31 Aralık 2011 Cumartesi

Mutlu yıllar!!!!

Dostluk ve sevgi dolu yeni bir yıl dileklerimle:)))

25 Aralık 2011 Pazar

2012 yılında ne yapmak istiyorum?

Böyle listeler yapmayı seviyorum ben. Daha gençken bu listeleri yapıp, sonra uygulayamadıklarım için kendimi suçlardım; ama geçen zamanın izinde artık kendimi listelerim ve yapamadıklarımla sevmeyi öğrendim:)


  • Biraz daha sakin olmayı öğrenmek, geçen sene olduğu gibi bu sene de baş misyonum olacak. Hayatın ben ne yaparsam yapayım akıp gittiğini bilip, yakalayabildiğim yerden kuyruğunu tutup, anın tadını çıkaracağım.
  • Geçen sene oğluma ayırdığım vakti doğru ayarladığımı düşünüyorum; bu sene ilgimi üstünden eksik etmesem de, ödevlerini yaparken yine yanında bulunup, o ödevlerini yaparken, ben kendi işimle meşgul olacağım. 
  • Bu sene gezi planlarım içine görmediğim yeni yerler ekleyeceğim.
  • Daha çok fotoğraf çekmeye çalışıp, bir de oturup fotoğrafları tasnif edeceğim.
  • 2011 sonlarında başladığım yazı kursundan aldığım keyfin bana verdiği mutluluğu unutmayarak, bir sonraki aşamasına da katılacağım; hatta kendimi kaydettirdim.
  • Sanırım iki senedir gitmeyi düşündüğüm ama bir türlü sabah erkenden kalkacak enerjiyi bulup, gidemediğim Defne Suman'ın Shadow Yoga dersine gideceğim. Evren bunu istiyor; bir arkadaşım kendini yazdırırken, beni de bu derse yazdırdı ve artık kaçarım yok.
  • Bu sene sona ermeden elimde okunmayı bekleyen kitaplardan bir liste oluşturacağım. Isabel Allende mutlaka bu sene tanışmayı düşündüğüm yazarlardan. Sonra Füruzan'lar okunacak. 
  • Sanatsal etkinliklere katılmaya biraz daha gayret edeceğim. 
  • Yazı yazma olayını, en azından günde yarım saatimi ayıracağım disiplinli bir çalışma şekline dönüştüreceğim.
  • Ve bir de bilgisayarımda ya da defterimde saklı gezi yazılarımı toparlayıp, birkaç dergiye yollayacağım. Artık ne çıkarsa bahtıma :) Denemeden bilemem değil mi? Buraya yazıyorum ki bana unutturmayın olur mu?

Eh şimdi her birimize ayrı ayrı mutlu, huzurlu, sağlıklı bir yeni yıl dilemenin vaktidir. Mutlu yıllar!

22 Aralık 2011 Perşembe

Siyah-Beyaz Venedik










14 Aralık 2011 Çarşamba

Geleneksel Yeni Yıl İçeceği, falan filan...

    Günlerim o kadar yoğun geçiyor ki, çok sevdiğim bloguma hiçbir yazı ekleyemedim; oysa yılın en son ayındayız. Gerçi yeni bir yıla girmek çocukluğumda olduğu gibi artık yüzümü güldürmüyor. Takvimden eksilen her yaprak, ömrümüzden de alıp götürüyor. Kuzey büyüdükçe artık yavaş yavaş yaşlandığımızı kabul etmek zorunda kalıyorum. Yok kederli ya da üzgün değilim; nasıl keyifli bir hal alıyor o büyüdükçe ilişkimiz.
      Buraya pek bir şey yazamasam da, yazılanları takip ediyorum. Beste'nin blogunda yapıp, bize de anlattığı şu portakallı yılbaşı likörünü evde biz de yaptık; yaptık diyorum çünkü oğlumla beraber çok hoş vakit geçirdik. Tabii ev hallerinden bihaber olan anne işi biraz eline yüzüne bulaştırdı ama olsun, anladım ki oğlan beni her halimle seviyor. Programcı ve listeci olan yanım Beste'nin tarifindeki her şeyi güzelce bir kağıda yazdı ve gidip marketten aldı. Hatta kahve çekirdeklerim, bizim beyden rica edildi, Kurukahveci Mehmet Efendi'den aldırıldı.





