22 Mart 2017 Çarşamba

Bir Paris Masalı

Mina Urgan'ın Bir Dinazorun Gezileri isimli kitabını açtığımda tam da aradığım sayfaya denk geldim. Devamlı Paris'ten, bu şehre olan tutkumdan bahsedip duruyorum. Hal böyle olunca da takılmış bir plak gibi aynı şeyleri tekrarlamaktan korkuyorum. Yine de durduramıyorum kendimi. Kitapta karşılaştığım satırlarsa içimi biraz olsun içimi rahatlattı.



Mina Urgan'da kitabın orta yerinde şöyle diyor: 

     "Bu kadar çok bahsettiğimden dolayı dış ülkelerde en çok sevdiğim kentin Paris olduğunu anlamışsınızdır değil mi?"
"Avrupa'ya gidenlerin çoğu da Paris'i severler zaten!" diyor. "Çünkü Paris'i sevmek için onca sebep vardır. Kültürsüzler, eğlence merkezlerinden, lüks mağazalardan, şık ve güzel kadınlarından ötürü Paris'e ayılıp bayılırlar. Kültürlüler de müzelerinden, sanat galerilerinden, konser salonlarından ötürü bu kente hayrandırlar. Oysa bunlardan hiçbiri olmasa Paris gene Paris olurdu."

Paris'i gerçekten Paris yapan unsurun ne olduğunu biliyor Mina Urgan. "Bu kentin sokaklarında açık seçik açıklayamadığı gizemli bir çekiciliğin bulunmasının" kenti eşsiz kıldığını söylüyor. Gezdiği yerler içinde hiçbir sokakta Mouffetard'da ya Contrescarpe'da gördüğü büyülü havayı yakalayamadığını belirtiyor. Onunla aynı fikri paylaşmak mutlu ediyor beni de. Tıpkı Mina Urgan'ın kitap sayfalarının satır aralarında kalmış düşünceleri gibi Paris, yürüdükçe tılsım gibi insanın içine işleyen sokaklarıyla güzel.



Geçen seferki Paris seyahatinden ne yazık ki hiç bahsedemedim. Yazacak çok şeyim vardı ama tutkuyla bağlı olduğum bu şehirden döndüğümden beri hayat öyle hızla aktı ki beni içinde eritti diyebilirim. Çalışmam çok çalışmam gerekti. Paris'e yeniden gidebilmemin yegane koşulu da çok çalışmaktan geçtiği için bundan yakınmıyorum. Tek üzüntüm yazacak fazla vakti bulamamam. Şubat'ın ikinci haftasına denk gelen seyahatimizde şehir buz gibiydi. İlk iki gün bizi sonraki günlerde karşılaşacağımız ayaza hazırlamak istermiş gibi esintili bir havayla gezdik şehri. Sonraki günler ayaz göğsümüzden içeri girdi. Son gün Gare du Nord'dan Frankfurt'a doğru kalkacak trenimizi beklerken soğuk hava nerdeyse nefesimizi kesmişti. Üst üste içtiğim iki kahve bile şehrin ruhuma işleyen soğuğunu gideremedi.

Bahar Paris'e en yakışan mevsim olsa da, Paris her haliyle güzel.
Yine Montmartre civarında, sevdiğimiz canlı bir sokak üstünde konakladık. Rue des Abbesses ve bu sokaktan Pigalle tarafına doğru sola döndüğünüzde karşınıza çıkan Rue Lepic şehir içindeki çok sevdiğimiz sokaklardan biri. Daha önce de bahsettiğimi düşünüyorum. Ya da onlarca kez kendime tekrar ettiğimden söylediğimi düşünüyor olabilirim.

Biraz ilerden soldaki yola doğru inerseniz, Amelie filminde Amelie'nin çalıştığı kafe var ya ona gelirsiniz. 😀
Nerdeyse her Paris'e gittiğimizde başka bir semtte kalmaya dikkat ediyoruz. Amaç, şehrin her köşesine değmek. Ama en sevdiğimiz yerler St. Germain civarı, Montmartre'ın canlı sokakları... Montparnasse'ı, oradan kolaylıkla St.Germain civarına akmayı, Lüksemburg Bahçeleri'nin ve St.Michel'in yakınlarında olma hissini de seviyorum. Bir de meşhur Marais var tabii ki. Canımın gitmeyi pek çekmediği bir yer varsa orası da Champs-Elysses.

Amelie'nin çalıştığı kafe: Cafe des Deux Moulins

Rue Lepic, açık bir pazar gibi. Hemen köşe başında büyük bir balıkçı var. Bilmediğim bir sürü balık ve bir yığın kabuklular. Bu balıkçının önünden geçerken her seferinde Kuzey'le iç geçiriyoruz. Karidesler, midyeler, ıstakozlar, istiridyeler. Baban da mı istiridye yiyordu diyebilirsiniz tabii siz şimdi bana. 😀 Vallahi istiridye yemiyorduk ama midyesinden, kalamarına ve kalkan balığından karidesine balık soframızdan hiç eksik olmazdı. Ben tam da şu "denizden babam çıksa yerim"cilerdenim. Demek istediğim olur ya bir gün buralarda yaşarsak, balığımızı alıp evde pişireceğiz.

