27 Aralık 2010 Pazartesi

Yeni yıla az kala...

2010 senesi benim ve ailem açısından büyük bir değişimle perdelerini kapatmaya hazırlanıyor.Bu sene sonu itibariyle 13 senedir oturduğum evden nihayet yeni evime taşındım.Eski evimizin bize biraz küçük gelmesinin ötesinde beni adım adım kendisinden uzaklaştıran yegane sebep ne yazık ki komşularım oldu.Klasik Türk yapısının bir gereği ya da yetişme tarzımız olsa gerek diye adlandırabildiğim kendinde herşeyi yapabilme hakkına sahip olup,başkası yaptığında kapısına çıkabilme yüzsüzlüğü herhalde her millette geçerli bir durum değildir diye düşünüyorum.Zira toplu halde yaşamanında yasalarca belirlenmiş kuralları var.35 senelik eski apartmanımızda olması gereken yalıtım sisteminin olmaması gayet doğal ama yalıtımsızlıktan sebep duymak durumunda kaldıklarım keşke her bir evden yükselen kahkaha sesleri olsaydı.
  Üniversite bitirmiş benim yaşlarımdaki alt komşum ve avukat eşi kendi çocuklarının doğumuyla beraber gecenin bir vakti (bu tanımlamamın içine sabaha karşı saat 3 ya da 5 de girmekte) çocuğunu uyutabilmek için anne karnındaki ortamı yaratmak adı altında elektrik süpürgesi ya da fön makinesi çalıştırarak nafile bir çaba sarfetti.Ben de bu arada bu sese karşı imza toplamak adına kapıma gelen kendisinin yan komşusuna ''yazık kadıncağız çaresiz,imza veremem idare edelim ''demiştim.Üç gün sonra akşam saat 19.00 da kapım çalındığında alt komşumun avukat eşi saat 20.00 de yatan oğlumun sesinden çocuğunun uyuyamadığını,dikkat etmemizi rica etti.Ehhhh biz de eşimle düşündük,taşındık.Adamcağız haklıydı,sabah saat 08.00 de okul servisine binip okula giden,akşamda saat 17.00 de eve gelen oğlumuz gerçekten evde geçirdiği üç saatte alt komşumuzu rahatsız ediyordu.
   ......ve biz de taşındık işte.
Çok enterasandır ki taşınma kararı aldığımız o andan itibaren elim evde hiçbir işe gitmedi.Eşyalarımızı toparlarken unutulmuş,aralarda kalmış küçük anılar elime geldikçe sizlerle paylaştığım gibi hüzünlensemde şimdi eski evimiz mazinin bir parçası olmuş durumunda.Oğlum taşınma olayından benim korkularımın aksine hiç etkilenmemiş gözüküyor.Bazen ben mi gereksiz kuruntular yaratıyorum acaba diye düşünüyorum.Az biraz daha düşünsem sevgili kocaya hak vereceğim,abarttığım  konusunda.İyisimi bu konuyu çok dallandırmamak.
Taşınma sürecinin ardından evdeki kalabalık dağılmak üzere.Sevgili anneler yerleşme yardımlarını bitirmiş,kendi evlerine doğru yola çıkmış durumdalar.Şimdi bana yavaş yavaş kendi düzenimizi oturtmak kalıyor.Yıllar önce alınmış fakat oğlan yürümeye başladıktan sonra salonun yarısını kapladığı için kaldırılmış olan güzeller güzeli orta sehpam şimdiki salonumda yerini çoktan aldı bile..İşten döndükten sonra basit bir akşam yemeğinin peşine ,okuyacağım kitabım yanında mis kokulu bir kahveyle sehpama eşlik etmek için sabırsızlanmakta..
     Taşınmak için son hazırlıklarımızı yaptığımız son günlerden birinde annemin dizginlenemez gözyaşları sonunda yatağını buldu.Kızını yürüyerek ulaşabileceği 5 dakikalık mesafeden arabayla ulaşılacak 15 dakikalık mesafeye uğurlamak gerçek anlamıyla annemi çok üzdü.Sanırım benim için taşınmanın en hazin hikayesi bu oldu.
Eşyalarımız gelipte ufak ufak yerleştiğimiz ilk gece biz oğlanla beraber yılbaşı ağacımızı kurduk,süslerimizi yerleştirdik.Artık herşey ailemizle geçireceğimiz yılbaşı gecesine kaldı.Oğlan ağacın altında kendine alınmış ufaka tefek hediyeleri açmak için hergün dil dökmekte.
...Ve uzun zamandır önceki evimde posta kutuma düşen faturaların aksine,yeni evimde posta kutumun kilidini ilk kez yüzlerini görmeyip,seslerini duymasamda 2010 da edindiğim yeni dostlarımın el yazıları ile tanıştığım yeni yıl tebriklerini elime almak için çevirdim.Bunun benim için anlamı çok büyük.
Kartlarımı alıp hemen bir köşeye çekilip,kimsenin ortak olmasına izin vermeden yüzümde büyük bir gülümseme ile tekrar tekrar okudum ziyaretime gelen kartları..Çok teşekkürler.

Evet arkadaşlar bu senede bana alan ayrılan sürenin sonuna geldim ben,yeni yılda görüşmek üzere esen kalın...:))))

22 Aralık 2010 Çarşamba

Brugge 6: Gece bambaşka bir güzelliğe bürünen Brugge....


Ev taşıyacağım diye internetten ve diğer her şeyden kopan tembel Özlemden daha önce yollamayı düşündüğü ama bir türlü yollamayı beceremediği gece Brugge fotoları:)))









30 Kasım 2010 Salı

Brugge 5: Brugge'de çey keyfi ve Michelen yıldızlı bir restoran.


Brugge'de geçirdiğimiz son gün hava yağmurlu. Yürümemize engel bir durum yok ama ara ara yağmur damlaları yüzümüzü okşuyor. Avare avare geziyor, İstanbul yorgunu bünyemizi dinlendirmeye çalışıyoruz. Brugge bizim harita kullanmadan şimdiye kadar gezdiğimiz tek şehir. İnsanın kaybolma ihmitali yok. Ara sokaklardan birinde ''Prestige''isimli bir pastaneye rastlıyoruz. Burası gizli kalmış romantik bir çayevi. Duvarlarını üzerinde bahar dalları ve kelebekler olan bir duvarkağıdı süslüyor. İnce ince duyulan melodide ''her çiçekte sesin yüzünü görüyorum'' diye fısıldıyor şarkıcı.

