16 Şubat 2019 Cumartesi

28 Gün Meydan Okuması #12

Gün #12- Kullanmaktan asla vazgeçmediğin, bittikçe yenisini aldığın ürünler neler? 😀

28 günlük meydan okumanın en tembeli benim. Belli oldu. Halime gülüyor, iki-üç günde bir toparlanmaya çalışıyor ve yoluma devam ediyorum. Buna da şükür. 😎 (Havlu atmak mümkün ama o zaman Kuzey'e söylediklerimin tersine hareket etmiş olurum. Neyse!)

Bana bir moda bloggerı olma şansı veren Ezgi'ye teşekkürler. Meğerse yıllardır bu fırsatı beklermişim. Baştan söyleyeyim, giyim-kuşam anlamında çok klasik bir giyim tarzım var. Genellikle siyah rengi tercih ediyorum. Karamsarlıktan falan değil, kendime en çok siyahı yakıştırdığımdan. ❤
Kendi işim olduğundan ve bir plazada çalışmadığımdan hafta sonu ne giyiyorsam hafta içi de aynı şeyleri giyiyorum. Genellikle kot pantolonlar, kışsa boğazlı kazaklar. Skinny kot pantolonlarla, boyfriend diye tabir edilen pantolonlar her daim vazgeçilmezlerim. Israrla aldığım tek marka da Ralph Lauren. Son zamanlarda tek markaya takılıp kalmışlığım biraz kolaycılıktan. Bana yakışanı bulduğumu düşünüp alışveriş yapma derdinden kurtuluyorum.) Bunun dışında giyim kuşam da çok da ısrar ettiğim bir şey var mı diye düşünüyorum. Kışları genellikle aynı tip bot, yazları babet giyiyorum.

Kozmetik konusuna gelince işler biraz karışıyor. Her ne kadar kozmetik ürün almadığımı düşünsem de itiraf etmem gerekir ki aslında çok alıyorum. Bu konuda takıntılı olduğum basit ürünler var. bir makyaj ürünü sayılmasa da İngiltere'ye her gittiğimde çantama en az on tane attığım bir diş macunu var. Bu kadar hızla tükendiğine göre evdekiler de çok seviyor olmalı. (Bu arada artık burada da var.)

Pek sevdiğimiz diş macunu.

Yüzüm çok kuru nedense. Özellikle dudaklarımın kenarı, çenem. Cildimi her zaman temizlemezsem ve nemlendirici kullanmazsam hemen kabuklanıyor. Belki bu sebepten akşamları mutlaka cildimi temizleyip, nemlendirip öyle yatıyorum. Çoğunlukla da hava alanlarında free-shop kısmını kazasız belasız atlatamıyorum. Paris'e gidince de bir şey almadan geri dönemiyorum.

Biraz Fransız olmak güzel bir şey bence 😀

Yüzümü bu suyla sildikten sonra, (genellikle öncesinde bir de yüz temizleme jeli gibi bir şeyle yıkıyorum) yüz temizleme sütü ile bir pamukla temizliyorum. Şimdi düşününce bu dediklerimi her gün yaptığımı fark ettim. Özellikle sütle yüzümü silme işi bana kendimi temiz hissettiriyor.



Eh, temizlik kısmını geçtik. Yukarıda saydığım ürünlerin çoğu Paris'te her markette, eczanede satılan ürünler. Onun dışında son zamanlarda yeni çıkan Kanada'lı bir markaya takmış vaziyetteyim. Ezgi hazır Kanadadayken bu markaya ve ürünlerine mutlaka bakmalı. Hem ürün kalitesi çok iyi, hem de inanılmaz ucuz. Markamız, The Ordinary.



Özellikle fotoğrafını koyduğum ürün bitkisel bir nemlendirici. Akşamları yatmadan önce bir damla yüzüme sürmem yüzümün ihtiyacı olan tüm nemi sağlıyor. Avustralya seyahatinde bir hayli The Ordinary ürünü stokladım. Fiyatları çok ama çok uygun. Ama tabii buradaki süper uyanık tipler internetten bu ürünleri inanılmaz pahalı fiyatlara satıyorlar. Yurt dışına gittiğinizde bu ürünleri edinebilirsiniz. İnternetten kendi sitelerinden de almanız mümkün ama PTT'yi kullanmanız ve cilt doktorunuzdan gümrükte sorulacak reçete için reçete almanız gerekmekte. 

Makyaj ürünlerimde de pek fazla değişiklik göstermiyorum. Ara ara değişik markaları denesem de Mac'ın gözaltı kapatıcısından asla vazgeçmiyor. Dior'un rimelini çantamdan eksik etmiyor, Chanel'in CC kreminin kokusuyla kendimi her zaman temiz hissediyorum. Sanırım Chanel'in CC kreminden vazgeçemememin en büyük sebebi beni çocukluğuma götüren kokusu.

Dior Pump'n' Volume Mascara

Bir de yıllardan beri hiç vazgeçmediğim bir rujum var: Rouge Baiser. Paris'te hemen hemen her markette satılan bir marka. Satıcı hanım ruju alırken bana Fransa'da bu rujdan daha Fransız bir şey bulamayacağımı söylemişti. Sanırım beni bir şeyi almak için ikna edecek tek cümleydi bu. Yıllar içinde ne zaman Paris'e gitsem bu rujun 410 numarasından bir tane alırım.

Bana kendimi Fransız hissettiren rujum: Rouge Baiser

Yıllardır hiç sektirmediğim parfümümü de söyledikten sonra bu yazıyı bitirmiş olurum arkadaşlar.


Şimdi ben bir moda blogger'ı olmuş olur muyum?😀

12 Şubat 2019 Salı

28 Gün Meydan Okuması #8-9-10-11

Gün #8- Sizin ve kendim için seçtiğim üç alıntı...



Geç kaldım biliyorum. 😎 Güya günü gününe burada olacak, her güne bir yazı ekleyecektim ama nerde? Anneliğime, işe gidip gediyor olmama, az biraz sosyalleşmeme verin lütfen! Bir de önceden olsa kendimi yerden yere vururdum ama şimdilerde kendimi olduğum kadarıyla kabul etme çabası sergiliyorum. Kumaş bu! Daha gelen yorumlara cevap bile yazamadım ama yarın iş yerinde fırsat bulursam o işin altından kalkmayı düşünüyorum. 

Neydi alıntılar.... Öncelikle alıntı insanı değilim. İnstagramda paylaştığım fotoğrafların altına yazarlardan, şairlerden bir şeyler paylaşmak istedim ama o insan ben değilim. Belki sırf bu yüzden en sevdiğim aforizma Oscar Wilde'dan gelsin. Kendisinin bu sözü benim başucu sözüm gibi bir şey. Mutfağımızı kaplayan panonun üstünde asılı. Umarım benim gibi evin her ferdi her sabah Oscar Wilde'ın bu sözünden ilham alıyordur. 😀

Şöyle demiş Oscar Wilde,

       "Kendin ol. Öbür kişiliklerin hepsinin zaten sahibi var."