Bu Paris seyahatinden bahtıma nefis şeyler düştü. Takip edenler belki IG'den haberdar olmuştur. Nedim Gürsel'le karşılaştım mesela. Montparnasse Mezarlığı'nda gezindim ve size anlatacak bir sürü şeyim var. Klasik bir Fransız Restauranı olan Bouillion Chartier'de arkadaşlarımla yemek yedim.
Bir an önce yazıp anlatmam şart.



20 Mart 2017 Pazartesi

Liste 12: En çok beğendiğiniz özelliklerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 12: En çok beğendiğiniz özelliklerinizin listesini yapın.

Hahaha😀  Tam da bu noktada "Come on boy!" diyecek bir ortam oluştu. Haksız mıyım ama? İnsan nasıl olur da kendinin en beğendiği özelliklerini yazar yahu? Biraz zor bir liste olacak benim için. Hani sevmediğiniz özellikleriniz denmiş olsaydı onları daha kolay toparlardım. Tamam, tamam lafı uzatmayıp başlıyorum yazmaya.

Çalışkanım. 


Sahiden çok çalışkanım. Çalışmaktan hiç kaçmam. Sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar çalışabilirim. Bir şeyi kafama koymayayım. Sanırım etrafımdaki herkes de bunu bildiğinden ne zaman, "Ben çalışmak istemiyorum artık!" desem, "Sen çalışmadan duramazsın." der. Çalışmadan durabileceğimi biliyorum çünkü yapmayı hayal edip de yapmak için fırsat bulamadığım öyle çok şey var ki hiç sıkılacağımı düşünmüyorum.

Öğrenmeye çok açığım. 

Öğrenmenin ilk yolunun dinlemekten, gözlemekten geçtiğine inanıyorum. Boş muhabbetlerden pek hoşlanmam. Vaktimin boş yere harcayacak kadar bol olmadığını bildiğimden, incir çekirdeğini doldurmayacak saçma sapan işlere zaman ayırmıyorum. Zaman zaman bu durumun ukalalık olarak adlandırıldığını biliyorum ama uzun zamandır en kıymet verdiğim kişi kendim olduğundan bunu pek umursamıyorum. İnsanın yaşı ne olursa olsun kendisini geliştirmekten vazgeçmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu sebepten birisi başka biri hakkında, "Bu yaşa gelmiş, şunu yapıyor." gibi abuk bir yorumda bulunursa hemen sol kaşımı havaya kaldırırım. Böyle de topluma duyarlıyım işte 😁

Benim hayatım bana!

Başkalarının sahip olduklarını kendi sahip olduklarımla karşılaştırmam. İşte bu! Benim hayatım, benim mutluluğum, benim sahip olduklarım mottosuyla yürüyorum. Sahiden. Biri bir şey almış, öteki şunu yapmış, kocası da böyleymiş... Beni hiç ilgilendirmez. Zaman zaman kafam karışsa da, hemen kendimi dürtüyorum ve şöyle diyorum: Şişt! Kendine gel. 

Küçük mutluklar

Şükür ki hayalini kurduğum her şeye sahibim. Sağlık ve huzurdan başka bir şey dilemiyorum Yaradan'dan. Mutlu olmak için büyük mutluluklardan öte küçük mutlulukların peşine düşüyorum. Bahçede demli bir bardak çay içmek, Selçuk'la keyifli bir sohbet, Selçuk'un benim için kitapçı tavaf edip seveceğimi düşündüğü bir kitabı alması, Kuzey'in sarılması... Tabii küçük şeylerle mutlu olabilirim diyorsam da beni en çok mutlu eden şeyin her seferinde bir Paris seyahati olduğunu da şöylemem şart!

İşte böyle dostlar💖



14 Mart 2017 Salı

Liste 11: Yaşam alanlarınızı güzelleştirmenin yollarını listeleyin.

52 Liste Projesi

Liste 11: Yaşam alanlarınızı güzelleştirmenin yollarını listeleyin.

Malum iki tane yaşam alanım var: Biri ev, biri de iş. 
Zamanımın çoğunu iş yerimde geçiriyorum ve buranın kesinlikle ciddi bir tadilata ihtiyacı var. Sabahları işe gelirken ayaklarım geri geri gidiyor. "Ülkenin durumu belli değil, işte yaşanan sıkıntılar hiç bitmiyor, işler bir var bir yok, doların euronun ne olacağı belli değil" derken para harcamak istemediğimden, aslında çeki düzen vermem gereken onca şeyi bekletiyorum. Ama geçenlerde Selçuk'a şöyle derken buldum kendimi: Bana iş yerini nasıl yapmam gerektiğini planlayacak bir mimara ihtiyacım var. Sanırım şu gerçeği kabul ettim iç dünyamda: Benim işi bırakma şansım yok, o zaman vaktimin çok büyük bir kısmını geçirdiğim yeri seveceğim bir yer haline getirmeliyim. Bu konu ile ilgili bir gelişme olursa sizleri de haberdar ederim. 😀


Gelelim evime. Evimi çok seviyorum. Her gün bu evde yaşadığım, bahçesine çıkıp çimlerin üzerine çıplak ayak basabildiğim için şükrediyorum. Hafta sonları canım evden dışarı çıkmak istemiyor. Çayımı alıp, güneşin altında bir köşeye oturuyorum. Kitabım, hafiften esen rüzgarım, tatil planlarım ve nisan başından itibaren çiftleşme dönemi sebebiyle bar bar bağıran kurbağalarımızla çok mutluyum. İnsan tren sesine nasıl alışıyorsa kurbağa sesine de öyle alışıyormuş. 😀
Bu eve taşınırken içine bir şey yapmadan hızlıca yerleştik. Kışın ortasıydı ve biz Kuzey fark etmeden taşınmak ve yerleşmek istiyorduk. Daha sonra hallederiz diyerek ertelediğimiz bir dolu şey vardı. Ertelediğimiz birçok şey bu baharda yapılacak inşallah. Öyle karar verdik. 