Sahiden diyorum böyle aylak aylak gezmek ne keyifli!
Aylaklık da bir sanat olsa gerek diye düşünüyorum. Gereksizce çırpınmayan, hayrettir ki telaş duymayan ruhumla kendimi buraya ait hissetmiyorum. Masaların arasında dolaşıp siparişleri alıp güleryüzle işlerini yapan iki garson kız, aynı iki kıyafetin farklı renklerini giymişler. Garsonların birinin ayağında beni üşüten bu havada parmak arası Birkenstock terlikler. ''Demek ki üşümüyor!'' diyorum. Sonra kocamın buradaki atmosfere hiç uymayan bir zil sesiyle telefonu çalıyor. Telefonu bulmaya çalışırken panik yaşıyor, ortamdaki sessizliği bozduğu için huzursuz oluyor. Neyse ki arka masadan yaşı hayli geçkince bir kadın neşeli bir çocuk gibi bol kremalı kahvesini pipetiyle höpürdete höpürdete içiyor. Kahvesi bittiği için üzgün!








Bu şehrin tadını çıkaran, keyfini yaşayan insanların yaş ortalaması bizim ülkemize göre yüksek.Yaşlı olmanın tadını ''Tea Room''larda, yaşamı tüm zarafetiyle bir çay içme seremonisine dönüştüren bu insanlara sevgiyle bakmamak imkansız. Sonra da üzülerek bizim emeklilerimizi düşünmek tabii...
Brugge'e yolu düşüp de böyle bir pastaneye gitmek isteyenler için:
Adres -Vlamingstraat 12-14  8000 Brugge.


Ah, bir de yukarıda fotoğrafı görülen restoran var ki... Offf diyorum offf:)))
Deniz mahsüllerini çok seven bir insan olarak uçakta gelirken, Paris'te yediğim Brüksel midyesini bir de yerinde yemeğe ant içmiştim. Sonra otel yolunda gelip giderken gözüme kestirdiğim bir restorandaki Michelin yıldızlı tabelala dikkatimi çekti.

Breydel De Coninc restaurantın adı...

Michelin yıldızlı şeflerin ününü duymuşluğum varsa da açıkcası bir restoran ya da şef için Michelin kriterlerinin ne olduğu hakkında bilgi sahibi değilim. Bu küçük restoran ise sadece akşam yemeği için belli saatlerde hizmet veriyor. Daha içeri girer girmez sıcaklığıyla sizi kucaklıyor. Ben provensal usulde pişmiş midye isterken, eşim tercihini biftekten yana kullandı.Yanında da garsonumuz tarafından seçilen iki bardak bira eşlik etti bize. Yemeğimizi çok sıcacık bir ortamda, yan masamızda restoranın malzeme tedariğini yapan -sonradan 65 yaşında olduğunu öğrendiğimiz- Brükselli bir beyin sohbetiyle yedik,  bitirdik. Önüme konan midyeyi nasıl yemem gerektiğini öğretmeye çalışan Brükselli beye, sol masadan yaşlı bir hanım eklendi, sonra bir masa daha. İki elim de midyenin içinde bravolar eşliğinde başardım bu işi. Kocam bütün restoranı yeme eylemimin içine katabilme başarımdan dolayı tebrik etti beni..:)))

Sevimli garson kızdan ''In Brugge'' filminin set arkasını öğrendik. Colin Farrell'ında bu resyoranda yemek yediğini, yakından da çok yakışıklı olduğunu, filmin Şubat-Mart aylarında çekildiğini ve film yılbaşında geçtiği için bu küçük şehrin Noelmiş gibi aydınlatıldığını anlattı bize. Şehre ziyarete gelip, restorana yolu düşen herkesin Noel hazırlıklarına neden şimdiden başladıklarını hayretle sormalarından bahsetti. Çok keyifli, lezzetli bir yemek oldu bizim için. Markt meydanının hemen köşesindeki bu restaurant güzel bir Brugge akşamı yaşattı bize.
Breydel De Coninc:
Adres: -Breidelstraat 24 8000 Brugge

Brugge 4: Çikolata Günleri..

 Brugge dört bir köşesinden yayılan çikolata kokularıyla hem insanın gözüne hem de midesine hitap eden miniminnacık bir şehir.Şimdi Bruggeden çikolata manzaraları...








Çikolatadan yapılmış sıra sıra Noel Babalar da yeni yılı karşılamaya hazırlanıyorlar.











Çikolatada gelinen son nokta budur heralde:)

28 Kasım 2010 Pazar

Brugge 3: Yolda...



Brugge de kaldığımız oteli şimdiye kadar kaldığım en güzel oteller listesinde 1.sıraya yerleştiriyorum.

Brugge'ün dokusuna, tarihine eşlik etmiş, Brugge'le beraber yıllanmış bir Ortaçağ binası...Odanın tavan yüksekliği beş metre vardır diye tahmin yürütüyorum. Kocaman kristal taşlarla süslü, görkemli bir avize tavanın ortasından kendini odanın boşluğuna salıvermiş. Avrupa şehirlerinde -özellikle Paris- kalmaya alışık olduğum ve kanıksadığım küçük otel odalarının aksine bu odada gayet mutlu mesut yaşayabilirim diye düşünüyorum. Kocaman bir çift kişilik yatak, odanın ancak bir köşesini işgal ediyor.

Kahvem, defterim ve kalemimle sessizliğin içinde kendimin keyfini çıkardığım şu anlarda bana, yazı yazdığım bu fiskosa yüksek omuzlu balrengi kadife iki berjer eşlik ediyor. Gariptir ki ait olduğum yerden bunca uzakta bu balköpüğü koltuklar bana çok yıllar önce yaşayıp, unuttuğumu düşündüğüm anılarımı getiriyor. Balköpüğü kadife takım elbiseli adam yan koltukta bana eşlik ediyor. Burada Brugge'de bir otel odasında çocukluğumun ilk okul gününe, yüreğimin heyecan ve endişe taşıyan korkulu bakışlarına ordan da çoktan bilinmez başka bir diyarda yolculuklara çıkmış olan ilkokul öğretmenime, balköpüğü kadife takım elbise giymiş o uzun boylu adamla ilk buluşmamıza gidiyor aklım.