Ben de tam onun dediği gibi olmaya çalışıyorum. Neysem oyum. Evet, çabuk sinirleniyorum. Ne yapayım? Öyleyim. Ama onun yanında başka çok güzel özelliklerim de var. Başkası istiyor diye ne kap değiştiriyor, ne de içinde bulunduğum kabın şeklini alıyorum. Seviyorsam seviyorum, sevmiyorsam sevmiyorum. Kuzey'e de hep bu tavsiyeyi veriyorum. Olduğu gibi olsun yeter.

     "İçimizde olanın ancak küçük bir kısmını yaşayabiliyorsak, gerisine ne oluyor?" (Lizbona Gece Treni)

Okuduğum ve en sevdiğim kitaplardan biri Lizbona Gece Treni. Zamansız bir kitap. Her okuduğunda insana başka kapılar açan, düşündüren ve iyi hissettiren. Kötü sonlar da insana iyi hissettirebiliyor bence zaman zaman. Hayatın nerede biteceğini hepimiz biliyoruz nihayetinde? Yukarıdaki kısacık cümledeki soru sık sık aklıma geliyor. Hayal ettiklerimizin sadece bir parçasını yaşıyorsak kalanları ne yapıyoruz dersiniz? 

     "Hayatımızın gerçek yönetmeni rastlantıdır- gaddar, acımasız ve büyüleyici bir cazibesi olan bir yönetmen." (Lizbona Gece Treni)

Rastlantıların hayatımızda çok büyük yeri olduğunu düşünüyorum. Paul Auster'ı da kitaplarında rastlantının izlerini aramasından bu denli çok seviyorum. Tanıştığımız insanlar, evlendiğimiz kişiler, önümüze çıkan fırsatlar, sapaklar hepsi rastlantı gibi geliyor bana. O yüzden hayatın güzel rastlantılarla dolu olmasını diliyorum. 😍

Gün #9- Hakkında beş garip şeyi söyle de bilelim ne kadar arızasın😓

Öyle kaldım şimdi. Kendimi düşünüyorum neyim garip diye. Bizimkilere sorsam akşam olur mu diyeceğim ama eminim ki mantıklı bir cevap vermezler.

📍Mesela şu belki garipliklerimden biri olabilir. Kitap vermekten hiç hoşlanmam. Sevdiğim bir kitap varsa etrafımdaki herkese alır bir tane hediye ederim. Ama kendi kitabımı vermem. Kitaplığımdan kitap istenmesinden de hiç haz etmem. Bu huyumun garipsenmesi de bana tuhaf gelir.
"Canım ben sizin evinizden bir şey istiyor muyum?" diyesim gelir. "Birkaç günlüğüne mümkünse bilgisayarını alayım, ihtiyacım var, işim bitince veririm." demek gibi gelir bana kitap istenmesi. Kaldı ki aldığım kitapları dağıtırsam bir kitaplığım olamaz değil mi? Her şeye para bulan, her yerde kolaylıkla para harcayan insanların kitaba para vermek istememesi de ayrıca çok kötü bence.

📍Bize gelen misafir pasta getirdiyse, çayın yanına ikram eder, kalan pastayı yanlarında geri yollarım. Mümkün değil yenmez bizim evde o pasta. Neden ziyan olsun ki? Gelen pastaların kalanını yolladığım gibi, çok az ama çok az pastane alışverişi yaparım. Birine gidiyorsam bir şey almak için. Yoksa bizim eve pastane ürünü pek girmez.

📍Kendimden başka kimsenin arabasını kullanmam. Kocamın arabasını bir kez bile kullanmadığım. Çünkü bana ait olmayan bir şeyi kullanıp zarar vermekten ve karşımdakini üzmekten çok korkarım.

📍Arabam o temiz arabalardan değildir. Çoğunlukla içinde içilmiş kahve bardakları, yenmiş bir çikolatanın kabuğu falan bulunur. Selçuk'un torpidosunun aksine orada burada gizlenmiş gofretler, protein barlar, çubuk krakerler falan da yoktur.

📍Az eşyayla seyahat etmekten hoşlanırım ve ne kadar küçük bir bavulla seyahate çıkarsam o kadar fazla gurur duyarım kendimle. Bir de her seferinde çantamı erkenden hazırlamaya niyet eder, her defasında son gün hazırlarım o çantayı. (Bazıları böyle gezince o çantanın hep hazır beklediğini zannediyor ama yok öyle bir şey.)

Gün #10- Aklım olsaydı nerede okurdum? 

İngiliz Dili ve Filolojisi/ Amerikan Dili ve Filolojisi olabilir. Edebiyata çok düşkün olmama rağmen kesinlikle Türk Dili ve Edebiyatı okumak istemezdim mesela. Sırf bilgisayarımla ve kendi varlığımla yapabileceğim bir işimin olmasını çok isterdim. Al bilgisayarını yanına ve dünyanın bir ucuna gidip orada çevirmenlik yap mesela. Belki başka bir hayatta, daha akıllı bir Özlem'e kısmet olur bu hayali. Neden olmasın?

Gün #11- Son zamanlarda okuyup bitirdiğin kitabın yorumunu yazar mısın?

Bu aralar çok tuhaf okumalar yaptım. Öncelikle onu söyleyeyim. Avustralya seyahatine gitmeden önce elime Leylak Dalı'nın önerisi ile Sekizinci Hayat diye bir kitap aldım. Kitap değil, ansiklopedi aslına bakılacak olursa. Hikâye nefisti ama yazıların puntosu insanı yoracak kadar küçüktü. Üç yüz sayfa kadarını seyahate çıkmadan önce okudum ama kitabı yanıma almam mümkün değildi. Bavul ağırlığının yarısını kitapla doldurmak istemedim. Bu yüzden beni içine çeken bu nefis hikâyeyi bir kenara bırakıp seyahate çıktım.
Yanıma aldığım kitapların ikisi de Kuzey'in okuması gereken kitaplardı. Onunla aynı kitapları okumak ve bu kitaplar üzerine birlikte konuşmak hoşuma gidiyor. O yüzden Avustralya seyahati boyunca Melih Cevdet Anday'ın Aylaklar kitabı ile Kemal Tahir'in Esir Şehrin İnsanları'nı okudum. İkisi de çok keyifli kitaplardı. Hele Melih Cevdet Anday'ı dili ve anlattıkları. Masal gibiydi. Bu iki kitap on beş günlük seyahatte bitince bu sefer Kindle'ımdan Harry Potter macerasına dalış yaptım. Uzun uçak yolculukları boyunca elimde serinin altıncısı, Harry Potter ve Melez Prens vardı. Bitti mi bitmedi. 😀 Yüz elli sayfa falan okudum. Eve döner dönmez Sekizinci Hayat'ı yeniden aldım elime.
Bitsin mi bitmesin mi karar veremeden okuyup duruyorum kitabı.😕




7 Şubat 2019 Perşembe

28 Gün Meydan Okuması #6-7

Gün #6-7

GÜN 6- Geldik dinlemekten bıkmadığım yedi şarkılık listeye 😀


Müzik dinlemek sevdiğim bir şey. Genellikle beni geçmişe götüren şarkılar vazgeçemediklerimin. Anısı olan, üstünde bir koku taşıyan, beni bir yerden başka bir yere götüren şarkılar her zaman dinlediğim şarkılar olmasa da yüreğime iyi gelenler. Şarkıların da üstünde bir rayiha var. 
Annem, hani şu güne çok erken başlayan insanlar vardır ya onlardan biri. Akşam erken yatar, sabah da erkenden kalkıp kalkmayanlara söylenir. Beni ve kardeşlerimi söylenmeden uyandırdığı bir pazar sabahını anımsamıyorum. Pazar sabahlarının dışındaki her yeni sabah da ise mutfakta 😀 Çay çoktan demlenmiş, yumurtalar fokurduyor, peynir ve zeytin masanın üstünde. Çay bardaklarının dizili olduğu mutfak rafının kenarında da eski radyo. Küçük bir el radyosu bu radyo ama benim için bir radyodan öte bir teyp. Çünkü ne zaman mutfak kapısından içeri adımımı atsam Zeki Müren'in sesi karşılıyor beni. Genellikle hep aynı sözlerle:

"Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında,
Sevişmek ah ne hoştur yıldızların altında."