    Oğlanla güzelce oturup portakalımızı delik deşik edip, kahveleri yerleştirdik yerine. Önceden hazırlamış olduğum kavanozu elime aldığımda, portakalın kavanoza büyük geldiğini farkettik. Evde tırım tırım kavanoz arayıp, bulamayınca bu sefer gözüme kahve makinesinin üstünde duran cam demlik ilişti. Büyük bir heyecanla demliğe şekerlerimizi, portakalımızı koyduk; votkayı doldurmaya başladık. Eyvah! Votka yetmedi.
    Neyse ki dün, tekrar votka tedarik edildi, gerekli eklemeler yapıldı. Üstüne kahve çekirdeklerimizi de ekledik, demliğimizin ağzına sıkı sıkı kapattık, sardık, sarmaladık, karanlık bir köşeye bıraktık.
Bakalım nasıl olacak?
Ben de yılbaşı gecesi sizlerle beraber kadeh kaldırmak istiyorum arkadaşlar!

İşte bizim evde haller bunlar. Bu arada aslında günlerimi dolduran yegane şey bambaşka! Mim Sanat Merkezi'nde Mario Levi'nin verdiği yazı atölyesine gidiyorum. Tüm hafta boyunca ödev olarak vereceğim yazımdan başka bir şey düşünemez vaziyette dolanıp duruyorum.

Bu arada oğlan okulda Yılbaşı Resitali'nde piyano çalacak.
Mutluyuz.
Sağlıcakla kalın!

15 Kasım 2011 Salı

Alplerin eteklerine yolculuk: Chateau D'oex

Groupe MOB ile Cenevre'ye kadar gelmişken, bir de Alplerin eteklerine uzanayım, Şu Panoramik Trene binip kendi keşfimi kendim yapayım, şu meşhur çikolataların içine katılan lezzetine doyum olmayan tazecik sütlerin sahibi kocaman İsviçre ineklerinin otladığı dağları bir göreyim diyorsanız benim izlediğim yolu sizlerde takip edeceksiniz arkadaşlar!


Bu trenlere ulaşmak için yol kolay. İnternet tarayıcınıza 'Groupe MOB' yazınca treninize giden yol açılıveriyor. Burada içine atlayıp, kıvrılan dağ yollarında keyfine varabileceğiniz çeşit çeşit trenler, güzergahlar var. "Paşa gönlünüz ne dilerse, o yolun peşinden gidin!", derim ben. Mesela seçenekler arasında ''Çikolata Treni'' bulunmakta. Az gidip, uz gidiyorsunuz, kakaonun burnunuza buram buram değdiği yerde duruyorsunuz; çikolata nasıl yapılırmış, nasıl hapur hupur yenirmiş bir de İsviçre'de bakıyorsunuz. Bu seyahat sırasında diyet miyet yapmıyorsunuz ama! Zaten seyahattesiniz, bolca yürüyorsunuz ve yediğiniz bol kalorili ve lezzetli herbir şeyciği de yakıyorsunuz, bilesiniz!
Ya da bilmeyiniz! Ama yiyiniz!

Bu nostaljik ya da panoramik trenlerle yapacağınız seyahatlerde son istasyona siz karar veriyorsunuz. Alplerin eteklerinde tırmana tırmana yol alarak, Lozan'a kadar gitmeniz mümkün.


Tren dağların arasında akıp giderken camın arkasından yeşilin farklı tonları geçip gidiyor; yağmur hızından ödün verecekmiş gibi görünmüyor; trenle yarışıp durduğunu düşüneceğim nerdeyse. Yine de yüksek camların arkasında hızla giden bir trenin sıcak koltuklarında oturup, etrafı seyre dalmak çok keyifli.

Hayatta hiçbir şey hızla giden bir trenin camından seyre dalmak kadar keyifli değil.
Evet, fotoğraf çekemiyorum, çektiklerimde de camın ıslaklığı ile benim cama yansıyan görüntüm birbirine karışıyor. Yolun ilerleyen kısmında senenin ilk karını görüyorum.


Chateau D'oex Tren İstasyonu
Yolun sonunda inmeyi tercih ettiğimiz istasyona varıyoruz. Bu sene şansıma bolca tren yolculuğu düştü ve trenlerinin hepsinin ''kara'' olmadığını öğrendim. 😀


Trenin sıcağından dışarının soğuğuna atıyoruz kendimizi. Yüzüme acımadan vuran rüzgârla karışık yağmura vücudumun adaptasyon göstereceğini düşünüyorum.

Chateau D'oex...

İstasyondan çıktığımız anda karşımıza çıkan hemen hemen ilk kafenin sıcaklığına vuruluyorum. Adaptasyon bekleyecek pek vaktim yok. Sıcacık bir çay içmek istiyorum ben, sıcacık.




