12 Aralık 2012 Çarşamba

''Paris Bir Yalnızlık'' mıdır?


Peki! 

Anladım!

İnsanın her günü aynı güzellikte geçmez değil mi?

Hatta bazı günleri ortalamayı bile tutturamaz. Bir de ortalamanın çok altında, insanın mutsuz olduğu günler vardır. 

Yazmak rahatlatır. Bazen rahatlamak için yazarsın, sonra yazdıklarını yoketmek için- parıldayan bir ekrana ise yazdıkların- delete tuşuna basarsın, siliniverir. Su gibi akar, evet! Bir zaman sonra yazdıklarını hatırlamazsın, su gibidir harflere döktüklerin, silinir gider. 

Hislerden geriye, o gün hissettiğin bir kalp kırıklığı kalır, bir zaman sonra kalbinin geçmişte bir gün kırıldığı gelir ama detayları tam olarak hatırlamazsın. Ya da ben böyleyim, bilmiyorum! Kırgın günlerimden geriye, genellikle akşamdan kalma sabahlarım gibi tek bir cümle kalır. 

Tükenmez bir kalemle yazılan kırgın bir cümle, tükenen hayatlarımız içinde bir yere, bir defter kenarına sıkışıverir.

Virginia, Kendine Ait Bir Oda'da yazıya dökülmeyen hayatlardan bahseder. Büyük üzüntü içindedir. O kadınlar, tüm hayatlarını sabah kalkıp evlerini toplayarak, yemek yaparak, çocuklarını büyüterek, zaman zaman okuyarak, nakış yaparak ve kocalarının yaşadıkları aynı yüzyılın çalkantılı geçişlerine tanıklık ederek geçirirler; lakin onların kayda geçirilmiş herhangi bir anları yoktur. 
Zamanlarının romanlarına konu olan kadın yaşamlarının hepsi ama hepsi istisnasız hayallerden oluşan kadınlardır ve o romanların hepsinde kadınlar hakkında yalanlar vardır. 

Şöyle der Virginia kitabını okumakta olduğu Mary Carmichael'a tıpkı yanıbaşındaymış gibi: 
          ''Bütün bu karanlıkta kalmış hayatların kayda geçirilmesi gerek.''

Şimdi ben bu muhteşem kadından yıllar ötede, başımı ellerimin arasına alıp düşünüyorum. Kitabını bitirip kenara koyduktan sonra, bir süre bocalıyorum. Bazı kitaplar böyledir bilirsiniz. Okuduktan sonra  kitabın kafanızda bıraktığı izleri koklamak, ayrılık anını geciktirmek istersiniz. Öyle bir zamanın ertesinde uzun zaman önce alıp okuduğum bir yazarın kitabını çekiyorum raftan. Feridun Andaç'ın  Paris Bir Yalnızlıktır isimli anlatısı. Daha ilk sayfayı açmamla beraber, önceden altını çizmiş olduğum satırları görüp, sevdiğim cümlelerin arkasına saklanmış kendimle karşılaşıyorum. Başka bir şehrin sokaklarında kendi yalnızlığıyla buluşmaya çıkan Feridun Andaç nasıl naif bir yazar. Yolları ve yolculukları kanıksamış biri olarak, yüzünü Paris'e ve Erzurum'a döndüğünde nasıl heyecanlandığından bahsediyor. Bu iki kente dair yazmayı, bir de bu iki şehirde yazmayı seviyor. 


Senenin sonu hayatımıza kattıklarımız ve eksilttiklerimizle geliyor yine... ''Ulan,'' diyorum kendime, ''bu seneyi de bozuk para gibi harcadın ya, helal olsun sana''

6 Aralık 2012 Perşembe

Kendine Ait Bir Oda!



   Bir yılı daha geride bırakıyoruz ya, ben şimdiden yaptıklarım yerine yapamadıklarımın muhakemesini kafamda şekillendirmeye başladım. İçimdeki o huysuz ben, ortalıklarda gezinip duruyor. İşaret parmağını kaldırmış, gözüme gözüme sallayıp duruyor. 

    İş yerindeyim elbet. Günün bu saatinde başka nerede olabilirim ki? Yapmak istediklerimi yapmak için koşullarım uygun aslında. Mesela masamın üstü bir dolu karışıklığın içinde beni yazmaya davet ediyor. Üstelik onlarca afilli kalemim var. Afilli derken, hani yazarken kağıtta jilet gibi kayanlardan bahsediyorum. Diğer kalemlerden pek haz etmiyorum. İnsanın dilinden dökülen kelimeleri sanki zorla kağıda geçiriyorlarmış gibi davranıyorlar. Hatta bazen sabote ediyorlar yazılanları. 

    Kahve de yanı başımda. Gerçi az önce beceriksizce yarısını yere boca ettim ya, olsun. Odamı mis gibi kahve kokusu sardı. Bir haftadır Virginia Woolf'a yatıp kalkıyorum. Yatağa düştüğüm bir saatte elime alıyorum kitabı. Yatak odamda, Virginia Woolf'tan Kendine Ait Bir Oda'yı okuyorum. Kitaptan ne anladığım belki satır aralarında dolaşacaktır ama şimdilik ben bir haftadır yanında yatanın uyuyup uyumadığına pek önem vermeyerek, başucumdaki ışığı sonuna kadar açıp, kitabımı okumaya devam ediyorum. Mecazı bir kenara bırakırsak, kendine ait bir odam var işte, sadece başka biriyle paylaşıyorum. 

    Neden Virginia Woolf okuyorum şu aralar? Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan üçlü seti bir indirim sırasında alıvermiştim. Lise yıllarında okumaya çalıştığım Virginia'a o sıralar ulaşamamıştım. Yeni baskı kitapta çevirmenin İlknur Özdemir olması kitabı hiç tereddütsüz almamın ilk sebebi; zira kendisinin yaptığı çevirilerin hepsi harika. Evet,Virginia ile yarım kalmış bir hesabımız var. O, benim kitabını okumamı yıllardır bekliyor, ben de uygun zamanın gelmesini bekliyorum. Şimdi tam sırası... Zil çoktan çaldı. 

    Doğru yazmaya çalıştığımı buradan her bir dostuma söyleyip duruyorum değil mi? Bunun için çaba sarf ediyorum ve yazılarımın hepsini 1. tekil şahıs kullanarak yazıyorum. Eh, öğrendim ki yazarken hatalar yapıyorum. Hastalığımın ismi ''Bilinç akışı'nda hatalı yazım'' başlığının altına giriyor. Virginia Woolf okuyarak yaptığım hataları anlamaya çalışıyorum. Şimdi yazarımızın öyle karşıma çıkıvermesi bir şans değil yani, bana ders vermek için yanımda bulunuyor. Kitabı okuduktan sonra anladığım kadarıyla,- anlamam biraz geç olmadı, sadece bir kere başlamıştım, bitireyim dedim-, Kendine Ait Bir Oda, di'li geçmiş zamanla yazılmış. Oysa bana şimdiki zamanla yazılmış bir kitabı gerekiyor.

    Uzun lafın kısası, daha yolum uzun. Benim hemen Dalgalar'ı okumam, oradan William Faulkner'le başka bir yolculuğa çıkmam gerekiyor.
    Anlatacak çok şeyim olmasına rağmen kısaca haber vereyim dedim.

Şaşırdım kaldım. :)

28 Kasım 2012 Çarşamba

Benim Kitaplığım...


Benim kitaplığımın halleri:)



26 Kasım 2012 Pazartesi

Pazartesi sendromu...

Evlendiğimde bir müddet evcilik oynadım ben. Nasıl güzel geliyordu ilk başlarda. İşten çıktıktan sonra eğer gerekiyorsa markete uğruyor, sonra çok doldurmamaya gayret ettiğim poşetlerimi oflaya puflaya evin bulunduğu tatlı yokuştan çıkarmaya çalışıyordum. Aslında çok uzun olmayan yol boyunca dinlenmek için birkaç kez durduğum oluyordu. Apartmanın kapısının önüne geldiğim zaman çoğu kez anahtarımı unuttuğumu fark ediyor, kendime sinirlenerek elimdekileri kapının önüne bırakıp, yakınlarda oturan anneme gidiyordum yedek anahtarları almak için. Ben hayatımın büyük bölümü boyunca anahtarlarımı kaybedip durdum hep. Belki bu durum, her zaman bana kapıyı açacak birilerinin olmasından kaynaklanıyordur.

Semtteki marketleri her gün teker teker gezme alışkanlığını babamın ölümünden sonra bir hobi haline getirmiş annemi evde bulmak için dua ettiğimi hatırlıyorum bir de. Yoksa başka bir kapıda mahsur kalır, bu sefer onun gelişini beklemeye koyulurdum. Elinde küçük naylon bir poşeti sallaya sallaya gelen anneme bakar ve sanki en doğal hakkımmış gibi soruyu yapıştırırdım suratına:

''Nerdesin sen?'' (Bizim ailede herkes birbirine hesap sormaya pek meraklıdır.)

Sorduğum soruya ya da çirkefliğine aldırmadan cevap verirdi bana:

''Bugün falanca markette domates salçasında indirim vardı, gidip bir kavanoz alayım dedim.''

Annemin evine varıp anahtarımı aldıktan sonra yine aptallığıma söylenerek aynı yolu gerisin geriye yürürdüm.

Eve vardığımda hemen yemek işine girişirdim. O seneler yemek yapmayı sevdiğimi zannettiğim zamanlardı. Genelde yaptıklarım yanında salatası olan tek çeşit yemekler olurdu. Doymayan olursa aynı yemekten bir tabak daha alırdı. Alah'tan yemek konusunda karşımda hiç sorun çıkarmayan bir kocam vardı. Ekmeğin arasına turşu koyup versem itiraz etmezdi. Gel zaman git zaman ben tarihinde görülmemiş bir ilk yaşayarak altı kilo aldım. Bu zannediyorum ki, evcilik oynamaya kalkan her yeni yetmenin başına gelen bir durumdu. Zaten evliliğimiz de ilk iki senesini dolduruyordu ve ben oynadığım eski oyunlara dönmek istiyordum. Hayat sinemaya gitmek, kitap okumak, müzik dinlemek, sahilde yürümek, çaylar kahveler içmek ve sohbet etmek demekti. Yemek yapmayı bıraktım. Akşam eve gidip, yemek yapmak nasıl mutsuz ediyordu beni! Ufak ufak annemden yemek yapmasını istemeye başladım. İşten eve geldiğimde hazır yemek bulmak nasıl mutlu ediyordu beni; üstelik kocam da annemin yemeklerini benim yemeklerime tercih ediyordu. Hiçbir zaman ''karımın yemeğinden başkasını yemem'' diyen bir koca olmadı. Neden acaba? 

