viyana gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
viyana gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2013 Pazartesi

Viyana Günlüğü 6- Schönbrunn Sarayı

Bugün neler yazmışım ben diye bakınırken bu yazıyı buldum. Yine bir yeni yıl arifesine denk gelen bir zaman dilimi. Kuzey'in sayesinde edindiğimiz dostlarımızla Viyana'ya gitmeye karar vermiştik. 
Blog yazılarını keyifle takip ettiğim Sevgili Itır bir yazısında Viyana'da kurulan Noel Pazarlarını anlatmıştı. 
Yazının şöyle bir başlığı vardı: Viyana'da Çakırkeyif Zamanlar.
İşte ben bu cümlenin büyüsüne kapıldım. Belki başka bir başlık yönümü Viyana'ya çeviremezdi. Bir kere okumuştum o cümleyi ve gerisi de hemen geldi.

Diyeceğim o ki bu yazı önceden yazıldı ama içim bir yerlerde unutulmuş olarak kalmasına razı gelmedi. Viyana kışına gitmeye ne dersiniz?

                                                               ***************
Çocuklarla buz gibi bir havada elimizden geldiğince Viyana sokaklarını arşınladık. Ulaşımın çok rahat olduğu bir şehir Viyana. En uzak mesafeye bile yarım saatlik bir metro yolculuğu ile gitmek mümkün. Hal böyle olunca gidilen yer insana zahmet vermiyor. Taşıtlara binip inmekten çocuklar da keyif alıyorlar. Schönbrunn Sarayı'na gitmek için bindiğimiz trenden Schönbrunn İstasyonu'nda iniyoruz.  Trenden inen kalabalık hızlı adımlarla istasyonun sokağa açılan çıkışına doğru ilerliyor. Kışlık montları içindeki biz turistler de kalabalığın peşine takılıp dışarı çıkıyoruz.



Sisi'nin yazlık sarayına doğru ilerleyen insanlar var. Onun dışında her yer sessiz.Yere döşeli kocaman taşların çizgilerine basmama oyununu oynayarak ilerliyoruz. Saray, sislerin ardında hayal meyal görünüyor.  Viyana'nın içinde gittiğimiz saraydan buraya girerken de kullanabileceğimiz kombine bileti alsaydık, fiyat daha uygun olacaktı. Çocuklarla günün bize neler getireceğini bilemediğimizden, biz biraz daha fazla para vermeyi tercih ederek çocukların durumuna göre hareket ediyoruz.

İstasyonda çıkışta ulaştığımız sokak...

Sarayın girişine varabilmek için ilerliyoruz.
Çocuklarla beraber yolculuk yapmanın güzel yanlarından biri de kuşkusuz onların çocukluklarının ardına sığınarak şımarabilmek, yol kenarlarına yerleştirilmiş müzeyle ilgili tabelaların kenarlarında çok anlamlı pozlar vermek, girişe doğru olan yolu eğlenceli hale getirebilmek için yenileceğin koşu yarışları yapabilmek...

Sislerin ardında bizi bekleyen Schönbrunn Sarayı

Cazibesine dayanamayarak geldiğimiz Noel Pazarlarından biri!


Yanlış bir bilgi sonucu, yazlık sarayın arkasında ''Kelebek Evi'' aramaları.

Umuda yolculuk!

''Yürümeseydik bu güzellikleri göremezdik'' tesellisi

Haksız mıyım ama?
Yoksa burası kelebek evi mi? Hayır!
''Sisi'nin Yazlık Sarayı'' ile anlatılacak bir dolu şey var. Sarayın içinde yavaş yavaş yürüyerek ''her genç kızın hayali bir peri masalı''nın içinde dolanıyorsunuz. Kulağımıza dayadığımız kulaklıklardan Türkçe bilgiler akıyor. Bu duruma çok seviniyorum. Zira alışık olmadığım bir durum. Türkçe bilgiye bir de Stockholm'de Vasa Müzesi'nde denk gelmiştim. Bu ikinci oluyor. Devamını canı gönülden diliyorum!

Efenim ne diyordum?