Dönüş yolumuzda tekrar bu kafeye uğrayıp, bu sefer çorba içiyoruz. Yanına da bolca ekmek katık ediyoruz. Burası dağların arasına kurulmuş küçücük bir kasaba. İnsan burada yaşasa ne yapar bilemedim. (Bol miktarda çay, kahve tüketebilir, camın kenarına oturup dağların üstüne çöreklenmiş karı seyre dalabilir, kalın kıyafetleri üstüne geçirip-ki gördüğüm her giyim mağazasında Salomon satılıyordu- yürüyüş yapabilir, sonunda da mutlaka ama mutlaka yazar olabilir)


Meydanı gezmemiz çok vakit almıyor, en fazla bir saatlik bir yürüyüşle etrafı tanımak mümkün. Kasabanın kilisenin olduğu yüksek tepesine doğru yürüyünce, tepeyi çevreleyen evleri yakından görüyoruz. Hepsinin bacalarından göğe doğru dumanlar yükseliyor. Bu seyir tepesi, burada bulunmam için geçerli sebebi bana vermiş oluyor.


Genellikle yolculuklarda kamera benim elimde oluyor. Selçuk'un pek de umrunda olmadığından. Onun için seyahat tüm klişelerden başka bir şey. Kendisi için orada oluyor. Yağmur için, yürümek için, etrafa bakmak için, dünyanın başka bir köşesinde olmak için. Anıları vizörün içine sıkıştırıp eve getirmek sadece benim derdim. Ben bu halimi biraz azaltmaya çalışıyorum, o da benim için birazcık daha fazla anı toplamaya gayret ediyor.


Chateau D'oex yol üstünde bir durak. Bizim için rastgele seçilmiş ama belli ki kış sporları için özellikle geliniyor. Kasabanın sakinliği, etrafı kuşatan yeşillik, sessizliğin elle tutulabilir olması insanın içini huzurla dolduruyor. Burayı her anımsadığımda aynı trenin içinde olmayı ve aynı istasyonda trenden inmeyi diliyorum. Trenin vardı her istasyon içinde biraz büyü biraz da çocukluk taşıyor çünkü.




12 Kasım 2011 Cumartesi

Utangaç bir İsviçre şehri: Montreux...

Yüzümde kocaman bir gülümseme. Ayıptır söylemesi, o gülümseme benim yol halim, bir nevi azığım. Yoldaysam eğer, pişmiş kelle gibi sırıtıyorum. Üstüme bir pozitiflik ki yerleşiyor ki, sorma gitsin. Bazen bu duruma sebep, kendi kendime sinir oluyorum. Biri bana beni sorsa, düzeni ne kadar sevdiğimden falan bahsederim. Sabahleyin yatağın hep aynı tarafından kalkmayı, yatağın aynı köşesine ısrarla bacağımı vurmayı severim. Şimdi bu saatten sorma kendimi tekrar bulmaya çalışmak neden?

Lise yıllarındaki tarih bilgilerimize hızlı bir dönüş yapacak olursak Montreux'de, Boğazlar üzerinde Lozan'da kaybettiğimiz haklarımızı geri kazandığımızı hatırlarız. Anımsıyorsunuz değil mi? O zamanlar bu bilgileri öğrenmek ne zor gelirdi bana; oysa şimdi hatırlamaya çalışıyor, unutmamak üzere tekrar öğreniyorum.😀 Bu bilgileri sınıf ortamında öğrenirken, bir de kalkıp sınıfça Montreux'ya gelseymişiz, oradan da Lozan'a geçseymişiz ne güzel olurmuş.

Peki Cenevre'den Montreux'ye nasıl geldik?


Yağmurlu bir günde Cenevre'den trene bindik. Bir saat sonra Montreux'deydik. Buraya gelmekteki amacımız, buradan bineceğimiz Panaromik Tren'le pastoral bir gezinti yapmak. Üç tarafı camla kaplı bir trenden İsviçre'nin yeşile boyanmış doğasını seyredeceğiz. Ne yalan söyleyeyim, İstanbul'dan beni buralara bu trenle yapacağım gezinin düşü getirdi. 

Montreux'den kalkan gezi trenlerinin biletlerini nereden alacağız?


Montreux'den kalkan gezi trenlerini Groupe MOB isimli bir şirket organize ediliyor. (Meraklısına duyurulur.) Elimde çıktılarla, şirketin tren garının içindeki ofisine doğru ilerliyorum. Suratsızlar Diyarı'ndan buraya düşmüş olan yaşıtım kızcağız hayata duyduğu tüm nefretini bilinmez bir sebeple üstümüze kusuyor. Bağırtıları arasında, internetten ödediğim ücretin sadece koltuk rezervasyonu yapabilmek için olduğunu öğrenip, hatırı sayılır bir para ödeyerek ofisten ayrılıyoruz. (Böylece koltuk rezervasyonları için 2 kişiye 28 Euro, biletler için de 2 kişi takribi 110 Euro ödüyorum.) Kızın karanlık suratı, nerdeyse beni trene binmekten alıkoyacakken, Selçuk'un hazır olda bekleyen sağduyusu hemen ortaya çıkıyor.