Benim için kendime geri döndüğüm, mutlu mesut yıllarıma kavuştuğum yıllardı işte. Sonra, çok sonra hadi artık bir çocuğumuz olsun dediğimiz bir yıl geldi, çattı. Biz buna karar verdiğimizde çocuğumuzun olmadığı ile ilgili söylentiler artık ayyuka çıkmış, yüzümüze karşı söylenir hale gelmişti.

Ne mi oldu? Vallahi çocuğuma bakmak çok zor geldi bana! Yemek yapmaktan çok daha zor bir işti! 
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden ben ''Pazartesi Sendromu'' falan yaşamam. Çok severim işe gelmeyi :) 

24 Kasım 2012 Cumartesi

Yazma deneyimleri 1-2...


Bugün Yazı Evi'ne gittim. Kadıköy'e. Cuma günleri saat 10'da randevum var. Her hafta heyecanla aynı kapıyı çalıyorum. Kapıdan girer girmez elimdeki eşyaları salondaki koltuklardan birinin yanına bırakıp, hemen mutfağa geçiyorum. Genellikle gittiğim saatte, önceden gelen bir konuk çayı demlemiş oluyor. Tıpkı evimdeymiş gibi dolabı açıp çayımı koymak için raftan bir kupa seçiyorum. Birbirinden boyuyla, rengiyle, ebatıyla farklılık gösteren kupalardan birini seçmekten keyif alıyorum.

Çayımı aldıktan sonra, elimde fincanla bir müddet salonda oturuyorum. Bu evin havasını seviyorum. Belki daha sık gelsem, defterimi ya da bilgisayarımı açıp evin enerjisinde bir şeyler yazmaya çalışsam daha da rahatlarım. Şimdilik bunu yapmaya vakit yok. Gelebildiğim günler için şükrediyorum. 

Bir hafta boyunca güzel bir şeyler yazmaya çalışmanın coşkusunu yaşıyorum. Peki ya Cumaları?Kuzey'in İngilizce sınavlarında hissettiği duygular gibi galiba hissettiklerim. Oğlumun ağzından çıkan cümleler annesinin hislerini de tanımlıyor.
      ''Anne'' diyor. İngilizce sınavları olduğunda içim kocaman oluyor, böyle çok heyecanlanıyorum, kalbim vücuduma sığmıyor, patlayacağım zannediyorum.''
Ah Kuzey, işte ben de yazılarımı okurken tam böyleyim diyorum ona. O, annesinin de aynı hisleri paylaşmasından memnun, rahatlıyor. Ben yine aynı duygularla orta yerde kalıveriyorum.

Sonra bazen benden önce, bazen benden sonra Yeşim Hoca geliyor. Öpüşüyoruz. Gülümseyerek kucaklıyor her birimizi. Salonun hemen yanındaki bize ayrılmış odaya doğru ilerliyoruz. Masanın etrafındaki sandalyelerden birine oturuveriyorum. Haftalardır aynı sandalyede oturuyorum. Diğer arkadaşlarım da kendi sandalyelerinde. Meğer iskemlelerimizi paylaşmışız. Ödevini yapmış, öğretmeninden övgü bekleyen bir öğrenci gibiyim. Kalbim küt küt atıyor. Zaman zaman ilk önce ben okumak istiyorum, hemen okuyayım da beklemenin azabını yaşamayayım diye. Bazen sona kalıyorum. İçimdeki ateş yükseliyor öyle anlarda.Yazdıklarımı okumaya çalışırken sesim çatallaşıyor, bitse artık diye düşünceler geçiyor kafamdan. Bitmiyor ama bir türlü!

Satırlarıma yazılarımda eksik olan ''ben'' duygusunu eklemeye çalışıyoruz. Öyle yaz duygunu, koy yazının ara yerlerine gibi bir şey değil yapmaya çalıştığımız. Yavaş yavaş, adım adım ilerliyoruz. 

Yazmak çok ağır geliyor. Nedense korkuyorum, susuyorum.

Bana bir tatil mi lazım yoksa?


23 Kasım 2012 Cuma

Paris Gezi Notları: Mona Lisa üzerine konuşmalar...



Her fırsatta Paris'e gittiğimi artık tüm dostlarım biliyor. Yine mi diye soranlara kızıyorum üstüne üstlük. Bu da benim takıntım işte, napalım? Nasıl mutlu mesut dolaşıyorum sokaklarda bir görseniz, siz de mutlu olursunuz benim için. 

Turist kıvamında kendini sokaklara vurmak çok güzel. Sırtına bir sırt çantası alırsın, cüzdanını her ihtimale karşı çantanın kuytu bir köşesine saklarsın, ihtiyaç anında hemen ulaşmak üzere içine inciler döşeyeceğin defterin hemen elinin altında bir yerdedir. Sadece iki tane kalem almakla yetinmezsin, zira mazallah bir şey olur kalemsiz falan kalırsın. Fotoğraf makinası olmazsa olmazdır, tartışmaya gerek yok. Ben bu konuda biraz arsız olduğumdan evde fotoğraf çekmek adına ne varsa toplayıp yanıma almışımdır zaten. Bir de meyve olur benim çantamda. Acıkırım ben. Yeni yemek yemişsem de, olmadık anlarda yemek aranırım.

Çok konforludur böyle gezmek. Üzerinde bol bir pantolon, mevsimine göre bir üst, ayaklarında rahat spor ayakkabılar vardır. Elbet yollarda gezinmenin de bir raconu vardır. Öyle kirlencem ben, güzel görünmek istiyorum falan olmaz. Olur da, olmaz işte! İkisi yollarda bir arada olmaz! İşte bu kadar! 

Bu sene Paris'te Kuzey'le beraber yalnız kaldığımız bir gün Louvre Müzesi'ne gittik. Off nasıl güzeldi. Metrodan Louvre'un olduğu durakta indik, doğru Mona Lisa'ya. Bu arada müze çocuklara ücretsiz; hatta 18 yaşından küçük herkese ücretsiz!

Ne savaş verdik ama Mona Lisa'ya ulaşmak için. Koridorlarda meşhur resme giden yolu işaret eden kağıtların peşi sıra gittik. Dağları, ovaları açtık, nice tabloların önünden geçtik. Baktık ki olmuyor, kalabalığın bizi aralarına katıp, tabloya ulaştırmasına izin verdik. (Abartıyorum, kabul ediyorum ama çok da değil!)

Mona Lisa'nin önüne geldik ki, kıyamet kopuyor. Bir kalabalık ki, sormayın gitsin. Ben diyeyim iki yüz kişi, siz dyin üç yüz kişi. Mona Lisa öyle uzakta, önüne yerleştirilmiş cam bir duvarın arkasında Pamuk Prenses gibi yatıyor. Etrafını da cüceler sarmış. Yüzünde keyifli bir gülümseme. ''Ben neymişim be!'' der gibi aynı. Hani birisi yanına yaklaşıp bir öpücük konduruverse, dile gelecek valla. 

Her milletten insan var etrafında.
Kalabalığın arkasında bekliyoruz, hani önlerdekiler fotoğraf çektirecekler de sıra bize gelecek. 
''Yok anam, nerde?''
Belli, sanat dendi mi insanlarda kibarlık kalmıyor. 
Biraz sesimi yükselterek, ''Çocuk'' diyorum. ''Ödev hazırlayacak da, çok uzaklardan geldik, yarın da gideceğiz, bir izin verseniz de, şey etsek...''

Sesim havada hoş bir seda bırakıp, kendi kulağıma usulca geri dönüyor.
 ''Anlaşıldı'' diyorum. ''Bu böyle olmaz''

Benim de İstanbul'da yaşayarak öğrendiğim çok şey var elbette. Sırtımda çantam, önümde oğlum hedefimi belirleyip, sağ ve sol dirsek darbeleriyle Mona Lisa'nın önüne kadar ilerliyorum. Kuzey utançtan başını eğmiş vaziyette, gözünü yerden kaldırıp Mona Lisa'ya bakamıyor zavallı.
''Utanma oğlum'' diyorum. ''Bir çocuğa yol vermeyenler utansın.'' 

Dönüyoruz Mona Lisa'ya sırtımızı. Fotoğramızı da çektiriyoruz. Zor bir savaşı kazanmanın mutlak sevinciyle Delacroix tablolarının önüne geçip, bu sefer keyifle müzenin bir kısmını geziyoruz.

Evimize döndüğümüzde görüyoruz ki, fotoğraf makinamızın hafıza kartı bozulmuş. Mona Lisa'yı bir daha görür, fotoğraf çektirir miyiz bilmiyoruz.
Bir taraftan Mona Lisa'ya, diğer taraftan onca gün sırtımda taşıdığım fotoğraf makinasının omzumda bıraktığı ağrıya yanar dururum.
Mona Lisa'yı gördük ama zaferimizin kanıtını eve getiremedik ne yazık ki:)

14 Kasım 2012 Çarşamba

Sezen Aksu şarkılarını sık sık hatırlayan kadın!


Dün akşam Yeni Ay Yogası yapmak üzere Ece'nin Baraka'sına gittim. Nasıl da iyi yaptım. Beni ve arkadaşımı kapıda kocaman bir gülümseme ile karşıladı. En son gördüğümden beri ne kadar çok şey değişmiş üzerinde. Diyeceksiniz ki çok mu iyi tanıyorsun Ece'yi? Yok, kendimi bile doğru düzgün tanıdığımı iddia edemezken, nasıl bir başkası hakkında ahkam keseyim. O değil anlatmak istediğim. Üzerinden yayılan ışıltı gözümü kör etti. Kelimeler ağzından nasıl koşarak çıkıyorlar, bir görmeniz lazım derim sadece. Pırıl pırıl gözlerle bakıyor karşısındakine.

Zarif hareketlerle başladı yogamız. Yavaş yavaş, nefesler alıp verdik. Bir müddet sonra daha derin nefeslerle içimize bakmaya çalıştık. Aya selamlar verdik. Uzandık. Ece anlattı, biz dinledik.

Dün gece ben, o tertemiz, misler gibi yoga evinden suratımda kocaman bir gülümseme ile kalbim yana yana ayrıldım. Pek mutlu oldum, pek kötü oldum. Dersin başından sonuna, noluyorsa hep ağlamak istedim. Aklıma lise yıllarıma dair hikâyeler geldi, oturdu. Kovaladım, olmadı. Okulun geniş koridoru, camın hemen önünde duran kalorifer peteğinin yanında sıralanıp camdan dışarı baktığımız anlar, ders arasında aramızda dolaşıp duran çok acil okunması gereken notlar, matematik dersinde tam bir salağa dönüşmem, kıkırdaşmalar, ağlamalar, dedikodular, en havalısından aileden nefret etme durumları, bitmeyecek sandığımız dostluklar falan...