Çok yıllar geçmiş üstünden, buranın puslu havası gibi o günlerin üzeride kalın örtülerle kaplanmış. İlkokulla ilgili bugüne taşıdığım anılar o kadar az ki...
Sevildiğimi, çok sevildiğimi hatırlıyorum. Mehmet Öğretmenimizin bizleri ''kuzularım'' diye sevdiğini ve ilk öğretmenim sayesinde okumayı çok sevdiğim ilk aklıma gelenler. O gün aynı sırayı paylaştığımız ilkokul arkadaşımla hâlâ beraber bakıyoruz aynı yerden hayata. Burada bu koltuklara bakarken birden Mehmet öğretmenimi ne çok özlediğimi düşünüyorum, bir de bu koltuklara ne çok yakışacağını..
Şimdi düşünüyorum da bu şehirle ilgili ya da ülke diyeyim tanınmış bildiğim bir yazar bulamıyorum bu kaçış rotasında. Bu sessiz, sakin kentte adımlarını takip edeceğim, topuk seslerini dinleyeceğim bir yazar gelmiyor aklıma. Ama ben yanımda Paulo Coelho'yu sürükledim buralara, bu şehirde ayrılacağım okuduğum kitabının son satırlarından.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Brugge 2: Brugge'den geriye ne kaldı?



Brugge'e yağmurun yağmadığı ama gökyüzünün yağmur öncesi griliğine büründüğü bir akşam üzeri vardık. Uçağımız Brüksel'e indi. Sonra havaalanından hemen bir trene atlayarak ''Gent'' aktarmalı olarak her istasyonda duran üç vagonlu, tanıdık banliyö treni tarzında bir trende bulduk kendimizi. Tıngır mıngır gide gide, dere tepe aşa aşa Bruggedeydik işte. Sırtımızda çantalarımızla bavulsuz seyahat ne hoş! Kendimi interrail ile seyahat eden gezginler gibi hissettim. Otele çantalarımızı bıraktıktan sonra, anladığımız üzere Brugge şehrinin ana caddesi üzerinde meşhur kulenin arkasında soluklanmak ve bir şeyler atıştırmak için oturduk.

Sanırım burada kafe tarzı yerler ''Tea Room'' olarak adlandırılıyor çünkü üzerinde ''Kafe'' yazan herhangi bir yere denk gelmedim. Bugün Brugge'deki ikinci günümüz. Daha doğrusu varışımızın ikinci, şehri güneşin gözüyle görüşümüzün birinci günü. Dün gece şehri sarıp sarmalayan sis gerçekten büyüleyiciydi. Bu şehri gece yaşamak şart. Burası Ortaçağ'dan kalma bir masal şehri. Zaten Unesco Dünya Mirası listesine girmiş. II.Dünya Savaşı sırasında da herhangi bir yıkıma ve bombalanmaya maruz kalmadığından dolayı şehir dün nasılsa bugün de hâlâ aynı.    Yarına da aynı yüzü ve sakinliğiyle bakacak gibi duruyor. Tren istasyonundan iner inmez insan güzel bir yere vardığını fark ediyor. Anlıyorum ki beklenen, özlenen, hayali kurulan beklemeye değermiş.
Hava dondurucu derecede soğuk. Bugün gökyüzü berrak ama İstanbul'un sıcağından kuzeyin soğuğuna geçiş çok hızlı oldu açıkçası. Dudaklarımda Barış Manço'nun o bilindik şarkısı;


     Hava ayaz mı ayaz ellerim ceplerimde
     Bir türkü tutturmuşum duyuyorsun değil mi?
     Çalacak bir kapım yok mutluluğa hasretim
     Artık sokaklar benim görüyorsun değil mi?


Burası Noel'e hazırlanıyor bu günlerde. Dün trenle buraya ulaşmaya çalışırken yolumuzun üstündeki küçük küçük kasabaları geçip, minik trenimizle sislerin arasından ilerlerken kendimi Hogwards Büyücülük okuluna giden Harry Potter gibi hissettim. Usul usul ilerleyerek sislerin içinden vardım Brugge'e.
Mağaza tabelaları Ortaçağdan kalma gibi. Ferforje demirler üzerindeki isim levhaları rüzgarla usul usul sallanmakta.











Sokaklar çok sessiz, bu hissi daha önce Prag sokaklarında da hissetmiştim ama Brugge daha da sessiz. Etrafta bisikletleriyle gezinenler bana Amsterdamı hatırlatıyor ama kanallar açısından Brugge,
Amsterdam ya da Venedik ile örtüşmüyor. Kanallar, Amsterdam ve Venedik'te şehirlerin dokusunu oluştururken burada sadece aksesuar olarak kalmış. Küçük kanallara açılan evler var ve kanallar yeşilliklerle çevrelenmiş. Kimi ağaçlar dallarını belli ki ara ara selamlaştıkları güneşe, kimi ise evlerin aksini içinde barındıran sulara uzatmışlar. Bazı kanallar taştan heykellere emanet edilmiş. Kim bilir ne zamandır gelen geçen günleri kovalıyor.





Arnavut kaldırımlı sokaklar bütün Brugge 'e hakim. Sanırım burada zaman durmuş, yıllar öncesinde kalmış.




Yine bir Tea Room'dayız. Burada kese kağıdı rengine boyanmış duvarlarıyla minik iki kişilik çam rengi masalarda sokağı yudumluyoruz pencerenin arkasından. Yan masada gördüğüm ekmek üzerine peynir ve domatesle fırınlanmış iki dilim ekmekten sipariş verdim çayla beraber. Domateslerin altına saklanmış üçer tane hamsi ile karşılaşıyorum. Merhabalaşıyoruz, bu tanıdık lezzet çayla beraber geçiyor boğazımdan.


Hamsi ya da tadını hamsiye benzettiğim balık arkadaş bir yana bayram tatilinde olmamızdan dolayı olsa gerek bizimle beraber bu arnavut kaldırımlı sokakları arşınlayan bol sayıda Türk var.