Peki evimi nelerle güzelleştiriyorum? Elbette mini minnacık şeylerle. Huzur, küçük mutlulukların ucunda. Bundan kesinlikle eminim artık. 

Canlı çiçekler evimin olmazsa olmazı...


Yıllar yıllar önce, yeni evlendiğimiz zamanlarda Selçuk'un yaptıklarından çok yapmadıklarına odaklanırdım. Kendim gibi birkaç yeni evli arkadaşımla mutsuzluk oyunu oynardık sanki. Beni rahatsız etmeyen şeyleri arkadaşlarımın söylenmesi sebebiyle fark eder ve aslında farkında olmadığım bu şeylere sinir olmam gerektiğini düşünürdüm. Elbette bir hışımla gider ve Selçuk'a çatardım.

Mesela neden bütün tatil planlarını ben yapıyordum?


Sokakta bulduğum kırılmış çam dallarını da elbette eve getiriyorum.
Kolay mıydı tatil planı yapmak, gidilecek yeri bulmak, bunu karşı tarafa söylemek ve her seferinde "Olur tatlım" cevabını almak. Sahiden de olan buydu. Tamam ben plan yapıyordum ama adamcağız da ben ne dersem onu yapıyordu. Peki beni ne rahatsız ediyordu? Söylüyorum ve garanti veriyorum ki güleceksiniz: Selçuk, oturup da benim için bir tatil planlayacak kadar beni sevmiyordu. 
Ulan ben sürprizlerden hoşlanmam bir kere. Yani demek istediğim dedektif gibi araştırır dururum. Doğum günümden bir hafta önce dolapların içlerini kontrol etmeye başlar, kışlık botların içinde saklı bir hediye var mı diye bakınır dururum.
Bir de çiçek meselesi vardı. Selçuk bana çiçek almıyordu. Eeee, ben de kendime çiçek almıyordum. Niyeyse? Sonra şöyle düşündüm: Neden kendime çiçek almıyordum ki ben? Üstelik kendimi çiçek alacak kadar çok severken. 
...ve o günden beri tatil planlarını yapmaya devam ediyorum çünkü ben tatil planı yapmayı çok seviyorum. Bir de taze çiçekler alıyorum kendime. Evin her ferdi eve aldığım çiçeklerden çok memnun. Ortada hiç sorun yok. Çiçeklerimiz ve biz mutlu mesut yaşıyoruz.


Mumlar...



Loş ortamda yaşıyoruz. Köşede bir abajur yakıyorum. Yanında da bolca mum. Romantizm had safhada oluyor elbette. Ta ki Selçuk işten gelene dek. 
"Çok mu karanlık burası!" diyerek salonun ışıklarını yakıyor. Televizyonun kumandasını ele geçirip, Kuzey'le beraber ya ses yarışmalarından birini ya da Survivor'ı izliyorlar. Bu saat benim salonu terk edip başka bir odaya geçtiğim ana denk geliyor.😀  Elbette mumlarımı söndürerek.


Patlamış mısır zamanı...

Evde en sevdiğimiz saatler sinema saati. Bazen zilyonuncu kez Harry Potter serisini izliyoruz. Ya da Star Wars'u ya da Yüzüklerin Efendisi'ni ya da Marvel Kahramanlarını. Sorun bakalım neden diye? Çünkü Kuzey bu filmlerden çok hoşlanıyor. Ara ara Harry Potter'dan teste falan tabi tutuluyoruz. 😀 İşte bizim evi güzelleştirmenin en kolay yollarından biri bu: Bol tuzlu patlamış mısır yapmak. Aynı çay gibi patlamış mısır da evi yuva yapan en önemli şeylerden biri.


Müzik...

Günün müzikleri çalmıyor bizim evde. Çalıyorsa da sadece Kuzey'in kulaklıklarından ona özel yayın yapıyor. Arada işe giderken falan Spotify'den Global 50'yi açıp Kuzey'in müziklerine, dolayısıyla hayatına uyum sağlamaya çalışıyorum. Ben bu işi kotarıyorum da Selçuk her seferinde sınıfta kalıyor. Evdeki müzikse bambaşka. Daha çok arkadan gelen, dinlendirici bir ses.
Peki ben ne dinliyorum?
Caz elbette! En çok caz dinliyorum. Frank Sinatra, Ella Fitzgerald ve bildiğiniz diğerleri. Michael Buble vazgeçilmezim. Hem evde hem de yürürken yanı başımdaymış gibi hissediyorum genellikle. Norveçli bir solist var: Inger Marie Gundersen. Daha önce de bahsetmiştim. Onun sesi bana ilaç gib geliyor. Sesi odaya yayılır yayılmaz, tüm vücudum rahatlıyor, tüm içinde biriktirdiğim tüm negatif duygular uçup gidiyor. Sonra Stacey Kent, Diana Krall, Nina Simone, Norah Jones...