O günlerden geriye bir elin parmağını geçmeyecek arkadaşlıklarım kaldı. Facebook listeme bakılacak olursa daha da fazlalar ya, laf! Dost diyemem adlarına artık çünkü yetişkin hayatımın her adımında yanımda değiller ne yazık ki. Araya yıllar girmiş üstelik, herkes başka yönlere uçabilen kanatlar takmış kürek kemiklerinin arasına. Bazıları sıcak iklimlere yol almış, bazıları atkılarını sarmış boğazlarına kuzeye yönelmiş, bazıları da kayıp kıtaların peşine düşüp yok olup gitmiş. 
...ve lakin farklı bir yerleri var yüreğimde her birinin.

Mesela canımın içi, bir tanesi ile hep aynı yerde buluşuruz ara ara. Şöyle yazar arada sanal sayfama ya da kısa bir mesaj yollar cep telefonuma: Aynı yerde, yarım saat sonra?

Kahve içelim demektir bu! İkimizde en dandik halimizle çıkarız birbirimizin karşısına. Giyinmeye, güzel görünmeye ihtiyaç duymadığımız garip bir ilişkinin içinde yol alırız. Benimle alay etmesinden tuhaf bir zevk alırım. Zaten en aciz hallerimin, en çok gülen tanığıdır. Güler elbet: onunla beraber paylaştığımız dertler sadece gülünecek dertlerdir de ondan! Aslında haber değeri bile yoktur. Ortaokul-lise yıllarının sefil ve ölesiye gülünç günlerini beraber geçirdiğim, o günün dostu bugünün arkadaşıdır.
Geçen günlerden birinde,
    ''Ya dedim, hani okulda hep beraber doldurduğumuz bir defterimiz vardı ya, onu atmışım ben vakti zamanında!'' 
    ''Nasıl bir vakitti o?'' diye korkusuzca yanıtı oturtuverdi suratımın orta yerine.
     ''Masum değiliz, hiç birimiz'' dedim.
Güldü... Uzun uzun güldü. 
    ''Yalnızlıkta boylu boyunca uzanıyor mu yanı başına, peki?''

Şimdi bu soru, sorulacak bir soru değildi. Açıklaması tatmin edici olmadığı gibi, üstüne üstlük insanı başka yerlere götürecek cinsten bir karmaşaya sebep oluyordu.

   ''Atmışım işte, abi ya...''dedim.

Atmıştım çünkü ben yaşadıklarına sahip çıkamayan, başkaları tarafından eleştirilmekten çok korkan, muhtemelen kendine güvensiz bir insan evladıydım. 
Yoksa insan neden hayatının en güzel ve en komik yıllarının ispatı olan defterleri yırtıp, atardı ki?
Yaptığım bu densizliği iyi hatırladığımdan olsa gerek, ortaokul-lise yıllarıma ait fotoğraflarla ilgili bir soruyu anneme  bile soramamış bir insanım. Kalbimin en derin yerinde, vereceği cevap ürkütüyor beni.
Şöyle cevap verebilirdi bana:
    ''Bilmiyorum, ben de yoklar!'' 

Ah be Ece, dün gece nerelere gittim, geldim ben! Vaktiymiş demek ki, diyorum.
Bugün masamda oturuyorum. Hâlâ annemi anlayamıyor olmama için için sevinip, yanımda çok sık olmasa da zaman zaman uzanan yalnızlığın kuytusuna sığınıp, bu kadar zaman geçti o tasasız günlerin üzerinden diye düşünüyorum. 
Bana dünkü halimizi hatırlatan bir yazıyı okuduktan sonra da, bu yazıyı yazmam şart oluyor. 
Sezen'i çok seviyorum ama diyorum ki ''Masummuşuz be Sezen'im, bir de üstüne üstlük; yeşilmişiz, sazmışız!



13 Kasım 2012 Salı

Duygular...

Pazartesi sabahının hikâyesini anlatmadım değil mi ben size?
Vallahi benim de haberim yoktu yazının bu Pazartesi itibariyle yayınlanacağından. Tamam, yazıyı yollamış, karşılığında yayınlanacağı ile ilgili bir mail almıştım. Gelen mailde aranacağımı ve yazının edit edilmesiyle ilgili benimle konuşulacağı yazıyordu. Ben de gelecek telefonu, gelmeme durumuna da kendimi alıştırarak hem bekleyip, hem de beklememeye başladı. Sonuç itibariyle telefonum çalmadı, belki de çaldı da ben duymadım.

Dün bir arkadaşım söyledi bana da... Gazetedeki yazı senin gittiğin yerlere benziyor, üstelik isim de aynı deyince, ''İşte,'' dedim. ''Bu benim yazım.''

Merdivenlerden eteklerim zil çala çala aşağı indim. Hemen telefonu elime alıp marketi aradım.
''Bana iki süt, iki de Hürriyet'' dedim sesimdeki heyecanı bastırmaya çalışarak.
Muhtemelen iki süt komutunu anlayan market sahibimiz, iki Hürriyet'i pek anlamasa da olayın altını araştırma gereğini duymadı kendinde.
Kahvaltı sofrasına oturuverdim sonra. Tabii kulağım kapının zilinde. Sonunda çaldı da rahatladım.
Gazetenin birini hemen önüme açtım, diğerini masanın karşısına, yumurtasını höpürdetmekte olan sevgili kocama.
Şaşırdı tabii, söylememiştim ona böyle bir şey yaptığımı!
Öncelikle sürpriz olsun istedim, bir de ne bileyim işte, ben bile emin değildim ki ne olduğundan ne anlatacaktım.

Her zamanki şakacı haliyle, ''Sadece iki tane mi gazete aldın?'' dedi.
''Neden, kaç tane almalıydım?'' diye sordum ben de.
'' Ne bileyim,'' dedi. ''Çok alıp, tirajı arttırsaydın!''

Bu yaklaşım karşısında güldük elbet...

Kendime söz verdiğim bir şeyi yaptığım için mutluyum galiba. Adım attığım için. Uzun lafın kısası attığım adım, insanlık için küçük, benim için büyük bir adım oldu, hepsi bu!

12 Kasım 2012 Pazartesi

Hürriyet Seyahat ekinde çıkan yazım:)

2012 yılı için bir gazete ya da dergiye yazı yollayacağım demiştim. Bu yıl sona ermeden yolladım ben de! Yoksa yalancı çıkacak, kendime verdiğim sözü tutmamış olacaktım.
Hürriyet Gazetesi'nin Seyahat ekinde çıkan yazımı merak edenler için buraya bir tık...

30 Ekim 2012 Salı

Miskinlik üzerine bir bayram tezi!

Koskoca bir bayram tatilini evde hımbıl hımbıl oturarak geçirmenin kişiye öğreteceği dersleri almış olarak şimdi masamda oturmaktayım. Allah'tan tatil bitti, iş başladı da, beni huzura kavuşturan rutinime kavuşmuş oldum. 
Bir kere evde kalınca sıkıcı bir kadın oluyorum, bunu tekrar test ederek anlamış bulunmaktayım. Yapmaya heves ettiğim  çok şeyim oluyor ve ben evde kalmış olmanın verdiği alışık olmadığım boşluk duygusuyla heyecana kapılıyorum. Ne yapacağıma bir türlü karar veremiyor, olağan gelmeyen     zamanın benim elimde olma zaferiyle afallayıp kalıyorum.
Buna ''dumur olma hali'' deniyor!

Evet, saçma bir şekilde ne yapacağıma karar veremediğim için çuvallıyorum. Zamanı saçıp savuruyorum. Peki bu bayram tatilinde ben ne yaptım? Nerelerde oturdum?

Bayrama girmeden önceki iki değerli gün!

İlk gün:

Erkenden işyeri olarak tatile girdiğimiz için Pazartesi günü itibariyle ben hayallere dalmıştım bile. Oğlan okula, koca işe gidecek, ben de kendimi ödüllendirecektim. Madem tatile gitmiyorduk, bütçemizde açılacak bir gedik yoktu! Bu durumda ağrıyan sırtımı ödüllendirmek ve müsriflik yapmak en doğal hakkımdı. Hafif bir kahvaltı ve Sanda Spa! 
Nasıl iyi geldi. O gün benim günümdü, dedim ya çoktan karar vermiştim. Hemen peşimden sevgili kocayı beklerken bir türlü gitmeyi başaramadığımız Woody Allen'iın Roma'da geçen filmi için gözümü karartıp kararımı verdim. Sinemaya tek başıma gidecektim. Kırılan kalpler oldu elbet ama cevaben şöyle dedim: Güzel bir filmdi ama Paris'te Geceyarısı kadar çarpmadı beni, çok şey kaşırmış sayılmazsın. ( Anlaşıldığı üzere günün ilk yarısı yatarak, ikinci yarısı sinema koltuğunda kaykılarak geçiyor.)

Filmi çok keyifle seyrettim ama dediklerim ben de yalan sayılmazdı. Paris'te geçen benim adıma büyüleyici olan yazarlar geçidi o filmle yarışma şansı yoktu Roma sokaklarının.

İkinci gün:


Ertesi gün içinde zihnimde bazı planlar mevcuttu, tam olarak şekillenmemişti ama hatırladığım kadarıyla filmin başrolünde ben, sevdiğim durumlar ve uzun zamandır ertelediklerim vardı.

Sabahleyin güne uyanırken olması gerektiği gibi aynı döndüğün içinde oğlanı okula, kocayı işe yollamam gerekiyordu. Sakin bir kahvaltı edecek, sofrada uzun uzun oturacak, sonra bilgisayarımı kaptığım gibi Yazı Evi'ne gidecektim. Bir de fotoğraf makinesiyle hafif hafif serpiştiren yağmurda Kadıköy'ün tezgahta uzanan balıklarını çekecektim. (bakınız: yazma eylemi, insan içine katılma eylemi, yürüme eylemi...bu hayal hepsini birden barındırıyor.)


Ya kahve evlerinde kahve içme hayalime ne oldu?
Balonlaşıp uçtu gittiler!
Koca kişisi o güzelim sabaha hasta uyandı ve tüm ufak bir çocuk gibi söylenip durdu. 
İçtiğim kahve ile okuduğum kitabımın fotoğrafını çekeyim dedim, bana:
   ''Koyun can derdinde, kasap et derdinde.'' dedi. Kapıda Kurban Bayramı vardı ya, ondan içi böyle kan ağlıyordu. 

Evde biten malzemeler varmış, ''Özlem bakkala bir sipariş ver deyiverdiler'', son anda biten malzemelerin içine irmik eklenince gözleri buğulandı. Sesini acıyla besleyip, biraz da yükselterek, şöyle haykırdı:
   ''Ben daha ölmedim.''

