yazı yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2017 Salı

Gün 12- Salı, rutinin içinde kayboluş.

Bu sabah uyandığımda evde olduğumun farkındaydım. Yastığım yine yerdeydi, Kuzey okula çoktan gitmişti. "Umarım çok geç olmamıştır." diye düşündüm. Kalktım, şarjda (bakınız TDK!) takılı telefona baktım. Saat dokuz olmuştu. Dışarıda aydınlık bir hava vardı. Tepesinde parlayan lambanın ışığıyla uyanmaktansa güneş ışığını tercih eden Selçuk'un sabah esintisi şeklindeki günlük vızıldamasını duymamak için perdeyi açtım. Perdelerimiz öyle kalın ki (benim tercihim) açılır açılmaz gün ışığı tüm odayı doldurdu. Yazın sıcak ışığından farklı bir ışık taşır kış aydınlığı. Bu sabahki de öyle bir aydınlıktı. Parlak ama serin. Ben banyoya yollandım sabah ritüellerim için, Selçuk yatakta kıpırdandı. Ben giyinip kahvaltıya indik, o uykusunun cila kısmına daldı. Çayımı alıp kızarmış ekmeğimin üstüne peynir sürerken o da kahvaltı masasındaki yerini almıştı. 
"Kruvasan yok mu kahvaltında?" diye sorarak erkenden gözüne giren güneş ışığının intikamını aldı benden. 
"Tulum peyniri var. Burdan buyur!" diye terslendim ben de. 


Sonrası malum. Arabaya biniş ve işe gidiş. Aynı terane. Paris'ten döndüğüm günün hemen ertesinde herhalde kimse benden mutlu olmamı beklemez. Bekler misiniz? Bu seferki gidişimde şunu tespit ettim. Paristeki son günümde de çekilmez bir insan oluyorum. Sanki etrafımdaki kimse beni sevmiyormuş gibi bir duyguya kapılıyorum. Tersleniyorum herkese. Kavga çıkarıyorum. Sonra uçakta ağlamaya hazır gözlerle kitabımı okuyorum. Uçak yemeğinin ne kötü olduğundan dem vuruyorum. Çayı-kahveyi bile reddediyorum. Oysa dönüşte herkes benden çok mutlu olmamı bekliyor. E, ne de olsa en sevdiğim kente gittim. Değil mi? 

Bu hafta salı gününden işe başlamış oldum. İyi tarafı pazartesi sendromunu atlamış olmam. Kuzey gelir gelmez derslerle çevrelendi, yapamadığı ödevlerin stresi sardı çocuğu. Aman boşver, dedim ona da. Eksi alırsın en fazla. Ucunda ölüm yok ya. 

Gün içinde blogda yazılan yorumlara geri cevap yazarken çok sevdiğim birinin verdiği güzel bir haberle havalara uçtum. Şimdilik kendisi sürpriz kontenjanından saklıyor bu haberi. Kendisi ilan ettiğinde ben de buradan söylerim herkeslere. Küçük dünyamda güzel şeylerin olması umut verici. Bazı insanların çok fazla güzel şeyi hak ettiğini düşünüyorum. Kelimeleri özel olan insanlar var. O kelimeler, o cümleler boşa gitmesin istiyorum. Dileğime kavuşunca da mutlu oluyorum. Bugün kocaman bir Nestle Antep Fıstıklı çikolatayı yemiş kadar mesudum dostlar. Hem de hiç vicdan azabı çekmeden. 
Dün akşamgözüm kapanırken yeni bir kitaba başladım. Her yılbaşında olduğu gibi geçen sene de Leylak Dalı ve Lalenin Bahçesi ile artık gelenekselleşen kitap hediyeleşmemizi yapmıştık. Leylak Dalı, Kasım Yağmuru isimli kitabı seçmişti kendisi için. Lale Abla da, "Nurşen kesin güzel bir kitap bulmuştur kendine. Ben de onu istiyorum." deyince kitap siparişine kendimi de eklemiş, üç tane kitap almıştım. Neredeyse bir sonraki seneye geldik ve ben kitabı elime yeni aldım. Aynı anda okuduğum kitapların sayısı hızla çoğalıyor. Olsun. Ne yediğimin farkında olmadığım gibi ne okuduğumun da farkında değilim. Kitap okumaya ayrılan zaman yetmiyor tabii ki. Uykudan çalıp da daha erken kalkıp daha geç yattığımda da vücudumdan çaldığım vakit yetmiyor. Daha çok şey yapabilmek için iş zamanından biraz aşırmam gerekiyor. Ya da günlerin biraz daha uzun olması. Kış da kapıda olduğuna göre güneş de yüzünü bizden başka tarafa çevirecek demektir. 
Şu aralar aklım Kuzey'den sebep mitoz ve mayoz bölünmeyle dolu. Haftaya salı fen sınavı varmış. Sanki mayoz bölünme uzmanıymışım gibi elinde bir fen kitabıyla çıkıp, "Şu soruya bir bakar mısın?" diyor. Anne olmak ve yıllardan sonra fen dersinde öğrendiklerini hatırlamaya çalışmak bir hayli zor. Oğlanla kitaplardan, filmlerden, hayallerden konuştuğum zamanı kesinlikle daha çok seviyorum. Teog kaldırıldı ya, belki yakında Finlandiya sistemine de geçeriz diye umut besliyorum. 
(Burada blog yazarı kahkahalarına uygun bir emoji bulamadığı için parantez içinde duygularını yazmak zorunda kaldı.)
😂