Annem Zeki Müren şarkıları benim için. Babam Can Etili, Belkıs Akkale, Ruhi Su, Arif Sağ.

Annemin hiç vazgeçmediği radyo sevdasını babam plaklarla dindiriyor. Evde ellememen gereken şeylerin başında geliyor plaklar. Çizilmemeliler. Şimdi düşününce aile büyüklerinden çok Can Etili, Belkıs Akkale fotoğrafları gözümün önünde.

Ben liste yapacaktım değil mi dostlar?
Benim şarkılarımı Kuzey'e sormak lazım belki de. 
Onun bilmediği anısı olan şarkılar çok bende. Mesela Sezen Aksu ve Gülümse albümü Yalova demek. Onun şimdiki yaşındaki zamanlarım. Madonna, Like A Prayer ortaokul yıllarım. Yeni Türkü, tüm hayatım.
Zülfü Livaneli ilk konserim. 
Karlı Kayın Ormanı, annem ve babamla gittiğim ilk deniz tatilimizde bir ateş etrafında toplanmış büyükler tarafından söylenirken dinlediğim ve ezberlediğim ilk gerçek şarkı. 

Benim şarkılarımı hep sevdiklerim söylüyor. Aile büyüklerimle, kuzenlerimle birlikteysem hep saz, rakı eşlik ediyor. Anılar bugünlerde her işime karışıyor, beni alıp hep geçmişe götürüyor. Liste dediğin nedir ki? 😀

Merak edenler için daha önceden yaptığım bir sevdiğim şarkılar listesi var. BURAYA TIK TIK...

GÜN 7- En çok neyi özlüyorsun bu hayatta?

Babamı... 

6 Şubat 2019 Çarşamba

28 Gün Meydan Okuması #4-5

Gün #4 Hava nasıl olursa dışarı çık😀 Bak bakalım ne var sağında, solunda?

Ya, evet! Yarasalar😎Öyle kafalar terste mutlu mutlu yaşıyorlar.

Ezgicim, "Hava nasıl olursa olsun, sizin havanız güzel olsun. Bahane istemem çıkın dışarı yürüyün." demiş. Çok zor. Sahiden bunu yapmayı çok isterdim ama vücudum an itibariyle bunu yapacak durumda değil. Jetlag olmamakla uğraşıyorum. Muvaffak olamıyorum. An itibariyle saat 16.00 ve benim gözümden uyku damlıyor. Öncelikli hedefim akşam 8'e kadar dayanmak. Akşam televizyonda Meg Ryan'ın bir filmine denk geldim: French Kiss. Baktım Selçuk da benimle seyrediyor. Şaşırdım tabii. Genellikle çekik gözlülerin çektiği tüm kavgalı dövüşlü filmleri, Netflix'in yine kavgalı, dövüşlü, kafa koparmalı tüm dizilerini seyreder. Ama benim romantik komedilerimin yanına mecburiyet dışında uğramaz. Şaşırdım tabii. 

"Aaa, sen benimle romantik bir komedi mi seyrediyorsun?" dedim. 
"Kumandaya uzanacak halim yok." diye cevap verdi.

Sonra bir müddet sessiz sedasız filmi seyrettim. Yine çok sevdim ben bu kadını tabii. Ama sonra gözüm kapandı. Meg Ryan'ın vücudu yavaş yavaş gözümden silindi, alt yazılar kayboldu.

"Yatsak mı?" dedim Selçuk'a. 
İkiletmeden ayaklandı. Kuzey'in odasına bir uğrayalım dedik ki, ne görelim? Oğlanın pireleri çoktan uçuşmaya başlamış. Nihayetinde odaya vardık. Yatak örtüsünü zorlukla yatağın üstünden çektim. Kocaman bir kalorifer böceği düştü yere. Uyku haliyle bağır çağır, Selçuk katil oldu geçenin o saatinde. (Katil olmak için geç bir saat, takriben 8.30 falan) Nereden geldi bu böcek şimdi derken suçu kayınvalideme attım. Bahçeye açılan oda kapısından şüphelendim. Uykusuzluk insanı ne hallere sokuyor bakın. (Bir yazı öncesinde kayınvalidemi övüyordum oysa ki.) Yani demem o ki, sabah kalkıp yürüyüş yapamadım. Akşam yaparım diye düşünmüştüm. Hem meydan okumanın ilk yazısını sabah 6'da uyandığım için yazmıştım. Şimdi ben biliyorum ki akşam eve gidince uykum gelecek benim. Mümkün değil uyurken yürüyüş yapamam. Yapsam da bir şey göremem zaten.😴 (Ama söz veriyorum hafta sonu hem kendime hem de mime karşı olan sorumluluğumu yerine getirecek ve yürüyüşe çıkacağım.)

O zaman genel bir şeyden bahsedeyim. Olur mu?
Yürürken eler gördüğümden, kafamdan neler geçtiğinden... Çünkü benim kafa hiç susmuyor. Yoga yaparken konuşuyor, meditasyon yapmaya çalışırken kendisine sorular soruyor, bir roman okurken kahramanıyla sohbet ediyor falan. Ben yürürken de ya kendimle kavga ediyorum ya da sohbet. Gün içinde yapmam gerekenleri düşünüyorum, geçmiş güzel günlere dönüyorum, hayaller kuruyorum ve eski şarkılar dinliyorum. Sonra biraz yürüdükten sonra bir şey oluyor. Huzur geliyor bana. Kulaklığı kulağımdan çıkarıyor, dıçarıdan gelen kuş seslerini dinliyorum. Yürüyüşlerim genellikle site içinde oluyorum. Buraya ilk taşındığımız zamanlarda kuş seslerinden durulmazdı. Şimdi her yanımız doldu. Araçlar her zamanki gibi çoğaldı. Banliyöde yaşıyoruz diye mutlu olduğum yer şehrin oynak köşelerinden biri oldu. Olsun! Ne yapalım? İstanbul'un kaderi diğer şehirlerle birleşmek 😀

Gün #5- Bana ilham veren şeyler 👯

Fotoğraftaki yüzü görünmeyen bebe bizim yol arkadaşımızdı. En büyük ilham kaynağı. Ne geçiyor acaba aklından o an?
Ben gaza gelen, hayattan Keyif alan, kendiyle uğraşan insanlardanım.  Olmazsa, olmazlarım var. 😀 Yalnızlıktan sıkılmam, mutlaka yapacak bir şey bulurum. Çay demlerim hemen. Bahçeye çıkarım. Bir kitap alırım. Yüzümü güneş varsa güneşe, yağmur varsa yağmura dönerim. Bu sabah dışarda usul usul yağan bir yağmur var mesela. 