Anladım, ilgiye ihtiyacı vardı. Balıklar, yazı yazma hevesi ve Kadıköy hayali yaşanacak başka bir sonbahar mevsimine kaldı. ( İkinci gün itibariyle evde oturma eylemim devam ediyor.)

Üçüncü gün, bayramın ilk günü:


Bayramlarda değişti, başka şekillere büründü artık! Bayram sabahı canım kardeşim, annemi de alarak kahvaltıya geldi bize. Her bayram aynı olacak değil ya, bu bayram da onların bayram planı vardı. Mahsun mahsun arkalarından bakarken, annem:
   ''Oh olsun sana!'' dedi.
...ve gitti.

   ''Hadi,'' dedi kocam. ''Annemlere gidelim, yarın döneriz.''
Oturduğum kahvaltı sofrasından kalktım ve arabanın ön koltuğuna oturuverdim. Çantama okumaya devam ettiğim kitaplardan birini atmayı akıl ettim tabii ki. Hava sanki biraz limoniydi. Akyazı yolunda ilerlerken yağmur her seferinde olduğu gibi yine beni şaşırtmadı ve atıştırmaya başladı. Haklı olarak bizi bayramlarda görmeye pek alışık olmadıklarından haketmediğimiz haksız bir sevgi gösterisiyle karşılaştık. ( Hiçbir gelinin yapmayacağı itiraflarını, kayınvalidemin burayı okumayacağına güvenerek yapıyorum.) Oturma eylemlerime daha da fenası eklenmeye başladı. Kışlık turşulardan karışık bir demet, daha ocaktan yeni inmiş zeytinyağlı beyaz lahana sarması dolmalar ve bayramın olmazsa olması baklava mutfağın tezgahının üstünde kuzu misali yatmaktaydı. Allah biliyor ya, baklavadan bir tane attım ağzıma, ama dolmalar tam bayram şekeri gibiydi.

Sonra evin içinde yayılma fikrine tam alışmak üzereydim, hiçbir zorluktan yılmayan cengaver kayınvalidemin aklına unutulmuş bir Nasreddin Hoca fıkrası geldi. Bahçeye bakan güzeller güzeli balkonda kurulu duran kuzine sobayı hayata geçirdi. İşte bu hareket benim miskin bayramımın içindeki en güzel andı. Üstüne çayımızı koyduk, açık havada soba keyfine daldık. Baktık ki içi boş tepsi mahsun mahsun duruyor, kestaneleri çizdik, içine yolladık.

Üzerimde battaniyem, yanımda gürül gürül yanan soba, kestane kebap, yemesi sevap...

Üçüncü gün:

Valla yata yata, semiriverdim. Öğleden sonra İstanbul'da bizi bekleyen hızlı hayatın içine dalalım dedik artık. Daha bayramın ikinci gününde dönüş yolunun bu kadar kalabalık olmasına şaşırdık, kaldık.
Eve geldiğimizde artık kafam miskinlik yapmaktan o kadar uyuşmuştu ki, okuduğum kitapları anlamakta zorluk çekiyordum. Bir ara Kuzey'in kitaplarını okusam acaba hayata daha mı kolay adapte olurum diye düşünmeye başladım.
...ben böyle zamanı tüketip dururken ne mi oldu?
Valla bilmiyorum hatırladıklarım arasında sadece bir öğleden sonra arkadaşlarımızla bir yemek yediğimiz, bir de oğlanı sinemaya götürdüğümüz güçlükle gözümün önüne geliyor...

Nice miskin bayramlar dileyerek huzurlarınızdan ayrılıyorum efenim...



27 Ekim 2012 Cumartesi

Bir de buradan buyurun efenim!

Radikal blog için bir yazı yazdım; okuduğum kitaptan birkaç satır işte:) Merak edenler bir tık yaparlarsa pek sevinirim...


Esmahan Aykol ve Tango İstanbul



Siyahın beni büyüleyen koyu karanlığıyla kaplı bir kitabın kapağına bakıyorum. Kitapçı raflarının yeni çıkanlar belki de çok satanlar rafında görüyorum, bilemiyorum. Emin değilim; yine de okuma serüvenine çok güvendiğim, iyi bir okurun sanal sayfasında Esmahan Aykol'un yeni kitabıyla ilgili güzel birkaç satır, çok satanlar rafıyla ilgili korkularımı silip götürüyor. 

Yayınevlerinin her çıkarttıkları yeni kitapla ilgili gazetelere boy boy döşenen pazarlama numaralarına hak veriyorum ama insanoğluna biçilen kısa yaşam sürecini de en güzel okuma serüvenleriyle geçirmek için kendi kişisel önlemlerini almakta en doğal hakkım öyle değil mi?

İşte Esmahan Aykol'la böyle tanışıyorum. Kitabı hiç tereddütsüz elime alıp, hızlı hızlı kasaya yürüyorum. Okunmak için evde, bir müddet başucumda bekleyecek biliyorum. Kafamda oluşturduğum bir okuma listem var; bazen ruhuma göre, bazen gideceğim bir kafenin ruhuna göre, bazen camdan görünen güneşin ya da yağmurun tadına göre...
Bayramları çok severim sevmesine de; bu bayram bana göre değil. Buralarda kaldıysak ve ziyaret niyetine büyüklerin evlerine konuk olmuşsak eğer, o evlerin mutfağından yükselen kokular mutfak adına sevmediğim nadir zamanlara denk düşer. 

Şeker tadındaki bayramlar bana şenlik havasını verenler! 

Bayrama az kalmış oysa ki; daha o gün bugün değil! 

Evdeyim, ruhum biraz daralmış. Ne yapacağıma karar verememekle ilgili bir karışıklığın içinde düşünüp, duruyorum. Galiba İstanbul sokaklarında dolaşmak istiyorum; hava yağmurlu. Yoğun bir tempoyla çalıştığım günlerde pencerenin ininde özlemle yağan yağmura bakıp, elimde çayım ya da kahvemle evde olup kitabımı okuyabildiğim anların hayaline daldığım anlar aklıma gelip duruyor. 

İşte diyorum, o an geldi çattı. En sevdiğin koltuğunda oturuyorsun, mis gibi bir kahve kokusu evin sakin havasını sarıp sarmalamış, dışarıda yağmur sana huzuru anımsatıyor ve yapacak hiçbir şeyin yok. 
Bana kendini anımsatan, okunma sırasını bekleyen bir polisiyenin vaktinin geldiğini biliyorum. ilk sayfasını açıp, bu şehrin belki de en sevdiğim yerlerinden birinden başlıyorum gezmeye. Üstelik kahramanım İstanbul'un polisiye kitaplar satan tek kitabevinin sahibi Kati Hirşel! 


''Tango İstanbul'', benim tanıştığım ilk Esmahan Aykol kitabı olmasına rağmen, yazarın ilk kitabı değil, hatta Hati Kirşel adındaki kahramanının başından geçen maceralar birçok dile çevrilmiş. Onu tanımamak, benim ayıbım. Elime aldığım kitaptan aynı günün akşamından kopabiliyorum ancak. 

Kati Hirşel'in Galata'daki kitapçı dükkanına uğramak için sayfalar boyunca yanıp tutuşuyorum, ne yalan söyleyeyim sadece polisiye romanlar satan bir kitabevi acaba daha mı farklı bir koku taşır üstünde diye merak ediyorum. Sanki buranın havasında biraz esrar, biraz toz kahvenin kokusuna karışmıştır gibi geliyor. Kahve falına baktırmak için bir falcının evine gidip bundan bir umut beklemeye ne demeli? Bana lise yıllarında Bostancı'da gittiğim bir falcının evinin o can sıkan ve ürküten havasını anımsatıyor. Şimdi gitsem o evi bulmam çok güç olur; hatırlamam bile komik geliyor bana. Kitapta Fofo ve Kati ile beraber falcı kadının evine girerken aynı rahatsız edici duygu ile ürperiyorum. Bunun sebebi kahveden kaynaklanıyor olsa gerek. Kahve bu ya! Sadece dostlarla içildiğinde lezzet verir. Oysa o odanın varolduğu dört duvar arasında tüm umutlarınızı kucağınıza alıp oturmuşken, gülüşüne alışık olmadığınız bir yüzün elinden kahve içmek düşüncesi beni sinirli bir ruh haline bırakıp gidiyor.
Neyse canım, çok uzatmamak lazım kötü anları!
Kati Hirşel şahane!
Okurken çok gürültülü kahkahalar attığım bu kitap, bayram şekeri gibi! Tadın bakın, pişman olmayacaksınız!

23 Ekim 2012 Salı

Hayat biz planlar yaparken, başımıza gelen şeylerden ibarettir.

MASUMİYET MÜZESİ VE BEN!

Hayat sahiden de biz planlar yaparken, başımıza gelen şeylerden ibaret galiba... Mesela bugün oğlum okula, eşim işe gidecek, ben de önce yürüyüşe, oradan spora gidip, bir sauna keyfiyle kendimi taçlandıracağım derken...
Hayallerim suya düştü.

Oysa ben spor salonunda keyif yaptıktan sonra fotoğraf makinamla beraber Kadiköy'e gidecek, hafif çiseleyen yağmurun altında balık tezgahlarının fotoğraflarını çekecektim. O da yetmeyecekti elbet; bu ana kadar keyfim tavan yapmış olacağından, bir de aşağıdaki kahvelerden birinde kahve ziyafeti çekecektim kendime.

Şimdi mi?

Evdeyim. Koca kişisi hastalık sebebiyle işe gidemedi. Üzgün değilim ama. Çalışmaktan evin tadını çok çıkaramamaktan olsa gerek, evde olmakta garp bir sevinç veriyor bana. Üstelik pencerenin ötesinde yağan yağmuru seyretmenin keyfi de bambaşka.
Mis gibi çayım yanımda, klavyem parmaklarımın ucunda...

Ey bu blogun yazarı Orhan Pamuk'la senin alıp veremediğin nedir? Anlat bana!

Vallahi bilmiyorum ve onu sevmek için elimden geleni yapıyorum.


Orhan Pamuk'la aramızdaki garip ilişkinin temelinde iyi bir okur olan eşimin Orhan Pamuk'a duyduğu hayranlık yatar. Bizim evde Orhan Pamuk dendiği zaman akan sular durur. Eşimin ona duyduğu sevgi zaman zaman ben de, uzak bir akrabaya duyulan kalpten gelen bir sevgi izlenimi yaratır. Sanki her an kırılmaya hazır bir porselen gibidir o!
ve ben bir türlü anlayamadığım bu yazar ile kocamın ona duyduğu sevgi arasında kalır, dururum. Hiç feministçe olmayan bir tavırla, biraz da gururumu ayaklar altına alarak sevmeye çalışırım bu yazarı. Sevdiğim adamın çok sevdiği bir yazarı onun gibi sevmek, benim bir eş olarak en birinci görevimdir ne de olsa... 
Anlatması, söylemesi güzel de, bir türlü böyle olmaz nedense. 
Orhan Pamuk'u sevmek adına her yeni adımım başka bir fiyaskoyla sonuçlanır durur.