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Bir masal armağancısı: Arbil Çelen Yuca

Masa başı sohbetlerini hep çok sevmişimdir.

Sandalye tepesinde oturmak koltukta oturmak kadar rahat değildir ama samimiyet içerir. Bir masanın başına ancak sevdikleriniz varsa geçersiniz. Yüzler hep birbirine dönük olur, gözleriniz karşınızda oturan gözlerin içine bakar. Bakışlar hep sıcaktır ve yalan söylemezler.

Ben Arbil'le bir masanın başında tanıştım ilk kez. Aynı masanın etrafına toplanmış birkaç kadındık. Bambaşka bir kadın biz okudukça önündeki kağıda notlar alıyor, okumamız bitince de benim nasıl yaptığını hâlâ anlayamadığım bir şekilde kapalı zannettiğimiz yüreklerimizi önümüze seriyordu.


Zaman zaman o masanın etrafında olamadım. Şimdi burada hangi gerekçeyi önlerine sürsem, o masanın kadınları aslında cevabın ne olduğunu benden iyi bilirler. Demimi almam için de hiç telaşsız beklerler.

İyi ki beni o çemberin içine almışlar da onların hikâyelerine ortak olmuşum.


Arbil o masadaki güzel kadınlarımdan biri benim! Hayatımdaki en değerli varlığıma sunabildiğim en değerli hediyemin yaratıcı, dünyanın en güzel masalcısı.



Bu sene Kuzey en güzel hediyesini aldı bizlerden.

Çünkü Arbil tüm ruhuyla yaratıyor; size özel bir masal yazıyor.

Birine bir hediye vermek isteseniz, bundan daha anlamlı bir hediye bulabilir misiniz?

Biz bulamadık.



Arbil ile Kadıköy'de buluştuk. Kahvelerimizi aldık, sohbetimizi ettik. Okumaktan, yollardan, şarkılardan ve çocuklardan bahsettik. Kuzey'i anlattım ona. Hâlâ gözümde ufacık olan Kuzey'in sevdiklerinden, hayallerinden, korkularından bahsettim.

Ona anlatırken çocukluğun nasıl da hayallerin, umutların evi olduğunu hatırladım.
Gerisini sevgili Arbil'le bıraktım.

Bir masal yaratmak için kalktı Arbil masadan. Gecelerini Kuzey'e yazacağı masala ayırdı; hem yazdı, hem çizdi. Muhtemelen masal yavaş yavaş dile gelirken üstüne şarkılar da üfledi.


Kuzey'e özel yazılmış masalı alıp da eve getirdiğimde ne kadar heyecanlandığımı dün gibi hatırlıyorum. Keçe bir kabın içine özenle yerleştirilmiş kitap, Kuzey'in çok sevdiği fantastik dünyalardan gelmiş bir hediye gibiydi. Deri bir iple bağlanmış ve üzerine kocaman mavi bir tür eklenmişti. 

Hep beraber kitabımızı açtık, Kuzey'in kahramanın olduğu masalın arasında yolculuğa çıktık. Biraz Kuzey okudu masalını, biraz babası, biraz ben. Sait Faik'in yanına gittik, adanın sokaklarında dolaştık.

Sanırım bu hediye hiç unutamayacağız çok değerli bir an'ı hediye etti bize. 
Hepimiz koltukta yan yana dizilmiş, içine dahil olduğumuz masalın satır aralarında kaybolmuştuk. 

Arbil'e emekleri için ne kadar teşekkür etsem az. 
Böyle yazmaya devam ettikçe her çocuğun kalbinde belli ki çok özel bir yeri olacak. 

Eh, ben de arkadaşı olduğum için çok şanslıyım elbette. 

Masanız etrafındaki tüm güzel kadınları öpüyorum.