-Evet, biz buraya bu tren yolculuğunu yapmak için geldik.
İsviçre'nin pahalı bir yer olduğunu söylemiş miydim?

Yağmur nasıl güzel dokunuyor yüzüme. Bizi dağlara götürecek trene binmeden önce önümüzde Montreux'yi gezmek için tam 2 saat var. Montreux, her sene yapılan Caz Festivali ile göz önünde olan bir şehir. Temmuz ayının ilk iki haftası bu efsanevi festivale ayrılıyor. Şehir caz tınılarıyla dolup taşıyor.  Festivale gidecekler için otel rezervasyonlarını önceden yapmaları öneriliyor.
Ne yazık ki biz festivale yetişemiyoruz ama Cenevre Gölü'nün hemen kıyısında, küçük bir parkın içinde ünlü cazcıların heykelleri beni bekliyor. I-pod'um yanımda, cazcıların sesi kulağımda.



Önce B.B.King ile karşılaşıyorum. Yeşilliklerin içinde boynundan sarkan gitarı ve hafifçe yukarı kaldırdığı sol koluyla belli ki söylediği şarkının ortasında bir yerlerde.
Gönlüm hafif hafif yağan yağmurdan ıslanmasına el vermiyor ve Ella Fitzgerald'ın yanına koşup, şemsiyenin altına alıveriyorum kendisini. Hafifçe sarılsam, ne der acaba?


Ray Charles ve Aretha Franklin ise şarkı söylemekten çok yüzlerine sığdıramadıkları kocaman kahkahalarını savurmaktalar Montreux göğüne karşı.



Küçük parkın bir diğer tarafında Quincy Jones karşılıyor bizi.
Yağmurlu bir Montreux gününde, Büyük Cenevre Gölü kıyısında yürüyüş yapıyoruz. Gölün karşı kıyısı serpiştiren yağmur ve havayı saran pus yüzünden görülmüyor. Üzülmek bir yana, ortama böyle büyülü bir hava kattığı için havanın bize yaptığı azizliğe seviniyorum. Bence bu hava, insanın sevdiğine sıkı sıkı sarılması için güzel bir sebep. Hem seyircilerin hepsi, hep bizim seyrettiklerimiz. Ben böyle aşka anlamlar yükleyip dururken, yanımızdan bu havada koşanlar, spor yapanlar geçip gidiyor.



Gölün hemen yanıbaşında tüm şaşasıyla duran ''Montreux Palace'' belli ki, şimdi onu uzaktan gözleyen tüm yukardaki cazcılara vaktiyle kapılarını onurla açmış. Bir gün bizi de karşılarsın belki diye geçiriyorum içimden, aşka geldim ya ne de olsa!

İstasyonun karşısına geri geldiğimizde, o çelimsiz ''istasyon karşısı kafe''sine giriyoruz. Montreux yolcuları üşüdü. Sıcak bir çaya, mideye inecek küçük lokmalara ve deftere düşülecek küçük notlara ihtiyaç var. İçeride mis gibi bir hamur kokusu var; anne evi gibi kokuyor burası.

Bu kafede Alplerin karşısında dinleniyorum; beni Alpler'in yamacına taşıyan treninim kalkmasına az bir zaman kala mutluyum, hem de çok mutluyum...

11 Kasım 2011 Cuma

''benden'' olsa yazının başlığı...

Dün gece çok güzel bir gece geçirdim. Öyle güzel geçti ki, orada bulunduğum üç saatte dünyada başka hiçbir yerde bulunmayı istemezdim.

Kadıköy'de hemen Oyun Atölyesi'nin çaprazında Mim Sanat Merkezi'ndeydim. Yanımda yakın arkadaşlarımdan biri ile önce acele bir yemek yiyip, sonra Mim Sanat Merkezi'ne doğru yollandık.

Ünlü bir yazarla buluşmamız vardı, hem de tam 12 hafta süresince, Salı akşamları.
İlk defa girdiğim kalabalık ortamlarda kendimi rahat hissettiğimi pek söyleyemem; yine üstümde öyle bir gerginlik. Ekip yanılmıyorsam 8 kişilik küçük bir kadınlar ordusu. Daha önce hiç karşılaşmadığım insanlarla buluşup, içimizi dökmeye karar vermişiz meğer haberim yokmuş.

Mario Levi bizi üst katta bekliyor. Vakit buluşma anına gelince, yukarı kendisinin yanına çıkıyoruz. Ayağa kalkıp, teker teker elimizi sıkıyor. Suratında sıcak bir gülümseme.