Peki ya şimdi?
Orhan Pamuk'u anlama ve sevme çalışmaları kapsamında Kara Kitap ve Sessiz Ev denemelerimden sonra Masumiyet Müzesi elimde... Yani on gündür elimden düşmüyor bir türlü! Hatta elime yapıştı!
Durumum bu kadar çaresiz!
Harıl harıl okuduğumu gören kocam ise daha iki gün önce elinde Cevdet Bey ve Oğulları ile yamacıma geliverdi. ''Mutlaka,'' dedi ''ama mutlaka bu  kitabı okumalısın.''

Masumiyet Müzesi'ne ilk başladığımda kitap hoşuma gitti. Yasak buluşmaları, nişan gecesinde karnını ağrıtan kıskançlık krizleri, vs...

 ''Tamam,'' dedim. ''Şeytanın bacağını kıracaksın Özlem, sen!''

Sonra Füsun bir kayboldu, Kemal kendini şaşırdı. Bitmeyen sayfalar boyunca Füsun'a duyulan geçmeyen özlem duygusu, ondan başka bir şey düşünememe hali, hayatını mahvetmesi ve Füsun, Füsun, Füsun...

Sıkıldım vallahi... Fena bir okur olmadığımı düşünüyorum; ama her Orhan Pamuk okuması denememde, bu fazlaca uzayıp giden aynı konuyu anlatma durumu beni çok sıkıyor. Kendi ağzımdan çıkan bu cümleleri sarfetmek istemesem de, kendimi  ''offf'' nidaları atarken buluyorum.

Masumiyet Müzesi'nde masum olan kim onu da anlamış değilim. Bana göre kitaptaki herkes anasının gözü! Kemal'i romanın safı ilan ediyorum bir de!

Evet, kitabım daha şimdilik bitmedi, belki de dengeler değişecek, bilemiyorum.
Sadece kitabı bitirmem lazım ama gözümde büyüyor. Hele bir bitsin kitabım, en azından Orhan Pamuk'u anlayıp, gereken değeri veremesem de, ''elde var üç'' diyerek yoluma devam edeceğim.

Heee, bu arada görüşemezsek herkese iyi bayramlar...

20 Ekim 2012 Cumartesi

Yeşim Cimcöz'ün Yazı Evi ve Masal Anlatmak Üzerine...



Yazmıyorsam bir sebebi var elbet: Kendimi şarj ediyorum. 
Bahaneler, bahaneler... Değil mi?
Okullar açıldı, sonbahar hafiften kendini belli ediyor diye içimde bir sevinç.
Ancak kendimize geliyoruz ya da kendime geliyorum. Hayat akması gereken tempoda akıyor. Böyle diyorsam, bir haftadır bu böyle!
Ya da ben bir haftadır hayatın beni sakinleştiren ruhunu görebiliyorum. 
Masal gibi birinden bahsedeceğim size! 
Bahsetmesem ölürdüm sahiden! 
Bu ismi not edin lütfen ve unutmayın. Bir gün karşınıza bir yerde çıkarsa, kaçırmayın, hayatınızda hoş bir ses bırakması için kulaklarınızı dört açıp dinleyin.
Judith Liberman! Masal gibi bir kadın, insanın ağzında şeker tadı bırakıyor.



    Judith'le bir şans eseri karşılaşıyoruz.Uzun bir yol alıyoruz tabii, yollarımızın kesişmesi için...
  Önce yolum Kuzey'in gideceği okulla kesişiyor. Zor annelik falan derken, oğlumun sayesinde hayatıma öyle güzel insanlar giriyor ki şaşıp kalıyorum. Sınıf arkadaşlarından birinin annesi ile çocuklar daha aynı sınıfta değillerken tanışıp, arkadaş oluyoruz. Sonra çocuklarda aynı sınıfta okumaya başlayınca aynı kader birliği içine giriyoruz. Hikâyeler yazmaya meraklı bir kadın. Ne kılık, ne kıyafet, ne para, ne pul, varsa yoksa yazmakla derdi.

    Mario Levi'nin yazım atölyesine gidiyorum bir dönem; çünkü o arkadaşımın dediği gibi ''bir başlangıç'' yapıyorum. İki dönem sonra başka bir rehbere doğru yola çıkıyorum. Sonra zaman geçiyor, şimdi o arkadaşımla beraber aynı masada birbirimize yazdıklarımızı okuyor, eksikleri tamamlıyoruz. Kısacası mutlu oluyoruz.
Burada hayatıma bu arkadaşım sayesinde bir başka güzel kadın giriyor. Onun anlattıklarının sadece yazmama bir vesile olmayacağını, hayatımın renklerini bulmamda yardımcı olacağını daha ilk andan itibaren biliyorum. Ona okuduğum her yazının, ağzından çıkan her güzel sözcükle beraber biraz daha güzelleştiğini farkediyorum. Aklımdan dökülen her bir satırın sonu, onun koyduğu ya da çizik attığı karalamalar ve düzeltmelerle başka bir hal alıyor. Burası Kadıköy'ün arta yerinde bir ''Yazı Evi''

    Yeşim Cimcöz'ün Yazı Evi'nde masanın bir kenarına Yeşim Hanım oturuyor, diğer tarafına bizler... Bu arada Yeşim Hanım kendisine Hanım denmesinden hiç hoşlanmıyor ya, insan Hanım'sız bir Yeşim'i zor çıkarıyor ağzından. En iyisi Yeşim Hoca demek...

    Bu yazı evi nasıl güzel bir yer. Kafanızın estiği her an kapısı size açık bir yazı odası. Evin aydınlık ruhuna ortak olmak isteyen herkes elinde fındık, fıstık, çay, kahveyle geliyor. Bazısı camın önüne yerleştirmek için çiçekler alıp getiriyor, bazısı yanında geçmesi gereken bir telaşla çalıyor kapıyı. Nasıl bir enerji sizi kucaklayan. Yeşim Hanım'ın aklından neler geçmiyor ki? Ne atölyeler var kafasının içinde hayata geçmek için bekleyen...

Peki Judith kimdir?

   Vallahi kim olduğunu bilmiyorum. Bildiğim tek şey onun bir ''masal anlatıcısı'' olduğu. Bu cümlenin peşinden benim için akan sular duruyor. İşi masal anlatmak olan birinin detayını öğrenmek de istemiyorum zaten. Kafamda oturması gereken yere o çoktan geldi, kuruldu bile. Judith bir Fransız. Ülkesindeki yüzlerce masal anlatıcısından sadece biri. Anlattığı bir masalda bana Fransa'da kreşlerde, okullarda, hastanelerde, kitapçılarda her zaman masalların anlatıldığını anlatıyor. On yıldır burada yaşıyor ve dersler veriyor. İlk geldiği yıllarda Türkçe bilmediği için masal anlatamaz durumdayken ve bundan çok acı çekerken, şimdi nasıl güzel hayallere daldırıyor bir insanı. 

Sadece hafta sonu için katıldığım kısa bir seminerde masal anlatmanın öğelerini, masaldaki gerçekçiliği, eğlenmeyi ve oyun oynamayı öğreniyorum. 
Masal deyip geçmeyin! Ne çok önemli nokta var içinde. Konusu, girişi, gelişimi, masalın bağlanması, gerçeklik duygusu, hislerimiz, dilimiz, mimiklerimiz, masalı ruhumuz kadar iyi tanımamız ve daha bir sürü şey...
Ben masal anlatmayı öğrenebilmek için gittim ve harika bir haftasonu geçirdim. En sonunda ödülüm Judith'in anlattığı iki masal oldu. Onun dilinden nasıl da anlamlıydı.

Onu tanımadan önce kaçırdığım Galata Kulesi'nde bir masal anlatısı bir anda hayalim olup çıktı. Şimdi ondan gelecek bir haberi umutla beklemekteyim. Çoluğu, çocuğu, kocamı kaptığım gibi Galata Kulesi'ne gideceğim.
Seminerler hakkında bilgi almak isteyenler: Yeşim Cimcöz Yazı Evi'ne bir tık.

2 Ekim 2012 Salı

Filmekimine hızlı bir girişin ardından...

Geçen sene bir türlü gitmenin kısmet olmadığı Filmekimi'nin ardından, bu sene de öyle gözü yaşlı bakmak istemedim ardından. Bir gün olsa gitmeye çaba göstermek üzere kendime söz vermiştim. Sonbaharın en güzel anlarından birinde yakaladım Filmekimini'nin saçlarından...
Sabah Üsküdar'da kardeşimle buluşuyoruz. Yıldız Büfe'nin önünde beni bekliyor; erken kalktığı için ben daha gelmeden o kahvaltısını gözüne kestirdiği kepekli sandviçlerden biriyle yapmış bile!

- İlaç gibi geldi bu sandviç bana, diyor.
Eee, gelir tabii. Açmışsın bağrını denize doğru, atmışsın üstündeki sorumlulukların hepsini mavi suyun içine. Daha ne olsun? İstanbul'un bitmek telaşı içinde ''kaçırılmış'' bir anı yaşamaya karar vermişiz beraber. 

Önce tekneyle Kabataş'a atıyoruz kendimizi, sonra finikülerle Taksim Meydanındayız.
Biletlerimizi edindikten sonra şimdi kahvaltı ve kahve keyfi zamanı... İstiklâl Caddesi daha yeni başlayan güne uyanmamış; esnaf dükkanlarını açmanın telaşında. Mağazaların önünde duran arabalar bir şeyler indirip, hazırlık yapıyorlar. Etraf yine de kalabalık. İstanbul'un bu kendine has caddesini ne çok seviyorum; yakın zamana değil ama, koca kişisiyle ilk tanıştığımız yıllara denk düşen çok anım var aklımda. Zaman ilerledikçe buraya gelme sıklığım düşmüş, geldiğimde uğradığımız mekanlar, çayımı yudumladığım kafeler bir bir değişmiş. Aradan geçen bu kadar zamanda öğrenci harçlıklarıyla oturup saatlerce sohbet ettiğimiz McDonalds tabii ki atık uğramadığımız bir yer. Yine de, anısı var demeden geçemeyeceğim. 