Her genç kızın rüyası, bir prenses olmak elbet; ama bu şekilde değil. Sisi çok mutsuz bir imparatoriçe. Filmde tanık olduğumuz o büyülü yaşam ne yazık ki Sisi için asla var olmuyor. Kendini istemediği bir evliliğin içinde sıkışmış biri olarak görüyor. Duyduklarım ve yaşantısının ayrıntıları, kocası Franz Joseph onu ne kadar çok severse sevsin, Sisi'nin aynı hisler içinde olmadığını gösteriyor. Hayatının ilerleyen yıllarında oğlunun intihar etmesi de, imparatoriçenin yaşamla ilgili umutlarının tükenmesine sebep oluyor. Sonunda da bir suikaste kurban giderek bu yaşamı terkediyor.

Sisi ile ilgili hissettiğim yegane şey, hepimiz gibi bir kadın olması. Uzun yürüyüşlerden hoşlanıyor. O zamanlar kadınların ata binmesi hiç tasvip edilmese de Sisi bu tutkusundan asla ödün vermiyor. Akşam yemeği için kurulan şatafatlı sofralardan kilo almamak için neredeyse aç kalkıyor. Yatak odasının hemen yenına kurulmuş olan spor salonunda ise her gün aksatmadan spor yapıyor. İmparatoriçe olmak hiç de kolay bir şey değil anlayacağınız. Her gün saçının yapılması için gereken sürede bir öğretmen geliyor ve Sisi o sırada da Yunanca öğreniyor. 
Günümüz kadınından hiç farkı yok aslında. Belki de daha fena. 

Bulunduğu konum ne yazık ki hayatının yönünü değiştirmesine izin vermiyor. Soğuk bir kış günü girdiğimiz saraydan çocuklarımızda beraber güle oynaya ayrılıyoruz. 

Aklımda Sisi'nin bir zamanlar söylediği bir söz: ''İnsan bir evlilik yemini ediyor ve sonra otuz yıl mecburen o hayatı yaşıyor!''

Biz sevdiğimiz, mutlu olduğumuz hayatları yaşayalım olur mu? 
Evimizin prensesi olalım yeter. :)

8 Şubat 2013 Cuma

Viyana Günlüğü 5- Hotel Sacher ve Sachertorte!



Viyana'da bir de Cafe Sacher fırtınası esiyor. Hotel Sacher'in kafesi olmakta kendisi. Diğer her kafede olduğu gibi burada da yer bulmak ciddi bir mesele haline geliyor. Çocuklarla beraber kalkıp Viyana'ya geldiğimiz için büyük bir utanç içindeyiz. Allah'tan I-pad denen illet sebebiyle oturduğumuz her yerde kafalarının teknolojiden kaldırmadan yaşıyorlar. Ne yazık ki bedenlerini görünmez kılamıyoruz.

Anlaşılan bu şehirde, hayata yön veren kişiler garsonlardan oluşuyor. İki masa bulup, Sachertorte'yi bir de burada yiyip, nihai kararımızı vereceğiz diye, garsonların gözüne girmeye çalışıyoruz. Kocaman kocaman gülümseyip, yanımızdaki çocuklar bizim değilmiş gibi davranıyoruz.

Hotel Sacher'in kafe olarak kullanılan bölümü insanın gözünü alıyor; ya da gördüğümüz davranışlardan sonra, burada oturup pasta yiyebilmek her insan evladının sahip olamayacağı bir ayrıcalık gibi gözüküyor. Oğlanlar neye tanıklık ettiklerinin farkında değiller, onlar Starbucks'a gidip oturmak istiyorlar.
Kocaman, ihtişamlı avizeler sarkıyor tavandan. Duvar kağıdıyla kaplı duvarların üzerinde mekanı daha büyük gösteren aynalar var. Fotoğraf çekeceğim çekmesine ama korkuyorum valla. Kolumuzdan tuttukları gibi atmasınlar bizi dışarı!

Tatlıya gelince, efenim bana soracak olursanız burada yediğimiz Sachertorte, Demel'de yediğimizden daha güzel; ama yine dayanamayıp sipariş verdiğim Apfelstruel sınıfta kalıyor. Damağımda hâlâ tadı duran apfelstrudel'ler varken, hamura dönmüş tatlıyı hiç beğenmiyorum.

Apfelstrudel yemek için Demel'e, Sachertorte içinse Hotel Sacher'in kafesine gelinmeli.
Tabii, engeller aşılabilirse!