''Merhaba'' diyor her birimize. Sonra ekliyor: Ben herkese ''merhaba'' derim, yurdışında verdiğim seminerlerde bile ''merhaba'' diyerek başlarım konuşmalarıma ve sonra anlatırım, ''merhaba demek, benden size zarar gelmez demektir''.

Sıcak bir karşılaşma. Mario Bey anlatıyor, biz dinliyoruz. Etrafını küçük bir hayranlar grubu sarmış gibi görünüyor, herkes halinden memnun. Yaptığı işi ne kadar sevdiğinden bahsediyor bize; zaten o kadar belli ki bu, gözlerinden etrafa yayılan ışıktan, dudaklarından teker teker dökülen kelimelerden.

Cümleleri duymaya değer, sohbeti çok keyifli.

Zaman hemencecik uçup gidiyor, yüreğimde büyük bir mutlulukla eve yollanıyorum.
Şimdi yapmam gereken ev ödevlerim var benim, okumam gereken, daha önce hiç okumadığım yazarlar. Bana yol gösterecek bir öğretmenim varken, yazmam gerekiyor. Bu aralar çokça ödevlerimi yapmak için yazmam gerekiyor, daha da çok kendimi geliştirmek için okumam ve yine okumam.

Söz veriyorum kendime, daha çok yazacağım diye...Elimde buraya yazdığım ama toparlanmayı bekleyen yazılar var. Nadasa bırakmışım kendimi haberim yokmuş.

Kitap fuarı var sonra...Ve keyifle gececek güzel Salı akşamlarım...

17 Ekim 2011 Pazartesi

Cenevre: Saatlerin Şehrine Yolculuk

Kış geldi galiba. İnsan oturduğu yerde daha fazla üşüyor. Evde olup, insanı sıcacık tutan bir battaniyeyle bütünleşip, cama vuran yağmura dalıp gitmek var; ama ne mümkün. Yerinde duramayan, oradan oraya koşuşturmaktan keyif alan bir doğam var. Kışın soğuk bir zamanında seyahat etmenin tek güzel yani terk ettiğin yerde de kışın hüküm sürdüğünü bilmek bence. 


Cenevre'ye bizi soğuk bir havanın beklediğini bilerek geldik. İşin tek teselli edici yanı, İstanbul'da  da aynı kış hükmünü sürüyor.


Kış gezmelerini pek sevmem aslında. Benim için gezmelerin mevsimi  baharlardır. Soğukta gezmek zordur. Biraz dolaşır, ardından hemen kendini sıcak bir şey içmek için bir kafeye atmak istersin. Kahve molalarının kötü bir yanı olmasa da, insan belki de bir daha bulunamayacağı o yabancı şehri tanımak, karış karış gezmek ister. Cenevre'ye ayak bastığımız ilk gün hafiften esen rüzgârın yanında güneş de ara ara kendini gösteriyordu. İçimde bu şehre ilk kez gelmiş olmanın verdiği kaşif ruhu. Soğuğa bana mısın demedim yani. Hafif tatil ilkesiyle sahip olduğumuz tek bavulu odaya fırlatıp montları üstümüze çektiğimiz gibi kendimizi sokaklara attık.


Yeni bir yerde olmanın karşı konulmaz heyecanının yerini, yürüdükçe suratımıza sertçe vuran rüzgârla beraber yağmur aldı. Çantamdan beremi çıkartıp kafama taktıktan hemen sonra sevgili kocanın gözlerinde beliren ve ona da bir bere vermemi umut eden duygu yüklü bakışın yerini, hemencecik hayal kırıklığına uğrayan yüz ifadesi aldı. Hayal kırıklığına uğramak ne kolaymış meğer diye düşündüm. Elbette kendini suçlamadım. 20 senedir soğuk havalarda bere takılması gerekliliğiyle ilgili ısrarıma hep karşı çıkıp, sonunda sinüzit ile kardeş olan koca, yine de bere takmamaktaki ısrarını sürdürüyordu.

"Aman Allahım!" dedim içimden, yoksa şu an bir beresi olmasını mı istiyordu.
- Bana bere almadın mı yoksa ?!!!??xhöxxx!!!!  sorusuna,
- Hayır, aldığım bereleri hiç takmadın ki bugüne kadar, cevabını verdim.
Zafer ânım nedense pek keyifli gelmedi bana, oysa yıllardır bu ânı bekliyordum.

Soğuğa karşı göğsümüzü gere gere, kocaman Leman Gölü kıyısından ilerleyerek otelin ters tarafına, lüks mağazaların, kafelerin, restoranların olduğu bölgeye ulaştık. Karşımıza çıkan ilk Zara mağazasında, hadi sana bir bere alalım önerim, ikilettirilmedi ve sevgili kocanın da kafasını sıcacık tutacak bereyi edinmiş olduk. Bu karar, çok yerinde verilmiş bir karardı. İlk günden sonraki günler, soğuklar daha da şiddetlendi.