Bana en çok ilham veren şeylerin başında seyahat geliyor. 

Yaşadığım yerden uzak olmak (sorumluluklar, iş stresi, günlük stresler, ödenmesi gereken faturalar, okul vb) kendime dışardan bakabilmeme imkan veriyor. Bir hafiflik hissi ile doluyorum. Muhtemelen tüm seyahatlerim boyunca gün içinde hep yürüyor olmam da bu hissimi kuvvetlendiriyor. Bir kafenin camından dışarı bakarken bile mutluluk hücrelerimden yayılıyor. Her şeyi yapabilme gücümün içimde bir yerlerde saklı olduğunu düşünüyorum. Aklıma yazılacak bir sürü konu geliyor, kafamda dönüp duran (başlayıp başlayıp yarıda bırkatığım) o kitabın bölümleri birer birer önümde açılıyor. Dönünce yazacağımı düşünüyorum ama olmuyor. 😢 O yüzden seyahatler beni kendime getiren, inancımı tazeleyen şeylerin başında geliyor.


Spor yapan insanlar. 

Sürekli spor yapmak, sporu hayatının bir parçası haline getirmek çok zor bir iş. Samimiyetle söylüyorum çok zor. Bir hevesle gittiğin spor salonunda beş dakikanın sonunda pes ediyorsun. Mesela ben her yoga dersinin beşinci dakikasında hep kendime aynı soruyu soruyorum: Burada ne işim var benim? Neden kendime bunu yapıp duruyorum? 

Sonra ara veriyorum tabii. :) Seyahat oluyor, iş oluyor, evde yapılacak işlerim oluyor. Bahaneden çok ne var? O yüzden spor yapan insanlara tüm kalbimle söylüyorum imrenerek bakıyorum. Ne zor bir şeyi başardıklarını, başardıklarının altında azim, çok çalışma ve sabrın yattığını biliyorum. Yapamasam da spor yapan insanlar ilham veriyor bana. Sabahın köründe kalkıp da koşan bir insan nasıl olur da bir başkasını etkilemez? Genellikle ben bunu öğlen duyuyorum. Yemeğimi yemiş ve dinç oluyorum. Yarın ben de kalkıp yürüyüşe çıkacağım diyorum ama sabah oldu mu tüm o inançlı düşünceler yerini nefis bir uykuya bırakıyor. 😀 

Kitaplardan sayfalar...

Sevdiğim yazarları okurken yazma istediği ile doluyorum. Söyleyecek çok sözüm, anlatacak çok kelamım varmış gibi. Kitaplar, okuma yazmayı söktüğümden beri en yakın arkadaşım. O yüzden en büyük ilham kaynağım, huzurum.

5 Şubat 2019 Salı

28 Gün Meydan Okuması #1-2-3

Ezgissimo'nun Meydan Okuması- Gün #1-2-3

Avustralya'dan döner dönmez kısmetimde bir meydan okumaya katılmak varmış. Yorgunum elbette. Bu halimi lügatimden uzak tutmaya çalışsam da uçuşu sadece 19 saat süren, ara beklemesi ve havaalanı geliş gidişleriyle bir günü kolaylıkla tamamlayıp, ertesi güne sarkan bir yol halinden bahsediyorum. Bir de saat farkı var elbette. Ev ahalisi olarak iki gündür akşam 9'a kadar dayanmaya çalışıp sonra tavuk gibi yatağa düşüyoruz. Sabah 6'da da cin gibi ayaktayız. 


Gün #1- Bu neyden okumayı neden kabul ettim?

Neden etmeyeyim? Nefis! Bir kere tanıştığım ilk günden beri enerjisine hayran olduğum, pırıl pırıl Ezgicik başlatmış bu meydan okumayı. 💖 Avustralya seyahatinin son günlerinde canım Sibel de gördüm. "Şubat ayında her gün yazacağım." deyince heyecanlandım. Daha önce de Sibel'le kendi kendimize meydan okuduğumuz olmuştu. Bunca uzaktayken bile kalbimiz hep birlikte çarpıyor onunla. ❤️ Aklım kaldı yani. Aklımda Avustralya seyahatini yazmak var ama bundan da eksik kalmak istemedim. Bir kere yazmayı çok seviyorum. Yarım kalan bir sürü başlangıçlarım var ve an itibariyle de bir türlü odaklanamıyorum. Yazınca iyi oluyorum, hayata daha güzel bakıyorum, kalbimin ritmi düzeliyor, şu hayatta sanki kendim için bir şey yapmışım gibi hissediyorum. Herkesin iyileşme yöntemi başka. Kafamın dingin olması için yazmam bir gereklilik. Listedeki sorulara bakmadım bile. O kadar heyecanlandım.


Ben bu blogu açalı çok uzun zaman olmuş. Blogu ilk açtığım günü dün gibi hatırlıyorum. Nasıl mutluydum. Öylesine mutluydum ki bunu daha önce neden akıl edemediğime üzüldüğümü anımsıyorum. Çok renkli zamanlardı. Benim başımda kavak yelleri esiyordu. Bir yazı yazıyor, ardından birileri yorum yazsın diye hevesle bekliyordum. Çok sonraları gelmişti o ilk yorum. Şimdilerde o heyecanım yok. Yaşlandım sanırım. 😀 Hayat daha hızlı akıyormuş ve ben çaresiz duruyormuşum gibi geliyor. Bilgisayarın başına oturmak zor geliyor. Sanal dünya öyle hızlı ilerliyor ve tüketiyor ki bu dünyanın içinde ben kendimi tüketeyim istemiyorum. Böyle bir hâl var üstümde. Ama üstümdeki o yorgunluğu atmaya çalışıyorum. Yediğim tek bir kurabiyeden de, okuduğum tek bir satırdan da daha çok zevk almaya çalışıyorum. O sebepten bu ay ben de yazmaya çalışacağım. Sanırım şubat ayını da yazarken tüketeceğim. 😀

P.S: Bir de bu ay şöyle bir şey yapacağım. Meydan okuma etkinliğine katılan herkesin bloguna uğrayıp bir merhaba diyeceğim.

Gün #2- Bugün benim doğum günüm olsa, bana ne alınsa mutlu olurum?

Beni yoran tek şey iş. İnsan ilişkileri, kriz ortamında çalışıyor olmak, her gün alacak/verecek hesabının köşesinde durmak, rakamlara bakmak, parayı yönetmeye çalışmak, falan filan... O yüzden uzun zamandan beri, hayalini kurduğum gibi sağlıkla ve kafaca dingin olarak işi bırakmak istiyorum. Bir şeyi hunca tekrar etmekten de korkuyorum ama öyle! Sanırım en büyük istediğim bu. Bugün benim doğum günüm değil ama bu düşünce samimiyetle benim ilerideki 4-5 yıl için en büyük hayalim, en büyük ikramiyem.  😀 Biliyorum, bu cevap tam bugüne uygun değil ama öyle. 