Bu kadar eski bir yerleşimde karşımda uzanan sokağın üzerinde yıllardır ayakta duran evlerin içinde ne yaşamlar başlayıp ne yaşamlar bitmiştir diye düşünüyorum. Ah güzel Avrupa, seviyorum ben seni!
Senin tarih kokan masallarını, tuğla kaplı binalarını, çiçeklerle süslü pencerelerini, arnavut kaldırımlı sokaklarını seviyorum. Bir de şu yoran soğuğun olmasa! İnsanı çarpan, kalın paltolara sokan.

23 Kasım 2010 Salı

Brugge 1: Şehre varış ve ilk tanışma.



Beş senedir gezi planlarımın vazgeçilmez bir parçası olan, onlarca kez hayalimde sokaklarında gezindiğim, kuzeyin Venedik'i denilen bu küçük romantik, çikolata ve bira şehrini kaç kez rüyalarımda tekrar tekrar dolaşmışımdır acaba?

Ben Brugge ile ilk kez yıllar önce ''Gezi Traveler'' dergisinin bir sayısında karşılaşmıştım. Ama ne karşılaşma! İlk bakışta aşk dedikleri bu olsa gerekti. Fotoğrafların içinde kaybolup gitmiştim. Daha o andan itibaren dantelli kabarık elbiselerin içinde, başım -ah bu avare başım- biranın verdiği rehavetle hafif hafif dönerken, çikolata kokan sokakların arasında kaç kez dolaşmış, kaç kez kaybolmuştum. Ben o sokaklarda çok eskilere dalmış, ne romantik hayallere kapılmıştım. Kanala bakan odamdan her sabah günü selamlamış, akşamları odamdaki küçük yazı masasında kağıtlara mutluluğumu kazımıştım.

Tüm bunlar ''In Brugge'' filmi çekilmeden çok önce olmuştu. Daha o zamanlar hayallerimin dar, arnavut kaldırımlı sokaklarında Colin Farrell gibi bir tetikçi gezinmemişti. Bu hayalleri kurduğum zamanlarda yolum kuzeye, iki kez Amsterdam'a düşmüş, her iki seferde de rotamızı bir günlük de olsa Brugge'e çevirmeye çalışsak da kısmet olmamıştı Brüksel'in bu romantik şehrinde gezmek bize.

Olsun demiştim soranlara: ''Hayalini kurarken dokundum ben o sokaklara!''

Sonradan ''In Brugge''filmiyle, Colin Farrell'la gezmiştim Brugge'ü tekrar tekrar...

Tesadüf mü yoksa kafam hep dünyanın kıvrımlı köşelerinde dolaşmakta olduğundan mıdır nedir bu şehre ulaşmadan elimdeki kitabın son sayfalarına ulaştım yolda. Şöyle dedirtir Paulo Coelho ''On Bir Dakika''adlı kitabında kahramanı Maria 'ya Cenevre için;

O gittikten sonra Cenevre, Maria için bir yüze dönüşecekti, eski moda kesilmiş upuzun saçlara, çocuksu bir gülümsemeye, kalın bir sese sahip bir erkeğin yüzü. Yıllar sonra ona gençliğinde gittiği o kenti soran olursa, şu yanıtı verebilecekti.
''Güzel, sevme ve sevilme yeteneğine sahip bir yer.''



Bakalım ben gittikten sonra ne diyeceğim Brugge için?

22 Kasım 2010 Pazartesi

Melek miyim yoksa neyim?

Taşınma halleri, evi toparlama derdi, ev bayrama yetişecek yetişmeyecek stresi, oğlan okumayı öğreniyor aman ilgilenelim dikkatimizi üstünden eksik etmeyelim, çalışma disiplinini şimdiden vermek lazım derken; arada malum tesisatçımız, boyacımız, mobilyacımız...

Bayram geldi, bizim kapıyı da çaldı.
Evet her şey olacağına varıyor. Strese girmek beraberinde çözüm getirmiyor ve oğlumuz annesinin stresi üstünde olmadan da okumayı yazmayı öğreniyor. Telaşım şundandır efendim hayatımda yaşadığım tek taşınmam evlenmem sebebiyle anne babamın evinden kendi evime taşınmam dolayısıyla olmuştur ve bunun dışında da başka bir taşınma maceram yoktur. Annemin evinden aynı semtte bir sokak öteye taşındım yani:)

Oğluma gelecek olursak, ehhh o da biricik tek oğlum, altı yaşına kadar iş, iş ve yine iş derken çok şey kaçırdığımı düşünüyorum ve daha fazlasını da kaçırmak istemiyorum. Kompozisyonun giriş bölümünü tamamlamış bulunmaktayım. Şimdi sıra gelişme ve asıl bölümde. Birazdan kopup gideceğim yine başka diyarlara uçan halımın üstünde.

Biz bayram öncesi yolumuzu, önce oğlumuzu kendi iradesiyle! babaanne ve dedesine bırakmak için
Akyazı'ya çevirdik. Oğlumuzu emin ellere teslim ettikten sonra bu sefer biz kendi irademizle İstanbul yollarındaydık. ''Benim bir tatile ihtiyacım var'' sessiz çığlıklarım bu blog aracılığıyla tarafımdan duyurulmaya çalışılmıştı zaten! Peki ama ben bu minik seyahati biliyor muydum?


9 Kasım 2010 Salı

Bayram geliyor:)))