Cenevre'nin merkezi çok büyük değil. Etrafta umarsızca gezinmek mümkün. Cenevre'de hemen hemen herkes Fransızca konuşuyor. Şehir Fransa ile sınır komşusu. Binalar Fransız binalarıyla aynı mimaride. Daha geniş caddeler ve sokaklar olsa, Paris'te olduğunuzu düşünebilirsiniz. Şehrin ağırbaşlı bir havası var, yaşını başını almış, görmüş geçirmiş aristokrat bir kadın gibi, nerede durması gerektiğini biliyor.

Leman Gölü Avrupa'nın en büyük göllerinden; tıpkı bir iç deniz gibi.


Göl, yanılmıyorsam Avrupa'nın en büyük göllerinden. Zaten bir gölden daha çok, iç deniz gibi. O kadar büyük yani. Ertesi gün yaptığımız tren gezisinde, gölün bir türlü bitmemesi karşısında oldukça hayrete düşüyorum. Etraf yemyeşil, göl masmavi ve tertemiz, bulutlar birbirinin üstüne yığılmış. Ne kadar gezmek ve gittiğim yerleri tanımak, yemek, içmek, keyfe dalmak, kalemimle kağıdımla olmadık yerlerde buluşmak ve hayallere dalmak benim için bir gezinin esas amacı olsa da, Louboutin mağazasının önünde hayran bakışlarımla dakikalarımı geçiriyorum. Şehirde her şey ahenk içinde. Burası ''Saatlerin Şehri"

Tanıdığım tanımadığım bir dolu saat mağazası var: Tag Heuer, Pierre Balmain, Omega, Patek Philippe, Vacheron Constantin...

Benim Swatch'ım pek bir çaresiz, pek bir gariban kalmış yanlarında.


Saat markalarını temsil eden yüzler vitrinlerde kocaman afişlerle boy gösteriyorlar. Koca kişisi saatleri seyrediyor, seyrediyor, seyrediyor. Beğendiği saatte ucuz değil ki kredi kartını uzatıp alayım.
Yemeğimizi büyük bir mağazanın her türlü yemeğin sunulduğu yemek katında yiyoruz. İçerisi çok kalabalık, kendimi ortaokul yıllarındaki yemekhanede gibi hissediyorum. Çin yemeklerinde aklım kalıyor ama gözüm o uzun kuyruğa girmeyi yemiyor.

Yağmurlu, o ilk günde Cenevre sokaklarında turluyoruz. Hastalıktı, yorgunluktu derken bu tatili hakettiğimizi düşünüyoruz. Gezmek için geçerli sebepleri bulmak huyumdur zaten. Bir sonraki gün önce Montreux'ye gideceğiz. Oradan da bineceğimiz panaromik trenle dağlara çevireceğiz yönümüzü.

13 Ekim 2011 Perşembe

Fransız Güzeli: Annecy

Sabahın erken saatinde yola düşüyoruz.  Yolculuk, Cenevre'nin 30 km güneyinde Annecy isimli bir Fransız şehrine. Daha önce Annecy'ye gitme düşüncesi aklımıza düştüyse de, hiç bu kadar yakınına gelmemiştik. Hal böyle olunca şimdi bu fırsatı kaçırmama niyetindeyiz; zaten günlerden pazar ve Cenevre'de her yer kapalı.

Annecy, görür görme insanı kendine hayran bıraktıran şehirlerden biri.
Otelimize çok yakın bir mesafede bulunan otobüs garına hafiften serpiştiren yağmurun eşliğinde varıyoruz.  Etraf oldukça sessiz. Bilet gişesine girdiğimizde Annecy'ye kalkan otobüsü bir dakikalık bir gecikmeyle kaçırdığımızı anlıyoruz. Birbirimize suçlayıcı bakışlar fırlatsak da, şimdi kavga zamanı değil. 😜  Bu arada Cenevre'ye kadar gelmişken bir de Annecy'ye gideyim, orayı da göreyim diyenler şuradan otobüs fiyatlarına ve tarifeye bakabilirler. Biz otobüs durağından aldığımız biletlere 3 euro gibi bir ücret ödemiştik. Tek gidiş elbette.😀  

Sonunda bizi Annecy'ye götürecek otobüse binip şoförün arkasındaki koltuklara yerleşiyoruz. Etrafı izlemek için en uygun koltuklar bunlar. Bizi Cenevre'den Annecy'ye götürecek otobüs 1.5 saat sürüyor ve otobana girmeden yolumuzun üstündeki tüm kasabaların içinden geçerek ilerliyoruz. İsviçre-Fransa sınırını geçtiğimiz noktada sınır polisleri tarafından durdurulup, pasaport kontrolüne tabi tutuluyoruz. Anladığım kadarıyla çok sık yapılan bir kontrol değil, kaldı ki dönüşte sınırdan hiç durmadan geçiyoruz. Bu otobüse binip, 30 km için uzun sayılabilecek bu seyahati yaptığım için çok mutlu oluyorum; başka türlü bu kasabaları görme şansım olmayacaktı.