Bugün benim doğum günüm olsa, en çok bana Paris bileti hediye edilmesinden mutlu olurum. Geride bıraktıklarım için hiçbir sorumluluk hissi duymadan sık sık Paris'e gitmek, kafelerde oturmak, müzelerde gezmek, leziz yemekler yemek. Evet, evet! benim hediyem bu. Sağolasın Ezgi. Bak sabah sabah yüzümü güldürdün. Bana kombine Paris bileti alın lütfen. Bir de ev istiyorum ama. Zamanın öyle bol olsun ki Paris'te, geri dönüş gününü düşünerek ayaklarıma kara sular inene kadar yürümeyeyim, kiraladığım evde geç sabah kahvaltıları yapayım. Yoruldum mu eve gidip, "Aman nasıl olsa, daha geride çok günüm var. Bugünü de pencere kenarında oturup Paris günlüğümü yazayım." diyecek kadar zamanım, iç huzurum olsun. 

Evet, evet! Doğum günü hediyem bu. Paris ❤️

Gün #3- Bizim evde her daim pişen yemek ne ki?

Bak bu zor soru işte. Bizim evde yemek işi pek benim üstümde değil. Çok yıllar önce yapıyordum ama Kuzey doğduktan sonra o işi hep üstümden alacak birileri oldu. Şükürler olsun. En başından beri Kuzey'ciğime bakan, bizi kollayan bir ciciannemiz vardı. Şimdilerde kendisi annemiz gibi oldu. Kuzey'in gelişiminde öyle büyük emekleri var ki ona hep gönülden teşekkür ediyorum. O bizimle birlikteyken bize de nefis yemekler yapardı. Selçuk'un favorisi ciciannemizin yaptığı kızartmalardı. Ondan daha güzel kızartma yapan insan tanımadığım ben bu hayatta. Ben ciciannenin her yemeğini çok severek yerim. Sanırım yemeklerinden çok yemekle birlikte sunduğu anne şefkatinden kaynaklanıyor bu. Kedi gibi ona sığınmayı çok seviyorum. Bir de yaptığı her yemeği öve öve sofraya koyması var ki yeme de yanında yat durumu var. 😀 Yemeğin kendinden çok ciciannenin yaptığı yemeklerin hikayesini seviyorum. 


Bir de Selçuk'un annesi var. Onun da varlığına şükürler olsun. Şimdilerde annemiz bizimle. Evimiz neşe, huzur ve yemek dolu. Hiç durmadan pişiriyor Perihan Anne. O bizimleyken ben hep rejimdeyim. Çünkü kendime bir sınır koymazsam, beynimi diyet yaptığım fikrine kilitlemezsem vay halime. Pazar öğleden sonra evimize döndüğümüzde anneciğimizin bizi sevgi ve yemeklerle karşıladı. Mutfak masasının üstünde sırf tatlı kategorisinden kabak tatlısı, üzümlü kek ve bir tepsi şekerpare vardı. Herkes için ayrı bir tatlı. Perihan Anne hangi yemeği güzel yapar sorusunun cevabına gelirsek bunun tek bir cevabı var: Her şey. Kendisi bu dünyaya insanları doyurmak için gelmiş. 

Peki ben ne yaparım bizim evde? Angarya yemekler. 
Ama bizimkilere sorarsanız en güzel yaptığım şey pilav. Pilavın tarifini vermiyorum arkadaşlar. Pilavın tarifi mi olur Allah aşkına? Onlar bilmiyorlar ama tek kandırmacam içindeki et suyu ve pilavı azıcık lapa yapmam. Kendim tane tane pilavı sevmediğim için öyle pilav yapmıyorum. Bizimkiler de benim yaptığım ve sıcak sıcak önlerine koyduğum pilava bayılıyorum. her seferinde pilavı önlerine onlar çok açken sürüyorum. Böylece şanım sürüyor. 

Bir de ekmek yapıyorum. Çok güzel ekmekler yapıyorum ama 😍 Dünyanın en güzel ekmekleri bence bizim evde pişiyor. Çünkü ekmeklerin içine yaparken hep Fransız şarkıları katıyorum. Sabrımı deniyorum her bir ekmekte. Kendime şaşırıyorum ve ekmek yaptığım zamanlarda kendimi daha çok seviyorum.

18 Ocak 2019 Cuma

Hayat akıp giderken-2

#2

Hayat akıp gidiyor hızlıca. Yarın gideceğimi önceden hiç düşünmediğim bir yere doğru yola çıkıyoruz. Şaka değil, dünyanın bir diğer ucuna Avustralya'ya gidiyoruz. Şu bizim meşhur yan komşu fark ettirmeden kanımıza girdi. Bir baktık ki Avustralya hayalleri kurmaya başlamışız. Biletler alınmış, mayolar, güneş gözlükleri bavula atılmış ve gitme zamanı gelmiş. 😍


Hayat insana ne güzel de gülümsüyor ara ara diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü benim yüzümde de güller açıyor. Upuzun yolu düşünüp, "Nasıl geçer bu yol?" diye düşünsem de, yol uzunluğundan sebep tepeme yığılan gri bulutları elimin tersiyle bir kenara itiyorum. Hayatımın şimdilik en uzun uçak yolculuğuna doğru adım adım ilerliyorum. Avustralya bizi nasıl karşılayacak bilmiyorum ama gitmeye az bir zaman kala kalbim pır pır...

Hayat ocak ayının ilk gününden beri akarken işe gidip geliyor, zaman zaman kitap okuyor ve Netflix'den Sherlock Holmes'u izleyip duruyorum. İzlediğim her film 2019 hanesine bir artı kazandırıyor. Bu sene böyle giderse yüzümü kara çıkarmayacak. Eşikte bekleyen bir kriz olsa da doları/euro'yu düşünmeden yaşamaya çalışıyorum. Gelir gelmez de söz spora geri döneceğim. Öyle deliler gibi değil elbet ama çok özlediğim yoganın bana tekrar kollarını açacağını umuyorum. Önce bir Avustralya şaraplarının tadına bakıp birkaç kilo alayım güney yarımkulede, gerisini buraya gelince düşüneceğim. 

Sanırım bu şimdiye kadar yazdığım en kısa blog yazısı olacak; lakin gülmekten yazamıyorum dostlar! Hazır bavulları kapatmışken ve elimden sıcacık kahvem varken ben gidip can dost tavsiyesi Muriel's Wedding'i izleyeyim. Uzun bir yolculuktan sonra hayırlısıyla güneşe kavuşacağım. Ben gülmeyeyim de kim gülsün?