3 Şubat 2013 Pazar

Viyana Günlüğü-4 Hofburg Sarayı

Bu ağır tempoyla, yavaş yavaş yazmaya devam edersem benim Viyana gezi yazılarının sonu gelmez diye düşünüyorum. Muhtemelen sizlerde benimle aynı fikirde olmalısınız. Şehre geldik, Demel'de tatlı ziyafeti çektik, çocuklarla buz gibi sokaklarda gezdik, birkaç Yeni Yıl Marketi'nin etrafından dolandık, akşam Landmart'ta ilk şinitzelimizin tanına baktık. Farkındaysanız bu kısma kadar yeme odaklı bir seyahatin içindeyiz. Çocuklarla yapılan bir geziden beklentilerimizi daha başından en alt seviyede tuttuğumuz için gezimizi gayet rahat bir şekilde sürdürüyoruz.

Yine de Sisi'yi tanımalılar değil mi? Düşünüyorum da, daha ne Viyana ne de Avusturya bilmezken izlediğim Sisi filmleriyle vurulmuştum Avusturya İmparatoriçesine. O zamanlar, tahmin ediyorum, Kuzey'in yaşından  birkaç yaş daha büyük olmalıydım. Tabii masal gibi anlatılan bir imparatoriçenin hayatının, sokaklarda gazoz kapağı ile yılan oynayan bir kızı etkilemesi gayet normal geliyor. Demek ki hayallerimin gazoz kapağından prensesliğe geçiş yaptığı bir döneme denk geliyor Sisi ile tanışmam.

İmparatoriçe Elizabeth yani bizim onu tanıdığımız adıyla Sisi, Romy Schneider'ın güzelliğinde gönlüme taht kurmuş bir kraliçe.

Şimdi Hofburg Sarayı'nın önündeyiz. 600 yıldan fazla hüküm süren Habsburg Hanedanlığı'nın evine gireceğiz, Kraliyet Daire'lerini gezeceğiz.

Biletlerimizi aldıktan sonra hemen başlıyoruz gezmeye. Tavana kadar yükselen cam vitrinlerin içinde sıralanmış tencere, tava ve kek kalıpları karşılıyor bizi. Sarayın mutfağında kullanılan alet edevat gözlerimizin önünde. İşimden dolayı kap kacak eksik olmuyor zaten hayatımdan; buna rağmen mutfak hep uzak durduğum alan. Mutfakta huzur bulan çoğunluğun tersine, ben başkalarının yaptığı yemeği mideye indirmekten keyif alıyorum.





Bakır tencereler ve tavaların yanında o kadar çok kek kalıbı var ki. Kulaklarıma fısıldayan kulaklık, asitli bazı yemeklerin bu bakır kaplarda zehirlenme yarattığını anlatıyor. Duvarlardan birinde 1900'lü yıllarda mutfakta çalışan şeflerin fotoğrafı asılmış. Hepsi aynı tip üniforma ve aşçı şapkası takmışlar kafalarına. Kocaman fırınların önünde duruyorlar. 

Sonra gümüş çatal bıçakların sergilendiği odaya giriyoruz. O kadar çok ki! Neredeyse odalar dolusu. Yanından geçtiğim yemek takımları o kadar uzakta kalmış bir geömişe tanıklık etmişlerki. Bugün aradan geçen yüzlerce yıldan sonra beyaz porselenlerin üstüne işlenmiş çiçekler hâlâ ilk günkü gibi dururken, onlara dokunan ellerden ne mutfakta çalışan şefler kalmış geriye, ne imparatorlar ne de imparatoriçeler.


Yemek takımları ile süslü odaları birbiri ardına geçtikten sonra kırmızı halı döşeli, geniş merdivenlerden yaşam alanlarına doğru ilerliyoruz. Buraya kadar fotoğraf çekilmesine izin varken, buradan sonra yasak!

Oturma odasının ya da yemek odasının olduğu odalar benim için daha çekici. Daha fazla duyguyu barındırıyorlar.

Bavyera Düşesi Elizabeth, ablası ile kuzeni Franz Joseph'i evlendirmek üzere saraya gelir. Franz Joseph  Elizabeth'i görür görmez ablayı unutup, Elizabeth'e aşık olur ve niyetini açıkça belli eder. Elizabeth, Franz Joseph ile tanıştığında sadece 16 yaşındadır. 