Tezgahların üzerine sıralanmış peynirler beni benden alıyor. Hepsini çantama atıp getirmek istiyorum.
Etrafa baka baka ulaştığımız Annecy'de otobüsten indiğimizde şehrin kalbini bulmakta hiç zorlanmıyoruz. Havanın birazdan ısınması gerektiğini düşünüyorum. Annecy, bizi sokaklarına kurulmuş pazar yeriyle karşılıyor. Etraf cıvıl cıvıl. Peynir tezgahlarının önünde uzun kuyruklar ve hararetli konuşmalar var. Tadılan, damaklarda keyifle çevrilen peynirler paketlenip çantalara atılıyor. Kalabalığın bizi taşıdığı yere doğru ilerliyoruz. Elimizde bir harita yok ama zaten haritaya ihtiyaç da yok. İçimdeki pazar alışverişi yapmak isteyen sese kulak vermek istemiyorum; domateslerin, peynirlerin, mini havuçların ve benim pek sevdiğim incecik börülcelerin yanından acılı gözlerle geçiyorum.

Islak Annecy sokakları...
Kalabalığın içinden sıyrılarak taşlarla döşeli yoldan yukarı doğru ilerliyoruz. Bizi yukarıda geniş bir meydan ile büyük bir kilise bekliyor. Saint-Maurice Kilisesi kapalı olduğu için içeri giremiyoruz. Bir müddet buranın keyfini çıkarıp, tekrar aşağı inip kalabalığın arasına karışmaya karar veriyoruz. Bu kısa yol üzerinde birkaç otele ve odalarını kiralayan evlere rastlıyoruz.




Kanalların üstünde kurulu tezgahlarında ürünlerini satmaya gelmiş köylüleri seyretmek çok keyifli ama burnumuza gelen mis gibi kokular ve cıvıl cıvıl tezgahlar bize yemek molası için uygun zamanın geldiğini hatırlatıyor. Kanalların arasında yaptığımız kısa yürüyüş sonrasında yemeğimizi hem nerede yiyeceğimize karar veriyoruz, hem de tok karınla peynir alışverişi yapmanın daha akıllıca olacağına. Paylaşmak niyetiyle bir pizza ve ne olduğunu bilmesem de harika bir sosla güveçte yapılmış bir patateste karar kılıyoruz. Tadına baktığımızda doğru kararlar verdiğimizi anlıyor ve her şeyi keyifle midemize indiriyoruz. Üstüne içilen kahveler de yediklerimize cila oluyor. 


Dışarı çıktığımızda pazar tezgahlarının toplandığını görüyoruz. Sokaklar tertemiz, neredeyse hayal gördüğümüzü düşüneceğiz. Karnımız tok olduğundan alamadığımız peynirlerin ardından, "Neyse, kısmet değilmiş" cümlelerini yuvarlayarak pek üstünde durmuyoruz. Daha sonra Cenevre'ye döndüğümüzde eve getirmek üzere aldığımız peynirlere verdiğimiz para, yaptığımız hatayı daha iyi anlamamıza sebep oluyor.

Annecy, pos vermeyi seven fotojenik bir kadın gibi, çok güzel.


Kanallar arasında dolaşıp, Palais de I'Isle etrafında fotoğraf çekiyoruz. 12.yy'da başka şehirlerden gelen önemli ziyaretçileri ve kontları ağırlayan etrafı sularla çevrili, taştan yapılmış bu bina daha sonraki yüzyıllarda hapishane olarak kullanılmış.


Saatler hızla ilerliyor. Sabahki serin hava güneşin de etkisiyle öğleden sonra içimizi ısıtmaya başladı. Annecy Gölü etrafında dolaşmanın, Fransız Alplerinin sarmaladığı ılık ve sisli havada göl kenarındaki bankların üstünde oturup keyfe dalmanın vakti...

5 Ekim 2011 Çarşamba

İLK DURAK VERONA

ROMEO VE JÜLYET'İN ŞEHRİNE KEYİFLİ BİR YOLCULUK


Erbe Meydanı-Meşhur Caffe Filippini











Jülyet o pek meşhur balkonuna çıkıp neler düşünmüştür acaba? Hülyalı, yarı aralık gözleri uzaklara dalmış gitmişken Romeo ile ilgili ne hayaller gelip geçmiştir aklından, gönlünden?

