. Yanlarında sıra sıra çocuklar var. Hayatlarının seri halinde en az dört senesini  hamileliklerle geçirdikleri belli. Ellerinde daha kırkı çıkmamış çocuklarla sokaklardalar. Bizim Türk mankene haksızlık ediyormuşum ben. Bu kadınların hepsi kuluçkaya yatarak, hiç kilo almadan doğurmuş olamazlar. Cidden zayıflar. Buradan söylüyorum, bence kesinlikle araştırılması gereken bir durum bu. Belki somon balığının yağ yakmada falan bizim bilmediğimiz bir özelliği olabilir, derhal bulunsun bence!

Meydanda ateşle gösteri yapan bir çocuk var. Aslında Avrupa ülkelerinde pek de garipsenecek bir durum değil. Sırtım çocuğa dönük. Geldiğimiz andan beri hava çok güzel olmasına rağmen şimdi üstüme ince bir hırka aldım. Eski bir kafe burası. ‘’Sundbergs Konditori’’ ismi, 1785’ten beri yazıyor. Kahveme, çikolatalı bir pasta eşlik ediyor.

Sırtımı döndüm ama arkamdan büyük bir gürültü geliyor. Gösteri yapan çocuğun etrafını insanlar çevrelemiş durumda. Küçük çocuklar etrafta neşeyle çığlık atıyorlar. Beni günün yorgunluğu içine almaya başladı. Burada olduğum için mutluyum. Çok komik, defterime şöyle yazmışım.

          ‘’Eşit köşeleri olmayan bir meydanın, yamuk yan köşesinde oturmaktayım.’’

Ne güzel bir yer bulmuşum kendime oturmak için. Sevdim bu köşeyi ve bu şehri. Meydanın bir köşesinde, bronzdan yapılma, benden daha kısa boylu bir amca meydana göz kulak oluyor. Elinde gazeteye benzer bir şey tutuyor. Yakına gidip baktığımda, elinde tuttuğu defterin üzerinde notalar olduğunu görüyorum. Sağ eliyle bu kağıdı göğsüne bastırırken, sol eliyle gözündeki gözlüğü düzeltiyor. Başında sanatçılara özgü bir kep, sırtında bir pelerin taşıyor. Biraz sonra yanına gidip, kendisine sarılıp bir poz vereceğim.
Akşamın güzel bir saati. Yaşadığım yerde karanlık inmiştir evimin üstüne. Burada boşuna mı bekliyorum gecenin üstüme kapanmasını?

Ben bir köşede oturuyorum, o da gelip ona sarılmamı bekliyor.
Lisbeth’in arkadaşlarına rastlıyorum zaman zaman. Geldiğimden beri gözüme sokakların her bir yanına serpiştirilmiş çiçek arajmanları çarpıyor. Çeşitliliğin güzelliğini hatırlatıyorlar bana.
Her yer cıvıl cıvıl. Kitabında bolca yalnızlık okuduğum Demir Özlü gerçekten yalnız mı hissetti şimdi burada? Gerçi yalnızlık paylaşılmazdı, değil mi? Susuyorum.

Biraz önce gösteri yapan gençten sonra, bu sefer başka biri hemen hemen aynı gösteriyi tekrar ediyor. Şimdi para kazanma sırası onda demek ki.

Arkamda gösteri yapan çocuğu ben bir kenara bırakmış, keyifle etrafımı gözleyip, bakınırken; Selçuk gözlerini gösteri yapan çocuğa dikmiş hayretle seyrediyor. Gösterinin enterasan tarafının olmadığını, asıl enterasan olan kısmın yavaş yavaş etrafına bu kadar çok insanı toplama yeteneği olduğunu söylüyor. Süper bir satıcı diyor. Biraz sonra yanına gidip iş teklif edebilir, tüccarlık kanına işlemiş.