Sarayın bende yarattığı ilk izlenim Sisi'nin hayatını burada geçirdiğini düşünmem olsa da, kulaklıktan yayılan bilgiler bunun doğru olmadığını söylüyor. Doğanın içinde yaşamaktan büyük keyif alan Elizabeth, sarayın içinde kendini kapana sıkışmış gibi hissediyor.

Sisi'nin giydiği kıyafetlerin cam bir vitrin içinde olduğu odalardan ilerleyerk yürüyoruz. Çocuklar kendilerine yeni bir eğlence bulduklarından dolayı çok mutlular. Kulaklarına dayadıkları kulaklıklarla, bir sonraki numaraları objeye hızlı hızlı ilerliyorlar.


Sisi tüm hayatını rejim yaparak geçirmiş, sergilenen kıyafetleri görünce ne kadar zayıf olduğunu anlamak mümkün. O kadar katı diyetler yapıyormuş ki, bazı günleri sadece bir portakal yiyerek geçiriyormuş. Genellikle yaptığım bu katı diyetlerden dolayı her beraber yenilen akşam yemeklerine katılmıyormuş. Hergün hiç aksatmadığı bir spor programı varmış. Beline kadar uzanan saçlarının yapılması günde iki saatini alıyormuş ve saçları yapılırken genellikle iki saat oyunca Yunan dilini öğreniyormuş.

Pek çok insanın hayali olabilecek bir yaşamın içinde mutsuzmuş yani! 

29 Ocak 2013 Salı

Viyana Günlüğü 3- Aynı günün akşamındayız hâlâ!

Demel'den çıktığımızda hava iyiden iyiye soğumuştu. Caddeler gecenin son kalabalık saatlerini yaşıyordu; sokak müzisyenlerinin etrafı müzik dinlemek isteyen insanlarla sarmalanmışlardı. Daha önceki deneyimlerimden de biliyorum, çocuklar sokakta performans gösteren sokak sanatçılarına bayılıyorlar. Geçen seneki Toskana gezimizde Kuzey, Firavun gibi giyinmiş birini her gördüğünde önünde dikilip kalıyordu. Çok şaşırmıştık çünkü bizim firavunun yaptığı hiçbir şey yoktu. İfadesiz bir şekilde öylece sokağın ortasında dikilmekten ibaretti tüm yaptığı. Kuzey her seferinde koşarak yanımıza geliyor ve bizden Firavun'un tasına atmak için para istiyordu. Gezimizin sonlarına doğru Firavun görünce çaktırmadan uzaklaşmaya çalışır olmuştu. Hâlâ çocuğa bu denli yakın gelen durumun ne olduğunu çözemedik. 

Bu sefer Viyana sokaklarında da grubun en küçüğü Alp, ne zaman şarkı söyleyen bir grup görse yaptığı tüm yaramazlıkları bir kenara bırakıp, gözlerini dört açıp seyre dalıyordu. 

Eh, otele döndük tabii ki. Çocukların donan ellerini ısıtmamız gerekiyordu nihayetinde! 
Gece nerede yemek yesek sorunsalımıza Cafe Melange yetişti telefonuma attığı mesajla. İstikamet çok güzel bir restoran olan Landmartk'tı.

Önündeki kocaman çam ağacıyla çok güzel gözüken bir restorandı. İnsan böyle güzel bir yer görünce, yanındaki çocuklara bakıp, içeri girmek için tereddüt etmiyor değil hani! Demel'de yedi kişi oturabilmek için ne kadar sıra beklediğimiz ve gördüğümüz muamelenin izleri çok tazeydi bir de! Yine de tüm cesaretimizi topladık ve içeri adımımızı attık. Restoranda oturabileceğimiz bir masa olduğunu öğrendikten sonra vestiyere paltolarımızı bıraktık. Biz beklerken oğlanlar da, hemen beklediğimiz yerin karşısında ışıl ışıl duran pasta tezgahının camlarına küçük el izlerini bırakmakla meşguldüler. 