Emek Sineması yok artık mesela! Öyle boynu bükük duruyor! 
Anılarımı bir köşede bırakıp, kardeşimle beraber yaşayacağımız güne dönüyorum yine; umarım seçtiğim filmlerden sıkılmaz diye içimden geçiriyorum. Doğumdan sonra kalan kiloları verme çalışmaları içinde pek fazla yemek yememeye çalıştığı için film aralarında lezzetçe bol, kalorice az yemekler yemek kararındayız. 

Cafe Nero ilk filmimizi seyretmeye başlamadan önce ilk durağımız. Kararlı bir şekilde denize karşı yaptığı kahvaltıdan sonra ona sadece sütlü bir kahve, ablaya da küçük bir sandviçle çay alınıyor. Filme kadar oturup konuşup, Beyoğlu'nun kalabalık insan trafiğinin içinden gelip geçenlere bakıp, insanların üzerinden elbise seçiyoruz. biraz ileride bana göz kırpıp duran YKY'nin gülümseyen bakışlarına daha fazla karşı koyamıyorum. 
- Hadi diyorum, biraz da kitapçıya bakalım, hemen filme gideriz sonra.

İlk filmimiz için beyaz perdenin karşısındayız işte! ''Düşler Diyarı''
Filmimiz başladığında ince alt yazının unutulmuş olduğunu anlıyoruz. İnsanlar alkışlamaya başlıyorlar. Aradan beş dakika geçiyor, anlaşılan olan bitenin farında olan kimse yok. Film biraz ilerleyince anlıyoruz ki, takılan film de yanlış! 
Kardeşimin ilk Filmekimi için hayli egzantirik bir başlangıç aslında, onun adına seviniyorum. İlk filminde aykırı bir halle karşılaşıyor. Işıklar yanıyor ve filmi beklemeye başlıyoruz.



Sonunda Düşler Diyarı gözümüzün önünden akıp gitmeye başlıyor. New Orleans'ın kıyılarında ''Leğen'' adlı bir toplulukta yaşayan Hushpupy isimli altı yaşındaki bir kızın masalsı hikâyesi... Dünyanın sonuna doğru ilerleyen bir yolculuk. Filmden aradığımı bulmuş biri olarak yüzüm gülerek çıkıyorum. Şimdi ne yiyeceğiz sorusuyla karşı karşıyayız. Diğer filme yetişmek için çok fazla zamanımız yok. Zencefil'e gitmeye karar veriyoruz. Lezzeti kararında iki harika kiş, yanına da iki çay alıyoruz. Yemek de, çay da harika geliyor. Bir yanımız hafif hafif esen rüzgâr, diğer yanımız akıp giden filmlerle, mis gibi yemekler...



Beyoğlu'nun kendine has duruşuna kitapçılar, sokaklara taşan etnik müzikler, pasajların içinde rastgele karşınıza çıkan takı dükkanları ne çok yakışıyor. Yaşamlarımızda değişen pek çok şey olmasına rağmen, buraya yolum her düştüğünde değişen çok şey olmasına rağmen hem geçmişe dair bir şeyler yakalıyorum, hem de yeni bir dolu güzel şeyle karşılaşıyorum. 

Sahaf Festivali biraz ötemde tezgahlarını açmış, bekliyor ama bizim yolumuz bu sıkışlık içinde oraya kadar uzanamıyor. Belki başka bir sefere, belki de başka bir sene!



Koşa koşa ikinci filmimize gidiyorum. Abbas Kiarostami filmi var sırada. ''Sevmek Gibi''
New Orleans'ın ütopik kıyılarından çıkıp bu sefer Tokyo'ya; eskort bir kız, emekli bir profesör ve kızın maço erkek arkasının birbirine girmiş hayatlarının içine doğru hızlı ilerliyoruz. Filmin çarpıcı son sahnesiyle beraber günün ikinci filmini de bitirmiş olmanın iç huzuruyla sinema salonundan ayrılıyoruz. 
Artık keyif zamanı. Hacı Muhittin'in kapısından hızla içeri girip iki tane mis gibi kahve söylüyoruz. 
Öyle güzel bir gün yaşıyorum ki. Abla olmanın zaman zaman zorlayıcı yanları olsa da, peşinde dolaştıracağın bir kardeşinin olmasının lezzeti de bambaşka. Sırf böyle anların hatırına bazen oğlanın bir kardeşi olmamasına üzülmüyor değilim hani!

Kahveler mis mis... Dedikodu da yanında bonusu...



Günün son filmine doğru tekrar sinema salonundayız. ''Havana'da 7 Gün'' geçireceğiz. Birbirinden farklı yedi hikâyenin içinde kaybolup gidiyoruz. Şehirlerin kendine has yanlarının içinde geçen her öyküden büyülendiğim için bu filmde benim için keyifle geçiyor. 

Şimdi mi? Eve dönüş yolu tabii ki...


26 Eylül 2012 Çarşamba

Benek'in Masalı ve Nihan'ın Fantastik Kalemi!

Kuzey'le beraber D&R'ın kitap raflarının arasında kayboluyoruz; çocukluğundan beri kitapçıların huzur veren havasına alışık olan oğlan için buradan daha rahat bir yer yok! Daha minikken küçük oyuncakların bulunduğu katlı rafın önünde bir müddet dikilir, rafta onu bekleyen şövalyeleri, atının üzerinde havaya kalkmış kahramanları aşağı indirir, yere bağdaş kurar otururdu. Oyuncakların çeşitliliğinin yanında onu böyle hayallere dalmaya iten rahatlığın etrafa yayılan kitap kokusu olduğunu düşünürüm. Artık büyüdü, yine küçük kahramanlarının yanına uğruyor, günün sonunda beni kandırmayı başarırsa oyuncaklarının içine bir yenisini ekliyor, daha da güzeli o sıra sıra dizili kitapların arasında saatlerce gezinip kendi kitaplarını kendisi seçiyor. 



Bu sefer başka bir sebeple dolaşıyoruz; kolundan tutup Doğan Egmont'un raflarına onu sürükleyen benim. ''Arkadaşımın kitapları çıkmış, bakmanı istiyorum.'' diyorum. Nihan'cım, sana sormadan da imza sözü veriyorum, bilesin! 

Rafların önüne geliyoruz sonunda. İşte kitaplar karşımda duruyorlar, yan yana! Nasıl gururlanıyorum. Benek'in Masalı okunmak için bekliyor. Kitapları aldığımız gibi kasanın önüne gidiyoruz; artık Nihan'ın olağanüstü dünyasına girmek için hazırız. Şimdi ''Benek'in Masalı'na', Nihan'ın uygun gördüğü tanımlamayla, bu tuhaf yolculuğun içine girmek için Kuzey'in biraz daha büyümesi gerekiyor; ama annesi yolculuğa hazır! Zaten bu blogun okuyucuları, bendeniz az zamanlı annenin ne kadar yolculuğa meyilli olduğunu bilir! Tuhaf olması, olsa olsa yolculuğun keyfini biraz daha arttırabilir diye düşünüyorum. Eeee, ne kadar çok macera, o kadar çok eğlence değil mi?

Akşamları yatağa girdiğim anda Benek Üzgünerik'le yolculuğa başlıyoruz. Öyle güzel bir dille yazmış ki Nihan, ''aslında  Kuzey'e kitabı ben okusam anlar.'' diye düşünüyorum. Yeni bir okula başlayan çingene pembesi saçlarıyla Benek'in maceraları daha otobüse bindiği anda başlıyor. Yanına oturan Tintin Teyze otobüsten inerken oturduğu koltuğa bir paket bırakarak ayrılıyor. Yeni geldiği okulda etrafını saran farklı insanların içinde Benek şimdilik onu hazırda bekleyen maceraların farkında değil. 

Öyle güzel bir konunun içine götürüyor ki bizi Nihan... Uzay araçlarının içinde hepsi birbirinden eğlenceli ve ustaca tasarlanmış kahramanların arasında dünyada yok olmuş sevgi baloncuklarını arıyoruz. Gümüş tozuyla yapılan yolculukları gördükçe ben de o tozun sahibi olmayı hayal ediyorum. Sanki senin elinde bir miktar varmış gibi geliyor sevgili yazar!

Kitabın konusunu anlatmıyorum, korkmayın! Gönlüm rahat devam ediyorum yazdıklarıma:) Mesela bir Topik var ki bayılıyorum ben ona... Nedense kendisine uygun görülen ismin sıcaklığı beni hemen sarmalayıverdi. Sanki kucağına oturuversem, kalbinin içine gömülecekmişim gibi bir hisse kapıldım. 
Fantastik bir dünyanın içinde, neredeyse artık kendisi de fantastik bir kavram haline gelmek üzere olan ''sevgi''yi aramak üzere yapılan bu yolculuğa katılmak şart!

Kitabın güzel anlatımının yanında, ben sadece ek olarak Nihan'ın güzel çizimlerinin sayfaları süslemesini isterdim. Biliyorum ki, yazarın yarattığı kahramanın kağıt üzerinde ete, kemiğe, çeliğe hatta tobiğe bürünmüş halleri var.
Nihan'cım, yolun açık olsun. Her daim yaz ki, biz de başka dünyalara yolculuk yapabilelim. Hem de oturduğumuz yerden!

20 Eylül 2012 Perşembe

Son Durum Budur!

PARİS'TE NE VAR, NE YOK?

- Yoğun geçen beş günden sonra evimize geldik. Evinden uzakta kalan herkes gibi evimi özlemişim. Mis gibi kokan çarşaflarım, yatağım, temizliğinden şüphe etmeden üstüne yayıldığım koltuklarım ve demlikte güzelce demini almış güzel çayım. Paris her zaman çok güzel ama otel vb. konforu da bir yere kadar!

- Bu sefer şimdiye kadar uğramadığımız Paris'in başka bir köşesinde konakladık. Montparnasse'e açtık döşeği. Ne güzel kafeler vardı; Le Select, La Rotonde, La Coupole, La Closerie des Lilas, Le Dome...

- Hemingway'ın ruhu yanımızda dolaşıyordu. Hayal gücümün yarattığı ruhlar yetmedi bana; Montparnasse mezarlığına girmeden duramadım. Farklı bir misyonerlik görevi taşıyorum yanımda!

- Pek tabii oğlanla gezmek güzel, dilediğin zaman eğil öp, sarıl! Kocayla sarılmış bir fotoğraf mı istiyorsun, ver makineyi eline çeksin, tamam da, rol çalıyor adam! Bu kısım pek hoşuma gitmedi.

- Kafelerde vakit öldürmenin tadını oğlanın anlayabilmesi için biraz daha büyümesi lazım.

- Hehehe, etrafta bol bol öpüşen çiftleri görünce oğlanın gözleri açıldı. ''Adama bak, amma çok nefesini tutabiliyor'' dedi.