Saat 21:21 ve sokak ışıkları yanıyor. Stockholm’e gece hafif hafif inmekte.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ-2


STOCKHOLM

     Öğleden sonra nihayet Stockholm’e varıyoruz. Havaalanına önceden gitme, uçağın kalkması, dört saat süren yolculuk, havaalanı polisine pasaportu damgalatmak, valizi, –sadece bir sırt çantası dahi olsa- valiz kuyruğunda bekleme, çıkış, otobüse binerek şehre ulaşmak, otel derken öğleden sonrayı buluyoruz. Zaman bizi dinlemiyor tabii ki. Kimi dinlemiş ki zaten şimdiye kadar, beni dinleyecek? Böyle kısıtlı zamanlı seyahatlerde insan hem zamanı iyi değerlendirmek istiyor, hem de her şeyin keyfini doyasıya çıkarmak. Sevdiğim her yerde vaktin yavaş ilerlemesini istiyorum, bulunduğum her yeri beynime kaydetmek, soluduğum havayı bir de burada keyifle içime çekmek, zamanı ağır ağır yaşamak istiyorum.
     Arlanda Havaalanı’ndan şehir merkezine Swebus denen otobüslerle gidiyoruz. Danışma ofisindeki kadın, en ucuz ulaşımı sorduğumuzda bizi bu otobüslere yönlendiriyor. Sırtımızda çantalarımızla otobüsün olduğu platforma gidiyor ve yerimize oturuyoruz. Sırtçantalarımızın içi daha serin havalara göre hazırlanmış olmasına rağmen, hava günlük güneşlik. Olsun, hava güzel olsun da, kıyafetler kışlık olsun. Ne olacak?

     Kendimi İsveç kızlarının güzelliğine odakladım ya, daha pasaport sırasında önünden geçtiğim ilk kızı görüp, hayret nidaları atıyorum.

  -Sahiden, diyorum. Çok güzeller ve daha şimdiden bu güzel kızları görmeye başladım.

     Bavulları beklerken benim güzel kızın yanındaki çocukla Türkçe konuştuğunu duyuyorum. Etrafımdaki insanlara laf atmak pek adetim olmasa da, dayanamayıp konuşmalarına ben de katılıyorum. Gençler Türkler ve buraya üniversite eğitimi için gelmişler ve şimdi de burada iş bulmuşlar ve çalışıyorlarmış.
     Kızcağız, biraz utanarak İzmir’li olduğunu ve saçlarının boya olduğunu söylüyor.
     -Olsun, diyorum kendisine. Çok doğal duruyorlar ve çok güzel görünüyorsun.
    Bir insanı biraz utandırıp, çokça da mutlu etmenin dayanılmaz hafifliğiyle dışarı çıkıyoruz. Bu İskandinav havası daha şimdiden beni çarptı herhalde.

     Otobüs yolculuğumuz bir saat sürüyor ve nihayet şehrin merkezine varıyoruz. Merkez tren istasyonunun yanında otobüsten indiriliyoruz. Otobüs şoförümüz elimizdeki otel adresine bakıp, metro kullanmamızı tavsiye ediyor. Kendisini dinliyoruz ve sadece bir durak gittiğimiz metroya bir servet ödüyoruz. Beş dakika önce İskandinav havasına övgüler yağdıran bünyem, metro için ödediğim parayla sarsılmış durumda. Bu, bir soygun olmalı. Sonradan farkediyoruz ki, otel ile merkez tren istasyonu birbirlerine çok yakınlar.
     Otele vardığımızda bizi çok güzel bir resepsiyon karşılıyor. Resepsiyon, tavana kadar yükselen raflarla dolu ve rafların hepsine benim anlamadığım bu dilde yazılmış binlerce kitap sıralanmış. Ortada, tavana yükselen sütunun etrafı yine kitaplarla çevrelenmiş. Burayı şimdiden sevdim ben. Hemen işlemleri halledip, odaya yollanıyoruz. Oda, İKEA’da gördüğümüz tarzın küçük bir benzeri. Yine yatağın başucundaki duvara kitap rafları konulmuş. Odayı seyretmemin vakti olmadığını düşünüp, çantalarımızı bırakıp, hafifleyerek şehrin sokaklarına atıyoruz kendimizi.