Bayrama çok az kaldı. İşyerinde her bayram üzeri olduğu gibi çok yoğun bir çalışma var. Çok yoğun olma ve iş yetiştirememe durumu her bayram öncesinde artık bizim  kanıksadığımız klasik bir durum. Sevgili Türk milleti ne yazık ki program yapmayı bilmiyor. Bayramın geleceği her zaman önceden belli olmasına rağmen, siparişler için nedense hep son anlar bekleniyor ve biz bu siparişleri yetiştirmek için canımızı dişimize takıp çalışmak durumunda kalıyoruz. Hem çalışıyoruz, hem söyleniyoruz ama bir yandan hepimiz bu kadar çok iş olmasından da çok mutluyuz. İşlerimizi tamamlayıp bayramda yan gelip yatmanın, gezmenin tozmanın, yemenin içmenin keyfini çıkaracağız.
Ben yılan hikayesine dönen taşınma muhabbetini artık bir kenara bıraktım. Daha doğrusu bırakmak durumunda kaldım. Yazsam, anlatsam kitap olurmuş sahiden yaşadıklarım ama kimse okumaz. (Tavsiye de etmiyorum zaten!) O yüzden artık seri haline dönen su tesisatçını öldürme, kalbini sökme gibi fantezilerimi unutmaya çalışıyorum; ama tesisatçı gidiyor, ardından fayansçı abi geliyor. Bu sefer onunla ilgili, acı çektirerek nasıl öldürürüm fantezilerim başlıyor. Nedense dedikleri gün gelmemek gibi bir durumları var. Saat 15.00'de verdikleri bir randevuya beni dört saat beklettikten sonra saat 19.00'da gelip, bir de bana iyi günler abla diyebiliyorlar.
''Ne günleri be kardeşim, akşam oldu be akşam!''dedim geçen gece. Dedim de ne oldu sanki?
''Trafik vardı abla, kusura bakma'' dedi bana. Üçüncü fayans ustasından sonra adamı tabii ki alttan aldım. Fazla bir seçeneğim kalmamıştı ne yazık ki:(((
Bana demişlerdi ama gün koyma diye! Ama yok benim gibi plan program yapma delisi, ajandasız yaşamayı aklından bile geçiremeyen, daha şimdiden 2011 yılının ajandası masasındaki yerini almış bir insan evladının yapabileceği bir şey mi bu? Hayır!!!!
Gelelim son duruma...
Hesaplanan (tarafımdan tabii ki) tarihten bir ay ileri atıldı tarih. Olan da benim bayram planıma oldu. Olsun diyorum. Onca meditasyondan, okuduğum kişisel eğitim kitaplarından, yogadan fayda yokmuş anladım. Beni terbiye etmek, hayatı akışına bırakmayı öğretmek için bana bir tesisatçı, bir elektrikçi, bir doğramacı bir de fayansçı lazımmış. İşimiz bittiği zaman hepsini bir akşam yemeğe davet etmeyi düşünüyorum. Hayatıma kattıkları değer ve beyin hücrelerimin ne kadar kıymetli olduklarını anlattıkları ve hatırlattıkları için.
Tek umudum sevgili kocanın bana bir sürpriz yapmasında:))
Ne dersiniz okuyor mudur yazdıklarımı?

31 Ekim 2010 Pazar

29.İstanbul Kitap Fuarı

Biraz önce yollamak üzere yazmış olduğum postu yanlışlıkla basılan bir ''delete' tuşu sayesinde silmiş bulunmaktayım. İkinci kere aynı konu ile yazılmaya çalışılan bir yazı nasıl bir tat verir bilemesem de, sanki bana tekrar tekrar ısıtılan yemek tadı verirmiş gibi gelmekte. Kitapsever herkes tarafından bilindiği üzere 29. İstanbul Kitap Fuarı başlamıştır efendim.

Sevenlere, o kadar yolu göze alıp gidebileceklere hayırlı olsun. Doğan Hızlan bugün Hürriyet gazetesinde yayınlanan yazısında, fuarın ilk açıldığı günden bugüne kadar çok yol katettiğini söylemiş ve uluslararası hale gelen fuarımızdan bahsetmiş. Benimse naçizane fikrim fuarın geldiği nokta konusunda kendisiyle aynı yerde olsa da, fuar alanının konumlandığı yer açısından aynı duygu ve düşünceleri taşımamaktayım. İşimden dolayı teknik ve sektörel konularla ilgili fuarlara gitmek zorunda olan bünyem, zorunluluk dışında neredeyse Edirne sınırında konumlanan fuarlara gitmekte çok zorlanıyor. Tüyap fuar alanına gitmek benim için eve 21.00 den önce dönememek (iyimser bir tahmin) ve oğluma bakacak birini organize  etmekle eş anlam taşıyor. Bence ulaşım açısından daha anlamlı olabilecek yerlerde de bir fuar alanı olmalı. Sıkışıkta olsa ben fuarın Taksim'de yapıldığı günleri daha çok seviyordum. Fuar alanının dışında döne döne, zikzaklar çize çize ilerleyen kuyruklar bile çok keyifliydi bence. Sene boyunca fuardan kitap alabilmek o keyfi yaşayabilmek için az az para biriktirmeye çalışırdım. (Fuarda kitaplar daha mı ucuz olurdu onu da hatırlamıyorum ama)

Tabii bunları yazıyorum çünkü bugün için fuara gitme şansım yok. Dün akşam içinde kaldığımız olağanüstü trafikten sonra bugün her birimiz başka bir koltukta kaykılmış kahvelerimiz, bilgisayarlarımız  ve sükun içindeki evimizde sessizliğin keyfini yaşamaktayız. Bağdat Caddesi girişinde her zaman gittiğimiz, hem kitap alışverişi yapıp hem de keyifle çayımızı yudumladığımız Remzi Kitabevine ait kafede bile dün inanılmaz bir gürültü hakimdi. Çıktığımızda ''ben çok yoruldum burada bugün!'' cümlesi döküldü dudaklarımdan.

Şimdi gelelim içimi yakan konuya:)
Efendim bugün Kitap Fuarında Karadeniz Salonunda saat 14.30-15.30 arasında Doğan Kitap'ın düzenlediği ''Bir Kenti Yazmak'' konulu bir söyleşi var. Konuşmacılar: Nedim Gürsel, Mario Levi, Rüknü Özkök.

Şimdi Nedim Gürsel oldu mu benim için akan sular duruyor. İçim kan ağlıyor. Burada ki söyleşiye katılamamanın verdiği can havliyle şöyle bir google'da aratayım bakalım belki başka bir yerlerde bir imza günü söyleşi vardır belki diyorum ki heyhat yine geç kaldığımı görüyorum. Geçen hafta itibariyle her ayın üçüncü perşembesi Pera Palas Otelde yapılması kararlaştırılan ''Pera Palace Perşembe Buluşmaları''nın ilkinin 21 Ekim'de yapıldığını ve ilk buluşmada Nedim Gürsel'in son çıkan kitabı ''Derin Anadolu''nun okumasını yaptığını görüyorum. Eh bu saatten sonra yapılacak bir şey yok artık. Bundan sonrası için önümüze bakmamız gerek. Bir sonraki Pera Palace buluşması Mario Levi ile ve katılım ücretsiz. Sadece arayıp yer ayırtmak gerekiyor. Mario Levi'yi kaçırmayacağım inşallah:)))



Ben fuara şimdilik gidemiyorum gibi gözüküyorum ama gidebilecek olanların keyifli yazılarını okumak için merakla beklemekteyim.