- Metroda her daim karşına çıkan metro çalgılarını seviyorum. 

- Paris kitapçılarını anlatmaya gerek var mı? Var tabii. Anlatmadan duramam ki zaten.

- Shakespeare and Co. popülaritesinin doruğunda. İçerde adım atacak yer yok! Bu yoğun ilgiden olsa gerek, içerde çalışan görevliler suratsız, fotoğraf çekmek artık yasak!

- Rue de Parcheminerie'de İngilizce kitaplar satan muhteşem bir kitapçı ve çok kibar sahibi Brian var. Üstelik kahve ikramı Brian'ın ellerinden! Abbey Bookshop'a mutlaka uğrayın!

- Üzgünüm ama Paris'te sokaklara pisleyen köpek sayısında ciddi bir artış var. Üstüne basmamak için kafan havada değil, gözün ayaklarının üstünde yürümen lazım! Buna rağmen, bastım!

- Ayağımın tozuyla İstanbul'dayım yani!

12 Eylül 2012 Çarşamba

Bildik yarime... tüm kalbimle...


Biliyorum ki kişinin bilmedikleri heyecanlandırır insanı. Yeni başlayan arkadaşlıklar gibidir yeni tanışılacak şehirler de. Macera yüklüdürler, kaybolma riski taşırlar ki; bu duruma düşmek nasıl heyecanlıdır. Ummadığın yerlerde sokağa taşmış yemek kokularına denk gelirsin. Karnında acıkmışsa eğer sana en yakın masaya çöküverirsin. Çantanı sırtından indirir, her yeri keşfetme heyecanı içinde saatlerdir taşıdığın çantanın aslında ne kadar ağır olduğunu farkedersin. Omuzlarını şöyle bir oynatırsın. Sonra menüyü alırsın eline, aklına yatan bir yemeği ısmarlarsın beline bağladığı önlüğü ayaklarının hemen dibinde biten garsona. Ya da dersin ki ''bu güzel kokan yemekten istiyorum.''

Yorgunluk çöker üstüne. Oturmaya başladığın andan itibaren yemeği bekleyemez olursun. Gezerken aklına gelmeyen açlık, oturduğunda seni çoktan ele geçirmiştir. Huysuzlaşırsın ama tatildesindir. Telaşa gerek yoktur! 

Ayaklarının altına sıkıştırdığın çantana eğilirsin. Usulca içini döktüğün, notlar altının, çok yakından tanıdığın yazının izlerini taşıyan defterini çıkarırsın. Sanki bu defteri ilk görüşündür. Her defteri kitabı sevdiğin gibi yine seversin kendi defterini, hatta yazını! Bu böyledir, utansan da itiraf etmek güzeldir!  Şöyle dersin: ''Şuralarda bir yerlerde olmalı gitmek istediğim yer!'' Bildiğin o düzenin içinde buraya gelmeden önce çalıştığın ders notlarına bakarsın. Aradığını bulursun! Gülümsersin!

Yeni şehir, yeni arkadaş gibidir! Heyecan verir! 

...ama ben çok iyi bildiğim bir yere gidiyorum yine. Deli gibi heyecanlanarak ve sevinerek! Niye böyle bilmesem de, o şehri çok sevdiğimi biliyorum! Hem de çok!



11 Eylül 2012 Salı

Sonbahar gelir hoş gelir, kolları dolu gelir!

Bu aralar pek bir komik haller üstümde! Bir telaş, bir telaş! Tatlı heyecanlar şekerim bunlar... Okulların açılmasına az kaldı ya, ben de kitaplarımı defterlerimi düzenliyorum. Sanki okulu başlayacak olan Kuzey değil de, benim! 

Kırtasiye alışverişini her zaman sevmişimdir; yeter ki beğendiğim bir defter, bir kalem olsun. Gel gör ki sahip olduğum onlarca defterimi bir arkadaşım anlattığı güzel bir hikâyede olduğu gibi ''görücüye çıkmayı bekleyen salonlar'' gibi saklar dururdum. Bazen sevdiğim bir arkadaşımın çantasına sıkıştırır, güzel cümleler yazacak insanlara hediye ederdim. Benimkiler ise kitaplarımdan arta kalmış bir köşede dururlar, kıyıpta elime alacağım günü beklerlerdi. 

Sonra bir gün bir şey oldu bana; iyi de oldu. Beni bekleyen defterlerimin bana gösterdiklere sabra teşekkür ettim ve mutlu olacakları anın benim içlerini dolduracağım satırlar olacağını kendilerine uygun bir dille açıkladım. 
Sonradan açılan Arap atları gibi, bir açıldım, pir açıldım. 

Nasıl dağılmışım sormayın gitsin!
Bir insan aynı zaman diliminde kaç defter kullanır?
Arada suskunlukla geçen onca zamanı bolca telafi etmişim anladığım kadarıyla...
Yazılmış doldurulmuş onca defter... Karalanmış, üstü farklı renkli bir kalemle yapılmış düzeltilmiş, birkaç duygu eklenmiş cümleler, mutluluklar, azca hüzün, bolca kahkaha...

Defter-kitap kaplama timi nerdeyse işi bitirmek üzere! Bazen boş bardaklar da çok şey ifade edebiliyor insana :) kardeş güzel şey bu arada! Her daim koşmaya hazır, nöbetçi yarı anne!

Okullar açılıyor ya, mutluyum işte! Kuzey'in defterleri, kitapları kaplandı, üstleri etiketlendi.
Teyze geldi, teyzeliğini yaptı, çaylar içildi, bolca gürültü yapıldı, gülündü, tartışıldı. Küçük kardeş nasibine ne düşerse aldı, evine gitti. Hiç sesini çıkarmadı! 
Abla olmak güzel şey birader!

Bu yaz çok bereketli geçti.
Uzunca bir yol kat ederek Amerika'ya dek uçuldu. Oğlanın büyümesinden sebep artık yalnız kalmak istemediğini beyan etmesinden dolayı onunla beraber Londra tatili yapıldı. Londra'da çok yorulduk, hadi biraz dinlenelim dedik. Lale Ablanın kardeşinin ev gibi sıcak pansiyonuna konuk olduk. Bir hafta eğlendik, soğuk denizde yüzdük. 

Yeter mi, yetmedi! Bir de düğün yapalım öyle bitirelim yazı dedik. İstanbul'da bulamadığımız sonbaharı serin bir havada Prizren'de bulduk. 

Şimdi de okulun ilk günlerinden çalıp son bir seyahate doğru yola çıkıyoruz.
Son durum budur! Bakalım sonbahar falımızda hangi yollar çıkacak bahtımıza?

10 Eylül 2012 Pazartesi

Böyle olur Balkanlar'ın düğünü!


Sabahın erken saatinde yola düşüşümüzün sebebi bir Balkan düğününe konuk olmak. Kosova’nın bu küçük şehrine, Prizren’e daha önce yolumuzun birkaç defa düşmüşlüğü, hatta başka bir arkadaş düğününe katılmışlığımız da anılarımız arasında kilitli kalmış. İnsan hayatına kimlerin geleceğini, ummadığın bilinmez günlerin nelere gebe olacağını bilemiyor. Bazen yolunuzun bir şekilde çakıştığı insanlara kendinizi anlatma telaşı içindeyken, bir bakıyorsunuz ki yakın dost olmuşsunuz; hem de aranızda daha önce hiç karşılaşmadığınız onca farklılıklar varken!



Prizren, –şimdi orada yaşayan dostlarım kızmasın bana- daha önce de Anadolu’nun dolaşma fırsatı bulduğum kasabalarını hatırlatmıştı bana. Şimdi de o daracık sokakların arasında ilerliyoruz. Yollar akşam yağmış yağmurun etkisinden olsa gerek ıslak. Karman çorman bir yapılaşmanın izleri gözün gördüğü her yerde ortada öylece duruyor. Havada pervasızca tüm şehri gezen elektrik kabloları insanın içinde onları toparlama isteği uyandırıyor. Sonra kabloların akıbetinin konusu açıldığında, bu konunun sadece bizim ilgimizi çekmediğini öğreniyorum. Avrupa’dan yolu bu şehre düşen gezginlerin gözlerini kocaman açarak elektrik tellerinin fotoğrafını çekip, anı niyetine ülkelerine götürdüğünü duyuyorum. Gülerek anlatıyorlar olup biteni. Prizren halkının tanımayı başardığım küçük kısmı yüzleri daima gülen insanlar. Ayrı bir başlık altında anlatılması gereken yegane özellikleri ise konuk severlikleri.

İnsan karşılaştığı ilgiyi gördüğü zaman ''İyi ki buraya gelmişim.'' diyor. Bizim de başımıza gelen bundan ibaret. Havaalanının kapısından çıktığımız andan geri dönüş yoluna kadar tarifi imkansız bir ilgi ve hizmet ile karşılaşıyoruz. 

Şaka değil söylediklerim! Prizren'in küçük meydanına bakan kafelerden birinde sabahın erken bir saatinde kahvaltı ediyoruz. Hava serin, incecik montuma sarınıp şehre gelmiş sonbahar havasının tadını çıkarıyorum. Üşütmeyen ama sarmalayan bu serinliğin içinde sıcak bir kahve yudumlamak gibisi yok. Kahvenin öncesinde sonbaharın ilk sebze çorbasını içiyorum. Sıcak, renkli ve lezzetli bir sıcaklık ve havanın hafif kibirli tadına yakışıyor. Oturduğumuz Ego Kafe'nin tam karşısında Hemingway Kafe var. Bu şehrin dışında bir de Karadağ'da Budva'da başka bir Hemingway Kafe'de oturduğum ister istemez aklıma geliyor. 

Bu sefer Prizren'e çok hazırlıklı geliyorum. İki gecelik kısa bir seyahat için, iki kocaman bavul var yanımda. Akşam yemeği için ayrı bir kıyafet, kız alırken giymek için ayrı bir mintan, gece seyircisi olacağımız düğüne ayrı bir kıyafet! Kendi nikahıma böyle hazırlanmamıştım işin aslı! Koca kişisi damatlığından sonraki ikinci takım elbisesini alıyor. Maaile hazırız düğüne:)
Balkan düğünü nasıl olacakmış göreceğiz bakalım. Gelin kadar telaşlıyız biz de. Kuaför, kıyafet derken uzun sürecek güne ve geceye hazırız. 

Ben kendi süsümle ilgilenirken evin bahçesinde davulla, zurnayla yapılan damadın traşını kaçırıyorum. Gelinin şimdilik adı, sanı yok ortalıkta. O kendi evinde hazırlıklarını tamamlıyor. Aslına bakılacak olursa, gelin alma işinde olayın kahramanı damat... Erkek evinde bir telaş var ki görülmeye değer...
Eğlence öğleden hemen sonra başlıyor. Evin bahçesinde kadınlar çalgıcılar eşliğinde halaya başlıyorlar hemen. Kız alacaklar ya, havalarından geçilmiyor. Müzik yaşadıkları sokağın tüm evlerinin içine izinsizce giriyor. 