Etraflarına karşı son derece ilgili olan çocuklarımız :-)
Sonunda bizi bir masaya aldıklarında çok mutluyduk; üstelik oturduğumuz alan çocukların rahatça konuşabilecekleri kuytu bir köşede bulunmaktaydı. 
Aklımızda şinitzellerimizi Figlmüller'de yeme düşüncesi olmasına rağmen merakımıza yenik düştük ve şinitzelleri sipariş ettik. Hepimiz değil gerçi ama tadına bakmayı unutmadık. 

Vallaki ben nefis bir çorba içtim. Gulashsuppe! Et yemeği kıvamında olan bu çorbaya bayılıyorum. Üstelik Demel'de yediğim tatlılarda yüksek kalori olarak vücudumda hâlâ yapışacak bir yer aramakta.

Şimdi karşınızda Landmarkt efenim!



27 Ocak 2013 Pazar

Viyana Günlüğü- 2 Demel'de akşamüstü...

İlk günün yorgunluğundan ve telaşından mı yoksa çoğunluğun tatlıya karşı olan düşkünlüğünden mi bilinmez, soğukta uzun bir zamanı Demel'in vitrininin önünde ağzımızın suyu akarak geçirdikten sonra kapıdan içeri adımımızı attık. İçerisi nasıl kalabalıktı. Kapının hemen girişinde uzanan camlı büyük pastane dolabıın içinde çeşit çeşit tatlılar sergilenmeydi. İnanmayanlar ve abarttığımı düşünenler için biraz sonra çektiğim fotoğrafları yayınlayıp, zorlukla yutkunmalarına sebep olacağım. Diyette olanlar için şimdiden sonraki yazı ve fotoğraflar sakıncalar içermektedir, haberiniz olsun. Sonradan söylemedi demeyin!
Kafenin sol tarafına ilerlememse ne yazık ki mümkün olmadı. Kraliçe Sisi'nin de çok sevdiği söylenen menekşeli mor şekerlemelerden alabilmem için zorlu bir savaş vermem gerekiyordu. Şöyle düşündüm kendi kendime: Daha burada geçirecek birkaç günün daha var, mutlaka yine gelirsin buraya.

Çocuklarla beraber kalabalığın bizi götürdüğü yere doğru ilerlemeye başladık. İlk katı çıktığımızda Demel'in dillere destan açık mutfağı karşımızdaydı. Mutfakla aynı kattaki masaların hepsi doluydu. Bir müddet çocuklarla beraber camla çervrelenmiş mutfağın içinde şeflerin hummalı bir şekilde yaptıkları çalışmaları seyrettik, fotoğraflarını çektik. Flaşsız çekmek kaydıyla fotoğraf çekmek serbestti. Mutfak çalışanları da belli ki, içerinin fotoğrafını çeken insanların oluşturduğu görüntüye çoktan alışmışlardı. Hem çalışıyorlar, hem de kendi aralarında konuşuyorlardı. Bir kere bile yaptıkları işten kafalarını kaldırıp, dışarıda kopan fırtınaya bakmadılar.

Bu katta oturma şansımızın olmadığını anladığımızda bir üst katın merdivenlerini tırmanmaya başladık. Merdivenlerden başlayan sıranın sonuna eklendiğimizde hâlâ umutlarımızı yitirmiş değildik. Sıranın en önüne geçtiğimizde heyecan son noktadaydı. Seyrede seyrede geldiğimiz kekler, pastalar ve kahve içme isteği sabırsızlanmamamıza sebep oluyordu.
Yanımıza yaklaşan garsonlar kaç kişi olduğumuz sorduklarında aldıkları cevaptan hiç memnun olmuyorlardı. Tabii biz de verdikleri cevaptan! Yedi kişilik bir masa bulmak pek kolay değildi. Nerdeyse küçük veletleri tanımamazlıktan gelecektim. Kendi kendime konuşup durmaya başlamıştım. Ne yani diyordum, çocuklu olmak suç mu?
Üstelik iki aileydik ve bizim bir çocuğumuz, arkadaşlarımızın da iki çocuğu vardı. Aile başına öngürülen çocuk ortalamasının altında olduğumuz aşikardı.

Uzun bir süre bekledik arkadaşlar!

Sonunda sipariş verdiğimizde kendimizi kaybetmiştik... İşte kanıtı!



26 Ocak 2013 Cumartesi

Viyana Günlüğü-1 Şehre ilk bakış...