Pek tabii, kavuşulan bir sevda olsaydı bu aşk, belki bugün kulaklarımıza kadar olan yolculuğunu da yapmamış olacaktı. Gerçi, böyle bir sevdanın yaşandığı, hatta ve hatta Jülyet'in yaşadığı ile ilgili kesin bir bilgi bile yok kimsenin elinde...

Fakat tüm bunlara rağmen, Shakespeare'in kaleme aldığı Romeo ve Jülyet efsanesi bugün hâlâ sürüp gitmekte. Üstüne koltuğa gömülüp zevkle seyrettiğimiz filmlerin de ayağımıza kadar getirdiği şehirler, romantik komediler ve hayaller var.

''Letters to Juliette'' benimle Verona'yı tanıştıran film. Beni bulunduğum ortamdan alıp başka bir şehre taşıyan, yüzümde gülümseme bırakan her film benim için güzel. Kaldı ki İtalya'nın romantik bir şehrine yolculuğa mümkün değil 'hayır' diyemem.

Kendi reel hayatımda da 'hayır' diyemedim ve önceden planlanan Toskana seyahatinin başlangıç tarafına bir de Verona ekleyiverdim. Şimdi aynı Hobbit gibi; gidip, görüp, anılarıma kaydettikten sonra yaşadıklarımı iyi ki gitmişim diyorum.


Şehri inanın anlatmama gerek yok, biraz kente ayrılacak zaman ve sunacağınız hoşgörü ile Verona sizi alıp tüm gizli sokaklarına, tüm meydanlarına alıp götürüyor. Erbe Meydanına doğru ilerlerken Jülyet'in evi bir selam çakıyor size... Sağlı sollu sıralanmış pastaneler, hediyelikçiler derken, meydanı çevreleyen restaurantlarıyla Erbe meydanında buluveriyorsunuz kendinizi. Sıcak, küçük ve samimi... Buranın büyüsüne kapılmamak, burada kısa bir süreliğine bile olsa çöreklenip etrafın akan giden huzuruna kapılmamak elde değil!

Erbe Meydanını serinleten romantik çeşme
Meydanın orta yerindeki küçük havuzun suyunda oynayan çocukların neşesine ortak olmak istiyor insan; ayakkabılarını çıkartıp, küçük ayakların yanında serinlemek.

Dante
Burası inanın büyüleyici...
Erbe Meydanından şöyle az biraz uzaklaşacak olsanız karşınıza kocaman bir heykel dikiliyor, hemen başka bir meydanın ortasında. Beatrice'e olan aşkını anlata anlata bitiremeyen Dante.

Romeo'nun evi bugün özel bir mülkiyet. Etrafı kale surları gibi yüksek duvarlarla çevrelenmiş, içinin nasıl olduğunu hayallerime teslim eden bir ev... Hayal kurmayı seven biri olarak benim için sorun yok.

Bir gün önce gördüğüm Jülyet'in balkonuna biraz bencil bir plan yapıp, ertesi günün ilk ışıklarıyla beraber gidiyorum. Bu tatilde bize eşlik eden bir oğlan çocuğu olduğundan, onu yatakta babasıyla beraber bırakıp, kendi adımlarımı dinleyerek düşüyorum yola. Yalnız olmanın keyfi de bir başka güzel. Jülyet'in evine az kala, yolun üstünde bana gülümseyen pastaneye girip adını bilmediğim sabah atıştırmalarından alıyorum kendime yanında bir kahveyle beraber... Yaşadığım keyfi sonuna kadar götürmekte kararlıyım. Az sonra Jülyet'in balkonuna çıkacak, damağımda titreşip duran az önceki enfes lezzetle beraber romantik hayallere dalacağım yerde şöyle düşüneceğim.
     '' Hay Allah, şimdi bu balkonda benim fotoğrafımı kim çekecek peki?''

Tek başına Jülyet'in romantizmini paylaşmanın da elbet bir bedeli olacak diye düşüneceğim.
- Hayır, kimsenin benim fotoğrafımı çekmesini istemiyorum. Böyle bir karenin, insanı seven bir yürekten çıkması gerektiğini düşünüyorum. (kimbilir belki de orda oturan yaşlı görevlinin asık suratı bana böyle düşündüren)
Kaldı ki balkonun altında oğlum tarafından çekilmiş koca kişisinin ve benim gayet titrek fotoğraflarımız var. Tatilin ilk günü sebebiyle oğlan daha olayı kavrayamamış vaziyette ama fotoğrafları çekmekte ısrarcı.

Şimdi çok yazı yazmayayım diyorum. Biraz fotoğrafla sizi hemen Verona ile tanıştırıvereyim.