Damadın babası kapının önünde sigaraların birini söndürüp diğerini yakıyor. Evde kendini telaşın ve stresin kollarına bırakmış yegâne kişi o! Yavaş bir tempoyla ilerleyen halayın içinde biz de yerimizi alıyoruz. Damadın yakın çevresi yöreye özgü beyaz bir şalvar giymiş, düğün için farklı bir kıyafete bürünecekler. Vakit yavaş yavaş yaklaşıyor. Büyük bir kalabalıkla üç ev ötedeki gelinin evine doğru yürüyoruz. Ne yaptığını bilen kadınların yanında yürüyorum, gelinin evine gelindiğinde aşağıda beklemek üzere duraklarken, erkekler kenarda beklemeyip eve çıkmamı söylüyorlar. İşte bu bilmediğim bir adet! erkekler gelinin evine çıkmıyor, hemen evin karşısında bir komşunun evinde konuk ediliyorlar. Gelinin evine girdiğimizde yine evin içinde hiç erkek olmadığını görüyorum. Evin kadın ahalisi ile tek tek selamlaşıp sıralanmış koltuklardan birine çöküyorum ben de. Sırtını dimdik tutan gelin, bakışlarını yere indirmiş öylece duruyor.


Birazdan çalgıcılar evin içine davet ediliyor. Gelini ağlatmak için erkek tarafı türküler söylüyor. Hem ağlayan, hem giden gelin burada da makbul anlaşılan. Yine de tanıdığım Benek'in gözünden dökülen yaşlar içime oturuyor. Anında saf değiştiriyorum, erkek tarafını terkettim gitti.
İçecekler ikram ediliyor. Herkes tepsiden aldığı içeceğe karşılık tepsiye para bırakıyor. Böylece muhtemelen gelinin evinde 'cimri' ya da 'beleşçi' olarak damgalanmış bulunuyorum.:)

Kapıdan çıkarken gelinin evinden bir erkek, kızı damadın babasına teslim ediyor. 
...sonunda damadın babasını yüzünde güller açarken gördüğüm an bu an! 
Gelini aldığımız an bu an, hemen arabalara doluşuyoruz ve Prizren sokaklarında tur atmaya başlıyoruz. Sokaklara çıkan tanıdıkların hepsi aynı sevinçle konvoydan yayılan bağırışlara eşlik ediyor, bağırıyor, el sallıyor. Peki burada bir parantez açıyorum. Aynı şey İstanbul'da yapıldığı zaman hoşuma gitmeyen ve rahatsızlık veren bu karmaşanın tadını çıkarıyor. Balkanlar'ın Anadolu etkisi taşıyan şehirlerinde bu mutluluk havası daha içten geliyor. Sebebi bu!



Gelinin kendi evinden çıkarken arkasından atılan bereket paralarından bir tane alıyorum. Misafir olmanın avantajlarından biri de bu olsa gerek. Gerçi düğünün ertesi sabahında kendime aldığım anı parası geline teslim ediliyor.
Atılan uzun turdan sonra tekrar başladığımız noktaya damadın evine gidiyoruz. Gelin yine şarkılarla, türkülerle arabadan indiriliyor. Damat evin balkonuna çıkıp, gelin eve bereket getirsin diye başından aşağı pirinç tanelerini boşaltıyor. Yüzünde kocaman, hain bir gülümseme var:)

Valon pirinçleri balkondan aşağı boca ederken!


Kapının eşiğine gelen gelini şimdi de başka gelenekler bekliyor. Adet olduğu üzere, kızın evinden bu an'a kadar hiç konuşmadan gelen bir kız tarafından taşınan Kuran, gelinin çok konuşmayan, üzmeyen bir gelin olmasını diliyor. Bir tasın içinde getirilen bala elini batıran gelin, kapının eşiğini bala buluyor. Gelinin suskunluğunun yanına konuştuğu takdirde tatlı dilli olması da eklenmiş oluyor böylece...

Şimdilik burada işimiz bitmiş oluyor. Artık biraz dinlenme vakti geldi. 
Düğün mü? Hiç oturmadan saatlerce halay çekmek, sabahın dördüne kadar eğlenmek demek! 

28 Ağustos 2012 Salı

Bir kitap okudum, aşık oldum!

LİZBON'A GECE TRENİ...

Bu senenin kitabını şimdiden ilan etmek için çok mu erken acaba?


Kitabevinin rafında duran kitaba bir çok defa elim gidiyor, alıp almamak konusunda kararsız kalıyorum. Beni böyle bir kararsızlığın pençesine düşüren sebep ortada: Çok satanlar rafında durması! Uzun bir flört dönemi yaşıyoruz işin doğrusu. İsmi bir şehir bilmecesi vaat eden bu kitaba daha fazla karşı koyamıyorum. Aramızda geçenler bununla da kalmıyor. Birbirimizi tanımak için bakışıp duruyoruz. Mikonos'a giderken yanıma aldığım birkaç kitabın yanına yerleştiriyorum onu da. Yol hali; belli mi olur? 

Masmavi denize doğru açıyorum kitabın ilk sayfasını. Bir anda karar veriyorum: 'Lizbon'a Gece Treni' burada okunmayacak. Yanımda buraya ait olduğunu düşündüğüm başka hikâyeler olsa da, bu kitabın bu adaya ait olmadığını düşünüyorum. Sanki onun sayfalarının arasında burada dolaşırsam kulağıma fısıldayacaklarını duyamayacağım. Denizin, güneşin, sarı sıcak yuvarlağa ıslık çalan rüzgârın sesi dokunmamalı bu yaralı sese. Odamdaki koltuğumda buluşmalıyız onunla; aklımı çelecek, beni ondan ayıracak başka bir ruh dolaşmamalı etrafımızda. 
Yalnız bir ruha eşlik etmek üzere çıkıyorum Gregorius'la yolculuğa.

Tınısını duyduğu tek bir Portekizce kelimenin ardından bir şehre sürüklenen bir adamın yolculuğu Lizbon'a gece treni. Giyinmeyi bilmese de, akademik bir kariyerin peşinden yıllarca gitmiş antik diller öğretmeni bu adam, bir kitapçıda denk geldiği bir kitabın yazarının peşine düşmek için çıkıyor yola. Aslında kalabalıklar içinde bile yalnızken bu sefer tek başına çıktığı yolculukta kalabalıklara karışabilmeyi öğreniyor. Üstüne oturmuş kendine güvensizliğin ve güya başarısızlığın aksine gözümde nasıl da kahraman bir adam!

Okurken öylesine alışıyorum ona, kurduğu cümlelerin ağırlığı altında o kadar eziliyorum ki, onun gezdiği yolları gezip, onun izini sürdüğü romandaki Prado'nun aksine, ben de onun peşine takılıp gitmek istiyorum.
Gregorius'u anlatmak isterken birden onu kimseyle paylaşmak istemediğimi de farkediyorum. Kendimden yaşça hayli büyük bir adamın peşinden sürüklenip duruyorum.



Prado'nun kitabında anlattığı çoğu duygunun altında benim için yazılmış cümlelere denk geliyorum; belli ki Gregorius'ta benimle aynı hisleri duyuyor. Trenlerle yolculuk etmeyi sevmemin sebepleri arasında sadece bir Türk yazarın överek anlattığı tren yolculuklarının değil, başka sebeplerin de olduğunu anlıyorum. Bazen yolculuğa başladığım aynı noktaya geri dönerek kendimi bulabilme ihtimalinin peşinden sürüklendiğimi farkediyorum. Öyle diyor Prado ve ben ona tüm samimiyetimle inanıyorum.

Bern'den yola çıkıp, gece treniyle varılan bir Lizbon yolculuğu bir şehre yapılan bir yol hikâyesinden çok, aslında kendimize doğru ilerlediğimiz içsel bir yolculuk.



Kitabın bir yerinde şöyle soruyor Prado;
''Yolculuk etmeyen insanlara neden acırız? Dıştan genişleyemeyecekleri için içlerinde de yayılıp genişleyemezler de ondan; kendilerini çoğaltamazlar, böylece kendi içlerinde kapsamlı gezilere çıkamazlar, başka kim ve ne olabileceklerini keşfetme fırsatından yoksun kalırlar.''

Kitabın satırlarında gezinirken zaman zaman şehirler arasında yol alan bir gece treninin tekdüze tıkırtısı eşlik etse de yolculuğa, umulmadık bir anda çantasını dahi masanın üzerinde bırakarak, bir kelimenin tınısının peşine yola düşen Gregorius beni kendine hayran bırakıyor.
Çoğumuzun kelimelerin peşinde çok kez yolculuk yaptığını bildiğimden olsa gerek, çok anlamlı geliyor iki şehrin arasında yol alan Gregorius.

Erken ya da değil, 'Lizbon'a Gece Treni' benim için bu senenin şimdiden en güzel kitabı! Biliyorum ki çok uzak olmayan bir gelecekte yine sayfaları arasında kendimi aramaya devam edeceğim. Bir gün yolum Gregorius'un dolaştığı sokaklara düşerse de, bana rehberlik yapacağını biliyorum.

...klasik normların dışında olsa da, Gregorius harika bir yol arkadaşı.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Londra'ya gitmek istememizin asıl sebebi budur! Harry Potter!

Bizi Londra'ya sürükleyen rüzgâr Harry Potter rüzgârı! Başka yerlere gitmenin hayalini kurup, programlar yaparken Warner Bros.'un Harry Potter stüdyolarını Londra yakınlarına taşıdığını öğreniyoruz. Malum oğlan böyle dediğimi duymasın ama ''Çakma Harry''.

Şöyle bir konuşma geçiyor aramızda:
-Anne, neden ben dururken bu Daniel'ı oynatmışlar Harry diye? Ben Harry'ye daha çok benziyorum. 
Çok akıllı gözükmesine rağmen, küçük bir çocuk olduğunu aklımdan çıkarmamaya çalışıyorum. Normalde vereceğim cevap ''Oğlum sen manyak mısın?'' olması gerekirken daha absürt bir cevap veriyorum. 
- Biz deneme çekimlerine katılmadıkta ondan!

Stüdyolarla ilgili anlatılacak çok şey var. Hogwards'ın yüksek duvarlarından içeri girer girmez yolculuk başlıyor. Biz de oğlan kadar heyecanlıyız desem yalan olmaz! 

Şimdi fotoğraflarla Pottermania!