Yaşamı güzelleştirmenin tek yolu güzel anlar biriktirmek. Evimiz de mabedimiz elbette. Bugün etrafa saçılmış defterler, üst üste yığılmış kitaplar, okunmayı bekleyen dergiler, usul usul içine doğru eriyen mumlar ve demli bir çayla yaşadığım yeri güzelleştirdim ben. Ev, her zaman olduğu gibi dağınık yani.
😀


7 Mart 2017 Salı

Liste 10: Önemsememeniz gereken şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 10: Önemsememeniz gereken şeylerin listesini yapın.

Bu liste biraz negatif bir yaklaşım içermiyor mu sizin için de? Bana öyle geldi. Üstelik bugün pek de keyifli bir günümde değilim. Hani atlasam mı acaba diye düşünmedim değil.


Yaşadığım toplum ve canım ülkem

Az önce Selçuk aradı. Arabasının yan aynaları yine çalınmış. Evet, ikisi birden ve ikinci kez. Kozyatağı Carrefour'un otoparkından. Muhtemelen sinirinin geçmesini bekleyip, arabasını servise park edecek ve sonra bir taksiye atlayıp eve gelecek. 
Geçen sefer başımıza bu olay geldiğinde çok şaşırmıştık. Polise gidip rapor tutturduğunda durumu şöyle anlatmış  polis memuru. Arabasının aynasının başına bir şey gelen insanlar oto sanayideki çıkma parça satan insanlara gidiyorlarmış. Şu model için iki ayna lazım diyorlarmış. Var mı?
Parçacı da şöyle cevap veriyormuş: Şu anda yok abi ama iki güne kalmaz gelir. Merak etme. 

Arz talep meselesi yani. Servise gidip para vermek istemeyen vatandaş, ucuza ayna alabilmek için kendisi adına parça bulunmasını talep ediyor. Ne olacağının pek tabii farkında ama kimin umrunda. 

Çok çirkin olacak biliyorum ama sahiden yaşadığım şu toplumun kansız, hırsız, omurgasız, karaktersiz insanlarını sahiden önemsememek istiyorum. Gerçek düşüncem bu! Kıvırmadan da söylüyorum. Çünkü yukarıda anlattığım olayın çok daha fazlasını zaten her gün görüyorum. Öylesine kızgınım ki. Her türlü pislik, yalan dolan bizde. Ve yaptığımız tüm bu çirkinliklerini matah bir şeymiş gibi anlatıyoruz. 
Yarın bizim arabanın çalınan aynaları biri tarafından satın alınacak. O adam utanmadan gidecek ve hırsıza çaldırdığı eşyanın parasını verecek. Bunu yapan adamın o arabayı alacak parası var ama kırılan aynası için kaskosundan kestireceği ya da cebinden vereceği parası yok. Niye versin ki? Hırsızlık yaptırmak varken. Velhasıl üzgünüm. Sahiden insanlığa inancımı her gün sorgulatan bu toplumun bir üyesi olduğum için üzgünüm.

Daha ne olsun? 
Söyleyecek hiçbir şeyim yok. Buraya negatif bir şeyler yazmak istemiyorum. Belki sinirim geçince kaldırır bu yazıyı daha güzel bir zamanımda daha güzel şeyler yaşarım. Gelecek günlerin bu ülke için çok daha parlak olacağını düşünmüyorum. O yüzden samimiyetle Tanrı'dan bana katlanacak güç vermesini diliyorum. Ülkenin başka köşelerini bilmiyorum ama İstanbul'da yaşam öyle çirkin ki insanın çelik gibi iradesinin olması lazım. Keşke fark etmeden yaşamayı öğrenmenin bir yolu olsa. 

İşte böyle. 

4 Mart 2017 Cumartesi

Çekiliş varmış. Öyle dediler.

Blogdan beni takip eden çok sevdiğim insanlar var. Bunu her fırsatta söylüyorum çünkü dediklerimi kalben hissediyorum. Benim Paris sevgimi dinlemekten bıkmadılar ve her seferinde de beni anladıklarını söyleyen güzel yorumlar yazıyorlar. Bazen yorumlarda, "Hadi ama bir kitap yaz, Paris'le ilgili yazdıklarını bir kitapta topla da, gidip alıp okuyalım" cümleleri oluyor. Eh, itiraf etmem gerekirse bu yorumlar karşısında mutluluktan havalara uçuyorum. Kim uçmaz ki? Hadi yaptığınız bir şeyi takdir beklemeden yapın diyorlarlar da insan böyle güzel övgüler karşısında da eriyor. Ben eriyorum yani, başkalarını bilemem. 
Yazdığım bir yazının altında yorumlar görünce sanki birileri bana dünyaları vermiş gibi hissediyorum. 


Ben sizin bana hissettirdikleriniz karşısında size dünyaları veremeyeceğim. Çok isterdim, inanın! Onun yerinde kırtasiye sevenler için minik bir hediyem olacak. Sahiden minicik. İG hesabıma gelir, seyahat etmekle ilgili içinizden geçenleri yorumların olduğu yerde paylaşırsanız, siz de bu mini çekilişe katılmış olursunuz. 



Şartlar mı? Hahaha 😂


  • Şart falan yok. Beni illa ki takip etmeniz falan da gerekmiyor. Altı üstü, içi sevgi dolu birkaç Paris çıtırı hediyecik o kadar. Dediğim gibi seyahatle ilgili bir cümle. Havalı olsun ama. Bir de sevdiğimiz bir kişiyi etiketleyeceğiz. Yani kazanma şansımızı %50 azaltacağız. Nasıl ama? 
  • Eee, kirlenmek güzelse, paylaşmak da güzeldir. Değil mi?
  • IG hesabım tabii ki: macerakitabim

28 Şubat 2017 Salı

Goethe'nin Evi

Franfurt için "En keyifli gezi destinasyonlarımdan biri!" cümlesini kurmam mümkün değil.