😍
😍

7 Ocak 2019 Pazartesi

2018 yılında okuduğum kitaplar

2018 kitap bilançosunu mecburen yapmak zorundayım çünkü fotoğraflarını çekerim diye ortalıkta bıraktığım kitapları toplama, yerlerine koyma zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Yeni okunacak kitaplara, daha doğrusu yeni dağınıklığa yer açmak için bir an önce okunanları ortalıktan kaldırmam şart. Her sene olduğu gibi geçen sene 2018'in ilk sabahına Ernest Hemingway'in Paris Bir Şenliktir kitabını elime alarak başladım. Benim için yeni bir seneye bu kitapla girmek, bir de her Paris'e gittiğimde Shakespeare and Co. kitapçısından bir kitap almak bir sonraki sefer için Paris'e yeniden gidişin söze dökülmemiş totemi. 😎




1* Paris Bir Şenliktir- Ernest Hemingway
2* Montana Hastalığı- Enrique Vila-Matas
3* Never Any End to Paris- Enrique Vila-Matas

Enrique Vila-Matas, Dublinesk kitabıyla keşfettiğim ve karışık yazım tarzına karşın çok sevdiğim bir yazar oldu. Herkes sever mi bilmiyorum ama bizim enerjimiz birbirini tuttu. Hem Montana Hastalığı'nı hem de Never Any End to Paris'i çok severek okudum. Hatta Paris'te geçen kitabını dönüp dönüp ele alıyorum çünkü Paris'ten bahseden her kitapta çok sevdiğim Paris'ten bir iz arıyorum. Sanıyorum bu sene de Paris'i anlatan kitapları tekrar tekrar elime alacağım. 



4* The Lost Boy- Camilla Lackberg
5* The Bat- Jo Nesbo
6* A Year in the Merde- Stephen Clarke

İskandinav ülkelerinden çıkma yazarları ve kitapları çok sevdiğimi sık sık tekrarlıyorum. Polisiye de çok sevdiğim bir edebiyat türü. Hem İskandinav bir yazarın elinden çıkıp hem de polisiye olan kitaplarsa benim için tadından yenmiyor. Edebi olarak daha rahat okuyabileceğim kitapları da İngilice okumayı tercih ediyorum. Joe Nesbo, çok sevdiğim yazarlardan biri. Camila Lackberg'in ise daha farklı bir tadı var. Yazar, suç mahalline girip bir kanıt buluyor ama kitabın sonuna kadar onun ne olduğunu öğrenemiyorsunuz. Okuyucuya azıcık yuvardan bakan bu tarzını seviyorum. Saklı Çocuk ismiyle Türkçeye çevrilen bu kitabı sene başının en keyifli okumalarından biriydi. Geceleri uykuya dalmadan önce usul usul okudum bu kitabı. Yenileri bu seneye inşallah diyorum.

A Year in Merde, canım Çilek Suyu Sibel'in hediyesi. İstanbul'a geldiğinde buluşup beraber kahvaltı etmiş, saatlerce konuşmuştuk. Paris'te geçen bu kitabı görünce hiç düşünmeden benim için almış. Kitap en sevdiğim şehirde geçince hemencecik okundu. 
Fark edildiği üzere, geçen sene yine Paris özlemi ile yanan bir Özlem varmış.😍


7* 4321- Paul Auster
8* Bir Yeniyetmenin Günlüğü- Sue Townsend
9* Oswald Amcam- Roald Dahl
10* Denizin Altındaki Ada- Isabel Allende

Paul Auster ve 4321 tereddütsüz 2018'in en şahane, en güzel okumasıydı. Bu kitabın Paul Auster'ın başyapıtı olduğunu söyleyebilirim. Okurken bitmesin diye dua ettim. Bir de sıklıkla şu düşünce geçti aklımdan: "Kuzey ne zaman bu kitabı okuyabilir?" Öyle mutlu bir okumaydı uzun lafın kısası.

Bir yeniyetmenin Günlüğü ise D&R'da Can Yayınları'nın indirimde satılan kitaplarından denk geldiğim bir kitap. İngilizcesinden okumayı tercih ederdim. Sue Townsend, birazdan buraya adresini bırakacağım blog yazısında da okuyacağınız gibi Türkiyede pek hak ettiği değeri bulamamış bir yazar. Evde bir ergenl yaşamaya başlamasaydık belki benim de ilgimi çekmeyecek bir kitaptı. Çok keyif aldım ben bu kitabı okurken. Yazar hakkında blog yazısı için BURAYA bir tık lütfen!
Gelelim Roald Dahl ve Oswald Amcam'a. Şimdiye kadar çocuk kitaplarını okuduğum Roald Dahl'ın bu sefer büyükler için yazmış olduğu bir kitabını okudum. Okurken yer yer yüzümün kızardığını itiraf etmem gerek.  Isabel Allende, malum canımız ciğerimiz. Denizin Atındaki Ada'yı büyük bir keyifle elime aldım fakat itiraf etmem gerekir ki kitap okudukça lastik gibi uzadı. Bitmek bilmedi. Bir ara sıkıntıdan patlayacağım, orta yerimden yarılacağım zannettim. Yazar neden konuyu bu kadar uzatmış, okuyucuyu bunaltmış bilemedim. İtiraf etmem gerekirse bu kitap Allende kitapları içinde sevmediğim tek kitep oldu. Okumasam da olurmuş. Fikrim budur.😡


11* Güzel bir Hayat- J.K. Rowling
12* Mezbaha 5- Kurt Vonnegut
13* Yaşlanıyor Muyum Ne?- Nora Ephron
14* Kafka'nın Kedileri- Gabor T. Szanto
15* Picasso ve Aşçısı- Camilla Aubrey

2018 senesinde sonun hiç beğenmesem de çok güzel bir dizi seyrettim: Gilmore Girls. Rory Gilmore ve annesinin üzerine kurulmuş bir Amerikan dizisiydi. Bekar bir annenin ve kitap okumayı çok seven Rory'in uzun sezonlar boyunca devam eden hikâyesiydi izlediğim dizi. Rory'nin çocukluğundan başlayan yolculuğu, liseye gitmesi, oradan hayalini kurduğu Yale Üniversite'sine devam etmesi, sevgilileri, hataları üzerine kurulu bu diziyi hiç sıkılmadan izledim desem yalan olmaz. Genç anne ara ara canımı sıktı ama yine de Rory öyle akıllı bir kızdı ki kendimi diziden bir türlü koparamadım. Okuduğu kitapları takip ettim, dertlerini içimde yaşadım. Ne yazık ki her güzel şey gibi yerinde bitirilmemişti. Dizinin yıllar sonra çekilen dört bölümünde tüm o sezonlar boyunca izlediğim Rory'nin yerinde yeller esiyordu. Başarısızdı, hayal ettiği hayata kavuşamamıştı, bir erkek arkadaşı varken hayatının en büyük aşkıyla da gizli bir ilişki yaşıyordu. Üstelik hamile kalmıştı. Bu bölümleri izleyince hayal kırıklığı yaşadım ama Rory'nin Yale Üniversite'sindeki yaşamı hep aklımda kaldı. 

Niye anlattın sen şimdi bize bunları diyebilirsiniz. 😀 Vallahi içimden geldi.  Ne zamandır anlatmak istiyordum. Bir de J. K. Rowling'in kitabının içeriğinin Harvard Mezunları'na yaptığı konuşmayı içerdiğini söylemek için. Kuzey için aldım kitabı. Okusun, gaza gelsin, bir de hayatta her şeyin ders notları ile alakalı olmadığını öğrensin diye. Kafka'nın Kedileri ve Picasso ve Aşçısı, yaz kitaplarıydı benim için. Mezbaha 5, KurtVonnegut'un okuduğum ilk kitabı ama sanırım kendisini anlamak için biraz daha çaba sarf etmem gerekecek. Çünkü bu kitaptan da geriye bir şey kalmadı ben de.