21 Ekim 2010 Perşembe

YEŞİL PERİ GECESİ



Sonunda uyudu. Düzenli soluk alıp verişlerini dinliyorum. Ne kadar düzeltirsem düzelteyim yine rahat ettiği o garip karışık yatma pozisyonunda buluyorum oğlumu. Hâlâ minicik gözümde. Her gece yatmadan önce aynı cümleler dökülüyor dudaklarından kocaman kocaman esnerken: ''Daha benim uykum gelmedi ki!'' Ve her sabah yataktan kalkarken zorlanma hali. Allahtan okulu seviyor da, koşa koşa gidiyor okula. Uzun zamandır nedense oğlumun uyuduğu gibi sıkıntısız uykular yok hayatımda. İçimde devamlı savaştığım bir stres hali. Aslında savaşmayı bırakıp kendimi akışa bırakmam gerektiğini biliyorum ama bildiğim şeyi yapamıyorum. Yoga yapmaya çalışıyorum bir süredir keyifle, zevkle. Nasıl güzel geliyor bana. Sevgili yoga öğretmenim çoğu kez gelip omuzlarımı düzeltiyor. Benim asla serbest bırakmadığım sevgili omuzcuklarım. Sanki dünyanın tüm yükü omuzlarımda... Ama yok öyle bir şey, her daim şükrettiğim güzel bir hayatım var benim. Ne dertler, ne sıkıntılar var insanlarda. Bana noluyor o zaman?Kızıyorum işte böyle zamanlarda kendime.
Akşam nasıl huzursuz uyudum yine. Gerçi uyudum mu uyumadım onu da bilemedim ya. Çok sevdiğimiz misafirimiz vardı evimizde. Hal böyle olunca oğlan uyuduktan sonra sevgili cicianne bir koltukta uzattı ayaklarını, ben başka bir koltukta.  
Birimiz tv karşısına geçti, birimiz kitabını eline aldı.

Benim elimde Leylak Dalı okurken gördüğüm, sular seller gibi akıyor diye nitelendirdiği  ''Yeşil Peri Gecesi''. Ben kitabımı okumaya çalışırken televizyonda ciciannenin takip ettiği Nurgül Yeşilçay'ın oynadığı dizi. İsmi ''Aşk ve bi'şey!''.Kitabımın son elli sayfasındayım. Tansiyon artmış, bende sinirler gerilmiş. Nasıl bağırıyor Nurgül Yeşilçay dizide güya sevgilisi rolündeki adama. Hiç dinlemeden, elini kolunu hiddetle sallayarak, adamcağızı ittire kaktıra. Tüm damarlarını seçebiliyorum ekrandan. İyi oyunculuk mudur bilemem ama içim daralıyor birden, sinirlerimi bozuyor sesi ve kitabımın son sayfalarını içim kaldırmıyor. Dayanamayacağım daha fazla bu şiddete diyerek bırakıyorum kitabımın sonunu okumayı ertesi güne. Neden dizi izlemediğimi tekrar hatırlamış oluyorum böylece.

Leylak Dalı sayesinde harika bir Türk kadın yazarımızla tanışmış oluyorum. Kitabı 2-3 günlük kısa bir zamanda okuyup bitirdim. Okurken yazım diline, sözcüklerine, güçlü anlatım tarzına hayran kaldım Ayfer Tunç'un. Kitabın her tarafından zeki bir üslup bağırıp duruyor. Mağdurluğunu baştan kabul etmiş kitabın kahramanını ayakta alkışladım kitabın sonunda. Ne güzel cümleler dükülmüştü yazarın kaleminden böyle. Şimdi bir yazar daha ekledim okunacaklar listeme. Kendisiyle tanıştığım için çok memnun kaldım.
Şimdi kitaptan birkaç şekerleme;
''Boşluğun içinde başıboş yüzmek gibiydi benim hayatım. Birgün sonrasını bile düşünmek istememiştim. Toplara hep gelişine vurmuştum. Kazandıklarım kaybettiklerimin yanında hiçti. Ama özyıkımcılar böyle olurdu. Duvarlara çarpa çarpa dibe vururlardı. Ben de diple aramda çok az bir mesafe kaldığını biliyordum. Ama bu kez intikam tanrısına güveniyordum.''
''Eve girdiğimde bomboştu içim. Kof çürük bir ceviz, içi boş parlak midye kabuğu gibi bir şeydim. Ruhum kendi halime bırakmıştı beni. Kopmamıştı, ama tribüne çekilmişti. Soğukkanlılıkla izlemişti. Gece boyunca acı çekmiştim. Ruhum kopmuş olsaydı çekmezdim.''
''Sevilmek istemiştim. Ömrüm sevilmek isteyerek geçmişti. Sevilmek için güzelliğimden başka verebileceğim hiçbir şeyim yoktu. Ama güzelliğimi herkes istemiyordu. İsteyenler de çabuk bıkıyordu... Sevginin kesintisiz bir şey olduğuna inanmıyordum. Sevgi doğuyordu. Sonra bir gün ölüyordu.''


18 Ekim 2010 Pazartesi

Keyfe Keder!

Haftanın sonuncu gününe eriştik yine.
Günler ne çabuk geçiyor böyle, ne hafta içini yakalayabiliyorum ne de hafta sonunu.  Ben bu duygular içindeyken haftanın yedi günü erken kalkmak zorunda olan oğlum için üzülüyorum. Uyku biz büyüklere bile yetmezken, sabahları yataktan bu kadar erken kalkmak zorunda olan çocuklara üzülmemek mümkün değil.  Oysa ne sıcak bir bilseniz sabahları yatağı, usulca süzülüp yanına yatmak geliyor her sabah içimden. Sıcacık koynunda bir yer bulduğunuzdaysa kedi gibi kıpırdanıp hemen sıcaklığıyla sarıyor sizi. (Gerçi hiç kedim olmadı bugüne kadar ama böyle yapıyorlardır herhalde diye düşünüyorum.)