Eski Şehir Meydanı'nda (Romer) dolanmanın ve nehir kıyısındaki hoş bir gezintinin dışında Frankfurt'ta yapılacak pek bir bir şey yok. Kimileri şimdi bana "Yapma yahu!" diyebilir ama benim gerçeğim bu. Elbette klasik müzik eserlerinin sergilendiği bir Opera'sı, yemek yemek için çeşit çeşit restoranları, alışveriş yapmak için sokakları, lezzetli sosisleri ve bir katedrali var. Ama bunlar Frankfurt'u benim gözümde başka şehirlerin önüne geçirmiyor. Frankfurt'a hemen hemen her sene meşhur Ambiente Messe Fuarı için gidiyorum. Ve her sene şubat ayında bu şehirde konaklamak için korkunç otel fiyatları ödüyorum. Bir şehirde fuar dönemlerinde otel fiyatlarının artmasını makul karşılasam da, Frankfurt otellerinin bu dönemi bir fırsata çevirip, insanları soymasını da çirkefçe buluyorum. 

     (Bu sene "İbis Styles" gibi ekonomik konaklamasıyla öne çıkan bir otele üç gece için 3200 TL vermem ne demek istediğimi anlatır sanırım.) Rumuz: Acımız Büyük😀

Ben de her sene gittiğimde kendime bu şehrin yanında gezilecek bir yer yaratıyorum. Bir sene atlayıp trenle Leipzig'e gittim, ki yanlış hatırlamıyorsam Goethe bu şehirde bir hayli zaman geçirmişti, bir seferinde Idstein'a. Her gittiğimde olmazsa olmazlarımdan biri Goethe'nin Evi'ni gezmek. (Goethe's Haus) Şehri anlamlı kılmak için elimden gelen her çabayı gösteriyorum.

Bir de Frankfurt'a yarım saat uzaklıkta bir yerde doğmuşum ben: Mannheim. Bu sene Paris'ten Frankfurt'a gelirken trenle Mannheim İstasyonu'nda durduk. Tuhaf bir andı. Kırk yıl öncesi, annem, babam geldi aklıma. Buradan mutlaka babamın kucağında bir trene binmiş olmam gerektiğini düşündüm. Benim doğduğum sene babam işsiz kalmış ve bir sene boyunca o bakmış bana. Hep anlatır dururdu. Trenin camından görebildiğim istasyonun ötesindeki dünya kapkaranlıktı. Tıpkı benim doğduğum yere dair hiçbir anımın olmaması gibi. Beş dakikalık duraklamadan sonra oradan hareket edip Frankfurt'un ana istasyonuna doğru tekrar yola koyulduk. Bu kadar gitmeme rağmen hâlâ neden doğduğum yerin sokaklarında gezinip, annemin her seferinde elime tutuşturduğu adresin karşısına geçip durmadığımı bilmiyorum. Bir gün gideceğim sanırım.

Asıl anlatacağım şey ne peki? 
Yine konunun etrafında dolanıp duruyorum. 
Goethe'nin Evi değil mi?

Rastlantıların gücüne inanırım. (Paul Auster'ı bu kadar sevmemin sebeplerinden biri.)
Paris'te yaşadıklarımı bir sonraki postta anlatmayı düşünüyorum. Bir sebeple Paris'te Feridun Hoca ile yazışırken (Feridun Andaç) Selçuk'a okuması için bir yazısını yolladı. Bir kafede o yazıyı okuyup kahvelerimizi yudumladık ve Paris'i bir de Feridun Hoca ile gezsek keşke diyerek oradaki zamanımızı tamamladık. Evrene kalben bıraktığın her düşünce bir gün seni buluyor. Sonrası dört saatlik bir tren yolculuğu, Frankfurt, fuar gezmesi, keyifli akşam yemekleri ve şehir gezintisi.

Goethe'nin Evi'ne gidelim dediğimde Selçuk, "Ne var ki o evde? Bomboş bir ev." diye yanıtladı beni. Yanılıyordu elbet. Birkaç kez onunla Goethe'nin Evi'nin önünden geçmiştik ve burayı gezdiğini düşünüyordu. 


Müze Evi'n gişesinden biletlerimizi alıp, çantalarımızı girişteki dolabın içine kilitledik. Sinevizyon gösterisinin olduğu salonu, Goethe'nin evi ile yan ev arasındaki aydınlık girişi geçip yazarın evinin arka kapısından annesi, babası ve kızkardeşi Cornelia ile yaşadığı dünyaya adım attık.


Kapının solundaki ilk oda evin mutfağına açılıyordu. Mutfağın penceresinden de küçük bahçe görünüyordu. Bugünün koşullarında da gayet güzel bir mutfak olduğunu söyleyebilirim. Mutfağın cama yakın diğer bir köşesinde de kocaman bir tulumba var. Goethe'nin yaşadığı zamanlarda halk sularını şehrin belli yerlerindeki tulumbalardan alırmış; Goethe'nin evindeki gibi evin kendisinde tulumba bulunması çok ender görülürmüş. Evin alt katındaki kilerde tulumbanın bağlı olduğu bir kaynak varmış. Mutfaktaki ekibi Goethe'nin annesi yönetirmiş. Bir aşçı ve iki hizmetli her daim evin hizmetindeymiş. (Goethe acılar içinde değil de gayet zengin bir yaşam sürmüş.)