Gelelim bu kitapların içinde belki de en sabun köpüğü görünebilecek olanına: Yaşlanıyor muyum ne? Baştan söyleyeyim; evet, yaşlanmak ile ilgili korkularım var ve evet, Norah Ephron'u çok ama çok seviyorum. Onun hakkında daha önce blogda yazı yazdığımı anımsıyorum.  BURADA

Romantik komedi filmleri deyince benim aklıma hemen Norah Ephron, Meg Ryan ve Tom Hanks gelir. Kısa kısa yazılarından oluşan bu kitapsa benim için çok kıymetli bir hazine gibiydi. Yaşam hakkında gerçek ve samimi notlar. Bir yerde kitaba denk gelirseniz alın, okuyun derim. Keşke daha çok kitabı Türkçeye çevrilse ama sanırım biz de bu tarz kitaplar pek satmıyor.


16* Genç Yazarlar için Hikaye Anlatıcılığı Kılavuzu- Celil Oker
17* Bir Kuştan Öbürüne- Anne Lamott
18* Bir Çift Yürek- Marlo Morgan
19* Mavi Çiçek- Penelope Fitzgerald
20* Sevilen- Toni Morrison
21* Anna Karenina- Tolstoy

Eyvah! Ben böyle uzun uzun yazarsam kimse bu yazıyı okumayacak ve sanırım bu yazı bitmeyecek. O yüzden hemen toparlayayım. İlk iki kitap isimlerinden de anlaşılacağı üzere yazmak üzerine. Hâlâ bir şey yazamamama rağmen, yazmak ile ilgili ne var ne yoksa okuyorum. 
Bir Çift Yürek bana Avustralya kapısını açan kitap. Ocak ortalarından sonra hayatımın en uzun yolculuğunu yapacağım. O yüzden heyecanlıyım. Penelope Fitzgerald, pek çoğumuzun çok beğenerek izlediği The Bookshop filminin uyarlandığı kitabın yazarı. Ben bu kitabından pek keyif almadım ne yazık ki. Toni Morrison, elbette güzeldi ama keşke anılarını kaleme alsa diye düşündüm. Anna ise herkesin Annası işte.😀


22*- Öğlen Paris'te Sekizde Chicago'da- Douglas Cowe
23*- Bülbül Korusunun Gizemi- Lucy Strange
24*- Şansa Bak- Cammi McGovern
25*- Naif.Süper- Erlend Loe
26*- İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden- Grace Paley
27*- Kırmızı Defterli Kadın- Antoine Laurain

Çocuk kitapları okuduğum zamanlar genellikle kendimi sarmalama hissinde olduğum zamanlar oluyor. Biraz umut, biraz iyi düşünce, biraz gülümseme ihtiyacında oluyorum ve bana iyi geliyor. Douglas Cowe'ın kitabı bir kurgu ve Simone de Beauvoir ile Nelson Algren'in aşklarını anlatıyor. Simone de Beauvoir'i çok sevdiğim için kitabı merakla okudum. Beklediğim Beauvoir'dan biraz farklı bir kadın çıktı karşıma. Naif.Süper, adı gibi bir kitaptı. Hem süperdi, hem de çok naifti. Grace Paley öyküleri ise tadından yenmez güzellikteydi.


28*- Yirminci Yüzyıl Filmini İzlediğim Akşam ve Başka Küçük Keşifler- Kazuo Ishiguro
29*- Bay Jules ile Bir Gün- Diane Broekhoven
30*- Kedilerin Dili-Spencer Holst
31*- Anlam Arama- Hazal Yılmaz
32*- Hayvan Çiftliği- George Orwell
33*- Fahrenheit 451- Ray Bradbury
34*- Şişhane'ye yağmur Yağıyordu- Haldun Taner
35*- Thomas Mann'ın Oğlu Olmak- Rinder Kromhout
36*- Angele'nın Külleri- Frank McCourt

Angela'nın Külleri'nin hayatım boyunca unutmayacağım kitaplardan biri olduğunu söyleyeyim öncelikle. Hayvan Çiftliği'nden çok etkilendiğimi de belirteyim. Onun dışında bu okumalar içinde kafamı karıştıran bir şey olduğunu söyleyeyim. Haldun Taner öykülerinin birkaç tanesini okumuştum. Bu öykü kitabı ise onun öykülerini peş peşe okuduğum ilk öykü kitabı oldu. Hepsi çok güzel yazılmış hikâyeler. İçinde ironik bir dil barındırıyor. Türkiyenin karışık etnik kimlikleri öykülerin içinden kendilerini belli ediyor. Elbette öykülerin hepsi kurmaca ama yine de öykü kişilerinde kötü kişilerin hep azınlıklara ya da etnik kimliklere verilmiş olması biraz canımı sıktı. Haldun Taner, böyle bir şeyi bilerek yapmış olabilir mi diye de evde uzun uzun konuştuk. Elbette bir sonuç yok. Bilen varsa beni bir aydınlatsın lütfen.


37*- Adanmışlık- Patti Smith
38*- Mavi Geceler- Joan Didion

Patti'nin fotoğraftaki diğer kitaplarını bu senenin okuma listesine almasam da onları da tekrar okuduğumu belirteyim çünkü Patti benim ilacım, yaralarıma sürdüğüm merhemim, en yumuşak anne ninnim. Bu kitaplar gerçek anlamıyla benim başucu kitaplarım. Yatağımın başucunda duruyorlar. Adanmışlık'ı baştan sona kaç kez okuduğumu bilmiyorum. 
Joan Didion ve Mavi Geceler ise benim için başka bir Patti. Okuyun, okutun! Ve lütfen kendilerini sevin. ❤️


39*- Anlat Anneanne- İpek Ongun
40*-Tearling Kraliçesi- Erika Johansen
41*-My Salinger Year- Joanna Rakoff
42*- Genç Kızlar- Nihal Yeğinovalı

My Salinger Year'ı Dublin'de bir kitapçıdan aldım. Üniversiteden yeni mezun olmuş bir kadının Salinger'ın ajanslığını yapan bir ajansta bir yıl süreyle çalışmasını ve Salinger'la arada sırada yaptığı telefon görüşmeleriyle kurulan bir kurguyla ilerliyor. 
Genç Kızlar'ı anımsamayan yoktur herhalde?😀 Kitabın adını ve çok eskilerde kalan kitap kapağını anımsasam da içeriği pek de aklımda değildi. Bu kitabı tekrar okuyunca kitabı okuduğum gençlik günlerime geri gittim. Bir kitabın yaprakları arasında unuttuğunu düşündüğün bir zamana gitmek gençlik aşısı yaptırmak gibiydi. Anlat Anneanne'ye gelecek olursam, keyifle okudum ama bir şey eksikti. Ne bilmiyorum. Yavan bir okuam oldu. 
Bir diğer kitabın, Tearling Kraliçesininse Emma Watson'un başrolünde oynadığı bir film olarak yakınlarda sinemelarda olacağının haberini vereyim. Benim gibi bir Emma Watson severseniz, müjde olsun bu haber benden size.