     Östermalm’deyiz. Bugün günlerden Cumartesi. O yüzden, hemen her yer kapalı. Gitmeyi planladığım kapalı pazar, ‘’Saluhall’’ hemen otelimizin dibinde. Tabii ki, kapalı.

     Gamla Stan ilk gitmeyi düşündüğümüz yer. Denize ulaşıyoruz önce ve oradan denizi sol tarafımıza alıp ilerliyoruz. İlk olarak Gustav III.’ün heykeliyle karşılaşıyoruz. Heykelin etrafındaki dört basamaklı merdivenin etrafı, basamaklara oturmuş etrafı seyreden ve güneşlenen insanlarla dolu. Güneş, ciddi ciddi yakıyor. İstanbul’da acaba hava durumuna yanlış mı baktık diye düşünmüyor değilim. Her gün yağmur gösteriyordu çünkü. Gustav III’ün yüzünün dönük olduğu 1797 yılında yapılmış olan Obelisk’e ve Storkyrkan Katedraline doğru ilerliyoruz. Slottbacken’deyiz. Burada sokak isimlerini akılda tutmak oldukça zor olacağa benziyor. Sokak isimleri bile, hiç tanıdık bir imaj bırakmıyor insanın üstünde.
     Hemen sağımızda, önünde askerlerin mavi üniformalarıyla nöbet beklediği ‘’Kunglica Slottet’’ (Royal Palace) yani Kraliyet Sarayı var. Büyük kapıdan içeri girdiğiniz zaman, sağ ve sol tarafa doğru şatafatlı merdivenlerle çıkabildiğiniz iki büyük oda ile karşılaşıyorsunuz. Şükür ki buralara girmek ücretsiz. Sol tarafta şapel, sağ tarafta ise sanırım konukların bir süreliğine ağırlandığı, bekleme salonu gibi bir yer var. Kapanma saati çok yakın olduğu için hızlı hızlı ilerliyoruz, şapele de şöyle bir göz attıktan sonra, geniş kapılar üstümüze kapanıyor.




 Kraliyet Sarayı'nın içinde bulunan şapelin karşısındaki odadan...


Müzenin girişi Stortorget meydanından!

Nobel Müzesi ile Katedralin arkaya açılan bahçe girişi
Girişin hemen sağ tarafındaki telefon kulübesi
     Buradan çıkıp, duvar boyunca ilerliyoruz. Daha çok ben, fotoğraf çekiyorum. Hemen biraz ileride karşımıza Storkyrkan Katedrali çıkıyor. 1306 yılında açılan kilise, daha sonra Stockholm Katedrali adını almış. 18.yy’da dışı Barok mimari öğeler kullanılarak tekrar yapılandırılmış. İskandinav ülkelerinde daha çok Barok mimari tarz karşımıza çıkıyor. Daha ihtişamlı yapılar, büyük, görkemli bahçeler. Nedense böyle söylenmesine rağmen, bana yine de Gotik yapılar daha görkemli geliyor. Katedral denince benim aklıma daha büyük bir kilise gelmesine rağmen, burası öyle değil. ‘’Küçük bir katedral’’ olsa gerek. İçeriye girmeden önce kapıdan hemen biletlerimizi alıyoruz!. Buraya gireceğiz çünkü ‘’St.George ve Ejderha’’nın ünlü heykeli bu kilisenin içinde.

     Kilise gezmek bir müddet sonra insanı yorabiliyor, gezip görüp döndükten sonra, geriye dair kiliselerle ilgili aklımda ne kaldı diye her zorladığımda, hatırlamakta zorlanıyorum. Evet, pek bir şey aklımda kalmıyor ne yazık ki. Belli başlı kiliselerin dışında.
Burası da, bence kesinlikle görilmesi gereken bir yer. Dediğim gibi, küçük ama samimi bir hava var kilisenin içinde. Heybetiyle sizi küçültmeyen, rahatlatıcı bir atmosfer var içerde. St.George ve Ejderha heykeli ise, inanın görülmeye değer.