Hayatımın hiçbir dönemimde gözünü açar açmaz yataktan kalkabilen insanlardan olamadım ne yazık ki ve ne çok özenirim bunu yapabilen insanlara. Şimdi sevgili eşim de iş durumundan yine Çin yollarına düşeceğinden sebep, on günlük süre zarfında oğlanı okula yetiştirebilme görevi yardımsız bana kalmış oluyor. Yatağın boş tarafı da sevgili oğluma. Böylece her gece süregelen, gece yarısından sonra hızlanan oğlanın babayı yataktan atma entrikalarına gerek kalmamış olacak. Geçen sabah kahvaltıda ''Oğlum artık geceleri yanımıza gelmesen, rahat yatamıyoruz!'' söylemim oğlan tarafından göz yaşlarıyla karşılık buldu. İçi kan ağlayan, yufka yürekli baba: ''Ama Özlemcim, biz çok mutlu değil miyiz Kuzeyin her gece yanımıza gelmesinden?'' diyerek ortamı yumuşatmayı başarsa da gerçek şu ki, yatağımız üç kişi için çok dar!
Biliyorum bir müddet sonra istesem de gelmeyecek yanımıza ama nankörlük işte benimki..

Bu arada Cuma günü bu yazıyı yazmak üzere bilgisayar başına oturduğumdan beri bir hayli zaman geçmiş. Bugün günlerden Pazartesi. Kuzey okulun ilk gününü rafa kaldırmış, Selçuk Çin'e direk uçak bulamadığından dolayı Kualalumpur aktarmalı bir uçağın içinde:) Muhtemelen  bir tam gün sürecek bir yolculuğun ilk çeyreğinde. Bense bilgisayarın başında. Güzel güzel bloglarda yazılan yazıları okuyup, biraz Ankara biraz Prag da gezindim. Şimdi bordo kaplı koltuklarımın üstünde artık biraz dinlenme vakti!

7 Ekim 2010 Perşembe

Yeni bir eve taşınma sürecinde: Anılar sarmış dört bir yanımı...

Kaç gündür uzak kaldım kendimden. Kendime dönemediğim, içimi gözleyemediğim garip günler içindeyim. Güze dönen günlerin yorgunluğu mudur bilemem ama dilimde hep tekrarlanan nedense bir türlü tüketemediğim ''çok yorgunum '' nakaratı. Oysa hiç sevmem yorgun, bıkkın olmayı...
Bütün suçu mevsimlere yüklemek ne kolay değil mi  tadını çıkarmak, rüzgârın esintisini yüzünde hissetmek varken?

Elimde aslında okunması çok kolay ama benim yarım yamalak okumalarımla kitaba haksızlık ettiğim ''Şangay Kızları'' kitabı: kâh başucumda, kâh çantamda, kâh elimde... Arabamda onbeş gündür bıkmadan dinlediğim, usul usul Fransızca fısıldayan yumuşak sesli Stacey Kent.
Herkes gibi işe gidip gelmekteyim ben de. Bir senedir bekleme sürecinde olduğumuz yeni evimize taşınma heyecanı yerini bir ay içinde nasıl olacak, nasıl bitecek bu işler, oğlan alışabilecek mi yeni evine bağlamındaki düşüncelerden dolayı stresli günlere bıraktı. Yapılması gerekenler konusunda profesyonel destek almamıza rağmen fayans, duvar kağıdı, oğlanın yatağı, odası, çalışma masası ve bilumum alınacaklar, taşınacaklar, yapılacaklar, atılacaklar arasında sıkışıp, daralıp kaldım. Çok sevdiğim kitaplarım kolilenme sürecindeler. Geçen günlerde evliliğimizin 13.yıldönümünde eşimle beraber kaldırdığımız şarap kadehlerimize eşimin ''bu evde geçireceğimiz son yıldönümü'' cümlesi mi beni acıttı bilmiyorum. Sahi ya acısıyla tatlısıyla ne çok şey yaşadık bu evde biz: bazen kavgalar, çokça kahkahalar, ilk arabamız, o zamanlar yemek masasının yanında olan yemek dolabının üstüne bir bir gezilen yerlerden alınan ve üstüne devamlı bir yenisi eklenen bize bizi hatırlatan objeler, yemek masası etrafında dostlarla yenen yemekler, o gün hayatıma renk katan kimi dostların hayatımdan çıkıp yerine yenilerinin eklenmesi ve herş eyden öte oğlumun hastaneden çıkıp bu evde hayatımıza renk katışı, onunla beraber uykusuz geceler ama gülen gözler...

....oysa artık yeni bir ev, yeni bir suret görmek isteyen ben değil miydim? Şarkıdaki gibi ''anılar sarmış dört bir yanımı'' ruh durumu halinde, her bir koliye kederli ruhumu da paketlemekteyim. Umarım kolileri açarken üstüme üstüme gelmezler.

Annesi gibi melankolik olan minik oğlumda telaşlı muhtemelen annesinden dolayı. Gerçi onun telaşı oyuncaklarım ne olacak, peki ama hepsini alacak mıyım cinsinden ama olsun. Daha önce çalışma odasında olan kitaplarımız bu sefer salonda kendilerine yer buldular ama kapaklı bir dolabın içinde:)
Hoş bir kapak tasarlamaya çalışıyoruz bakalım nasıl olacak.Yakın zamanda biterse eğer fotoğraflarını koyacağım inşallah buraya.

Evet bu aralar ayırdığım ,ayıkladığım her bir eşyayla beraber anılar tek tek elimden geçiyorlar, unutmuş olduklarım tekrar gözümün önüne geliyor, canlanıyor, düşündürüyor. Dudağım bazen yukarı doğru kıvrılıyor, hafif keyifli bir gülümseme oluyor, bazen de o dudak aşağı kıvrılıyor beni kederlendiriyor. Kitap aralarındaki solmuş notlar elime ulaşıyor, yüreğimde ılık esintiler oluşturuyor. Bazen unutulmuş eski bir dostun adını fısıldıyor bana, kim bilir şimdi nerdedir düşüncesiyle.
....amma velakin kendime diyorum ki bu da bir yenilenme süreci, acısıyla tatlısıyla bitiyor ve geçiyor. Herkes gibi ben de yeni bir başlangıca merhaba demeye hazırlanıyorum. Umarım hepimiz güzel günler görürüz. Mutlu günler hepimizin olsun....