Bu aralar anlatamadıklarım o kadar çoğaldı ki, şimdi nereden başlasam diye düşünüyorum. Keşke günler daha uzun olsa, dilediğimiz her şeyi yapabilsek. Bir türlü zamanı yettirmeyi başaramıyorum. Malum gezmeyi çok seviyorum, gezerken her yeri göreyim diyorum, hadi gördüm yazayım diyorum. Tabii yapılacak onca işin arasında birçok şey kaynayıp gidiyor. 2012'nin son günlerinde gittiğimiz Viyana'yı yazamadım diye içim içime sığmazken, üstüne Dubai'ye gittik birkaç günlüğüne. Şimdi aklımda kalanları yazabilmek istiyorum.

Viyana seyahati önceden planlanmış bir seyahatti. Cafe Melange'ın 2011 senesinin son günlerinde anlattığı çakırkeyif Viyana pazarlarının cazibesine karşı koymak mümkün değildi. Beni benden alan, aklıma Viyana düşüren çok keyifli anlatımlardı okuduklarım. Zaten yola çıkmadan önce de tekrar dönüp dönüp yazdıklarını okudum, yanıma gidilecek kafelerin, yenecek tatlıların listesini aldım. Viyana'nın güzel kafelerinde içtiğim tek bir içecek vardı: Coffee Melange!

Ben geçen senenin başlarında, bir daha ki sene Viyana gideceğim diye bir türkü tutturmuşken, arkadaşlarımda eklendi gezinin bir ucuna. Çoluk çocuk toplanıp yollara düştük sonunda...

Havaalanında indiğimizde şehir merkezine ulaşmak için seçeneklerimizi değerlendirdik. Dört yetişkin ve üç çocuk için otele gitmenin en ucuz yolu hepimizi içine alacak bir taksi bulmaktan geçiyordu. Üzerinde ''Taxi'' yazan banko bize gereken taksiyi hemen ayarladı. Şoförümüzle beraber aracın durduğu garaja kadar uzun bir yol yürüyerek vardık. Çocuklar ellerinde bavullarla neşeli neşeli yürüyorlardı. 

Çocuklarla beraber bir gezi planladığımız için çok pahalı bir otelde kalmak istememekle beraber, tatsız bir sürprizle de karşılaşmamak adına şehirdeki Hilton Otelleri'nden birinde karar kıldık. Otelin yeri çok merkeziydi ve kahvaltısı harikaydı. Odaysa klasik Hilton standartlarındaydı. Viyana'ya çocukla gidecek olanlara tavsiye edilir.

Havaalanından çıkar çıkmaz gözlerimiz bizi karşılayacak karları aradı; ama ne yazık ki bu nafile bir arayıştı. Yılbaşı için gelmiştik gelmesine ama havada bizim beklediğimiz yeni yıl coşkusuna katılacak kar yağışı yoktu. Üstelik taksi şoförünün dediğine bakılırsa yağma umudu da yoktu. Oysa ben Cafe Melange'ın anlattığı Yeni Yıl Marketleri'nde karın altında duracaktım ve punç içip çakırkeyif olacaktım. 


Otele varır varmaz hemen dışarı çıktık tabii ki. Karnımız acıkmıştı ve şehri görmek için sabırsızlanıyorduk. Açıkçası oğlanlar sıcak bir yerde oturup, ellerindeki I-Padlerle oynamaktan başka bir şey düşünmüyordu. Eh, onların punç içip kafayı bulmak gibi bir niyetleri yoktu.

Otelden yürüyerek on dakikada şehrin alışveriş caddesine ulaşmıştık bile: Kärnster Straße



Günlerden Cumartesi ve yeni yıl gecesinden bir gece öncesi olduğu için etraf çok kalabalıktı. Hızlı adımlarla ilerleyen insanlar nereye gideceklerini bilen insanların adımlarıyla ilerliyorlardı. En çok sokaklarda görmeye alışık olmadığım satılık çam ağaçlarını sevdim. Bilmediğim bir ritüeldi. Şimdiye kadar çoktan evlerdeki yerlerini bulmuş olmaları gerekiyormuş gibi geldi bana. Belli ki düşündüğüm gibi değildi. Sokakların açıldığı birçok alanda sıra sıra dizilmiş çam ağaçlarına ve içlerinden birini sırtlamış evine götüren insanlara denk geldim. 