Sonra mavi oda diye tanımlanan odaya, peşinden yine oturma odası olarak kullanılan başka bir odaya ilerledik. 



Odalardaki birçok eşyayı Goethe'nin annesi Weimar'dan getirmiş. Ev, 1777 yılından sonra annesinin topladığı porselenler ve süs eşyalarıyla dolu.
Geniş bir alan üzerine konumlanmış, şehrin merkezinde güzel bir evdi bulunduğumuz ev. Odalarda geniş pencereler vardı ve masaların üzerinde güzel porselenler fincanlar, vazolar duruyordu. Katlar arasındaki bağlantıyı sağlayan merdivenler çok genişti. Tıpkı filmlerde izlediğimiz büyük evlerdeki merdivenler gibi. Az sonra kabarık etekleri ve gözler önüne serdiği göğüs dekoltesiyle evin hanımı eteklerini tutarak merdivenlerden parmak uçlarına basarak inecek sanki. Saçlar elbette yanlardan örülmüş ve başın tepesinde toplanmış. 


Bir üst kattaki odalarda da yine yaşam alanları vardı. Cornelia'nın, Goethe'nin odası, evin geniş kitaplığı, müzik odası. En üst katta Kukla Tiyatrosu yapmak için ayrılmış bir alan bile bulunuyordu.

Her odada ayrı güzellikte bir soba vardı. Sanırım istesek de şimdi böyle sobalar bulamayız.

Kitapların olduğu bu oda Goethe'nin babasınınmış. Goethe üniversiteye gidene kadar evde geçen tüm zamanında bu odadaki kitapları okuyarak zamanını harcamış.


Yine güzeller güzeli bir soba.


Cornelia'nın odası geniş pencereli ve odanın içi aydınlık. Pencerenin önüne yerleştirilmiş bir sehpa ve üzerinde porselen bir vazo var. Tıpkı içi kıpır kıpır bir kız çocuk odası gibi.


Müzik odası ve piyano.

Şimdi gelelim Goethe'nin odasına.


Goethe'nin yazı masası.

Masanın üzerinde mürekkep izleri.

Sanırım benim Frankfurt'um bundan ibaret. Her gittiğinde sosisli yemek, yanında Wisebeer içmek, Main Nehri kıyısındaki gezi teknelerinin adlarından fal tutmak, bir gün ismi Jane Austen olan tekneyle hiç hesapsız yola çıkacağını düşünmek ve elmalı tatlı yemek. 

Yetkin yazarlardan Goethe'yi okumak isterseniz Feridun Andaç'ın yazısına, Goethe'nin Evini ve Frankfurt'u okumak isterseniz de Nedim Gürsel'in yazısına koşun derim. Çünkü çok keyifliler.

27 Şubat 2017 Pazartesi

Liste 9: En çok değer verdiğiniz şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

#Liste 9- En çok değer verdiğiniz şeylerin listesini yapın.

Evet, evet anlatacak çok şeyim var.
Ne çok şeye değer verirdim eskiden. Vallahi öyle! Gençlik başımda duman halleri. Mesela biriyle tanıştım değil mi, hemencecik kocaman bir yüz verirdim kişinin kendine. Sonra her bir yanlışta, her bir umursamazlıkta başımın üstüne yerleştirdiğim kişinin aslında o yeri hak etmediğini görür, üzülür ve hayal kırıklığına uğrardım. Yukarıda anlattığım olaydaki en büyük suçlu bendim arkadaşlar. Çünkü bağlanmaya, hemen güvenmeye ve beklediklerimi bulamadığım zaman üzülmeye açık olan bendim. Kimse benim istediğim kişi olmak zorunda değildi.
Sonra şunu öğrendim. Herkese kafadan yüz vererek kimseye haksızlık yapmamalıydım. Şimdi yeni tanıştığım herkese elli puan veriyorum. Yukarı ve aşağı puanlar da o kişi ile aramdaki bağı ya güçlendiriyor ya da zayıflatıyor. 

Bu yazdığım paragraftan bir yerlere varacağım ama son paragrafta olacak varacağım nokta. 

Şimdi gelelim listenin şıklarına. 

Elbette ailem en başta geliyor. Başka yolu var mı? 

✅    Selçuk ve Kuzey  💖  💖  💖

Eşim en yakın arkadaşım. Öyle. Her şeyi anlattığım, paylaştığım, sohbet etmekten keyif aldığım insan. Yakınlarımda olması, yumurtayı nerdeyse çiğnemeden yutması, uykuculuğu ve çay arkadaşım olması çok hoşuma gidiyor. Rahatlığı, her şey olacağına varır tavrı beni çileden çıkartıyor. Doğuştan Buda kendisi, çalışmadan Nirvana'ya ermiş. Erteleme sanatında master yapmış kişi. Ama gel gör ki en iyi yol arkadaşı. Mızmızlanmaz, kendisinin sevmediği restoranlarda bile sırf ben istiyorum diye oturup patates kızartması kemirir. Bugünlerde Ulysses okumaya başlamış olması en büyük kavga sebebi. O okursa benim de okumam gerekecek çünkü okumazsam bu kitabı sırf kendi okuduğu için böbürlenir, kitaptan birkaç alıntıyı ezberleyip gözüme sokar, hatta bir kavga anında bana, "Sen önce Ulysses'i oku da sonra yanıma gel!" bile diyebilir. 
Hımm, bir de çarşamba sabahı Moskova'ya gidiyor. Hem de bensiz.