24 Eylül 2010 Cuma

İnsanlığın beef tartar'la savaşı

İŞTE SONUNDA İSMİNİN ANLAMINI ÇÖZDÜĞÜM EKLER...


Vallahi yıllardır hep çok severek yemişimdir ''Ekler''i... Ama anlamlandıramamışımdır bir türlü adını beynimde. Bir süre sonra tadı ve yemenin keyfi, adının peşinde olduğum sırrının önüne geçmiştir benim için. Çocuk aklıyla unutulup gitmiştir. Yemesi hep çok kolay zahmetsiz gelmiştir bana.
Şekersiz çayımın yanında küçük bir ekler..Ya da Fransızca yazılışıyla ''Eclairè''
İşte bunu çok sevdim...


...ve karşınızda Beef Tartare. Ya da Türkçesini hatırladığım kadarıyla Tartar soslu biftek..(belki sadece benim menüden algıladığımda diyebiliriz.)

Çok acıkmış bir vaziyette bulduğumuz bir bistroya oturduk hemen. Paris'e geldiğimizden beri ben biftek yememiştim ve bu durumun hemen benim lehime değişmesi gerekiyordu. Menüye hemen göz gezdirdim ve anladım ki yemek istediğim şekliyle az pişmiş biftek burada yoktu. Hızlıca kafamda bir muhakeme yaptıktan sonra iç sesim şöyle dedi bana: ''Olsun nolur ki, tam istediğin gibi bir biftek yok ama tartar soslusu var, hem değişik bir şey yemiş olursun!''

Çocukluğumda annemin yaptığı baharatlı o güzel köfteleri kaçak kaçak daha pişmeden mideye indirmişliğim çoktur ama az pişmiş kanlı bifteği tabağında görmekten büyük bir keyif alan benim için bile fazlaydı bu kadarı! Bildiğiniz kıymanın içine baharatlar ve bilmediğim soslarla tatlandırılmış o hiç ama hiç pişmemiş et tabağımda canlı canlı yatmaktaydı. Kıyma şeklinde elbet! Masanın tam karşısındaki sandalyede kocaman gözlerle bana bakan sevgili eşim bir kendi tabağındaki güzel peynirlere ve patatese, bir de benim tabağımdaki kanlı canlı ete baktıktan sonra şöyle dedi.
   ''Canım sen istersen yeni bir şey sipariş et.''

Benim cevabım çok kısık sesimle şöyle çıkabildi ancak: ''Yok canım teşekkür ederim, ben severim zaten biliyorsun böyle değişik tatları.''

Benim iç ses ise dışardan duyulmayan ama bangır bangır bir sesle şöyle diyordu bana. ''Nesin sen?Gurme mi? Et meeeeliyor, ne bekliyosun?''
...üç çatal sonrası eğdim kafamı ve kabul ettim mağlubiyeti.
Sevmedim beef tartare'ı..

20 Eylül 2010 Pazartesi

Paris..Pasajlar...

Bir kitap okudum! Paris Opera bölgesinde bir günüm geçti. Hadi yalan yok, ilk gün aradığım yeri de bulamadım. Yenilgiyi kabul etmek istememiştim ama ayaklarım isyandaydı ve aynı bölge içerisinde tur atmaktan başım dönmüştü. Hayır sevgili kocam diye demiyorum, yer aramak konusunda benden de hırslıdır.

Arıyoruz efendim... Durmuyor, yılmıyor. Arzu Çağlan'ın kitabında yazdığı, benim hemen okuyup not aldığım, aaaa mutlaka görmemiz lazım dediğim Opera Bölgesinde olduğu söylenen üstü camla kaplı, içinde romantik bir çay salonu bulunan Vivienne Pasajını aramaktayız. Vallahi pasajı ararken nereleri bulmadık ki? Bak dedim sevgili kocacım benim bu pasajı bulmam ve blogumda yayınlamam lazım... Eeee her koşulda arkamda olan bir kocam var, destekliyor beni bu blog işinde... Muhtemelen mutluluğumdan olsa gerek. Bir çeşit terapi oldu bu iş bana... Özlem'cim diyor bana, sokak adı nasıl olmaz? Canım diyorum baktım yok, sokak adı yazmıyor işte, Opera bölgesi diyor. Söyleniyor! Tamam diyorum ben yoruldum, benim gizli başka pasajlarım var ben onları yazarım blogumda...

Ama hayır, ölmek var, dönmek yok. Bir kere ''start'' verdik, duramayız artık.
....ve ikinci gün bir de bakıyorum pasaj karşımda, buyrun efendim işte fotoğraflar...



Pasajımızın giriş kapısı görülmekte. Azmin zaferi:))











Şimdi gelelim adres kısmına; biraz Türk işi olacak adresimiz ama yine de bir sokak adı var. Opera meydanından Rue du Septembre'a doğru ilerlediğimizde karşımıza Bourse binası çıkıyor. Hemen sağımızda Rue de Vivienne görülüyor. İlerleyince usul usul, pasaj karşımızda:)

Şimdi yine aynı bölgede başka bir pasaj daha... Passage de Choiseul!








Bu pasajda sevimli birkaç küçük restaurant, eski kartpostallar satan dükkanlar ve birkaç sahaf bulunmakta...

Paris de benim en sevdiğim yerlerden biri Grands Boulevard metro durağında indiğinizde karşınıza çıkan bölgedir. Uzun bir yürüyüşle Boulevard Montmartre, Boulevard Poissonnıere ve Boulevard Bonne-Nouvelle'i geçip karşınıza çıkan çifte zafer anıtlarını göreceksiniz. İki anıtı ortadan kesen Boulevard Sebastopol'e dönmezseniz Boulevard Saint-Martin sizi Place de la Republique'e ulaştıracaktır. Bu dört caddenin başlangıcından sonuna kadar olan bölümüne aynı zamanda Grands Boulevard deniliyor. Benim çok sevdiğim Virgin müzik mağazasının bir diğer şubesi de burada bulunmaktadır. Aynı büyük cadde üzerinde iki tane de karşılıklı pasaj bulunmaktadır. Bu iki pasajın kapıları birbirini selamlar. İçlerinde büyüklü küçüklü çok sevimli bistroları barındırırlar. Gitmenizi ve havasını mutlaka koklamanızı öneririm.