     Fotoğraf makinamla, loş ortamda titretmeden fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Az ileride, bir kız tripodunu kurmuş ve harika fotoğraflar çekiyor. Tripodu almadığım için azıcık hayıflansam da, ilk gün yol yorgunluğu ile yanımda taşımak istemedim. Çıkarken tripodu alarak tekrar gelmeyi planlıyorum, yine giriş ücreti vererek. Bu arada, içeride tripodla fotoğraf çekilmesine izin verilmesine de oldukça şaşırıyorum. Paris’te Arc de Triomphe’un tepesine çıkıp, tripodla fotoğraf çekemediğim zamanı bilirim ben. Oysa sadece bir caddeyi akşam ışıkları altında çekmek istemiştim, hepsi bu. Daha sonra yine bir müzede, Vasa Müzesi, tripodla fotoğraf çekimine izin verdiklerini gördüm. Stockholm’de tarihi yerlerin tripodla fotoğrafını çekmek serbest yani.

     Buradan katedralin küçük bahçesine geçiyoruz hemen. Biraz dinlendikten sonra, kapının dışında duran sevimli telefon kulübesinde konuşurmuş gibi yapıp, poz veriyorum. İçimdeki geri planda şaha kalkmayı bekleyen ünlü olma isteği uyanıyor, birkaç dakikalığına!

     Nobel Müzesi bu yakınlarda. Büyük meydan anlamına gelen ‘’Stortorget’’te. Bu meydan 1520 yılında çıkan ayaklanmada Kral Gustav Vasa müdahale edene kadar seksen soylunun öldürüldüğü meydan. Eski Meydan’ın merkezi durumunda olduğu söyleniyor. Nobel Müzesi, Nobel Ödülleri’nin dağıtıldığı yer değil, Nobel Ödülleri Belediye Sarayı’nda dağıtılıyor. Orhan Pamuk’ta ödülünü burada aldı. Meydan oldukça kalabalık. Amsterdam evlerine benzeyen, rengarenk, dik çatılı binalar yanyana sıralanmış. Hepsinin altı restaurantlara ayrılmış ve bütün masalar dolu. Meydanın ortasında etrafı çiçeklerle süslenmiş banklarda oturuyoruz ve etrafı seyrediyorum. Artık bir hayli acıktım ve bu kadar aç halimle hiç risk almayı düşünmüyorum. Meydanlara açılan ara sokaklardan birinde şık bir İtalyan restaurantında karar kılıyoruz. 
     Yemeklerin lezzeti açısından doğru yerdeyiz. İtalyan yemeği insanı hayal kırıklığına uğratmıyor.
Oohhh, karnımızda doyduğuna göre, bugüne artık meydanda güzel bir kafede oturup, tatlı keyfi yapmak ve gecenin gelmesini beklemek düşer.

9 Ağustos 2011 Salı

Sırt çantamla İskandinavya: Yola çıkış planları-1

İskandinavya yollarında iki kişilik mürettebatla yolculuğumuz başlamak üzere sonunda. Kuzeye doğru yol alıyoruz, kuzey ülkelerine doğru. 
Ülkemizdeki sıcacık günlerin dışında bakalım bizi oralarda nasıl bir hava bekliyor. Bu yolculuğu çok uzun zaman önce planladık: Uçak biletleri çok önceden alındı, otel rezervasyonları internetten yapıldı, ara uçuşlar halledildi, Oslo’dan Bergen’e gitmemizi, hem de bize fiyord gezisi olanağı sunan bağlantılı transferlerden oluşan ‘Norway in a nutshell’ turu rezervasyonu halledildi. Artık her şey hazırdı. Gideceğimiz günü beklemenin dışında.

İnternetten araştırıp, eş dosttan edinmeye çalıştığımız bilgiler doğrultusunda kendimize hazırladığımız programımız şöyleydi.