Kuzey'e gelince. Bu aralar üzülüyorum kendisine. Tüm hormonları atağa kalkmış vaziyette. Kızmaya hazır bir şekilde bekliyor. Bir şey mi söyledik, anında cevabını alıyoruz. Her şeye karşı olduğu bir dönemden geliyor. Okulda gördüğü tüm dersler anlamsız ve saçma, konuştuğumuz şeyler gereksiz, etrafındaki herkes geri zekalı. Benim onun karşısındaki durumum daha da acıklı. Her söylediğine haklısın diyorum. Bu yazdıklarımı okumayacağına inanıyorum. Yazışım ondan. 

Ne blog yazan bir anne mi? Iyyyy çok modası geçmiş! 
Ama seviyorum yahu 💖

✅   Kitaplarım ve cdlerim

Kitaplarım ve müzik cd'lerim gerçekten çok değerli. Evde en sevdiğim ve en rahat hissettiğim yer de çalışma odası. Kitaplarla dolu raflar, yazı masası, pencerenin kenarındaki rahat koltuk. Her şey yerli yerinde ve olması gerektiği gibi diye düşünüyorum. Kitabımı alıyor, pencere yanına kuruluyor ve sevdiğim bir cd'yi alıp kendi dünyamda kayboluyorum. Kitaplar benim yerleştirdiğim şekilde duruyorlar rafta. Bir şey aradığım zaman bulmakta zorluk çekmiyorum. Ve itiraf ediyorum ki kitaplarımı ve cdlerimi ödünç vermekten hiç hoşlanmıyorum.
Eşyayla ilişkim bu sınırlardan ibaret.
Bunun dışında da sahiden değer verdiğim bir şey yok. Yanı kırılmasından, eskimesinden, yok olmasından korktuğum demek istiyorum. 

✅   Arkadaşlarım

Pek tabii kıymetliler. İnsanın hayatında güvenebileceği çok fazla kişi olmuyor. Sahip olduklarımın hepsinin kıymetini bilmeye, kırmamaya, kucaklamaya dikkat ediyorum. Yeni tanıştığım insanlar oluyor ama illa ki hayatıma girecekler, birlikte çok eğleneceğiz gibi bir kaygım yok. Kendimi yeni birilerine anlatmak, yeni tanıştığım biriyle güvene dayanan bir ilişki geliştirmek zor geliyor. Eski dostların sıcaklığında kaybolmak belki en kolayı ama sahip olduklarımla gerçekten mutluyum.

✅   Ben

Evet, öyle! Yıllardır kendime değer vermeyi öğrenmek için çabalıyorum. Yapmak istediklerimi yapıyor, yapmak istemediğim şeyleri sırf birileri mutlu olsun diye yapmıyorum. "Hayır!" demeyi öğrenmek için yoğun çaba sarf ediyorum ve bu yolda biraz ilerleme kaydettim. Sevdiğim insanlara bile şöyle diyorum: Benim biraz araya ihtiyacım var. Bir bardak çayımı ve kitabımı alıp biraz kenara çekiliyorum. Lütfen bir müddet görüşmeyelim. 😀  Sonra tazelenerek geri dönüyorum. Bencillik diye tanımlanan çoğu şeyin aslında seçme ve yaşama hakkım olduğunu anladığımdan beri daha bilinçli yaklaşıyorum isteklerime. İşte böyle. 

İlk paragrafla son paragraf arasındaki bağlantıyı kurmam gerekirse, değer verilecek yegane şeyin kendim olduğunu düşünüyorum. Hayatımı keyif aldığım şeyler üstüne kurmaya çalışıyorum. Eh, ben mutluysam herkes mutlu bizim evde. Siz de bir düşünün bakalım. Sizde durumlar ne?

23 Şubat 2017 Perşembe

Bir tatlının aşkına Almanya: Apple Strudel

Seyahatten bahsetmeyince bu blogda bir şeyler eksiliyormuş gibi geliyor. Zaman zaman da eski günlere dönmek, anılar denizinde kaybolmak ve geçmiş güzel çocukluktan konuşmak, anlatmak istiyorum. Canım ne istiyorsa, vakit neyi elveriyorsa öyle yani😀
Kalbim her daim "Seyahat, seyahat!" diye atıp duruyor ama. 

Mesela iş yerinde çalışıyorken aklıma geçen haftaki yolculuğumuz geliyor. Önce Paris, ardından dört saatlik bir tren yoluculuğuyla Frankfurt ve Goethe'nin evi. Aklıma yer edenler elbette zihnime hemencecik üşüşenler.


Paris'te son iki gün öylesine soğuktu ki Frankfurt'taki hava bana bahar gibi geldi. Ambiente Fuarı için nerdeyse her sene ve çoğunlukla Selçuk'suz gittiğim bu şehir bana sadece soğuğu anımsatır. Şubat ayı Frankfurt'ta karlı geçer. Buz gibi bir hava insana "Burada ne işim var benim?" sorusunu sordurur. Eski şehrin gözünüzü dokunduğu "Römer" turist olarak gelenlerin ilk uğradığı bölge olsa da mevsim şartlarından olsa gerek genellikle sessiz ve sakindir. Bu sene de öyleydi. Fuardan erken ayrıldığım son gün eski evleri ve geniş meydanıyla bu bölgeye gittim. Daha önceki gidişlerim gibi soğuk bir hava değil de insana yaşama sevinci veren, baharın kapıda olduğunu müjdeleyen bir hava ılık ılık başımın üstünde esiyordu.