43*- Harry Potter ve Felsefe Taşı
44*- Harry Potter ve Sırlar Odası
45*-Harry Potter ve Azkaban Tutsağı
46*-Harry Potter ve Ateş Kadehi
47*-Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı

Bu sene Kuzey'e verdiğim sözü kısmen tuttuğum bir sene oldu. Harry Potter kitaplarını okuyacağıma söz vermiştim ve ilk beş kitabı okuyup bitirdim. Yuppi!


48*- Karanlıkta Dans- Karl Ove Knaussgard
49*- Buda'yla Kahvaltı- Roland Merullo
50*- Sonbahar- Karl Ove Knaussgard
51*- Müzik Uğruna- Ketil Bjornstad

Son kitapları da toparlayıp 2018 kitaplarını bloga not düşümüş oluyorum. Müzik Uğruna kitabına bayıldığımı not düşeyim. Harikaydı. Bu senenin değerlendirmesini yapacak olursam, elli kitabı geçtiğim için mutluyum ama yine de düşlediğim rakamın yanına pek yaklaşamamışım. 

2019 umarım hep keyifli okumalarla geçer.

5 Ocak 2019 Cumartesi

Hayat akıp giderken-1

#1

Yeni yıla alışamadım daha. Çam ağacını geç kurmuştum. Evdekileri keyiflendirmekten çok kendimi gaza getirmek için yaptığım bir şeydi. Kutudaki süsleri çıkarıp üzerini ışıklarla süslemiştim. Yarım saatimi almıştı tüm bu hazırlıklar. Oysa aralık ayının başından beri erteleyip duruyordum. Keşke daha önce yapsaymışım. Nasıl ağacı yerinden çıkarıp süslemeye üşendiysem şimdi de süsleri yerinden çıkarıp kutuya kaldırmaya üşeniyorum. Bir de akşam oldu mu ağaca sarılı ışığın fişini elektriğe takıp bir yanıp bir sönen ışıkları seyretmek hoşuma gidiyor. Yatağa yatmadan önce Adile Teyze'den masal dinlemek gibi bir his bu. 


2019'a çok şey yüklemedim bu sene. Benim gibi listesiz yaşayamayan bir insan için büyük bir olay. Listesizlik bünyemde sıkıntı yaratabilir, yer yer kaşıntı ve döküntüler olabilir diye endişeleniyorum. Birkaç gün öncesinin şimdiden bir senelik tbt olması komik değil mi sizce de? 😀 Aralık ayının son günlerini Budapeşte'de geçirdik. Noel pazarlarını gezmekti niyetimiz. Noel pazarlarını gezmek isteyenler Almanya, Avusturya, Fransa üçgeninden ayrılmasınlar. Benden tavsiye. Avrupa'nın en iyi pazarları listesindeki yüksek bir tepeden çekilmiş gibi görüntüler illüzyondan ibaret. Doğu Bloğu Ülkelerinde de pek bir Noel ruhu yok üstelik. Üzülerek söylüyorum ki insanları, özellikle de kadınları kaba😞Yemek tezgahlarından birinde somon balığının yanına pirinç alıp alamayacağını soran yaşlı bir adama, tezgahta çalışan genç kadın, "Burası Macaristan! Balığının yanına ya patates alırsın ya da lahana" diye çıkıştı. Yumuşak bir tonda söylese sevimli olabilecek bu cümle aralık ayında tezgahın üstünde buz gibi asılı kaldı. Kuzey, ben ve adamcağız ağzımız açık kalakaldık. Üstelik önceden pişmiş balığı ısıtmak için bir kez daha yağa atıp çevirmek de pek gastronomik gelmedi bana. Balık için istenen 13 Euro da cabası. Almanya'da ve Fransa'da yediğim yemeklerle karşılaştırıldığında yemek kalitesi çok düşüktü.  Fazlaca beklentiyle gelen turistler çaresizlikle kendi Noel ruhlarını yaratmaya çalışıyorlardı. (Biz de bu gruba dahildik elbette) 😀 Olmayınca olmuyor tabii.


Yine de kaldığımız otel şehrin merkezine biraz yürüme mesafesinde olmasına rağmen çok güzeldi. Kahvaltısı dillere destandı. Kahvaltı sofrasında şampanya falan vardı, o derece! Sırf havalı görüneyim diye bir bardağın dibine azıcık şampanya doldurup eşe dosta fotoğrafını attım. Yoksa sabah kahvaltısında şampanya içmek kim, ben kim? Demleme çaydan asla vazgeçmem. Eee, çayın peşinden şampanya da olmuyor pek. Noel ruhunu yakalayamadım Budapeşte'yi yerden yere vurduktan sonra şunu da söylemeliyim elbette. Yemekleri ve insanları kaba olsa da Budapeşte çok ama çok güzel bir şehir. Keyif almak için bahar aylarında gitmek şart. Kaplıca keyfimi ayrı bir güzellik olarak anılarıma ekledim. Açık bir alanda kaplıca keyfi yaşamak ancak ve ancak soğuk bir kış akşamına yakışırmış. Bunu yaşadığımız için çok mutluyum.


2018 yılında aldığım dersi bir kere daha yüksek sesle tekrar ediyorum o zaman: Noel Pazarları için bir daha abuk sabuk yerlere gidilmeyecek. 


Dün akşam bu senenin ilk filmini seyrettik hep beraber: Sherlock Holmes, Belgravia'da bir Skandal.  Hepimize iyi geldi. Evde esen ders-sınav rüzgarlarından dolayı ailece bir şey yapmayı unutmuşuz. Gaza gelince Netflix'in dizilerinden birine başlayalım dedik. Black Mirror'ı seçtik kendimize. İki bölüm seyrettik. Teknolojinin, internet kullanımının hayatımıza etkilerini ayrı ayrı bölümlerde sorgulayan bu diziyi beğenmedim. Sanal dünyanın fazlaca kullanımından ve bunun insanı yanlarımızı öldürdüğünden zaten şikayetçi bir insan olarak, güzel noktalara parmak basılmış olsa da, içim karardı. Bildiğim şeylerin abartılmış yanlarını bir kez daha görmek istemedim. Sanırım, ev ahalisinden seyredelim diye ısrar gelmezse tabii, Black Mirror'ı bir köşeye kaldırdım ben.


İlk haftanın içini dışına çıkardığım bu yazıda Şermin Yaşar'ın yeni yılın ilk kitabı olduğunu da belirteyim de bu sayfadaki yerini alsın. Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu'nu çok severek okudum. Sizlere de tavsiye ederim. İnsan olmayı tekrar tekrar hatırlatan nice öykü var içinde. Aslında düşündüğümüz kadar da umutsuz olmadığımızı düşündüm birçok satırda. Kendimizi sarıp sarmalasak keşke her sabah en azından bir kez, keşke...
Şimdilerde Caner Alper'in Temiz Aile Çocuğu elimde.

Ne dinliyorsun derseniz, Norveçli Piyanist Ketil Bjornstadt'ın çaldığı Anneli Drecker'in seslendirdiği A Suite of Poems albümü favorim. Benden haberler bu haftalık bu kadar....