İstanbul’dan Pegasus Havayolları ile Stockholm’e uçuyoruz. Uçağımız sabah saat 10.30’da. Böylece öğleden sonra Stocholm’de oluyoruz. Stochkolm’de gittiğimiz gece ile beraber iki gün kalıyoruz ve 3. günün öğleden sonrasında uçağa atladığımız gibi bu sefer İsveç’i terkedip, Norveç’in başkenti Oslo’ya gidiyoruz.

Oslo’da gittiğimiz gece ile beraber iki gece kaldıktan sonra, buradan bahsettiğimiz gibi aktarmalı yolculuklardan oluşan turumuzla (tren, Flam Treni, fiyord gezisi, otobüs yolculuğu) soluğu Bergen’de alıyoruz. Bergen’de sadece bir gece alıyoruz. Bergen’den akşam saatlerindeki uçağamızla bu sefer Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a gidiyoruz. Kopenhag’da iki gece kaldıktan sonra, geceyarısından sonra kalkan uçağımızla yine Pegasus Havayolları ile evimize geri dönüyoruz.

STOCKHOLM


Küçükken söylediğimiz tekerlemeyi hatırlayanınız var mıdır aranızda?

İsveç, Norveç, Danimarka, Belçika, Belçika, Hollanda.... şeklinde sürüp giden bir tekerlemeydi. Sonunu hatırlamam bile. Aklımda kalan kısmı burasıdır ve sanırım bu kısım bile benim gezme aşkımı körüklemiş olabilir.

Stockholm’e gelince, Stieg Larsson’un bayılarak okuduğum Milenyum Üçlemesi içimdeki uyuyan devi uyandıran kitaplardır


Okudukça içimde Lisbeth’in yaşadığı yerlere gitmek için dayanılmaz bir istek duymaya başladım. Sonra bir gün geldi ve Arzu Çağlan, ''Keyfegezer'' isimli gezi kitabını çıkardı. Stockholm içinse, ‘’Benim için burası Ejderha Dövmeli Kızın şehridir’’dedi. Kendisi bu cümleyi söyledikten sonra, bu satırların yazarına daha söyleyecek bir şey bırakmamış ve kendisini derin üzüntülere boğmuştur. Lakin olan olmuştur ve yapacak bir şey kalmamıştır. Vakit üzülme vakti değil, tam tersine gezmenin görmenin vaktidir. Bakalım hayat, Stockholm yollarında ne güzellikler serecek önümüze?

Bu şehrin ‘’Lisbeth’in Şehri’’ olduğu cümlesini elinden kaçıran bendeniz, yine de şehri elinden kaçırmış değil ya, hemen düştü yollara. Lisbeth’in izini sürmeye gidiyorum, hem de elimde bir artıyla. Pippi Uzunçorap’ta yanımda olacak bana yardım etmek için. Bu cümleyi kurduğumu duyan cancağızım ‘’Bu durumda, Pippi Uzunçorap ben mi oluyorum yani?‘’ diye soruyor üzüntülü üzüntülü.
Cevap vermiyorum, yola devam....

Şimdi gitmeden önce yaptığım araştırmalarda, internetten Lisbeth ile ilgili birkaç adres edindim. Mesela, Djurgarden ve Gamla Stan manzaralı, parayı kazandıktan sonra aldığı 21 odalı ev var ya,  o adres elimde. Bir de gazetecinin yani Mikail Blomkvist’in evi.
Stockholm’de ayrıca dileyenler için ‘’Stieg Larsson Milenyum Turları’’ düzenleniyor; ya da kendi turunuzu kendiniz yapabilir ve Şehir Müzesi’ne gidip, oradan alacağınız Milenyum Haritası ile şehri kendiniz keşfedebilirsiniz.