Meydanın fotoğraflarını çektim. Gökyüzüne baktım. Seyahatin insanın içini yumuşatan yol haliyle şükrettim. Açık söylemek gerekirse bir gün sonra evimde olacağım için de sessizce "Ohhh!" dedim. Oğlumu özlemiştim. Onunla seyahatin de ayrı güzel yanları oluyor. Bir haftayı geçen ayrılıklar her iki tarafa da zor geliyor. Eve döner dönmez kavga ve dövüşe devam etsek de kapıdan içeri girip de oğulcuğuma kavuşmak dünyanın en güzel şeyi. 
(Yazar burada seyahat konseptinden uzaklaşıp, anne rolüne  bürünmüştür. Affola😀 )
Sevimli garsonumuz. Elbette önden bir fotoğrafını çekmem düşünülemezdi. 😊
Römer'deki sırt sırta vermiş eski binalardan birindeki bir kafeyi gözümüze kestirdik. Apple Strudel yiyecektim ve bunu güzel bir yerde yemem gerekiyordu. Seçtiğim yer muhtemelen turistik bir yerdi. Ama benim pek umrumda değildi. Sonuçta meydandaydı, eski binalardan birindeydi ve içerisi çok romantikti. Orası mı burası mı diye düşünürken garson kadın kapıyı açtı, bizi içeri buyur etti. Turist avında olan işletmelerin klasik sorusunu yöneltti hemen: Yiyecek misiniz, içecek misiniz?
İçeceğiz ama yanında da bir apple strudel yiyeceğiz dedim.

"Kahvenin yanında bir şey yiyecekseniz olur." dedi. (Kapitalizm insanlığı elbette öldürüyor.)



İki coffee latte bir de elmalı tatlı söyledik. İçerisinin havası Avusturya dağ köylerindeki bu tip mekanların sıcaklığını taşıyordu. Buzlu pencere camları hem ışığı içeri taşıyor, hem de ortamı loşlaştırıyordu. İçimde yazma hissi uyandıracak kadar güzel bir mekandı burası. Biz otururken kalabalık bir Çinli grup kaldı. Garson kadın pencere kenarlarında boş masalar olmasına rağmen, o masaların rezerve olduğunu söyleyerek grubu yukarı kata aldı. Kadın hesabı ödemek isteyen bir masa olursa da daha insanlar oturdukları yerden kalkmadan masayı toplamaya başlıyordu. Hani misafir daha gitmeden ortalığı toplamaya çalışan tipler vardır ya işte öyle.😀  Koltukların arkasındaki yastıkları düzeltip, sonra çekilip yaptığı işi kontrol ediyordu.


Gelen elmalı tatlı nefisti. Ben elmanın yaratılış sebebinin bu tatlı olduğunu düşünüyorum. Almanlar da bu işi iyi yapıyorlar. Her gittiğimde kahvemin yanına bu tatlıdan istiyorum. Bir de dondurma. 😋
Tatlımızı yiyip kahvelerimizi içtikten sonra garsona akşama yemek için rezervasyon yapıp yapamayacağımızı sordum. "Mümkün değil!" dedi. "Çok doluyuz."
"Tüh!" dedim. "Arkadaşlarım burada yemek yemeyi çok isterdi." 
Konuşmamızın içinde gölgesi dolaşan kalabalık bizim garsonu çok heyecanlandırdı. Bir koşu mekanın adının yazılı olduğu bir kart getirdi ve ne zaman istersek bizi ağırlamaktan mutlu olacağını belirtti. Bir telefon etmemiz yeterliydi. Gitseydik eminim bizi Çinli turistler gibi üst kata yerleştirirdi.😂
Apple Strudel aşkına 💖

Buradan çıkıp Goethe'nin evine gittik. Benim Frankfurt seferlerimin vazgeçilmez adresi burası. Şehre gelip fuar gezmekten başka bir şey yapmayınca psikolojik olarak buraya gidip kendimi rahatlattığımı düşünüyorum. Bir yazar, bir ev, bir kültürel etkinlik... 
Selçuk, "Bir şey yok ki Goethe'nin Evinde. Niye gezeceğiz orayı?" dedi.
"Nasıl yani?" diye cevap verdim. Çünkü Goethe'nin Evi gördüğüm müze evler içindeki en güzel evlerden biriydi.
Bir sıraya koymam gerekirse Charles Dickens'ın evi ilk sırada, Victor Hugo'nun evi ikinci sırada yer alır. Kurgu karakterlerden Sherlock Holmes'un evi de süperdir. Goethe'nin Evi'de yaşayan bir ev intibası veriyor insana. Elbette evin içinde hayatın olduğu günleri bire bir veremez ama yine de gezilmesi gereken yerlerden biri. Küçük ayrıntıların büyük mutluluklar yarattığı insanlar içinse şunu söylemem şart: Goethe'nin yazı masası üstündeki mürekkep lekeleri ile birlikte bu evin içinde.

Peki Goethe'nin evinin fotoları nerede? Elbette bir sonraki postta.
Uzun blog yazıları okunmuyormuş, öyle diyorlar. 😂  Müze Evi yarına anlatacağım yani. Okuyun, olur mu?