Alışık olduğum Avrupa görüntülerinden biri daha vardı etrafı süsleyen: Sokak çalgıcıları.



Noel Marketleri'nin içinden geçerken tezgahlarda satılan yiyeceklere, kokusu gelen karanfilli punçlara, ağaç süslerine, kokulu mumlara bakarak ilerledim. 



Yapmamız gereken ilk iş çocukların ve bizim karnımızı doyurmaktı. Sonra büyüklerin keyfi için güzel bir kafede soluklanacaktık elbet.



Akşamüstü yemeğimizi balıktan yana kullandık. Kärnster Straße üstündeki Nordsee'de harika bir yemek yedikten sonra Sisi'nin Sarayı'na doğru yürümeye başladık. Yolda nereye mi uğradık? 
Tabii ki, Demel'e! 

5 Ocak 2013 Cumartesi

Viyana'da bir dostum var benim!


Hayatım sonunda alışık olduğu ritmine geri dönüyor. Evim sadece benim kulaklarına çalınan o çok severek dinlediğim şarkısını söylüyor. Biraz önce pişen yemeğin kokusunu alsın diye açık bırakılan aspiratör, mutfaktan tıslayıp duruyor. Evin şarkısına, pişen yemeğin kokusu karışmış.

Hızlı başlayan sene, bu hızla koşmaya devam ederse bu maratonu bitiremeyeceğini hemen anladı sanırım. 

Birkaç ay önce aldığım ajandamın içini hemen doldurmaya başladım. Yaşam hep minnettar olduğum güzel yüzünü yine esirgemezse bizden, yapılacak bir dolu şey var yine...


Hiç ummadığım bir şekilde kışın ayazında yeni yıl umutlarından nasiplenmek için gittiğim Viyana mesela. Burada tanıştığım, yazılarının müptelası olduğum bir arkadaşımın farkında olmadan yaptığı bir çağrıya kulak verdim ben. Onun yazısını okuduğum geçmişte kalan o gün, ben yılbaşında hangi şehrin sokaklarında olmak istediğime çoktan karar vermiştim bile. Sonra benim bu neşeme, isteğime Kuzey'in arkadaşlarının ailesi de eşlik etti. Kalabalık bir aile olarak önce Viyana'da bir ''Yeni Yıl Yemeği'' yiyelim o zaman dedik biz de!

Cafe Melange blogunu ve güzel Itır'ı blog dünyasında gezinenler tanıyordur elbet. Ben onun yazılarında her zaman bir naiflik bulmuşumdur; kurduğu cümleler hep kep keyif verir. Kızgınlıklarını, kırgınlıklarını dile getirdiği anlarda başka türlü anlatmaya çalışır derdini. 


Elimden geldiğince anlatacağım benim gördüğüm, çocuklarla beraber görebildiğim Viyana'yı; lakin bu saatten sonra benim için Viyana, ''Itır'' demek. Tüm yaşamım boyunca, bizi karsız ama soğuğuyla karşılayan Viyana'yı, Itır'ın sıcaklığıyla ve yorulmayan ilgisi, sıcak gülümsemesi ile hatırlayacağım.

Herkesin ''şinitzel yemek için mutlaka gidin'' dediği şehir merkezindeki Figlmüller yerine biz başka bir yerde yedik şinitzelimizi. Itır'ın bize detaylı anlattığı yol tarifini takip ederek, Viyana'ya 30 dakika uzaklıktaki Grinzing köyüne geldik, bizi restorantta eşiyle bekleyen Itır'la buluştuk. Görür görmez tanıdım onu. Şinitzelin ve yanında servis edilen patates salatasının tadı harikaydı. Merak edenler için gittiğimiz restoranın adı Figl. Sanırım burası da Figmüller'in başka bir şubesi olabilir. Figlmüller'in rezervasyon sayfasında buranın da adı geçiyor.  Grinzing gelirini şarap üretimi üzerine kurmuş bir bölgeymiş. Bu durumda tabii ki yemeğimizi harika bir şarapla yedik. 

Nasıl güzel bir sohbetti. 2012 yılına bana bahşettiği güzel dostluklar için ne kadar teşekkür etsem azdır. 
...ve elbette yaşasın blog kardeşliği:)