Stockholm’e gelecek olursak; Stockholm 14 ada üzerine kurulmuş ve 57 köprü ile birbirine bağlanmış, güzeller güzeli bir İskandinav Şehri. Kendisine sunulan iltifatların hepsini de yüzünün akıyla hakettiğini söylemek isterim. Sular üzerinde salınan, fırfırlı etek giymiş bir deniz kızı gibi... Bu şehir kesinlikle bir dişi enerjisi taşıyor bence. Bu kadar güzel kadınları barındıran bir şehir de, üzgünüm ama kesinlikle böyle olmalı... Tanrı’nın gerçekten burada kadınlarla çok zaman harcadığını düşünüyorum, şimdiye kadar gezdiğim yerlerde gördüğüm en güzel kadınlar bu şehirde. İnanın, hiç ortalamayı düşürecek bir kadına denk gelmedim.

Benim listemde genel hatlarıyla yapılacaklar belli.

  • 1.      Gamla Stan gezilecek. Liste çoktan çıkarıldı bile.
  • 2.      Lisbeth’in izine düşülecek.
  • 3.      Şans eseri denk düştüğümüz ‘’ Robert Mapplethorpe’’ fotoğraf sergisi kaçırılmayacak.
  • 4.      Djurgarden’a gidilecek: Vasa Müzesi, Skansen, Flickorna Helin Voltaire Kafe.

Bakalım  her şey planladığım gibi olacak mı?

22 Temmuz 2011 Cuma

Sırt çantamla İskandinavya: Demir Özlü ve Stockholm Öyküleri

İçimden Demir Özlü'nün kaleme aldığı ''Stockholm Öyküleri''nde okuduğum sızıyı dışarı atamıyorum. Kalabalıklar içinde bile yalnız olabiliyor insan; kaldı ki yazarın satırlardan anladığım kadarıyla, etrafta gönlü kandırabilecek bir kalabalık da yok. Yazılanlarda yalnızlık duygusu o kadar yoğun ki, uzansam dokunabileceğimi hissediyorum o duyguya. Elimle dokunsam, iki elimin arasına alacağım o meşum duyguyu ve savuracağım okkalı bir tekme ile camdan aşağı yollayacağım. Oysa, bunu da yapmamam gerektiğini biliyorum.

Genç yaşta uzun bir yolculuğu çıkan Tezer Özlü'nün Demir Özlü'nün kardeşi olduğunu fark ediyorum. Hiç tanımamama rağmen Yapı Kredi Yayınları'nın bir kitabında gördüğüm Tezer Özlü'nün fotoğrafına bakıp, ''Ne güzel bir kadın'' diye düşündüğümü hatırlıyorum. ''Gülmenin'' yakıştığı kadınlardan. O zamanlar Tezer Özlü'nün 43 yaşında öldüğünü bilmiyorum.
Yeni öğrendim, Demir Özlü'den sebep.
Ölümün yakınlarında dolaştığı insanlarda hep çok derin izler var. Ne kadar uğraşırsan uğraş, o izler silinmiyor. Lekeler hep kalıyor.

....ve kendini nerede ararsan ara, nerede onarmaya çalışırsan çalış, kaçmak istediğin duygular hep yanında. Demir Özlü'nün kaleminde, bildiğim bilmediğim tüm şehirler sessiz, çirkin ve yapayalnız. Oysa sevdiklerim var benim içlerinde. Hatta bazılarının sevincine tanıklık bile ettim ben.
Şöyle deniyor bir yerde Demir Özlü için: ''Edebiyat araştırmacılarının 'Bunalım Edebiyatı' adını verdikleri yazın akımının öncülerinden biri oldu.''

Kendisi ise şöyle diyor, yazdığı bir hikayenin son satırlarında gezdiği onca yılın arasında;
      ''Bir  'uzak kuzeyin insanı' mıyım ben?
   Hayır, hepsi dönüşsüz bir yolun dolambaçları.Yüzünü gösterip hızla kaybolan maskeler! Kör labirentler! Uyanamadığım bir rüyanın karabasanları! ''

İçimdeki kara bulutları dağıtmak, her şeye rağmen yüzümü güneşe dönmek istiyorum ben. Kuzeye, daha serin topraklara yola çıkmaya hazırlanarak.